yazarların yazdığı hikayeler
başlık "delirmiş_psikolog" tarafından 14.11.2020 17:34 tarihinde açılmıştır.
61.
önünde kilometrelerce uzanan buğday tarlasına bakarken, sıcak nemli rüzgar çilli yüzünü yalıyordu. kavurucu güneşten arta kalan minik terler alnından şakaklarına doğru akıyor, kahverengi şehla gözlerini yakıyordu. sırtını dayamış olduğu meşe ağacı olanca kudretiyle yükseliyor, gölgesini bahşediyordu genç adama. rengi solmuş eski hasır şapkasını çıkarıp kenara koydu, altın sarısı saçları üzerinde uçuşan arılara aldırmadan öylece oturmaya devam etti. burnuna keskin ot kokuları geldi, yeni yetişen buğdaylardan mı geldiğini yoksa toprak kokusu mu olduğunu kestiremedi. baba yadigarı saatinin sararmış kadranına baktı, ikiyi geçiyordu. susamıştı. kenarları küflenmiş metal matarasını açtı, içmeye başladığı sırada dudağında duyduğu acıyla sarsıldı. haykırmak istedi ama kesik iniltiler döküldü dudaklarından. gözlerinden yaşlar boşanıyor, kendisini ısıran arının nasırlı avuçlarında can vermesi için olanca gücüyle havaya yumruklar savuruyordu. sarıca arı, dilsiz, budala garibanın birinden ne istemişti?
devamını gör...
62.
hacer teyzenin yeni sildiği merdivenleri parmak uçlarıma basarak indiğimden ayakkabılarımın önü çabuk kırılırdı. ayakkabılarımın ucu kırılırdı, çocuk gönlüm kırılırdı; yine de hacer teyzeye kırılmazdım. okul saatlerine kızardım, hacer teyzeyi erkenden uyandıran apartman yönetimine, parmaklarının ucunda yürümeyen herkese, tüm ayak izlerine. işte o zamandan beri ayakkabılarımdaki çizgiler sabahın yedi buçuğudur, hacer teyzenin günaydını, annemin yol bitene kadar el sallaması.
iyi geceler hacer teyze.
iyi geceler hacer teyze.
devamını gör...
63.
iki tane yazmış olduğum yeni yetme hikayem var. çok iyi değilim belki de hiç olamam ama içimden geçenleri bir şekilde yazmak, anlatmak istedim. kendimden parçaları bıraktım köşeye. olur da okuyan olursa yorumlarını beklerim. teletekstdergi.com/delirme-...
teletekstdergi.com/kusun-ka...
teletekstdergi.com/kusun-ka...
devamını gör...
64.
ona koca bir adam büyütmüştüm oysa ki,çok kolay harcadım.
faili meçhul bir cinayet sonrası ortadan kayboldu.
buraya ait olmayan huzursuz bir çocuk geldi.
sığamıyor,gitmek istiyor zor tutuyorum.
her an gidicek sanki.
bitecek herşey.
tüm bu eziyet....
faili meçhul bir cinayet sonrası ortadan kayboldu.
buraya ait olmayan huzursuz bir çocuk geldi.
sığamıyor,gitmek istiyor zor tutuyorum.
her an gidicek sanki.
bitecek herşey.
tüm bu eziyet....
devamını gör...
65.
herşeyi anlarımda,yeniden doğdum derken tekrar ölmek neden ?
devamını gör...
66.
tekrardan kendime koşuyorum.ölümüne yarışıyorum. koşan bir at olmak zorunda olduğumu hatırlattığın için teşekkür ederim.dört ayak nalsız koşuyorum,özgürce kendime..
iki çarpı iki dört eder.senin gidişin gibi. belkide altı,altı şisenin altı.
iki çarpı iki dört eder.senin gidişin gibi. belkide altı,altı şisenin altı.
devamını gör...
67.
kendimi hatırladıkça seni unutacağım. beni hatırladıkça kendini unutacaksın.
devamını gör...
68.
filizlenecek düşüncelere duvarlar örülmüştü,güneşi hapseden demirlikler ! ,yağmur bekliyor! duvarları yıkıp,parmaklıkları duvardaki kıvılcımdan yanan ellerin eritmesini.kaybolmuş ,içi boş cesetler,gökkuşağının yerini siyah beyaz bir hava alınca afalladılar.gerçekler çökmüştü, tam tepelerine.. gökkuşağı sahte bir saygıyla yerini kara bulutlara bırakmıştı. yaşlı iblis korkudan dişlerini gıcırdatıyordu...
iblisi ve satın aldığı tüm ruhları delirtircesine, küçük bir çocuğun kalp atışları adeta gök gürlercesine kulaklarında yankılanıyordu.
eğlencelerini,kitaplarını,pahalı vücutları, parlayan elmaslarını ve yalandan koca bir ömür küçük bir çocuğun kalbinin atmasıyla çürüdü o gece...
iblisi ve satın aldığı tüm ruhları delirtircesine, küçük bir çocuğun kalp atışları adeta gök gürlercesine kulaklarında yankılanıyordu.
eğlencelerini,kitaplarını,pahalı vücutları, parlayan elmaslarını ve yalandan koca bir ömür küçük bir çocuğun kalbinin atmasıyla çürüdü o gece...
devamını gör...
69.
saçlarını salsan suya kaç balık feda olur saçlarına,ömrü boyunca unutmaz o saçları...
uzansan boylu boyunca bir bahar akşamı çimlere,bir ağustos böceği konar kalbinin tam üstüne koca bir yazı kalp atışlarınla geçirmeye...
küfür etsen bana,yeryüzünde ki tüm yılanlar deliğinden çıkar seni korumaya..
nefesini salsan yeryüzüne rüzgâr,rüzgâr olmaktan utanır...
gökyüzüne baksan o güzel gözlerinle tam içine düşer gökteki tüm yıldızlar...
benden bir adım uzaklaşsan gözlerimde karanlık bir boşluk kalır...
görsem gözlerini,gözlerim gözlerinin mahkûmu olur içinde ki milyonlarca galaksinin içinde parlayan ay ışığı gözlerinden...
uzansan boylu boyunca bir bahar akşamı çimlere,bir ağustos böceği konar kalbinin tam üstüne koca bir yazı kalp atışlarınla geçirmeye...
küfür etsen bana,yeryüzünde ki tüm yılanlar deliğinden çıkar seni korumaya..
nefesini salsan yeryüzüne rüzgâr,rüzgâr olmaktan utanır...
gökyüzüne baksan o güzel gözlerinle tam içine düşer gökteki tüm yıldızlar...
benden bir adım uzaklaşsan gözlerimde karanlık bir boşluk kalır...
görsem gözlerini,gözlerim gözlerinin mahkûmu olur içinde ki milyonlarca galaksinin içinde parlayan ay ışığı gözlerinden...
devamını gör...
70.
ergenliğimde yazdıklarım vardı ve şimdi aklıma geliyor da, hepsi kanal 7'de dönen türkü filmleri gibiydi. bir de 9 yaşında suç belgesellerindeki olayları hikayeleştirip yazıyordum. 9 yaşında stephen king olabilecekken 14 yaşında wattpadd yazarı kafasına nasıl geçiş yaptım acaba ben? o 5 yılda ne oldu?
devamını gör...
