tanrının insana verdiği en büyük ceza
bazılarına vermediğini düşündüğüm beyin, beraberinde düşünebilme yetisi ve duygular.
devamını gör...
edinilmiş en kıymetli hayat tecrübesi
yaşayarak ölümü besliyoruz.
devamını gör...
recep tayyip erdoğan'ın hitabet yeteneği
prompter falan diyeceksiniz ama okurken bile tonlama, vurguyla insanları kendine rahatça bağlayabiliyor.
devamını gör...
zoboomafoo
çocukların ve hatta yetişkinlerin severek izlediği, çocuklarda hayvan sevgisini aşılamayı hedefleyen bir belgeseldir. chris kratt ve martin kratt'ın yer aldığı belgesel programında bir de kendilerine zaboomafoo adında bir sifaka lemuru eşlik ederdi. kendisini bazen canlı, bazense kukla halinde görürdük.
başlayacağı anı iple çekerdim, başlangıç müziğini duyduğumda dünyalar benim olurdu sanki. zaboomafoo seni çok özledim.
.
başlayacağı anı iple çekerdim, başlangıç müziğini duyduğumda dünyalar benim olurdu sanki. zaboomafoo seni çok özledim.
.
devamını gör...
türkiye'de lüks olan şeyler
artık her şey. insanların büyük çoğunluğu sadece hayatta kalmak için çalışıyor, kimsenin bir hayali ya da umudu kalmadı neredeyse.
devamını gör...
koronanın pençesindeki hindistan'da yeni hastalık
hastaların gözleri nasıl çıkartılmış acaba? umarım bu hastalık yayılmaz. biraz bozuklar ama gözlerimi seviyorum.
devamını gör...
başarının tanımı
başarı bazen de başarısızlıktır, ki yön değiştirip başarmanı sağlayacak yollar yöntemler aramandır. vazgeçmemek hep çabalamaktır.
devamını gör...
safran çiçeği
safran bitkisinin bilimsel adı crocus sativus. bitkinin orijini doğu akdeniz ve anadolu coğrafyasıdır. ülkemizin soğanlı bitkileri entelektüel dünyada çok meşhurdur. taaa ingiltere'den botanik merakı olan turistler doğu karadeniz turlarına gelir. sırf çiğdemlerin çiçeklerinin fotoğraflarını çekebilmek için. ne yazık ki ülkemizin kültür seviyesi çok düşük.
bitkinin ticari değeri olan kısımları: çiçekteki kızıl renkli 3 adet dişi organ (stigmalar) ve çoğaltım materyali olan soğanları
= safranbolu şehri adını safran bitkisinden alır. cumhuriyet tarihine bakıldığında sadece şanlıurfa ve safranbolu şehirlerinde yetiştirildiği görülür. selçuklular döneminde safranbolu kalesini türkler fethetmeden önce şehrin ismi dadybra'dır. türkler bu şehre zalifre adını vermişler. osmanlı döneminde tapu ve tağrir defterlerinde şehrin adı taraklıborlu olarak kayıt edilmiştir.

-safran sözcüğünün etimolojik kökeni-
antik mezopotamya dillerinde azupiru olarak geçmektedir.
arapça sfr kökünden türetilen sözcükler
arapça safra : öd salgısı
arapça asfar : koyu sarı renk
arapça surf : bakır, pirinç
arapça safran : çiçeği sarı boyar bitki, crocus sativus
arapça asfur : çiçeği sarı boyar bitki, yaban safranı, aspir, carthamus tinctorius
eski ibranice'de safran veya aspir bitkisinden karkom olarak eski ahit’te bahsedilmektedir.
arapça kurkum sözcüğü sarı renkli başka bir baharat olan ve hint safranı olarak da bilinen zerdeçal bilimsel adı: curcuma longa için kullanılmaktadır.
eski yunanca krokus sözcüğü safran için kullanılmıştır.
yukarıda da görüldüğü üzere aspir, safran, zerdeçal gibi bitkilerin isimlendirilmesinde bir karmaşa var. bir agronomi öğrencisi olarak yorumum şöyle;
eski dünya'da bitkiler botanik özelliklerine isimlendirilmiyordu. hayatımızda nasıl yer aldığına göre isimlendirilirdi. hastalıkların tedavisinde bitkiler dualarla birlikte kullanılıyordu. çünkü insan hayatını olumsuz etkileyen doğal olaylar için tanrıların laneti olduğuna inanılıyordu. hastanın başında tütsü yakmak, hastaya bazı bitkisel drogları birayla birlikte içirmek, ana tanrıçaya dua etmek, kurban kesmek, kurban kanıyla bir yeri işaretlemek, günahlarını başka bir hayvana veya insana devretmek gibi ritüeller vardı.
