41.
müzik yapan değil müzik yaşayan bir insandı o.. onun parmaklarında gitar da notalar da yeni bir boyut kazanır, her seferinde bir daha duyamayacağınız yeni ses ve melodiler işitirdiniz.. evet eski yunan tanrılarının dışlanmış siyahi bir üyesiydi kesin. zeustan bile uzun yaşadı o gitar tanrısı.. gözlerimle gördüm, dinledim tanığıyım.. onbinlerceydik üstelik..
devamını gör...
42.
blues ve rock tarzlarının yaratıcılarından,çok büyük bir müzisyendir.
gitarı konuşturdukça dinleyicilerini vietnam’ın jungle’larına ışınlayan adam.maazallah çok dinlerseniz elinizde çamurlu bir m16, dudaklarınıza iliştirilmiş bir adet marlboro red buluverirsiniz.
gitarı konuşturdukça dinleyicilerini vietnam’ın jungle’larına ışınlayan adam.maazallah çok dinlerseniz elinizde çamurlu bir m16, dudaklarınıza iliştirilmiş bir adet marlboro red buluverirsiniz.
devamını gör...
43.
lucy in the sky with diamond.
devamını gör...
44.
maalesef 27’ler kulübünden olan müzisyen. kurt cobain, janis joplin gibi.
devamını gör...
45.
göklerin yarılıp yere inen o ilk şimşek gibi başlar her şey. sanki seattle’ın yağmurlu bir gecesinde, pasifik’in öfkesini elektrik kablosuna sarıp, parmaklarının ucundan fırlatmış bir tanrı. gitarı eline aldığında teller değil, evrenin damarları titrer; feedback’ler gök gürültüsü, distortion’lar volkan lavı, wah-wah’lar ise rüzgârın çığlığı olur. dinlediğin anda kulakların değil, ruhunun en derin çukuru yanar. o ses, blues’un eski yaralarını, rock’un isyanını, cazın özgürlüğünü ve psychedelia’nın deliliğini aynı ateşte eritip, tek bir alev topu yapar: hem yok eder hem yaratır.

1942’de seattle’da, johnny allen hendrix olarak doğdu; babası al hendrix adını james marshall’a çevirdi. yoksulluğun içinde, annesinin terk edişinin acısıyla büyüdü. okulda başarısız, orduda paraşütçü “101. hava indirme tümeni”, ama gitarı bırakmadı. hiç nota bilmeden, b.b. king’in iniltisini, muddy waters’ın toprağını, robert johnson’ın şeytanî anlaşmasını, buddy holly’nin rüyasını ve howlin wolf’un ulumasını damarlarına zerk etti.

1966’da chas chandler’la londra’ya uçtu; orada the jimi hendrix experience doğdu. noel redding’in bası ve mitch mitchell’in davullarıyla birlikte, sanki üç kişi değil, tek bir fırtına oldular.

1967’de “are you experienced?” patladı. “purple haze” bir psychedelic rüyanın tam ortasında kayboluşun marşıydı; “the wind cries mary” ise terk edilmiş bir sevgilinin gözyaşlarını rüzgâra emanet edişi. “hey joe” intikamın kanlı dansı, “fire” ise sahnenin tam ortasında yanan bir kalbin çığlığı. albüm çıktığında dünya şok içindeydi. monterey pop festivali’nde gitarını ateşe verişi bir kurban töreniydi; stratocaster’ı yakarken aslında 1960’ların tüm eski kurallarını yakıyordu. ardından “axis: bold as love” geldi; “little wing”bir melek kanadının gölgesinde sığınma duası, “if 6 was 9” ise özgürlüğün manifestosu.
1968’de “electric ladyland” ise zirveydi: çift albüm, “voodoo child (slight return)” blues’un yeniden doğuşu, “all along the watchtower” dylan’ın şiirini alıp cehenneme çevirişi, “1983… (a merman i should turn to be)” ise su altında bir ütopya arayışı. sonra band of gypsys’le ırk ve savaşın tam ortasına indi; “machine gun” vietnam’ın makineli tüfek sesini gitarıyla yeniden yazdı, her notada bir askerin çığlığı, her bend’de bir mermi.
blues, rock, soul, jazz, psychedelia… bunlar sadece etiket. gerçekte ise bir volkan patlaması. gitarı bir silah değil, bir uzay aracı yaptı; feedback’i ruh çağırma ritüeli, vibrato bar’ı zamanı büken bir sihir, octavia ve univibe’ı ise paralel evrenlere açılan kapı. sahnede duruşu bir şaman ayiniydi: dişleri arasında çalan tel, arkaya yatırıp çalan gitar, dilini uzatıp telleri yalayan adam… sanki gitarı bedeninin uzantısı değil, tanrının kendisiydi. woodstock’ta “the star-spangled banner”ı parçalayışı ise bir ulusun marşını alıp, savaşın, ırkçılığın, hippilerin çığlığına dönüştürüşüydü; o anda amerika kendi yüzüne bakmak zorunda kaldı.
şarkıların hepsi hepsi hayatın kanlı, güzel, kırık yüzleriydi. “little wing” yalnızlığın en yumuşak sarılışı, “castles made of sand” rüyaların kumdan kalelerinin yıkılışı, “red house” ise blues’un en çıplak acısı. hiçbirini başkasına yazmadı; hepsi kendi yaralarından, kendi zaferlerinden, kendi korkularından doğdu. sanki her solo bir otobiyografi, her riff bir itiraf.
ama ateş o kadar parlaktı ki, 1970’te 27 yaşında londra’da söndü. uyku haplarının fazla dozu, kusmukta boğuluş… o kadar kısa bir hayat, o kadar uzun bir miras. arkasında üç stüdyo albümü, sayısız canlı kayıt, yarım kalmış masterlar ve bir efsane bıraktı. ölümüyle bitmedi; tam tersine, her yeni nesil onun sesinde kendi isyanını buldu. freddie mercury’den dave grohl’a, stevie ray vaughan’dan john mayer’e kadar herkes o tellerde bir parça kendinden duydu.