71.
3. gecenin sabahına yakın.
şarkıyı kapattı adam, kulaklığı kulağından çıkardı. uyuması gerektiğini biliyor ama "ondan" ayrı kalması gerçeğine bir türlü kendini inandıramıyordu.
kulaklığı tekrar taktı kulağına, aynı şarkıyı tekrar başlattı.* ses yine başladı, adamın gözü kadının yazdıklarında, kulağı şarkıda öylece kalakaldı.
bu hangi, kaçıncı gece diye sordu, kendinden 3. gecenin sıfır noktası yanıtını aldı, "ne güzel" dedi, "ben buradayım o burada ve 3. gece"
sahi onun adı neydi?
şarkıyı kapattı adam, kulaklığı kulağından çıkardı. uyuması gerektiğini biliyor ama "ondan" ayrı kalması gerçeğine bir türlü kendini inandıramıyordu.
kulaklığı tekrar taktı kulağına, aynı şarkıyı tekrar başlattı.* ses yine başladı, adamın gözü kadının yazdıklarında, kulağı şarkıda öylece kalakaldı.
bu hangi, kaçıncı gece diye sordu, kendinden 3. gecenin sıfır noktası yanıtını aldı, "ne güzel" dedi, "ben buradayım o burada ve 3. gece"
sahi onun adı neydi?
devamını gör...
72.
ayakkabılarını çıkardı. iskelenin ahşap zeminindeki yarıkları ayağının altında hissediyordu. her bir yarık hayatının anlamı gibiydi. sadece ayakları değil her tarafı yara bere içindeydi aslında aldığı darbelerden, gidenlerden, umut edip tokadı yediklerinden. deniz sakindi önünde. ileride adanın puslu silueti karşılıyordu. güneş birazdan doğacak gökyüzünün mavisini o bilindik ve güven veren rengine kavuşturacaktı. şimdi sönüktü tıpkı içindeki tüm duygular gibi. kot pantolonu çıkardı, ardından kazağını. siyah donuyla ve üzerindeki sutyenle kaldı. insan ne kadar kalırdı suda şişmeye başlamadan önce. bu bir intihar mıydı? ondan bile emin değildi. kararsızlığı intihar konusunda bile yaşayabiliyordu. kimsecikler yoktu iskelede. olmasındı zaten. o kendini sulara atana kadar kimse görmesindi. hatta tanrı bile görmesindi. tam adımını attı. bir duraksadı. ilk önce biraz oturayım dedi. işte o sırada galiba birileri, bir şeylerin ters gittiğini düşündü ve kadının yarı büyüklüğündeki bir martıyı süzüle süzüle indirdi gökyüzünden. kadının sarkan ayaklarının önüne kadar geldi martı.
“sence de ölmek için fazlasıyla güzel bir gün değil mi?” dedi martı kendisine has sesiyle.
sıfır noktasında değildi.
“sence de ölmek için fazlasıyla güzel bir gün değil mi?” dedi martı kendisine has sesiyle.
sıfır noktasında değildi.
devamını gör...
73.
zamanın molekülleri vardır.zamanı küçültürseniz dakikadan saniyeye düşmez ! sadece akma hızını arttırmış olursunuz.saniye salise gibi olur ama aynı zaman geçmiş olur. zamanda ileriye gidemezsin ama geriye gidebilirisin. inşa edilen bir 60 saliseden oluşan sıkıştırmamış 1 saniye elde edersiniz.eğer sıkıştırılmış saliselerden oluşan 1 saniyelik zaman molekülü ve bu moleküllerinden oluşan geçmiş zamana ışık hızıyla ama aynı sürede gidebilirdik. buda atomları olan bir canlının ışık hızında geçmişe gidebileceğini ve sıkıştırılmış saliseler yüzünden oluşan hızda atomlarına ayrılacağının kanıtıdır. 1 günlük geçmiş zaman yolculuğu için 86400 tane sıkıştırılmamış saliselerden oluşan saniye gerekir. 86400 sıkıştırılmamış saniyeyi sıkıştırırsak geçmiş zaman için elimizde 864 mikro saniye kalır. sıkıştırılmış salise atomun yapısındaki biyolojik saate tepkimeye yol açar.bunun panzehiri olarak nitelendirilen gelecek zamandır.peki gelecek zaman molekülleri daha inşa edilmediğinden gelecek zamana sıkıştırılmamış saniyeleri, sıkıştırılmış saliseleri açtığımız gibi sıkıştırılmamış saniyeleri de açarsak normal saniye moleküllerinin kapladığı alandan 10 bin mikro gelecek zaman genişletilmiş saniye elde edilir.geçmiş zamanda hızdan dolayı oluşan biyolojik saatteki sapma için gelecek zaman panzehiri nasıl atomu kurtarır. gelecek zamanda genişletilmiş saniye barındırdığı için hız yavaşlar elimizde kalan mikro saniyeler atom için soğutma görevi görüp atomu gelecek zamana çıkmadan önceki haline getirir ama gelecekten de şimdiki zaman dönmek için yine geçmiş zaman kuralını uygulamak zorundayız.oluşan paradokstan kaybedeceğiniz atom enerji miktarını da unutmayın ve bütün bu paradoks evreninde zaman kontrolü yaptığımızı unutmuşum evet zaman kontrolü mümkündür.üçüncü boyutta yaşayıp ikinci boyutta gören gözlerimiz akan her sıkıştırılmamış saniyeyi görebilir ama elinde tutamaz.kaybettiğin atom enerji miktarı sayesinde üçüncü boyuttaki zaman çizgisinden geçerek üçüncü boyuttaki zamanı hem görüp hem de dokunabilir.sürekli geçmiş ve gelecekte geçiş yapıp enerji kaydettiğinde beşinci boyuta ulaşırsa zaman onlar için yukarı doğru akar. şimdi gözlerini kapat ve zamanı eline al ve yere bırak gözün yerde ama benim zamanım yukarı doğru akıyor bilmem anlatabildim mi !
devamını gör...
74.
3 ve 4 arasındaki gizemli tam sayı. evet 3 ile 4 arasında bir sayı daha var. beyinlerimizin algılamadığı gözlerimizin görüp bize söylemediği o sayı. mimar sinan' ın beşinci işlemi bulduğu söylenir. işte beyinlerimiz üçüncü boyutta sıkışıp bir önceki boyuta dönmemize izin verseydi 3 ten sonra ∆ bu sayını geldiğini görebilir ve basit bir işlem olan ctrl+z formülüyle yaşadığımız anı 1,618 saat geriye almamıza imkan verirdi. 1,618 yani altın oran dünyamız mükemmel inşasında kullanılan zar sayısı. iki zar atın illaki biri dönüp paralel evren girdabı yaratacaktır. işte o girdaptan mimar sinan 5. işlemle girdi ama girdiği paralel evrende 5. işlemi yapamadı. çünkü attığı zarda 3 ten sonra ∆ sayısı yoktu sadece 4 vardı. bu yüzden şu andaki yaşadığımız evren paralel evren ve bu yüzden biz 4 işlemle kısıtlı kaldık 3 ile 4 kullandığımız için. sahi siz kaç kaç attınız ?
umarım böyle kaçık kafalı birinin hikayeleri hoşunuza gider.
umarım böyle kaçık kafalı birinin hikayeleri hoşunuza gider.
devamını gör...