dahası, antik dünya'da bitkilerin nasıl çoğaldığı ve ürediği tam olarak bilinmiyordu. antik dünya hakkında yazılan kaynaklardan bildiğimiz kadarıyla antik yunan filozofu aristoteles doğayı sistematik olarak inceleyebilen ilk insanlardandır. bitkilerde üreme ve çoğaltım ile ilgili çeşitli fikirler üretmiştir ve o dönemde kabul edilen fikirleri değerlendirmiştir.
buradan anlıyoruz ki antik dünya'da çoğu tıbbi, aromatik ve boya bitkisinin ticari kaynağı olan coğrafya hindistan'dır. biz türkler o ülkeye hindistan desek de gerçek adı bharat (parat). yani baharat yolu (parat yolu) aslında hindistan yoludur.
buğdaygillerin ve baklagillerin tarımı diğer bitkilerle kıyaslandığında kolaydır. tohumu atarsınız toprağa ve sularsınız. kendi kendine büyür gelişir. çok ciddi bir tarla faaliyeti gerektirmez. oysa tıbbi ve aromatik bitkilerin tarımı o kadar kolay değildir. ya tohumları toz kadar küçüktür (örn. kekik); ya yumru, soğan, rizom ile çoğaltılması gerekir; ya çelik alınarak çoğaltılması gerekir.
yani antik dünya'da tarım vardı evet ama insanlar bugün ki kadar geniş yelpazede bitki yetiştiremiyordu. arpa, buğday, darı gibi buğdaygiller ve bakla, nohut gibi baklagiller dışında diğer bitkiler (böğürtlen, çilek, narenciye, elma, nar, kekik, fesleğen, aspir, safran, çiğdem, lale gibi) doğadan toplanıyordu.
bitkinin ticari değeri olan kısımları: çiçekteki kızıl renkli 3 adet dişi organ (stigmalar) ve çoğaltım materyali olan soğanları
= safranbolu şehri adını safran bitkisinden alır. cumhuriyet tarihine bakıldığında sadece şanlıurfa ve safranbolu şehirlerinde yetiştirildiği görülür. selçuklular döneminde safranbolu kalesini türkler fethetmeden önce şehrin ismi dadybra'dır. türkler bu şehre zalifre adını vermişler. osmanlı döneminde tapu ve tağrir defterlerinde şehrin adı taraklıborlu olarak kayıt edilmiştir.

-safran sözcüğünün etimolojik kökeni-
antik mezopotamya dillerinde azupiru olarak geçmektedir.
arapça sfr kökünden türetilen sözcükler
arapça safra : öd salgısı
arapça asfar : koyu sarı renk
arapça surf : bakır, pirinç
arapça safran : çiçeği sarı boyar bitki, crocus sativus
arapça asfur : çiçeği sarı boyar bitki, yaban safranı, aspir, carthamus tinctorius
eski ibranice'de safran veya aspir bitkisinden karkom olarak eski ahit’te bahsedilmektedir.
arapça kurkum sözcüğü sarı renkli başka bir baharat olan ve hint safranı olarak da bilinen zerdeçal bilimsel adı: curcuma longa için kullanılmaktadır.
eski yunanca krokus sözcüğü safran için kullanılmıştır.
yukarıda da görüldüğü üzere aspir, safran, zerdeçal gibi bitkilerin isimlendirilmesinde bir karmaşa var. bir agronomi öğrencisi olarak yorumum şöyle;
eski dünya'da bitkiler botanik özelliklerine isimlendirilmiyordu. hayatımızda nasıl yer aldığına göre isimlendirilirdi. hastalıkların tedavisinde bitkiler dualarla birlikte kullanılıyordu. çünkü insan hayatını olumsuz etkileyen doğal olaylar için tanrıların laneti olduğuna inanılıyordu. hastanın başında tütsü yakmak, hastaya bazı bitkisel drogları birayla birlikte içirmek, ana tanrıçaya dua etmek, kurban kesmek, kurban kanıyla bir yeri işaretlemek, günahlarını başka bir hayvana veya insana devretmek gibi ritüeller vardı.
dahası, antik dünya'da bitkilerin nasıl çoğaldığı ve ürediği tam olarak bilinmiyordu. antik dünya hakkında yazılan kaynaklardan bildiğimiz kadarıyla antik yunan filozofu aristoteles doğayı sistematik olarak inceleyebilen ilk insanlardandır. bitkilerde üreme ve çoğaltım ile ilgili çeşitli fikirler üretmiştir ve o dönemde kabul edilen fikirleri değerlendirmiştir.
