2020 yılına söylenebilecek tek söz
sadece 2020 değil tüm geçen yıllara edeceğim bir kelime var boşluk.
devamını gör...
binom açılımı
kısaca iki sayının toplamının üslü sayı açılımıdır. ömer hayyam tarafından bulunmuştur.
devamını gör...
1956 macaristan halk cumhuriyeti ayaklanmaları
başlığı “macaristan halk cumhuriyeti” olarak açmamın nedeni o yıllarda macaristan’ın sscb destekli sosyalist bir devlet olması ve bu ismi kullanmasıdır. bu ayaklanma ise sscb karşıtı ilk ayaklanmalardan biridir.
23 ekim günü üniversite öğrencileri şair petöfi anıtının önünde toplanıyorlar. bu şair macarların ulusal şairidir. 1848 macar devriminin önderlerindendir ve yazdığı bir şiir o zamanlar ulusal şarkılarıdır. toplanan öğrenciler 16 maddelik bir talep metni okuyor. bu maddeleri buraya eklemeyeceğim. dileyen rahatlıkla bulabilir. maddelerden biri “sovyet birliklerinin macaristan’dan çıkarılması” . ulusal şarkılarını söylüyor ve yürüyüş yapıyorlar. işçi ve halktan da destek görülünce olaylar büyüyor.
hatta askerlerin bir kısmı da isyancılar tarafına geçiyor ve taleplerinden birini elde ederek eski başbakan ımre nagy’i tekrar başbakanlık koltuğuna oturtuyorlar. bu ımre nagy yaklaşık iki sene sonra idam edilecek. çok yıllar sonra ise itibarı iade edilecek. kendisi de sosyalist bu arada. zaten bu ayaklanma sosyalizm karşıtlığından ziyade stalinist yönetime karşı bir isyan.
sovyet askerleri şehri(şimdiki budapeşte) çevirmiş fakat bir karşılık vermiş değil o anlarda. hatta çekilmeye başladıkları bile söyleniyor. fakat nagy askerlerin tam çekilmediği gerekçesiyle varşova paktı’ndan çekildiğini açıklıyor ve diğer ülkelerden yardım talep ediyor. işte ne olduysa ondan sonra oluyor. başka ülkeler yardım etmediği gibi sovyet birlikleri takviye ediliyor ve şehir işgal ediliyor. binaların ön cepheleri bombalanıyor. şehir darmaduman ediliyor. görüntülerin olduğu bir videoyu entry sonuna ekleyeceğim.
çok kısa sürede isyan bastırılıyor. 10 kasımda ise bitiyor. tabii toparlanma süreci çok zaman alıyor. uzun süre olağanüstü hal ilan edilecek ve şehir dış dünyaya kapanacak.
3 bin civarı ölüm olmuş. belki bir o kadar yurt dışına kaçan olmuş. isyanın öncüleri idam edilmiş. time dergisi 1956 yılının adamı olarak macar halkını seçmiş. bu şaşırtıcı değil zaten. sonuçta adamlar sovyet karşıtı. bizim ülke de uzaktan çok desteklemiş macar halkını. destek derken manevi destek. o dönemin gazetelerine bakarsanız göreceksiniz bunu. nihayetinde türkiye’de bir nato ülkesi ve komünizm karşıtı. bu arada bu olaylarla ilgili türkiye’de çıkan eski gazetelere bakarken “futbolcu puskas çatışmalarda öldürüldü” haberiyle karşılaştım. aslında adam 2006 da öldü. macarların efsane futbolcusu. gazeteler o zaman da bol keseden atıyor tabii.
olayların iki sembolü var diyebiliriz. biri yıkılan stalin heykeli. diğeri ise o dönemki macaristan bayrağının ortasının delinip kullanılması. ortasındaki komünizm yıldızı kesilmiş olarak.
işte stalin, işte bayrak;


komünizm yıkıldıktan sonra bu olaylar “macar devrimi” diye anılıyor.