75.
eksik
10 metrekarelik hapishanenizden çıkıp birtakım hislerden veya yalnızca manevi acılardan kaçmak için yürümeye karar veriyorsunuz. birkaç yüz metre ötedeki bir banka oturuyor, gelip geçen insan yığınlarına bakıyorsunuz, soğuk. sürekli gidip gelen tramvaylar raylarından ayrılıp yığınları ezip geçiyor. tanıdık bir ses duyduğunuzu sanıyorsunuz, oysa yalnızca hayal dünyanızdan gelen gaipten bir ses olduğunu fark ediyorsunuz. kalan altı dalınızdan birini feda edip yakıyor, yalınayaklarıyla ve acı dolu gözleriyle etrafa bakan tartıcı çocuğu görmezden gelmek istiyorsunuz, halbuki dakikalardır gözlerine kilitlenmiş bir vaziyettesiniz. yalınayaklı çocuk, tartısı ve acı dolu gözlerini başka bir tramvay durağına götürüyor, ardından seyrediyorsunuz. tam aksi yöne gitmek için ayağa kalkıyor, bir vakitler sizi en derinden yaralayan bir şarkıyı mırıldanarak sakince yürümeye başlıyorsunuz. sakinlik mutsuzluğunuzu anbean, katbekat arttırıyor, dindirmek için bir sigara yakıyorsunuz. bu kez girmeniz gereken sokağın başındaki konteynırın yanında çöpü karıştıran bir kedi ve yaşlı bir kadın görüyorsunuz, hemen birkaç adım ötedeyse evini market arabasına sığdıran, aylardır orada yokluğunu sürdüren evsiz adamı. bu kez utancınızdan hiçbirinin sisli gözlerine aldırış etmiyorsunuz. bir hışımla hapishanenize kendi rızanızla geri dönüyorsunuz. şimdi ise hem kendinizle hem de adeta sizden kendilerini yıkmanızı talep eden dört duvarla başbaşa kalıyorsunuz. dört duvarın her birinde yaşamınızın ayrı bir anısını görüyorsunuz. o anıları yaşatmak istemiyor, aksine yok etmek istiyorsunuz. herkes zihinde mutlu anılar kalır diyor, bunun kocaman bir yalan olduğunu biliyorsunuz. yılların yükünü paslı ayaklarında saklayan sandalyenize oturuyorsunuz, hapishane dışarıdan daha soğuk, çünkü kendinizle başbaşasınız. yine sigara yakıyorsunuz. bu kez acı ve sisli gözler yok, sadece siz varsınız. zihninde yalandan birkaç mutluluk verici anı kurguluyorsunuz. hayal dünyanızın artık sizi tatmin etmediği gerçeğiyle yüzleşiyorsunuz. sigaranızı söndürüp hakikatten daha fazla kopmak için zulanızı kontrol ediyorsunuz. birkaç gün öncesinden kalan tütünle karışık maddeyi hazırlıyorsunuz. birkaç nefes sonra artık onun da vâdesinin dolduğunu anlıyorsunuz. usulca olduğunuz yerde saatlerce oturup ümitsizce zamanın geçmesini bekliyorsunuz. birden kalp atışınız hızlanıyor, işte o an geldi diyorsunuz, yanılıyorsunuz. sizi gittikçe dibe çeken binanın temellerine karşı koyup yatağınıza giriyorsunuz. bu kez uyuyacağım umuduyla gözlerinizi hayattan koparıyorsunuz. zihninizde aynı anda binlerce kişi konuşuyor, siz yalnızca birini dinlemek istiyorsunuz, yapamıyorsunuz. zaman düpedüz geriye doğru akıyor. bir önceki günü, bir önceki ayı, bir önceki yılı, doğduğunuz anı düşünüyorsunuz. en masum, en savunmasız, en katlanılmaz olduğunuz an. şimdi zaman olağan akışına geçiyor. hepsinin en'leri geride kaldı, artık masum, savunmasız ve katlanılmaz değilsiniz. gözlerinizi hayata geri çağırıyorsunuz. karşınızda hiç tanımadığınız soluk yüzlü biri beliriyor aniden, kalp atışınız daha da hızlanıyor, sebebinin korku değil heyecan olduğunu biliyorsunuz. belki de yıllardır beklediğiniz o an bu kez gerçekten gelmiştir diyor zihninizdeki binlerce sesten biri. soluk yüzlü yok olunca bir düş olduğunu anlıyorsunuz. uzun zamandır düş görmüyor, nadirattan gördükleriniz de rehberinizdeki ölü numaralar veya ölümü hatırlatan diğer nesneler. uyuyamayacağınızı anlayınca bu defa zulanızda daha işe yarar bir şeyler arıyorsunuz. aradığınız şeyi buluyor ve kolunuzda ufak bir acıyla yatağa geri dönüyorsunuz. tavan size doğru yaklaşıyor, gökyüzünü görüyorsunuz. gözünüzden nedensiz bir yaş akıyor. silmek için elini götürdüğünüzde kolunuzda bir ağırlık hissediyorsunuz. elinizdeki kimden yadigar olduğunu bilmediğiniz bir 7,65'liği fark ediyorsunuz. işte o an sizi tekrar en masum, en savunmasız, en katlanılmaz olduğunuz güne götürüyor. namluyu şakağınıza dayayıp tetiği çekiyorsunuz. uyandığınızda kendinizi sandalyede sallanır bir vaziyette sol elinizin parmakları arasında bir sigarayla buluyorsunuz. tezgah hiç olmadığı kadar düzenli. üzerine düşünmeden terasa çıkıyorsunuz. 10 yıl önce çatı tahtasına bağladığınız muntazam ipi görüyorsunuz. şaşkınlığınız karşısında sakin kalıyorsunuz. sandalyeyi mutfaktan getirip terasın kapısını kilitliyorsunuz. telefonunuz cebinizde, birileri arıyor, aldırış etmiyorsunuz, birileri kapı ardından sizi seyrediyor ve adınızı haykırıyor, aldırış etmiyorsunuz, çatı üzerinize çökmek üzere, aldırış etmiyorsunuz. gözler ve sesler arasında zihninizdeki o bir sesi bu kez dinlemeyi başarıp yavaşça sandalyenin üstüne çıkıyorsunuz. son dileğinizi aklınıza yazıyor, hiçbir yerde aradığınızı bulamayacağınızı bilerek kendinizi boşluğa teslim ediyorsunuz. hâlâ soğuk.