buradan anlıyoruz ki antik dünya'da çoğu tıbbi, aromatik ve boya bitkisinin ticari kaynağı olan coğrafya hindistan'dır. biz türkler o ülkeye hindistan desek de gerçek adı bharat (parat). yani baharat yolu (parat yolu) aslında hindistan yoludur.
buğdaygillerin ve baklagillerin tarımı diğer bitkilerle kıyaslandığında kolaydır. tohumu atarsınız toprağa ve sularsınız. kendi kendine büyür gelişir. çok ciddi bir tarla faaliyeti gerektirmez. oysa tıbbi ve aromatik bitkilerin tarımı o kadar kolay değildir. ya tohumları toz kadar küçüktür (örn. kekik); ya yumru, soğan, rizom ile çoğaltılması gerekir; ya çelik alınarak çoğaltılması gerekir.
yani antik dünya'da tarım vardı evet ama insanlar bugün ki kadar geniş yelpazede bitki yetiştiremiyordu. arpa, buğday, darı gibi buğdaygiller ve bakla, nohut gibi baklagiller dışında diğer bitkiler (böğürtlen, çilek, narenciye, elma, nar, kekik, fesleğen, aspir, safran, çiğdem, lale gibi) doğadan toplanıyordu.
devamını gör...
fok
fok balığı. elleri ve ayakları yüzgeç şeklinde olan, denizde çok hızlı yüzebilen, küçük balıkları yiyen ama köpek balığı tarafından yenilen, bıyıklı bir hayvandır.
yavrularının, çok güzel beyaz kürkleri vardır. bu yüzden kanada'da bile binlerce fok daha yavruyken öldürülür. delici yada kesici alet kullanıp kürkü bozmamak için kafalarına sert cisimlerle vurarak öldürürler.
cape town'da, deniz kenarındaki turistik alışveriş merkezi waterfront'da gezinirken homurtulu seslerini duyabilirsiniz ama yanlarına çok yaklaşınca sidik kokusunu farkedersiniz. çünkü bu hayvanlar, toplu halde yanyana yatıyor ve sadece acıkınca balık yemek için denize giriyor, karnını doyurur doyurmaz, gelip yatıyor.
yavrularının, çok güzel beyaz kürkleri vardır. bu yüzden kanada'da bile binlerce fok daha yavruyken öldürülür. delici yada kesici alet kullanıp kürkü bozmamak için kafalarına sert cisimlerle vurarak öldürürler.
cape town'da, deniz kenarındaki turistik alışveriş merkezi waterfront'da gezinirken homurtulu seslerini duyabilirsiniz ama yanlarına çok yaklaşınca sidik kokusunu farkedersiniz. çünkü bu hayvanlar, toplu halde yanyana yatıyor ve sadece acıkınca balık yemek için denize giriyor, karnını doyurur doyurmaz, gelip yatıyor.
devamını gör...
ahmet kaya şarkılarından bir alıntı
siz benim neler çektiğimi nerden bileceksiniz.
devamını gör...
mamihlapinatapai
güney amerika'da yaghan dilinden bir kelimedir. “iki insanın da yapmak istemediği, ancak ikisinin de söylemeye çekindiği için yapmamalarını umarak karşılıklı bakışmaları” anlamına geliyor bu kelime.
guiness rekorlar kitabı’na dünyanın en az ve öz kelimesi olarak girmiştir.
guiness rekorlar kitabı’na dünyanın en az ve öz kelimesi olarak girmiştir.
devamını gör...
edinilmiş en kıymetli hayat tecrübesi
"gerçek şu ki, herkes seni incitecek. yapman gereken tek şey, acı çekmeye değer birini bulmak."
bob marley
bob marley
devamını gör...
sevilen şiirin en vurucu dizeleri
kimseler görmedi ömür hanım, bu dünyadan ben geçtim.
ömür hanımla güz konuşmaları/şükrü erbaş
ömür hanımla güz konuşmaları/şükrü erbaş
devamını gör...
colonia
2015 yapımı koloni adlı bu film geçmişte haysiyet kolonisinde hayatını kaybedenlere adanmıştır.