etkileyici görüntüler içeren video
23 ekim günü üniversite öğrencileri şair petöfi anıtının önünde toplanıyorlar. bu şair macarların ulusal şairidir. 1848 macar devriminin önderlerindendir ve yazdığı bir şiir o zamanlar ulusal şarkılarıdır. toplanan öğrenciler 16 maddelik bir talep metni okuyor. bu maddeleri buraya eklemeyeceğim. dileyen rahatlıkla bulabilir. maddelerden biri “sovyet birliklerinin macaristan’dan çıkarılması” . ulusal şarkılarını söylüyor ve yürüyüş yapıyorlar. işçi ve halktan da destek görülünce olaylar büyüyor.
hatta askerlerin bir kısmı da isyancılar tarafına geçiyor ve taleplerinden birini elde ederek eski başbakan ımre nagy’i tekrar başbakanlık koltuğuna oturtuyorlar. bu ımre nagy yaklaşık iki sene sonra idam edilecek. çok yıllar sonra ise itibarı iade edilecek. kendisi de sosyalist bu arada. zaten bu ayaklanma sosyalizm karşıtlığından ziyade stalinist yönetime karşı bir isyan.
sovyet askerleri şehri(şimdiki budapeşte) çevirmiş fakat bir karşılık vermiş değil o anlarda. hatta çekilmeye başladıkları bile söyleniyor. fakat nagy askerlerin tam çekilmediği gerekçesiyle varşova paktı’ndan çekildiğini açıklıyor ve diğer ülkelerden yardım talep ediyor. işte ne olduysa ondan sonra oluyor. başka ülkeler yardım etmediği gibi sovyet birlikleri takviye ediliyor ve şehir işgal ediliyor. binaların ön cepheleri bombalanıyor. şehir darmaduman ediliyor. görüntülerin olduğu bir videoyu entry sonuna ekleyeceğim.
çok kısa sürede isyan bastırılıyor. 10 kasımda ise bitiyor. tabii toparlanma süreci çok zaman alıyor. uzun süre olağanüstü hal ilan edilecek ve şehir dış dünyaya kapanacak.
3 bin civarı ölüm olmuş. belki bir o kadar yurt dışına kaçan olmuş. isyanın öncüleri idam edilmiş. time dergisi 1956 yılının adamı olarak macar halkını seçmiş. bu şaşırtıcı değil zaten. sonuçta adamlar sovyet karşıtı. bizim ülke de uzaktan çok desteklemiş macar halkını. destek derken manevi destek. o dönemin gazetelerine bakarsanız göreceksiniz bunu. nihayetinde türkiye’de bir nato ülkesi ve komünizm karşıtı. bu arada bu olaylarla ilgili türkiye’de çıkan eski gazetelere bakarken “futbolcu puskas çatışmalarda öldürüldü” haberiyle karşılaştım. aslında adam 2006 da öldü. macarların efsane futbolcusu. gazeteler o zaman da bol keseden atıyor tabii.
olayların iki sembolü var diyebiliriz. biri yıkılan stalin heykeli. diğeri ise o dönemki macaristan bayrağının ortasının delinip kullanılması. ortasındaki komünizm yıldızı kesilmiş olarak.
işte stalin, işte bayrak;


komünizm yıkıldıktan sonra bu olaylar “macar devrimi” diye anılıyor.
etkileyici görüntüler içeren video
devamını gör...
hamile eşini sokak ortasında döven varlık
ülkemizde her gün ortalama 5 kadın öldürülüyor. üstelik bu rakam katlanarak artıyor. caydırıcı bir ceza yok kaldı ki kadınları tehdit eden ''yaratıklar!'' en fazla 3 ay yatar çıkarım' fikriyatına kapılmışlar. maalesef öyle de oluyor. öldürülen kadınlar sığınma talep ediyor, uzaklaştırma istiyorlar, korkuyorlar ve korktukları başlarına geliyor. ruh hastalarının acilen tedavi olması, toplumdan ayrıştırılması gerekiyor. en üst perdeden cezayı hak ediyorlar. yoksa ne ilkti ne de son olacak.