10 metrekarelik hapishanenizden çıkıp birtakım hislerden veya yalnızca manevi acılardan kaçmak için yürümeye karar veriyorsunuz. birkaç yüz metre ötedeki bir banka oturuyor, gelip geçen insan yığınlarına bakıyorsunuz, soğuk. sürekli gidip gelen tramvaylar raylarından ayrılıp yığınları ezip geçiyor. tanıdık bir ses duyduğunuzu sanıyorsunuz, oysa yalnızca hayal dünyanızdan gelen gaipten bir ses olduğunu fark ediyorsunuz. kalan altı dalınızdan birini feda edip yakıyor, yalınayaklarıyla ve acı dolu gözleriyle etrafa bakan tartıcı çocuğu görmezden gelmek istiyorsunuz, halbuki dakikalardır gözlerine kilitlenmiş bir vaziyettesiniz. yalınayaklı çocuk, tartısı ve acı dolu gözlerini başka bir tramvay durağına götürüyor, ardından seyrediyorsunuz. tam aksi yöne gitmek için ayağa kalkıyor, bir vakitler sizi en derinden yaralayan bir şarkıyı mırıldanarak sakince yürümeye başlıyorsunuz. sakinlik mutsuzluğunuzu anbean, katbekat arttırıyor, dindirmek için bir sigara yakıyorsunuz. bu kez girmeniz gereken sokağın başındaki konteynırın yanında çöpü karıştıran bir kedi ve yaşlı bir kadın görüyorsunuz, hemen birkaç adım ötedeyse evini market arabasına sığdıran, aylardır orada yokluğunu sürdüren evsiz adamı. bu kez utancınızdan hiçbirinin sisli gözlerine aldırış etmiyorsunuz. bir hışımla hapishanenize kendi rızanızla geri dönüyorsunuz. şimdi ise hem kendinizle hem de adeta sizden kendilerini yıkmanızı talep eden dört duvarla başbaşa kalıyorsunuz. dört duvarın her birinde yaşamınızın ayrı bir anısını görüyorsunuz. o anıları yaşatmak istemiyor, aksine yok etmek istiyorsunuz. herkes zihinde mutlu anılar kalır diyor, bunun kocaman bir yalan olduğunu biliyorsunuz. yılların yükünü paslı ayaklarında saklayan sandalyenize oturuyorsunuz, hapishane dışarıdan daha soğuk, çünkü kendinizle başbaşasınız. yine sigara yakıyorsunuz. bu kez acı ve sisli gözler yok, sadece siz varsınız. zihninde yalandan birkaç mutluluk verici anı kurguluyorsunuz. hayal dünyanızın artık sizi tatmin etmediği gerçeğiyle yüzleşiyorsunuz. sigaranızı söndürüp hakikatten daha fazla kopmak için zulanızı kontrol ediyorsunuz. birkaç gün öncesinden kalan tütünle karışık maddeyi hazırlıyorsunuz. birkaç nefes sonra artık onun da vâdesinin dolduğunu anlıyorsunuz. usulca olduğunuz yerde saatlerce oturup ümitsizce zamanın geçmesini bekliyorsunuz. birden kalp atışınız hızlanıyor, işte o an geldi diyorsunuz, yanılıyorsunuz. sizi gittikçe dibe çeken binanın temellerine karşı koyup yatağınıza giriyorsunuz. bu kez uyuyacağım umuduyla gözlerinizi hayattan koparıyorsunuz. zihninizde aynı anda binlerce kişi konuşuyor, siz yalnızca birini dinlemek istiyorsunuz, yapamıyorsunuz. zaman düpedüz geriye doğru akıyor. bir önceki günü, bir önceki ayı, bir önceki yılı, doğduğunuz anı düşünüyorsunuz. en masum, en savunmasız, en katlanılmaz olduğunuz an. şimdi zaman olağan akışına geçiyor. hepsinin en'leri geride kaldı, artık masum, savunmasız ve katlanılmaz değilsiniz. gözlerinizi hayata geri çağırıyorsunuz. karşınızda hiç tanımadığınız soluk yüzlü biri beliriyor aniden, kalp atışınız daha da hızlanıyor, sebebinin korku değil heyecan olduğunu biliyorsunuz. belki de yıllardır beklediğiniz o an bu kez gerçekten gelmiştir diyor zihninizdeki binlerce sesten biri. soluk yüzlü yok olunca bir düş olduğunu anlıyorsunuz. uzun zamandır düş görmüyor, nadirattan gördükleriniz de rehberinizdeki ölü numaralar veya ölümü hatırlatan diğer nesneler. uyuyamayacağınızı anlayınca bu defa zulanızda daha işe yarar bir şeyler arıyorsunuz. aradığınız şeyi buluyor ve kolunuzda ufak bir acıyla yatağa geri dönüyorsunuz. tavan size doğru yaklaşıyor, gökyüzünü görüyorsunuz. gözünüzden nedensiz bir yaş akıyor. silmek için elini götürdüğünüzde kolunuzda bir ağırlık hissediyorsunuz. elinizdeki kimden yadigar olduğunu bilmediğiniz bir 7,65'liği fark ediyorsunuz. işte o an sizi tekrar en masum, en savunmasız, en katlanılmaz olduğunuz güne götürüyor. namluyu şakağınıza dayayıp tetiği çekiyorsunuz. uyandığınızda kendinizi sandalyede sallanır bir vaziyette sol elinizin parmakları arasında bir sigarayla buluyorsunuz. tezgah hiç olmadığı kadar düzenli. üzerine düşünmeden terasa çıkıyorsunuz. 10 yıl önce çatı tahtasına bağladığınız muntazam ipi görüyorsunuz. şaşkınlığınız karşısında sakin kalıyorsunuz. sandalyeyi mutfaktan getirip terasın kapısını kilitliyorsunuz. telefonunuz cebinizde, birileri arıyor, aldırış etmiyorsunuz, birileri kapı ardından sizi seyrediyor ve adınızı haykırıyor, aldırış etmiyorsunuz, çatı üzerinize çökmek üzere, aldırış etmiyorsunuz. gözler ve sesler arasında zihninizdeki o bir sesi bu kez dinlemeyi başarıp yavaşça sandalyenin üstüne çıkıyorsunuz. son dileğinizi aklınıza yazıyor, hiçbir yerde aradığınızı bulamayacağınızı bilerek kendinizi boşluğa teslim ediyorsunuz. hâlâ soğuk.
devamını gör...
76.
salise
allah allah, buraya nereden geldim? şu dükkan tanıdık gibi. dur bakayım yok değilmiş. bizim naim'in saatçi dükkanına benzettim. kundura tamircisiymiş de burası neresi? bir de arka sokağa bakayım belki bildik bir dükkan bulurum.
-bey amca telefonunuz çalıyor.
-efendim.
-telefonunuz çalıyor iki dakikadır susmadı.
çırak dükkanın kapısına yaslanmış sırıtarak tekrarlıyor dediğini.
-nasıl da duymadım. sağ olasın çocuğum.
-alo alo alo.
-baba baba neredesin?
-kimsiniz?
ağlamaklı sesle;
-baba ben salise. sana ulaşamadım. neredesin?
-salise salise kızım ben şeydeyim. gelirim birazdan.
-kayboldun değil mi baba?
-yok yok bulurum ben.