şili'nin çalkantılı siyasi dönemlerinde geçen filmde iki sevgili darbe sırasında birbirlerinden ayrılır. sevgilisi hans'ı kurtarmak için içerde yaşayanların çoğunun dışarda olmak için her şeylerini vereceği koloniye gönüllü olarak katılmak ister. yalnız bir sıkıntı vardır ki kadınlar ve erkekler bu kolonide birbirlerini görmeden yaşarlar. film dram kategorisinde olsa da benim için gerilim dolu bir film oldu. şimdi ne olacak, haydi yaparsınız, aklını kullan, yapma etme diye diye filmi bitirdim. kadın'ın - emma watson - aşkı da takdiri hak ediyordu. seni cesur yürek.
filmin sonunda aha dedim şükür kurtuluyorlar derken aha dedim noluyor yakalandılar, oh tamam tamam yakalanmadılarla bitti film. en çok hamile kadına üzüldüm. onu ne güzel bir hayat bekliyordu dışarda çocuğuyla. dokuz yaşından beri böyle bir cehennemde yaşa ve dışarı çıktığın ilk dakikalarda öl. olacak iş miydi be?
gerçek hayata dayanan bu film mutlaka izlenmesi gerekiyor. haysiyet kolonisi nedir, yine din adı altında ne gibi iğrençlikler yapılmış merak edenler için: al sana link
haysiyetsizler kolonisi olsa cuk otururmuş da neysee.

şili'nin çalkantılı siyasi dönemlerinde geçen filmde iki sevgili darbe sırasında birbirlerinden ayrılır. sevgilisi hans'ı kurtarmak için içerde yaşayanların çoğunun dışarda olmak için her şeylerini vereceği koloniye gönüllü olarak katılmak ister. yalnız bir sıkıntı vardır ki kadınlar ve erkekler bu kolonide birbirlerini görmeden yaşarlar. film dram kategorisinde olsa da benim için gerilim dolu bir film oldu. şimdi ne olacak, haydi yaparsınız, aklını kullan, yapma etme diye diye filmi bitirdim. kadın'ın - emma watson - aşkı da takdiri hak ediyordu. seni cesur yürek.
filmin sonunda aha dedim şükür kurtuluyorlar derken aha dedim noluyor yakalandılar, oh tamam tamam yakalanmadılarla bitti film. en çok hamile kadına üzüldüm. onu ne güzel bir hayat bekliyordu dışarda çocuğuyla. dokuz yaşından beri böyle bir cehennemde yaşa ve dışarı çıktığın ilk dakikalarda öl. olacak iş miydi be?
gerçek hayata dayanan bu film mutlaka izlenmesi gerekiyor. haysiyet kolonisi nedir, yine din adı altında ne gibi iğrençlikler yapılmış merak edenler için: al sana link
haysiyetsizler kolonisi olsa cuk otururmuş da neysee.
devamını gör...
kırgınlık ve kızgınlık arasındaki fark
kızgınlık zamanla çabucak geçer ama kırgınlık zamanla daha da artarak çoğalır.
devamını gör...
norah jones
hint asıllı amerikalı müzisyendir.

allah övmüş de yaratmıştır. dünyanın her anlamda nadir güzelliklerinden biridir.
2000 senesinde bodrum’da hadigari barda dört gece sahne almıştır. gecelik elli dolara dört gece vokal yapan norah jones daha sonra arif mardin tarafından keşfedilmiştir ve sonrasında da harikalar yaratmıştır.
üniversite yıllarında tanıştım norah jones’la. sesini ilk duyduğum şarkı “ sunrise” idi. “feels like home” isimli albümün yanlış hatırlamıyorsam ilk şarkısı idi.
çok etkilendiğimi ve o çok etkilendiğim anda neler hissettiğimi bugünmüş gibi hatırlıyorum. tekrar tekrar dinlemiştim aynı şarkıyı. albümde sonraki şarkıya geçmem birkaç saatimi almıştı ve her şarkıyla da aynı döngüyü yaşadık.
ödülleri toplayan ve bunu da sonuna kadar hak eden norah jones kalitesinden ve karakterinden hiç ödün vermeden ve çıtasını hep daha yukarı taşıyarak müzik yapmaya ve harikalar yaratmaya devam ediyor.
norah jones dinlerken insan büyük bir metropolde elleri ceplerinde, hafif bir yağmur altında, devasa bir kalabalığın içinde tek başına nerden geldiği belli olmayan ama varlığına şükredilen bir huzurla yürümektir.

allah övmüş de yaratmıştır. dünyanın her anlamda nadir güzelliklerinden biridir.
2000 senesinde bodrum’da hadigari barda dört gece sahne almıştır. gecelik elli dolara dört gece vokal yapan norah jones daha sonra arif mardin tarafından keşfedilmiştir ve sonrasında da harikalar yaratmıştır.