onlara hayvan demeyin, zira doğa da hiçbir canlı dişisinde kuvvetini denemiyor.
onlara hayvan demeyin, zira doğa da hiçbir canlı dişisinde kuvvetini denemiyor.
devamını gör...
kötü ruh
fransız polisiye-gerilim yazarı maxime chattam'ın 2002 yılında yazdığı, doğan kitap bünyesinde ali cevat akkoyunlu çevirisi ile kötü ruh ismiyle yayımlanmış roman.
romanın içeriğine baktığımız zaman klişelerin dibine kadar girdiği gözükmüş olsa da, gerek yazarın hayal gücü ve bunları yansıttığı kurgusu, gerek sevgili ali cevat akkoyunlu'nun sade çevirisi ile oldukça hoş bir biçimde okunabiliyor. dahası da, maxime'in oldukça toy olduğu zamanlar yazarlık konusunda, bunu başarabilmiş olmasına çok şaşırıyorum içten içe.
bu kitabı spoiler vermeden başka hangi kısımlarını anlatıp eleştirebilirim diye düşününce ortaya şunların çıktığını fark ediyorum. kitap klişe içinde boğuluyor üstte de söylediğim üzere evet, ama bu klişe kısımlarını bir şekilde unutturmayı başaran şeylerden bir diğer kısım da alışılmışın bir tık dışında işlenmiş cinayetler diyebilirim, zira elinde bıçakla dolaşıp insanları öldüren bir seri katilden ziyade, başka bir alemden gelmiş kötü bir ruhun insanları öldürüp duman olduğunu düşüneceğiniz kadar insanı tereddüt içerisinde bırakan birçok yeri mevcut.
dahası da, ben bu kitabın en son kısmından çok memnun kaldım. bu kısmı çuvallamadan nasıl anlatabilirim bilmiyorum ama bir gün elinize geçer de okur iseniz, en son kısım uzun bir süre aklınızdan çıkmayabilir.
romanın içeriğine baktığımız zaman klişelerin dibine kadar girdiği gözükmüş olsa da, gerek yazarın hayal gücü ve bunları yansıttığı kurgusu, gerek sevgili ali cevat akkoyunlu'nun sade çevirisi ile oldukça hoş bir biçimde okunabiliyor. dahası da, maxime'in oldukça toy olduğu zamanlar yazarlık konusunda, bunu başarabilmiş olmasına çok şaşırıyorum içten içe.
bu kitabı spoiler vermeden başka hangi kısımlarını anlatıp eleştirebilirim diye düşününce ortaya şunların çıktığını fark ediyorum. kitap klişe içinde boğuluyor üstte de söylediğim üzere evet, ama bu klişe kısımlarını bir şekilde unutturmayı başaran şeylerden bir diğer kısım da alışılmışın bir tık dışında işlenmiş cinayetler diyebilirim, zira elinde bıçakla dolaşıp insanları öldüren bir seri katilden ziyade, başka bir alemden gelmiş kötü bir ruhun insanları öldürüp duman olduğunu düşüneceğiniz kadar insanı tereddüt içerisinde bırakan birçok yeri mevcut.
dahası da, ben bu kitabın en son kısmından çok memnun kaldım. bu kısmı çuvallamadan nasıl anlatabilirim bilmiyorum ama bir gün elinize geçer de okur iseniz, en son kısım uzun bir süre aklınızdan çıkmayabilir.
devamını gör...
squid game
dün bir oturuşta bitirdiğim güney kore yapımı dizi. oyuncuların çoğu kore'deki en bilinen ve sevilen oyunculardan. çok az rolü olsa da gong yoo'nun yapımda yer alması bile oyuncu kalitesini gözler önüne seriyor. diğer efsane oyuncular park hae soo, lee jung jae ve lee byung hun.