-baba olduğun yerde kal. bana bulunduğun noktayı tarif edeceksin şimdi.
kaybolmayı olanca mantıksızlığının içerisinde her adımı bir öncekini yalanlayan lüzumsuz tariflerle maddeler halinde anlatan bir mektupta kaleme alıp okunmamak üzere dileğiyle herhangi bir adrese göndermek isterdim. tarifsiz acılar içindeyim, cümlesinin belirsizlikler üreten bir fasit dairenin kalıcılıktan karanlığa el ele kol kola bir dönüş halinde düğümlenen ara sıra da deri değiştiren bir yılan gibi yenilenme şansı tanımasına benzer ifadeleri de içermesini isteyebilirdim. can havliyle derin bir dehlize kendini atmış gözleri az önce patlayan bombanın tesiriyle kör olmuş bir askerin yoğunca kulak çınlaması eşliğinde ilerlemesine benzetsem oldukça yapay bir çaba içerisinde olduğumu öncelikle kendime itiraf etmek durumunda kalırdım. belki şu soru en can alıcı ve çaresiz durumumun ilk belirteci olurdu; tanrım, beni neden bıraktın? öyle ya herkesin gerisindeysem beni bırakmış olmalıydı.
çoğu kez ardışık günleri güneşin batış şeklinden ayırt ediyorum. renk tonlarını bu derece ustalıkla seçebileceğimi bilemezdim. o sıra tesadüf eseri gördüğüm göç hattında uçuşa girişmiş kuş sürüsünüyse mecalsiz bir ayrıntı gibi aklıma yerleştiriyorum. çorbanın içindekilerdense sıcaklık farkı iz bırakıp gidiyor. buzdolabının üstündeki onca ıvır zıvır arasında minik bir vişne suyu lekesi ertesi güne atılan minik bir taş oluyor. ben o günleri ayıran camı onla kırıyorum. yoksa birbirine şaşkın bir ifadeyle yabancılaşan bazen de birbirini fazlasıyla tanıyan iki kişinin rahatsız edici bakışana maruz kalabilirim. hangisi daha fazla benim sorusu eşliğinde.
şimdi salise geliyor, acele etmeliyim.
-telefonun çalıyor amca.
allah allah, buraya nereden geldim? şu dükkan tanıdık gibi. dur bakayım yok değilmiş. bizim naim'in saatçi dükkanına benzettim. kundura tamircisiymiş de burası neresi? bir de arka sokağa bakayım belki bildik bir dükkan bulurum.
-bey amca telefonunuz çalıyor.
-efendim.
-telefonunuz çalıyor iki dakikadır susmadı.
çırak dükkanın kapısına yaslanmış sırıtarak tekrarlıyor dediğini.
-nasıl da duymadım. sağ olasın çocuğum.
-alo alo alo.
-baba baba neredesin?
-kimsiniz?
ağlamaklı sesle;
-baba ben salise. sana ulaşamadım. neredesin?
-salise salise kızım ben şeydeyim. gelirim birazdan.
-kayboldun değil mi baba?
-yok yok bulurum ben.
-baba olduğun yerde kal. bana bulunduğun noktayı tarif edeceksin şimdi.
kaybolmayı olanca mantıksızlığının içerisinde her adımı bir öncekini yalanlayan lüzumsuz tariflerle maddeler halinde anlatan bir mektupta kaleme alıp okunmamak üzere dileğiyle herhangi bir adrese göndermek isterdim. tarifsiz acılar içindeyim, cümlesinin belirsizlikler üreten bir fasit dairenin kalıcılıktan karanlığa el ele kol kola bir dönüş halinde düğümlenen ara sıra da deri değiştiren bir yılan gibi yenilenme şansı tanımasına benzer ifadeleri de içermesini isteyebilirdim. can havliyle derin bir dehlize kendini atmış gözleri az önce patlayan bombanın tesiriyle kör olmuş bir askerin yoğunca kulak çınlaması eşliğinde ilerlemesine benzetsem oldukça yapay bir çaba içerisinde olduğumu öncelikle kendime itiraf etmek durumunda kalırdım. belki şu soru en can alıcı ve çaresiz durumumun ilk belirteci olurdu; tanrım, beni neden bıraktın? öyle ya herkesin gerisindeysem beni bırakmış olmalıydı.
çoğu kez ardışık günleri güneşin batış şeklinden ayırt ediyorum. renk tonlarını bu derece ustalıkla seçebileceğimi bilemezdim. o sıra tesadüf eseri gördüğüm göç hattında uçuşa girişmiş kuş sürüsünüyse mecalsiz bir ayrıntı gibi aklıma yerleştiriyorum. çorbanın içindekilerdense sıcaklık farkı iz bırakıp gidiyor. buzdolabının üstündeki onca ıvır zıvır arasında minik bir vişne suyu lekesi ertesi güne atılan minik bir taş oluyor. ben o günleri ayıran camı onla kırıyorum. yoksa birbirine şaşkın bir ifadeyle yabancılaşan bazen de birbirini fazlasıyla tanıyan iki kişinin rahatsız edici bakışana maruz kalabilirim. hangisi daha fazla benim sorusu eşliğinde.
şimdi salise geliyor, acele etmeliyim.
-telefonun çalıyor amca.
devamını gör...
77.
safir
duvara seyyar ölçeğimi yerleştirip olanca gücüyle zapt eden renkleri bir süre savsaklamaya çalıştım. bilinçle bakana hep mi mübahtır bu görüntü kirliliği? durdum duramadım söylenme vaktim gelmiş. günümüzde replikalara özen göstermiyorlar. umulmadık yerden pıtrak vermiş zehirli mantarlara benzeyen şu yağlı boya tablonun halini anlatmaya nereden başlanmalı bilemiyorum. kullanılan malzemeden tut, gölgelemenin korkaklığına kadar olmuş mu olmamış mı, fena bir şey yapmış olabilir miyim? kim soracak bu soruları tehey, nerede o günler? inceleme işi belli ki fareli köyün kavalcısına düşmüş. örneğin çatı katının penceresi her bir kenarı başka penceden toplandım diyor. hele şu evin hemen sağındaki çınar ağacı işte en içler acısı halde olan o, dallarına gizlenmiş bihel kuşlarıda mı göremedin? allah müstehakını versin e mi? tecrübesizlik özensizliği getirmemeli. yatar kalkar bunu söylerim.
safir bey safir bey, duyuyor musunuz?
safir, şimdiye teğet koşan hararetli konuşmasına dalıp gitmişti. gösterişli bekleme salonunun bir parçası olan tabloya söylecekleri de bitmiş sayılırdı.
yaşından beklenir bir tutuklukla uzun saçlı sekretere doğru dönüp;
kusura bakmayın dalıp gitmişim, cenk bey artık müsait herhalde, dedi.
yok hayır henüz değil. bir şey alır mısınız diye soracaktım.
bir bardak suyunuzu içerim dedi safir. tabloya laf yetiştirirken boğazım da kurumuş , diye düşündü. eleştirme işinin hassasiyetini anımsadı.
fındık burunlu sekreterin yerine dönünce hal ve hareketinden bir şey söylemek üzere olduğunu anladı.
safir bey rica etsem bir konu hakkında fikrinizi alabilir miyim?
