17 şubat 2021 uludağ'da intihar eden doktor
psikolojik rahatsızlıkların ne kadar ciddi olduğunun bir kanıtı niteliğindedir. elbet ki özel ve kaldıramadığı bir derdi olabilir ama bunlarda kronikleşen psikolojik rahatsızlıkların zeminini oluşturan etkenler zaten. çok üzücü bir kayıp.
devamını gör...
4. haçlı seferi
1200-1204 yılları arasında gerçekleşen bir haçlı seferidir.
papa ııı. ınnocentius, kudüs'ü kurtarmak maksadıyla; tüm avrupa'yı sefere davet etti ve bu sefer 1202'de venedik'ten başladı. başlangıçta seferin hedefi önce mısır'ı ele geçirmek ve oradan kudüs'e gidip orayı da zaptetmekti. fakat venedik'liler ve yaşlı venedik dükü enrico dandolo bu seferin hedefini değiştirmeyi başardı. haçlılar, istanbul'u kuşatıp zaptettiler. klasik ve orta çağ'ın kültür hazineleriyle dolu olan şehri yakıp talan ettiler. 1204'te kendi orta çağ ve katolik inançlarına uyan latin imparatorluğu'nu kurdular. ıv. haçlı seferi gayesinden uzaklaşmış bir sefer olarak sona erdi. böylelikle haçlılar, 1261 yılına kadar bizans üzerindeki hâkimiyetlerini sürdürerek istanbul’a sahip oldular.
devamını gör...
anormal sözlük haber ajansı
yoldaş benjamin franklin'in gece baskınları ne anlama geliyor?
evet değerli yazarlar, bildiğiniz üzere geçtiğimiz günlerde sözlükte bazı garip olaylar yaşandı. bunlardan en önemlisi daha önce haberini yaptığımız ve sizlere tüm ayrıntılarını aksettirmeye çalıştığımız, dady'nin rehin tutulması mevzusuydu. bizim haberimizden sonra yoldaş kamuoyundan gelen baskılara dayanamayarak, dady'i serbest bıraktı. elbette bunu bağımsız medyanın bir zaferi olarak görüyoruz. ancak bu olayın hemen ardından yaşanmaya başlayan gelişmelerin de endişe verici olduğunun altını çizmek isteriz.
dady'nin serbest bırakılmasını müteakip, yoldaş ilginç bir şekilde yazarların nick altında kol gezmeye ve kendisini göstermeye başladı. her ne kadar söylemleri olumlu ve motive edici olsa da, olayın aslında bu kadar basit olmadığını bilmenizi istiyoruz
kulislerden aldığımız bilgilere göre yoldaş ve ekibi dady olayından sonra iktidarlarının çatırdadığını ve sallantıda olduğunu düşünmeye başlamış. hal böyle olunca, kendilerini sözlükte göstermek adına, bu sözde nick altı gezmelerini düzenleyerek, yazarların hal ve hatırlarını sorma yoluna gitmişler. asıl amacın ise yazarlara göz dağı vermek olduğu söyleniyor. yönetimden adını vermek istemeyen üst düzey bir görevli muhabirimize şu açıklamaları yaptı;
''aslına bakarsanız, bu gece ziyaretleri düşünüldüğü kadar basit bir olay değil. yoldaş ben buradayım, gözüm üzerinizde, ona göre hareket edin, dady'nin başına gelenler bir gün hepinizin başına gelebilir mesajını vermek istedi. biz buna bir nevi aba altından sopa göstermek diyebiliriz. gidişat değişmezse devreye uzun süreli sürgün kararları girebilir.''
açıklamalardan da anlaşıldığı üzerine buzdağının görünmeyen kısmı inanın hepimizi çok tehlikeli bir noktaya doğru sürüklüyor. sözlüğün demokrasi güçlerini yaşanan bu elim gelişmeler karşısında güç birliği yapmaya davet ediyoruz.
kafa sözlük baharı, mellisho ve jön kafacılar üzerine bir değerlendirme
yukarıdaki haberimizde bahsettiğimiz olaylar çerçevesinde sözlükte yaşananları değerlendirmenin faydalı olacağını düşünüyoruz.