şimdi efendim başta şunu belirteyim, netflix'de bazı çeviri kısımları yanlıştı. bunu, çeviren kişi/lerin kore kültürüne tam hakim olmamasına bağlıyorum.
diziyi izlerken cube, the matrix ve the truman show'u anımsamamak elde değil.
koreliler kendi kültürlerini pazarlamayı ve sunmayı üst düzeyde gerçekleştiriyor. kendi geleneksel oyunları, hatta yiyecekleri bile eksiksiz ve merak uyandırıcı aktarılmıştı.
kısaca dizinin konusu, borçları olan insanların kendi istekleriyle bir yere oyun oynamak için katılmayı kabul etmeleri. lakin oyunun oynanacağı yer hakkında başta hiçbir bilgileri yok. o yere götürüldüklerinde küçükken oynadıkları oyunu oynamaları gerektiğini öğreniyorlar. 6 oyun oynamalılar ve eğer hepsini geçebilirlerse para ödülünün sahibi olacaklar. elbette bu oyunlar o kadar masum değil.
dizide çok fazla gönderme ve mesaj var. izlerken büyük keyif duydum. 2. sezon çok büyük ihtimal gelir, merakla bekliyorum.
izleyenler koşsunn:
arkadaşlarrr, adamın sonda saçını kırmızı yapması neydi öyle yaa.. resmen kırmızı saçlarla kırmızılılardan* intikam almaya gitti. ha bir de, o yaşlı adamın ölüm sahnesini göstermemelerinden sezmiştim bir şeyler olduğunu. ama oyunu tasarlayanlardan biri olabileceği aklıma gelmedi evet. beni tek şaşırtan adamın ölmemiş olmasını görmek değil, oyunu tasarlayan kişilerden birinin o olduğunu görmek oldu. onun dışındaki hiçbir olaya şaşırmadım sanırım. bir de adamın saçını kazıtmasının sebebini anlayamadım. oraya da bir mesaj yerleştirmişler sanırım. tahmini olan varsa yazarsa çok sevinirim. statü belirtiyor olabilir belki. bilemedim.
şimdi efendim başta şunu belirteyim, netflix'de bazı çeviri kısımları yanlıştı. bunu, çeviren kişi/lerin kore kültürüne tam hakim olmamasına bağlıyorum.
diziyi izlerken cube, the matrix ve the truman show'u anımsamamak elde değil.
koreliler kendi kültürlerini pazarlamayı ve sunmayı üst düzeyde gerçekleştiriyor. kendi geleneksel oyunları, hatta yiyecekleri bile eksiksiz ve merak uyandırıcı aktarılmıştı.
kısaca dizinin konusu, borçları olan insanların kendi istekleriyle bir yere oyun oynamak için katılmayı kabul etmeleri. lakin oyunun oynanacağı yer hakkında başta hiçbir bilgileri yok. o yere götürüldüklerinde küçükken oynadıkları oyunu oynamaları gerektiğini öğreniyorlar. 6 oyun oynamalılar ve eğer hepsini geçebilirlerse para ödülünün sahibi olacaklar. elbette bu oyunlar o kadar masum değil.
dizide çok fazla gönderme ve mesaj var. izlerken büyük keyif duydum. 2. sezon çok büyük ihtimal gelir, merakla bekliyorum.
izleyenler koşsunn:
arkadaşlarrr, adamın sonda saçını kırmızı yapması neydi öyle yaa.. resmen kırmızı saçlarla kırmızılılardan* intikam almaya gitti. ha bir de, o yaşlı adamın ölüm sahnesini göstermemelerinden sezmiştim bir şeyler olduğunu. ama oyunu tasarlayanlardan biri olabileceği aklıma gelmedi evet. beni tek şaşırtan adamın ölmemiş olmasını görmek değil, oyunu tasarlayan kişilerden birinin o olduğunu görmek oldu. onun dışındaki hiçbir olaya şaşırmadım sanırım. bir de adamın saçını kazıtmasının sebebini anlayamadım. oraya da bir mesaj yerleştirmişler sanırım. tahmini olan varsa yazarsa çok sevinirim. statü belirtiyor olabilir belki. bilemedim.
devamını gör...