fikir al, ver, sat, işle, hükme, yarala, doku, kaşı. tekrar etti içinden hızla. tabi tabi buyrun;
biliyorsunuz her gün temizlik için gelen semhure hanımı saymazsak o da bir saatte işini bitirir gider büro personeli sadece benim. her sabah büroyu sekiz civarında açarım. faks kontrolünün ardından çay makinasını çalıştırırım. yazık ki bu tekrarlı durum bir süredir on farkı zorluyor. maalesef son bir aydır her gün ama her gün masamda afedersiniz kuş dışkıları buluyorum. dosyalar kağıtlar, hatta faks makinasının üstü, birkaç kez bardağıma bile, sormayın, anlatırken midem kalktı, afedersiniz. durumu cenk bey'e ilettim. binada hali hazırda bir kuş yuvasının araştırılması için yönetime bildirdi. tüm kılı kırk yaran aramalar sonuç vermediği gibi daha on yılı dolmamış binada depoya terk edilmiş en az yüzyıllık üç adet iran halısı bulundu. bizim durumsa değişmedi.
safir hızlı düşündü, bir ara gözü pencere önündeki çiçeğe takıldı. menekşeler dedi ne güzel. siz mi diktiniz?
inanın, hatırlamıyorum dedi sekreter.
menekşeler çağırmış kuzgun sakarmış diye mırıldandı. sonra konuşmaya başladı;
öncelik çankırı tuzlasında biz kuş dışkısı değil kuş boku deriz. münevverlik veyahut fikri gelişkinlik kimseyi doğalından ayıklamamalı. entellektüelliğini cenabet hali kıl köküyle alınsa da hoş durmuyor. şimdi size müsadenizle bu kuş boklarıyla ilgili birkaç soru sormak istiyorum.
sekterin yüzü asılmış gibiydi. şu haliyle dondurma uzatılan bir penguene benziyordu.
tabi buyrun safir bey, dedi.
şu tablonun ne kadardır burada asılı olduğunu öğrenebilir miyim? dedi.
şey, bir ay kadar oldu sanıyorum. tablo, cenk bey'in fakülteden arkadaşı meri hanım'ın hediyesi. büroya getirildiği günüyse dün gibi hatırlıyorum. getiren personel duvara yerleştirdikten sonra bana doğru dönüp fısıltıyla hayatım boyunca bu kadar garip bir eşya taşımadım demişti. meri hanımla cenk bey yakınımıza gelince de sustu, devamı gelmedi dediğinin.
safir uzun uzun düşünmek istediğini besbelli eden bir hareketle koltuğa doğru bedenini iyice yaslanıp kafasını yukarı kaldırdı. aradan birkaç dakika geçti geçmedi sessizlik öksürük sesiyle ikiye bölündü. diğer yarısı belki diğer yarısının yarısı dokuma tezgahındaki sonsuz bir motifin ilmek kaybını seçme hürriyetidir.
şimdi fikrimi açıklamadan bir kalem rica edebilir miyim dedi.
tabi buyrun dedi sekreter. kalemi uzattı.
safir kalemi alıp ayağa kalktı ardından tabloyla burnu değecek kadar yaklaştı yaklaştı. el çabukluğuyla yedi sekiz yaşlarında bir çocuğun ellerinden çıkmış gibi görünen üç kuş çizdi çınar ağacının en kuytu kısımlarına. sekreterden minik bir haykırış kanatlandı da safir bey ne yaptınız siz sözleri çıktı ağzından.
hiç endişeniz olmasın ben cenk bey'le konuşurum. üç gün sonra beni arayın ve bürodaki kuş istilası hakkında bilgi verin olur mu? dedi safir umulmadık sakinliğiyle.
yalçın bir yerden ufka bakıyorum. iki keskinliğin arası insanın çaresizliği konuşturduğu yerdir diye bilirim. benim de birkaç söyleyeceğim var;
babacığım seni çok özledim, iyileş artık, güçlüsün sen, daima öylesin.
safir anıyla birlikte esnedi. küçük bir çocuk gibi elini tutup onu uyuttu. babacığım dedi yine. sonra telefonu çaldı.
merhaba safir bey ben cenk yazılım merkezinden arıyorum.
buyrun buyrun.
müjdemi isterim safir bey. kuş bokları meselesi çözümledi. teşekkürlerimi kabul edin. dedi sekreter.
çok memnun oldum. yalnız size küçük bir tavsiyede bulunacağım.
tabi can kulağıyla dinliyorum.
her sabah tabloya doğru iki kez ıslık çalın olur mu? günleriniz sevgiden güç alarak geçsin. iyi günler.
duvara seyyar ölçeğimi yerleştirip olanca gücüyle zapt eden renkleri bir süre savsaklamaya çalıştım. bilinçle bakana hep mi mübahtır bu görüntü kirliliği? durdum duramadım söylenme vaktim gelmiş. günümüzde replikalara özen göstermiyorlar. umulmadık yerden pıtrak vermiş zehirli mantarlara benzeyen şu yağlı boya tablonun halini anlatmaya nereden başlanmalı bilemiyorum. kullanılan malzemeden tut, gölgelemenin korkaklığına kadar olmuş mu olmamış mı, fena bir şey yapmış olabilir miyim? kim soracak bu soruları tehey, nerede o günler? inceleme işi belli ki fareli köyün kavalcısına düşmüş. örneğin çatı katının penceresi her bir kenarı başka penceden toplandım diyor. hele şu evin hemen sağındaki çınar ağacı işte en içler acısı halde olan o, dallarına gizlenmiş bihel kuşlarıda mı göremedin? allah müstehakını versin e mi? tecrübesizlik özensizliği getirmemeli. yatar kalkar bunu söylerim.
safir bey safir bey, duyuyor musunuz?
safir, şimdiye teğet koşan hararetli konuşmasına dalıp gitmişti. gösterişli bekleme salonunun bir parçası olan tabloya söylecekleri de bitmiş sayılırdı.
yaşından beklenir bir tutuklukla uzun saçlı sekretere doğru dönüp;
kusura bakmayın dalıp gitmişim, cenk bey artık müsait herhalde, dedi.
yok hayır henüz değil. bir şey alır mısınız diye soracaktım.
bir bardak suyunuzu içerim dedi safir. tabloya laf yetiştirirken boğazım da kurumuş , diye düşündü. eleştirme işinin hassasiyetini anımsadı.
fındık burunlu sekreterin yerine dönünce hal ve hareketinden bir şey söylemek üzere olduğunu anladı.
safir bey rica etsem bir konu hakkında fikrinizi alabilir miyim?
fikir al, ver, sat, işle, hükme, yarala, doku, kaşı. tekrar etti içinden hızla. tabi tabi buyrun;
biliyorsunuz her gün temizlik için gelen semhure hanımı saymazsak o da bir saatte işini bitirir gider büro personeli sadece benim. her sabah büroyu sekiz civarında açarım. faks kontrolünün ardından çay makinasını çalıştırırım. yazık ki bu tekrarlı durum bir süredir on farkı zorluyor. maalesef son bir aydır her gün ama her gün masamda afedersiniz kuş dışkıları buluyorum. dosyalar kağıtlar, hatta faks makinasının üstü, birkaç kez bardağıma bile, sormayın, anlatırken midem kalktı, afedersiniz. durumu cenk bey'e ilettim. binada hali hazırda bir kuş yuvasının araştırılması için yönetime bildirdi. tüm kılı kırk yaran aramalar sonuç vermediği gibi daha on yılı dolmamış binada depoya terk edilmiş en az yüzyıllık üç adet iran halısı bulundu. bizim durumsa değişmedi.