onu özel kılan, kutulara sığmaması. ne saf blues’çu, ne rock yıldızı, ne de psychedelic hippi. o, hepsinin arasında doğan, kendi kanıyla beslenen bir fırtına. seattle’ın yağmurunu, ordunun disiplinini, londra’nın özgürlüğünü, siyahın öfkesini ve beyazın rüyasını bir araya getirip “bu benim evrenim” dedi. sahne performansı bir gösteri değil, bir savaş ilanıydı.

bugün o elektrik hâlâ havada asılı duruyor. her bootleg kayıtta, her yeni cover’da, her genç gitaristin parmaklarında yeniden kıvılcımlanıyor. çünkü jimi için müzik nefes almak değildi; o, nefesin bizzat kendisiydi. durursa evren susar, teller donardı. dinleyicisi ise o ilk “purple haze” akoruyla birlikte başka bir boyuta savruluyor. geri dönüş yok. sadece sonsuz bir yükseliş var. bulutları delip, yıldızlara çarpan, sonra da yeryüzüne tekrar inen vahşi bir yükseliş. ve o yükselişte bulduğun şey ne huzur ne de kaos; saf, çıplak, yakıcı bir özgürlük. karanlığın ortasında bir şimşek değil, gökleri yarıp geçen bizzat fırtınanın kalbi. yakıyor da, kanatlandırıyor da, özgür bırakıyor da. işte jimi hendrix bu. bir gitaristten öte, tellerin en vahşi şairi. kendine baktığında gördüğün her şeyi ateşe veriyor, ama “uç” diyor. ve sen uçuyorsun. çünkü o ses asla susmadı. hâlâ çalıyor. hâlâ gökleri yırtıyor. hâlâ ebedi.
saygı ve özlemle,
göğe selam olsun. . .

1942’de seattle’da, johnny allen hendrix olarak doğdu; babası al hendrix adını james marshall’a çevirdi. yoksulluğun içinde, annesinin terk edişinin acısıyla büyüdü. okulda başarısız, orduda paraşütçü “101. hava indirme tümeni”, ama gitarı bırakmadı. hiç nota bilmeden, b.b. king’in iniltisini, muddy waters’ın toprağını, robert johnson’ın şeytanî anlaşmasını, buddy holly’nin rüyasını ve howlin wolf’un ulumasını damarlarına zerk etti.

1966’da chas chandler’la londra’ya uçtu; orada the jimi hendrix experience doğdu. noel redding’in bası ve mitch mitchell’in davullarıyla birlikte, sanki üç kişi değil, tek bir fırtına oldular.