şu an dinlenen şarkıdan bir cümle
unut beni, unuttuğum gibi seni
unut ki beni, yanındakini aldatma
giden kaybedendir, gittin kaybettin
bir şehir yakınıma bile yaklaşma
unut beni...
unut ki beni, yanındakini aldatma
giden kaybedendir, gittin kaybettin
bir şehir yakınıma bile yaklaşma
unut beni...
devamını gör...
sözlük dergi turuncu sayfa
sevgili ıvanmilinski'ye katılmıyorum, benim maaşımı geciktirmişler, demek ki bütün yenilikleri ben ve benim gibi gariban yazarların maaşlarından keserek yapıyorlar...
şakası bir yana dursun bu çok güzel bir haber, burada bulunmak her geçen gün daha mutluluk sebebi oluyor, nazar değdirmem umarım.
şakası bir yana dursun bu çok güzel bir haber, burada bulunmak her geçen gün daha mutluluk sebebi oluyor, nazar değdirmem umarım.
devamını gör...
islam'ın evrimle çelişmemesi
evrimi, tanrının yokluğununa kanıt olarak sunan ateistlerin ve evrim varsa tanrı yoktur söylemine karşı, evrimi reddeden teistlerin anlamak istemeyeceği kabul ettiğim çelişmeme durumu.
evrim vardır. gözlerimizle görebileceğimiz kadar yakındır. şu fotoğrafa bakın. ehehehe ne kadar benziyoruz değil mi?
evrim var ama ya yaratılış? sayın inanan arkadaş, hoca ve şeyhler seni korkutmasın. bu evreni tanrının yarattığını düşünüyorsan evrenle ilgili gerçekleri kabul etmekten tırsmayacaksın. çelişki görüyorsan bildiklerini sorgulayacaksın.
"allah ademi topraktan yarattı." burada allah'ın yerden bir parça toprak alıp insana benzeyen şekle sokup üflemesi ile o toprak şeklin aniden kalbi olan, akyuvarları olan, insana dönüştüğü mü anlatılıyor? yoksa yaratılan insanın hammaddesinin toprak olduğuna mı işaret ediliyor.
insan evrim ile olgunlaştı. homo sapiens olacak kıvama geldi. allah tarafından ademlik bahşedildi. indirmiş de olabilir, aralarından seçmiş de olabilir. ya da adem tüm sapienslere verilen isimdir.
bize anlatılan yaratılış nasıl açıklanır? eğer daha önce insan yok ise sadece adem ve havva var ise kaçınılmazdır.
bununla ilgili buraya uzun uzadıya destekleyici metinler ya da destekleyici ayetler yazılabilir. fakat zaten yazdıklarım benim fikrim değil. araştırılacak kadar ilginç bulunuyorsa zaten nette kaynak bulunabilir.
duam allah önyargısız duru bir beyinle gerçeği öğrenmek isteyene yardım etsin.
ben de size iki adet link bırakayım.
bir müslüman evrimci olabilir mi - caner taslaman(ücretsiz pdf indirilebilir.)
celal şengör'ün de konuk olduğu tv programı(eski bir programdır. oradaki müslümanların evrime bakış açısını değerlendirebilirsiniz)
edit: evrimi kabul eden her kişi ateist olmak zorunda mıdır? evrim teorisi allah'ın varlığı ya da yokluğu hakkında bilgi mi veriyor? islama güncelleme de gelmiyor zaten yüzyıllar öncesinden evrimi destekleyici felsefi çıkarım yapan bir dolu islam bilgini var. bir müslüman illaki evrimi reddetmek zorunda değildir.
evrim vardır. gözlerimizle görebileceğimiz kadar yakındır. şu fotoğrafa bakın. ehehehe ne kadar benziyoruz değil mi?
evrim var ama ya yaratılış? sayın inanan arkadaş, hoca ve şeyhler seni korkutmasın. bu evreni tanrının yarattığını düşünüyorsan evrenle ilgili gerçekleri kabul etmekten tırsmayacaksın. çelişki görüyorsan bildiklerini sorgulayacaksın.