safir hızlı düşündü, bir ara gözü pencere önündeki çiçeğe takıldı. menekşeler dedi ne güzel. siz mi diktiniz?
inanın, hatırlamıyorum dedi sekreter.
menekşeler çağırmış kuzgun sakarmış diye mırıldandı. sonra konuşmaya başladı;
öncelik çankırı tuzlasında biz kuş dışkısı değil kuş boku deriz. münevverlik veyahut fikri gelişkinlik kimseyi doğalından ayıklamamalı. entellektüelliğini cenabet hali kıl köküyle alınsa da hoş durmuyor. şimdi size müsadenizle bu kuş boklarıyla ilgili birkaç soru sormak istiyorum.
sekterin yüzü asılmış gibiydi. şu haliyle dondurma uzatılan bir penguene benziyordu.
tabi buyrun safir bey, dedi.
şu tablonun ne kadardır burada asılı olduğunu öğrenebilir miyim? dedi.
şey, bir ay kadar oldu sanıyorum. tablo, cenk bey'in fakülteden arkadaşı meri hanım'ın hediyesi. büroya getirildiği günüyse dün gibi hatırlıyorum. getiren personel duvara yerleştirdikten sonra bana doğru dönüp fısıltıyla hayatım boyunca bu kadar garip bir eşya taşımadım demişti. meri hanımla cenk bey yakınımıza gelince de sustu, devamı gelmedi dediğinin.
safir uzun uzun düşünmek istediğini besbelli eden bir hareketle koltuğa doğru bedenini iyice yaslanıp kafasını yukarı kaldırdı. aradan birkaç dakika geçti geçmedi sessizlik öksürük sesiyle ikiye bölündü. diğer yarısı belki diğer yarısının yarısı dokuma tezgahındaki sonsuz bir motifin ilmek kaybını seçme hürriyetidir.
şimdi fikrimi açıklamadan bir kalem rica edebilir miyim dedi.
tabi buyrun dedi sekreter. kalemi uzattı.
safir kalemi alıp ayağa kalktı ardından tabloyla burnu değecek kadar yaklaştı yaklaştı. el çabukluğuyla yedi sekiz yaşlarında bir çocuğun ellerinden çıkmış gibi görünen üç kuş çizdi çınar ağacının en kuytu kısımlarına. sekreterden minik bir haykırış kanatlandı da safir bey ne yaptınız siz sözleri çıktı ağzından.
hiç endişeniz olmasın ben cenk bey'le konuşurum. üç gün sonra beni arayın ve bürodaki kuş istilası hakkında bilgi verin olur mu? dedi safir umulmadık sakinliğiyle.
yalçın bir yerden ufka bakıyorum. iki keskinliğin arası insanın çaresizliği konuşturduğu yerdir diye bilirim. benim de birkaç söyleyeceğim var;
babacığım seni çok özledim, iyileş artık, güçlüsün sen, daima öylesin.
safir anıyla birlikte esnedi. küçük bir çocuk gibi elini tutup onu uyuttu. babacığım dedi yine. sonra telefonu çaldı.
merhaba safir bey ben cenk yazılım merkezinden arıyorum.
buyrun buyrun.
müjdemi isterim safir bey. kuş bokları meselesi çözümledi. teşekkürlerimi kabul edin. dedi sekreter.
çok memnun oldum. yalnız size küçük bir tavsiyede bulunacağım.
tabi can kulağıyla dinliyorum.
her sabah tabloya doğru iki kez ıslık çalın olur mu? günleriniz sevgiden güç alarak geçsin. iyi günler.
devamını gör...
78.
ağaç
koridorda kimseleri görmemiş olmam ne iyi oldu. şu koku haricinde mesele yok. o hastanelerin sıfatıdır, lafım yok alışkınım, beklemeye en çok beklemeye.
aa, seval hanım merhabalar efendim, nasılsınız efendim? geçmişler olsun.
yok önemli bir şeyim, sağ olun ragıp bey.
efendim eşiniz beyefendi de iyilerdir umarım.
iyi, iyi sağ olun.
tam da kimse yok derken başhekimle karşılaşmak nereden bileyim, şansıma tüküreyim.
efendim buyrun buyrun içeriye.
randevu saatim gelmedi henüz.
aman sizi hiç bekletir miyiz hiç, rica ederim.
adam beni adeta mıknatısmışcasına peşine takıp hareket ettiriyor ve üzerinde psikiyatrist mehmet tekkol yazılı ağaç kapıdan neredeyse bedenim yokmuşcasına geçer halde buluyorum kendimi.
mehmet bey biraz şaşkınlıkla ama istifini bozmadan odasını zapt etmeye giren iki roma askeri görmüşcesine bize bakıyor.
ragıp beyse olanca çevikliyle efendim kaymakam hüsnü bey in eşleri seval hanım, ilginize bırakıyorum ahmet doktorum, dedikten sonra puf böreğinin sıcakta şişmesine benzer bir hal ile olgunlaşıp sahneden düşüyor.
oturuyorum. mehmet bey bir nezaket içerisinde koltuğa bedenimi yerleştirmeme, odaya şöyle bir göz atmama ve maddemden davranıp südura açık ruhumla yayılmam ve nihayetinde bir miktar uyum etmem için zaman tanıyor.
hayır dinlemeyeceğim onu. söze başlıyorum. bu sözde nezaket insandan değil tıp ilmi kaynaklı ki ben inancımı yitireli epeyice oldu.
görüyorsunuz değil mi? en kaybolmak istediğim en kimliklerimi unutmak istediğim yerde, yeni kesilip poşetlenen bir tavuk gibi önünüze atıldım ama merak etmeyin kaymakam beyin eşi sözleri nar gibi kızarmama neden oldu. çiğ değilim artık piştim.
anlıyorum seval hanım, haklı olabilirsiniz. yalnız bu mühim bir durum değil. saçmalık örüntüsü yaşamın bir parçasıdır. beklentiyi kurgulayan kendini haiti yerine boz eşeğin ve yanındaki kırkını dağlarda devirmiş çobanın manzarasını sebep edinen köyünde bulabilir. lütfen rahat olun. benim içim makam mevki bunların önemi yok. hastam hiçimdir. bu oda da biçimlenir.
....