üniversite yıllarında tanıştım norah jones’la. sesini ilk duyduğum şarkı “ sunrise” idi. “feels like home” isimli albümün yanlış hatırlamıyorsam ilk şarkısı idi.
çok etkilendiğimi ve o çok etkilendiğim anda neler hissettiğimi bugünmüş gibi hatırlıyorum. tekrar tekrar dinlemiştim aynı şarkıyı. albümde sonraki şarkıya geçmem birkaç saatimi almıştı ve her şarkıyla da aynı döngüyü yaşadık.
ödülleri toplayan ve bunu da sonuna kadar hak eden norah jones kalitesinden ve karakterinden hiç ödün vermeden ve çıtasını hep daha yukarı taşıyarak müzik yapmaya ve harikalar yaratmaya devam ediyor.
norah jones dinlerken insan büyük bir metropolde elleri ceplerinde, hafif bir yağmur altında, devasa bir kalabalığın içinde tek başına nerden geldiği belli olmayan ama varlığına şükredilen bir huzurla yürümektir.
devamını gör...
ölüm iyiliği
kişi sahiden ölüme yolcu edilirken, öleceği düşünülürken, o kişinin sanki ölmeyecekmiş gibi ve hatta belki hasta olmadan önceki halinden bile daha sağlıklı hale gelerek size gülümser, sizinle sohbet eder. ona sarılmak istersiniz. sarılırsınız ve bir huşuyla dolarsınız. tanrı onu affetmiştir. ölmeyecek dersiniz. ama esasında ölüm iyiliğini bilen kimseler, büyük bir trajedi içinde bulur kendini. o hasta ölüyordur. hatta denilebilir ki ölmüştür çoktan. belki insan zihni ölmeden son bir oyun oynuyordur...
fakat o hasta, yüzünden okunan tüm neşeye rağmen yitip gider. söyleyemedikleriniz geride kalır. üzülürsünüz, hem de çok üzülürsünüz. inanın öyle bir durumda olmak çok üzücüdür. gözyaşlarına hakim olamaz insan... tanrı'ya isyan edersiniz. ama yapacak bir şeyiniz yoktur. sevilen kişi yatağında uzanır, sizinle konuşur... göz altları morarmıştır, bir deri bir kemik kalmıştır. düne göre sesi daha canlı, parlaktır. ilaçlara bile gerek yoktur! kendisi söyler bunu! hatta ayağa kalkıp yürüyebileceğini söyler! size sarılır. öper. ertesi günse, belki gece, usulca gözlerini kapar. gitmeden önce de şunları söyler:
"yalnızca uyuyacağım. çok yoruldum."
ayrıca bakınız:
ölüm iyiliği denen şeyi en iyi betimleyen isimlerden birisinin lev nikolayeviç tolstoy olduğunu düşünüyorum. gerek anna karenina'da gerekse ivan ilyiç'in ölümü'nde çok canlı görürüz bunu. şu an evimde değilim. eve gidince buraya alıntılarım bir şeyler. (eve çoktan vardım; şimdi yalnızca uyuyacağım, çok yoruldum.)
fakat o hasta, yüzünden okunan tüm neşeye rağmen yitip gider. söyleyemedikleriniz geride kalır. üzülürsünüz, hem de çok üzülürsünüz. inanın öyle bir durumda olmak çok üzücüdür. gözyaşlarına hakim olamaz insan... tanrı'ya isyan edersiniz. ama yapacak bir şeyiniz yoktur. sevilen kişi yatağında uzanır, sizinle konuşur... göz altları morarmıştır, bir deri bir kemik kalmıştır. düne göre sesi daha canlı, parlaktır. ilaçlara bile gerek yoktur! kendisi söyler bunu! hatta ayağa kalkıp yürüyebileceğini söyler! size sarılır. öper. ertesi günse, belki gece, usulca gözlerini kapar. gitmeden önce de şunları söyler:
"yalnızca uyuyacağım. çok yoruldum."
ayrıca bakınız:
ölüm iyiliği denen şeyi en iyi betimleyen isimlerden birisinin lev nikolayeviç tolstoy olduğunu düşünüyorum. gerek anna karenina'da gerekse ivan ilyiç'in ölümü'nde çok canlı görürüz bunu. şu an evimde değilim. eve gidince buraya alıntılarım bir şeyler. (eve çoktan vardım; şimdi yalnızca uyuyacağım, çok yoruldum.)
devamını gör...
karşı cinsi çekici kılan detaylar
zeka, özgüven ve kibarlık. kadın erkek fark etmeksizin bir insana en çok yakışan üç şey budur bence.
devamını gör...