"allah ademi topraktan yarattı." burada allah'ın yerden bir parça toprak alıp insana benzeyen şekle sokup üflemesi ile o toprak şeklin aniden kalbi olan, akyuvarları olan, insana dönüştüğü mü anlatılıyor? yoksa yaratılan insanın hammaddesinin toprak olduğuna mı işaret ediliyor.
insan evrim ile olgunlaştı. homo sapiens olacak kıvama geldi. allah tarafından ademlik bahşedildi. indirmiş de olabilir, aralarından seçmiş de olabilir. ya da adem tüm sapienslere verilen isimdir.
bize anlatılan yaratılış nasıl açıklanır? eğer daha önce insan yok ise sadece adem ve havva var ise kaçınılmazdır.
bununla ilgili buraya uzun uzadıya destekleyici metinler ya da destekleyici ayetler yazılabilir. fakat zaten yazdıklarım benim fikrim değil. araştırılacak kadar ilginç bulunuyorsa zaten nette kaynak bulunabilir.
duam allah önyargısız duru bir beyinle gerçeği öğrenmek isteyene yardım etsin.
ben de size iki adet link bırakayım.
bir müslüman evrimci olabilir mi - caner taslaman(ücretsiz pdf indirilebilir.)
celal şengör'ün de konuk olduğu tv programı(eski bir programdır. oradaki müslümanların evrime bakış açısını değerlendirebilirsiniz)
edit: evrimi kabul eden her kişi ateist olmak zorunda mıdır? evrim teorisi allah'ın varlığı ya da yokluğu hakkında bilgi mi veriyor? islama güncelleme de gelmiyor zaten yüzyıllar öncesinden evrimi destekleyici felsefi çıkarım yapan bir dolu islam bilgini var. bir müslüman illaki evrimi reddetmek zorunda değildir.
devamını gör...
konu neydi radyo yayını
bu gece yaptıkları röportaj ile daha fazla heyecan ile beklediğim program. her çarşamba dinliyor olacağız efenim.
devamını gör...
asla asla deme
never say never.
devamını gör...
talat paşa
alnındaki ter bir vatanın döktüğü terken,
nabzındaki kan belki de bir nesle yeterken,
en sonra, şu torba kemik sen misin, anlat.
biz dipdiri verdik seni devlete talat.
takriben adamlık sana yetmezdi, tamamdın.
sen kitle adam, millet adam, bayrak adamdın.
nabzındaki kan belki de bir nesle yeterken,
en sonra, şu torba kemik sen misin, anlat.
biz dipdiri verdik seni devlete talat.
takriben adamlık sana yetmezdi, tamamdın.
sen kitle adam, millet adam, bayrak adamdın.
devamını gör...
yazarların en çok para harcadığı şeyler
sigaradır net. her ne kadar bırakayım kurtulayım desem de birisinin beni delirten bir şey söylemesi üzerine sinir katsayım x5 x10 oluyor ve elimde bir anda sigara belirip yak beni diyor.
devamını gör...
normal sözlük yazarlarının okumakta olduğu kitaplar
şeker portakalı.
devamını gör...
shakespeare'in sevilen sözleri
hiç kimse duymak istemeyen biri kadar sağır olamaz.
devamını gör...