şimdilik bu kadar.
koridorda kimseleri görmemiş olmam ne iyi oldu. şu koku haricinde mesele yok. o hastanelerin sıfatıdır, lafım yok alışkınım, beklemeye en çok beklemeye.
aa, seval hanım merhabalar efendim, nasılsınız efendim? geçmişler olsun.
yok önemli bir şeyim, sağ olun ragıp bey.
efendim eşiniz beyefendi de iyilerdir umarım.
iyi, iyi sağ olun.
tam da kimse yok derken başhekimle karşılaşmak nereden bileyim, şansıma tüküreyim.
efendim buyrun buyrun içeriye.
randevu saatim gelmedi henüz.
aman sizi hiç bekletir miyiz hiç, rica ederim.
adam beni adeta mıknatısmışcasına peşine takıp hareket ettiriyor ve üzerinde psikiyatrist mehmet tekkol yazılı ağaç kapıdan neredeyse bedenim yokmuşcasına geçer halde buluyorum kendimi.
mehmet bey biraz şaşkınlıkla ama istifini bozmadan odasını zapt etmeye giren iki roma askeri görmüşcesine bize bakıyor.
ragıp beyse olanca çevikliyle efendim kaymakam hüsnü bey in eşleri seval hanım, ilginize bırakıyorum ahmet doktorum, dedikten sonra puf böreğinin sıcakta şişmesine benzer bir hal ile olgunlaşıp sahneden düşüyor.
oturuyorum. mehmet bey bir nezaket içerisinde koltuğa bedenimi yerleştirmeme, odaya şöyle bir göz atmama ve maddemden davranıp südura açık ruhumla yayılmam ve nihayetinde bir miktar uyum etmem için zaman tanıyor.
hayır dinlemeyeceğim onu. söze başlıyorum. bu sözde nezaket insandan değil tıp ilmi kaynaklı ki ben inancımı yitireli epeyice oldu.
görüyorsunuz değil mi? en kaybolmak istediğim en kimliklerimi unutmak istediğim yerde, yeni kesilip poşetlenen bir tavuk gibi önünüze atıldım ama merak etmeyin kaymakam beyin eşi sözleri nar gibi kızarmama neden oldu. çiğ değilim artık piştim.
anlıyorum seval hanım, haklı olabilirsiniz. yalnız bu mühim bir durum değil. saçmalık örüntüsü yaşamın bir parçasıdır. beklentiyi kurgulayan kendini haiti yerine boz eşeğin ve yanındaki kırkını dağlarda devirmiş çobanın manzarasını sebep edinen köyünde bulabilir. lütfen rahat olun. benim içim makam mevki bunların önemi yok. hastam hiçimdir. bu oda da biçimlenir.
....
şimdilik bu kadar.
devamını gör...
79.
yemin ederim ki, kopyaladım, yapıştırıp yapıştırıp sildim.
beni acayip heyecanlandıran bir proje üzerine çalışıyorum şu sıralar. hikaye kitabı. eğer bir aksilik çıkmazsa bir aya kadar son düzenlemelerini yapacağım ve editöre teslim edeceğim. son okumaydı, düzeltmeydi, yayına hazırlıktı boktu püsürdü onlar halledecek sanıyorum.
büyüsü bozulur mu diye fena bir şekilde korkuyorum.
çok heyecanlıyım.
edit: şöyle bir es vermek sitedim
"gittiği gibi olmasa da, otuzlu yaşlarının ortalarında olması dışında, hemen hemen her şeyi aynı. hayata karşı umudunu kaybettiğini göstermemeye çalışsa da pek başarılı olamayan, artık kendini sevmek ve sevilmek gibi iyi duygulardan da bir hayli uzak hisseden, tabii olarak üzgün, her üzgün insan gibi yorgun ve her yorgun insan gibi de kılıksız. göz altları koyu. saçları yağlı. uyumamış. kaç gecedir?"
beni acayip heyecanlandıran bir proje üzerine çalışıyorum şu sıralar. hikaye kitabı. eğer bir aksilik çıkmazsa bir aya kadar son düzenlemelerini yapacağım ve editöre teslim edeceğim. son okumaydı, düzeltmeydi, yayına hazırlıktı boktu püsürdü onlar halledecek sanıyorum.
büyüsü bozulur mu diye fena bir şekilde korkuyorum.
çok heyecanlıyım.
edit: şöyle bir es vermek sitedim
"gittiği gibi olmasa da, otuzlu yaşlarının ortalarında olması dışında, hemen hemen her şeyi aynı. hayata karşı umudunu kaybettiğini göstermemeye çalışsa da pek başarılı olamayan, artık kendini sevmek ve sevilmek gibi iyi duygulardan da bir hayli uzak hisseden, tabii olarak üzgün, her üzgün insan gibi yorgun ve her yorgun insan gibi de kılıksız. göz altları koyu. saçları yağlı. uyumamış. kaç gecedir?"
devamını gör...
80.
pazar sabahı
bir kriz anıydı yine.. konu hiç değişmiyordu. gece çözdüğünü sandıkları sabaha tekrar uykularından uyanmıştı kabus olarak.
kadın yatağa gitti. cenin pozisyonundaydı yine.. kapalıydı gözleri. böyle anlar da kulağının da kapalı olmasını isterdi, hep. içeri girdi adam. yaklaştı yataktaki kadının yanına.. “özür dilerim” dedi. öpüşler bıraktı. kaşına, gözüne, yüzüne..
kadın gözünü açtı. baktı adama. tekrar kapattı.
adam “özür dilerim” dedi tekrar. bekledi bir süre kadının sessizliğinde.. “kalkmayacak mısın?” dedi adam.
kadın gözlerini açtı. derin bir kuyudan gelir gibiydi sesi.. “kalkarım şimdi” dedi. büzülmekten uyuşmuş tüm bedenini yatağın içinde kıvranarak açarken elini koydu alnına. eli yüzünü kapatıyordu. doğruldu yataktan. ilişti yatağın ucuna.. tekrar uzamaya başlayan saçlarını topladı ve yastığın kenarına tutturduğu minicik tokaya uzandı.
yatağın ayak ucunda duran sabahlığını, sırtına geçirmek için ayağa kalktı.
adam, bir adım geri çekildi.
sırtına geçirdi sabahlığı ile yatağın ucuna oturdu kadın. ellerini kapadı yüzüne.
içinden kopan çığlığı koyverdi..
bir kriz anıydı yine.. konu hiç değişmiyordu. gece çözdüğünü sandıkları sabaha tekrar uykularından uyanmıştı kabus olarak.
kadın yatağa gitti. cenin pozisyonundaydı yine.. kapalıydı gözleri. böyle anlar da kulağının da kapalı olmasını isterdi, hep. içeri girdi adam. yaklaştı yataktaki kadının yanına.. “özür dilerim” dedi. öpüşler bıraktı. kaşına, gözüne, yüzüne..
kadın gözünü açtı. baktı adama. tekrar kapattı.
adam “özür dilerim” dedi tekrar. bekledi bir süre kadının sessizliğinde.. “kalkmayacak mısın?” dedi adam.
kadın gözlerini açtı. derin bir kuyudan gelir gibiydi sesi.. “kalkarım şimdi” dedi. büzülmekten uyuşmuş tüm bedenini yatağın içinde kıvranarak açarken elini koydu alnına. eli yüzünü kapatıyordu. doğruldu yataktan. ilişti yatağın ucuna.. tekrar uzamaya başlayan saçlarını topladı ve yastığın kenarına tutturduğu minicik tokaya uzandı.
yatağın ayak ucunda duran sabahlığını, sırtına geçirmek için ayağa kalktı.
adam, bir adım geri çekildi.
sırtına geçirdi sabahlığı ile yatağın ucuna oturdu kadın. ellerini kapadı yüzüne.
içinden kopan çığlığı koyverdi..
devamını gör...