1967’de “are you experienced?” patladı. “purple haze” bir psychedelic rüyanın tam ortasında kayboluşun marşıydı; “the wind cries mary” ise terk edilmiş bir sevgilinin gözyaşlarını rüzgâra emanet edişi. “hey joe” intikamın kanlı dansı, “fire” ise sahnenin tam ortasında yanan bir kalbin çığlığı. albüm çıktığında dünya şok içindeydi. monterey pop festivali’nde gitarını ateşe verişi bir kurban töreniydi; stratocaster’ı yakarken aslında 1960’ların tüm eski kurallarını yakıyordu. ardından “axis: bold as love” geldi; “little wing”bir melek kanadının gölgesinde sığınma duası, “if 6 was 9” ise özgürlüğün manifestosu.
1968’de “electric ladyland” ise zirveydi: çift albüm, “voodoo child (slight return)” blues’un yeniden doğuşu, “all along the watchtower” dylan’ın şiirini alıp cehenneme çevirişi, “1983… (a merman i should turn to be)” ise su altında bir ütopya arayışı. sonra band of gypsys’le ırk ve savaşın tam ortasına indi; “machine gun” vietnam’ın makineli tüfek sesini gitarıyla yeniden yazdı, her notada bir askerin çığlığı, her bend’de bir mermi.

blues, rock, soul, jazz, psychedelia… bunlar sadece etiket. gerçekte ise bir volkan patlaması. gitarı bir silah değil, bir uzay aracı yaptı; feedback’i ruh çağırma ritüeli, vibrato bar’ı zamanı büken bir sihir, octavia ve univibe’ı ise paralel evrenlere açılan kapı. sahnede duruşu bir şaman ayiniydi: dişleri arasında çalan tel, arkaya yatırıp çalan gitar, dilini uzatıp telleri yalayan adam… sanki gitarı bedeninin uzantısı değil, tanrının kendisiydi. woodstock’ta “the star-spangled banner”ı parçalayışı ise bir ulusun marşını alıp, savaşın, ırkçılığın, hippilerin çığlığına dönüştürüşüydü; o anda amerika kendi yüzüne bakmak zorunda kaldı.

şarkıların hepsi hepsi hayatın kanlı, güzel, kırık yüzleriydi. “little wing” yalnızlığın en yumuşak sarılışı, “castles made of sand” rüyaların kumdan kalelerinin yıkılışı, “red house” ise blues’un en çıplak acısı. hiçbirini başkasına yazmadı; hepsi kendi yaralarından, kendi zaferlerinden, kendi korkularından doğdu. sanki her solo bir otobiyografi, her riff bir itiraf.
ama ateş o kadar parlaktı ki, 1970’te 27 yaşında londra’da söndü. uyku haplarının fazla dozu, kusmukta boğuluş… o kadar kısa bir hayat, o kadar uzun bir miras. arkasında üç stüdyo albümü, sayısız canlı kayıt, yarım kalmış masterlar ve bir efsane bıraktı. ölümüyle bitmedi; tam tersine, her yeni nesil onun sesinde kendi isyanını buldu. freddie mercury’den dave grohl’a, stevie ray vaughan’dan john mayer’e kadar herkes o tellerde bir parça kendinden duydu.

onu özel kılan, kutulara sığmaması. ne saf blues’çu, ne rock yıldızı, ne de psychedelic hippi. o, hepsinin arasında doğan, kendi kanıyla beslenen bir fırtına. seattle’ın yağmurunu, ordunun disiplinini, londra’nın özgürlüğünü, siyahın öfkesini ve beyazın rüyasını bir araya getirip “bu benim evrenim” dedi. sahne performansı bir gösteri değil, bir savaş ilanıydı.

bugün o elektrik hâlâ havada asılı duruyor. her bootleg kayıtta, her yeni cover’da, her genç gitaristin parmaklarında yeniden kıvılcımlanıyor. çünkü jimi için müzik nefes almak değildi; o, nefesin bizzat kendisiydi. durursa evren susar, teller donardı. dinleyicisi ise o ilk “purple haze” akoruyla birlikte başka bir boyuta savruluyor. geri dönüş yok. sadece sonsuz bir yükseliş var. bulutları delip, yıldızlara çarpan, sonra da yeryüzüne tekrar inen vahşi bir yükseliş. ve o yükselişte bulduğun şey ne huzur ne de kaos; saf, çıplak, yakıcı bir özgürlük. karanlığın ortasında bir şimşek değil, gökleri yarıp geçen bizzat fırtınanın kalbi. yakıyor da, kanatlandırıyor da, özgür bırakıyor da. işte jimi hendrix bu. bir gitaristten öte, tellerin en vahşi şairi. kendine baktığında gördüğün her şeyi ateşe veriyor, ama “uç” diyor. ve sen uçuyorsun. çünkü o ses asla susmadı. hâlâ çalıyor. hâlâ gökleri yırtıyor. hâlâ ebedi.
saygı ve özlemle,
göğe selam olsun. . .
devamını gör...