pirinç boğa
antik yunanın antika uygulamalarından birisidir diyebiliriz zira uygulamayı bulan hergele atinalı. adam hiç üşenmemiş bu cezanın uygulanması için suçlulara özel pirinçten bir boğa yapmış. mevzu şöyle işliyor; suçluyu bunun içerisine bir güzel yerleştiriyorsun, altını kısık ateşte yakıyorsun, ateş harlandıkça içerideki suçlu kıvama geliyor ve yandım anam diye böğürmeye başlıyor. bu böğüme dışarıya kızgın bir boğanın inlemesi gibi aksediyor. idamı izleyenler de boğanın kızgın sesini duydukça aşka geliyor ve zevkten çığlık çığlığa bağırıyorlar.
bu manyaklığa imza atan adamın adı ise perilaus! yani hangi akla hizmet insan böyle bir şey tasarlar ki? adamın beyin kıvrımlarında nasıl bir psikopatlık dolaştığını merak etmiyor değilim. bir de bu manyak yaptığı pirinç boğayı dönemin bir başka kalifiye manyağı sicilyalı tiran phalaris'e götürüyor ve şöyle diyor;
''ey phalaris, bir adamı cezalandırmak istersen, onu boğanın arasına kapat ve altına ateş yak, iniltileriyle boğanın böğürdüğü sanılacak ve acı çığlıkları burun deliklerindeki borulardan geçerken size zevk verecek. ''
ha bu sözleri söylemiş midir? söylememiş midir? bilemem ama tarihçi diodorus siculus'un iddiası bu yönde. ben şahsen kendisine inanıyorum. böyle bir tasarıma imza atan adam, bu sözleri aşk ile şevk ile söylemiştir. hatta mevzuyu tirana tutku ile anlatmıştır. eh sen mevzuyu böyle anlatırsan, karşındaki manyakta bunlardan etkilenir tabi. bu iki manyağın sohbetleri sonucunda phlaris boğayı yerinde incelemek istemiş ve perilaus'tan ufak bir gösteri talep etmiştir. ''hele bir geç şu boğanın içine de, duyalım o kadar övdüğün şu sesleri!'' demek suretiyle bizim manyağın aklını almıştır. phlaris'in o anki yüz ifadesini cidden merak ediyorum. millet yansın, çığlık çığlığa bağırsın, ben de zevk alayım diye boğa tasarla, sonra ilk denek sen ol. kalbine inmiş olmalı. vallahi orada olsam, anadolu usulü okkalı bir ''oh olsun!'' çekerdim şeref yoksunu hergeleye! şak sesi de, tüm saray efradı tarafından duyulurdu! ava giderken avlanan perilaus, topuklarını mabadına vura vura bir güzel girmiş pirinç boğanın içerisine, boğa'ya dublaj yapmış. netice olarak mekanizmanın mucidi kendisi, ne de güzel böğürtmüştür o boğayı(!) tabi sonrası daha dramatik olmuş bizim psikopat için zira tiran bunu tam kıvama gelmeden boğanın içerisinden çıkartmış. sanırım az pişmiş bir kıvamda falan çıkmış olmalı boğadan. o anda kesin paçayı kurtardık diye düşünmüştür. ama umduğu gibi olmamış, halla hop tereyağlı ballı ekmek nidaları eşliğinde, bunu güzelce paket yapıp atmışlar uçurumdan aşağı. insan kiminle muhatap olacağını iyi bilmeli sonra adama öyle bir eşek şakası yapıyorlar ki geri dönüşü de olmuyor...
neyse efendim mucit ölü ama tasarım aktif. artık bu şekilde kaç cana kıyıldı bilinmez. lakin içimizi soğutan tek şey; bu iki manyağın da pirinç boğanın tadına bakmış olması. manyak tiran da almış boğadan nasibini. tahttan indirildiği zaman kahkahalar atarak izlediği gösterilerin öznesi olup, çığlıklar atarak ölmüş. bu hikaye de burada bitmiş.
boğa da şöyle bir şey;

bu manyaklığa imza atan adamın adı ise perilaus! yani hangi akla hizmet insan böyle bir şey tasarlar ki? adamın beyin kıvrımlarında nasıl bir psikopatlık dolaştığını merak etmiyor değilim. bir de bu manyak yaptığı pirinç boğayı dönemin bir başka kalifiye manyağı sicilyalı tiran phalaris'e götürüyor ve şöyle diyor;
''ey phalaris, bir adamı cezalandırmak istersen, onu boğanın arasına kapat ve altına ateş yak, iniltileriyle boğanın böğürdüğü sanılacak ve acı çığlıkları burun deliklerindeki borulardan geçerken size zevk verecek. ''
ha bu sözleri söylemiş midir? söylememiş midir? bilemem ama tarihçi diodorus siculus'un iddiası bu yönde. ben şahsen kendisine inanıyorum. böyle bir tasarıma imza atan adam, bu sözleri aşk ile şevk ile söylemiştir. hatta mevzuyu tirana tutku ile anlatmıştır. eh sen mevzuyu böyle anlatırsan, karşındaki manyakta bunlardan etkilenir tabi. bu iki manyağın sohbetleri sonucunda phlaris boğayı yerinde incelemek istemiş ve perilaus'tan ufak bir gösteri talep etmiştir. ''hele bir geç şu boğanın içine de, duyalım o kadar övdüğün şu sesleri!'' demek suretiyle bizim manyağın aklını almıştır. phlaris'in o anki yüz ifadesini cidden merak ediyorum. millet yansın, çığlık çığlığa bağırsın, ben de zevk alayım diye boğa tasarla, sonra ilk denek sen ol. kalbine inmiş olmalı. vallahi orada olsam, anadolu usulü okkalı bir ''oh olsun!'' çekerdim şeref yoksunu hergeleye! şak sesi de, tüm saray efradı tarafından duyulurdu! ava giderken avlanan perilaus, topuklarını mabadına vura vura bir güzel girmiş pirinç boğanın içerisine, boğa'ya dublaj yapmış. netice olarak mekanizmanın mucidi kendisi, ne de güzel böğürtmüştür o boğayı(!) tabi sonrası daha dramatik olmuş bizim psikopat için zira tiran bunu tam kıvama gelmeden boğanın içerisinden çıkartmış. sanırım az pişmiş bir kıvamda falan çıkmış olmalı boğadan. o anda kesin paçayı kurtardık diye düşünmüştür. ama umduğu gibi olmamış, halla hop tereyağlı ballı ekmek nidaları eşliğinde, bunu güzelce paket yapıp atmışlar uçurumdan aşağı. insan kiminle muhatap olacağını iyi bilmeli sonra adama öyle bir eşek şakası yapıyorlar ki geri dönüşü de olmuyor...
neyse efendim mucit ölü ama tasarım aktif. artık bu şekilde kaç cana kıyıldı bilinmez. lakin içimizi soğutan tek şey; bu iki manyağın da pirinç boğanın tadına bakmış olması. manyak tiran da almış boğadan nasibini. tahttan indirildiği zaman kahkahalar atarak izlediği gösterilerin öznesi olup, çığlıklar atarak ölmüş. bu hikaye de burada bitmiş.
boğa da şöyle bir şey;

devamını gör...
sözlük yazarlarının ölüme bakış açısı
bir yandan bu dünyadan kurtulmanın tek yoluyken diğer yandan da büyük bir belirsizlik gibi geliyor bana.
devamını gör...
bilim insanlarının şarkıcılar kadar değer görmemesi
kardeşim, rahmetli ahmet mete ışıkara adam bilim adamı iken , magazin ve ilgi sayesinde medya maymuna çevirdiler adamı.
bırakın bilim adamları yerlerinde ciddiyetleri ile kalsınlar" taş yerinde ağırdır" boşuna değil.
namı değer deprem dede.
bırakın bilim adamları yerlerinde ciddiyetleri ile kalsınlar" taş yerinde ağırdır" boşuna değil.
namı değer deprem dede.
devamını gör...