yazarların gece vakti evlerinden alınıp metruk binalarda rehin tutulmaları, yine yazarların nick altlarından onlara göz dağı verilmesi suretiyle hizaya çekilmek istenmeleri, yoldaş ve ekibinin istibdat özlemi içerisinde olduğunu gözler önüne seriyor.
hal böyle olunca sözlükteki istibdat karşıtlarının ''jön kafacılar '' teşkilatını kurma girişimi içerisinde oldukları kulağımıza geldi/geliyor.
bu oluşumla ilgili ise ortalıkta dolaşan türlü türlü iddialar var. bunlardan en önemlisi mellisho'nun bu olaylar içerisindeki yeri ve eylemsellik sürecine katkısı üzerine söylenenler. yine adını vermek istemeyen üst düzey bir yöneticiden aldığımız bilgiye göre mellisho'nun mesaj kutusunda ''jön kafacı'' olduğundan şüphelenilen yazarlara gönderilen şöyle bir metin bulunmuş;
başka sözlüklerden geldiler
ellerinde susmak bilmeyen klavyeleriyle
ne kadar diplere bastırılsa
o kadar boğulmak bilmez tanımlarıyla, başlıklarıyla
ağır ağır geldiler...
sonra her gün geldiler artarak geldiler
beğenileri, favorileri ve karma puanlarıyla
nüktedan tanımlar girer gibi geldiler
pişkin ekmekleri bölüp de paylaşır gibi
su gibi ateş gibi
her gün yeni klavyeler eklendi klavyelerine
yeni başlıklarla tanıştı gözleri
her gün yeni kabuklar çatladı
yeni gözler okumaya başladı söylediklerini
bir sözlük oldular sonunda
ve adını değiştirdiler sözlüğün.
yine aldığımız bilgilere göre, bu şiirsel metnin ortaya çıkması ile birlikte, yönetimde büyük bir tedirginlik baş göstermiş ve duruma acil olarak müdahale edilmesi gerektiği konusunda karar birliğine varılmış.
kaynağımızın bu konuda söylediklerini aynen aktarıyoruz.
''o gece hiçbirimizin gözüne uyku girmedi. sözlüğün bir karşı devrim süreci ile karşı karşıya olduğunu düşünüyoruz. bunun içinde bazı önlemler almamız kaçınılmaz oldu. hesap dondurma özelliğini bu yüzden getirdik. böylece elimiz rahatlayacak. yazarlar bu karşı devrimci güruhun sözlükten kendi istekleriyle ayrıldıklarını düşünecekler. bizim uyarılarımıza ve taleplerimize olumlu yaklaşmayan güruha karşı uygulanacak en mantıklı çözüm bu gibi gözüküyordu. aksi taktirde olaylar bizim kontrolümüzden çıkabilir. ve sözlükte kalkışma yaşanabilir. buna kesinlikle müsaade etmeyeceğiz.''
evet değerli yazarlar, biz sadece objektif ve tarafsız habercilik yapmaya çalışıyoruz. aktardığımız gelişmeleri aklı selim içerisinde değerlendirip, kendinizi ona göre konumlandırmanız faydalı olacaktır.
özgür haber ajansını okudunuz.
evet değerli yazarlar, bildiğiniz üzere geçtiğimiz günlerde sözlükte bazı garip olaylar yaşandı. bunlardan en önemlisi daha önce haberini yaptığımız ve sizlere tüm ayrıntılarını aksettirmeye çalıştığımız, dady'nin rehin tutulması mevzusuydu. bizim haberimizden sonra yoldaş kamuoyundan gelen baskılara dayanamayarak, dady'i serbest bıraktı. elbette bunu bağımsız medyanın bir zaferi olarak görüyoruz. ancak bu olayın hemen ardından yaşanmaya başlayan gelişmelerin de endişe verici olduğunun altını çizmek isteriz.
dady'nin serbest bırakılmasını müteakip, yoldaş ilginç bir şekilde yazarların nick altında kol gezmeye ve kendisini göstermeye başladı. her ne kadar söylemleri olumlu ve motive edici olsa da, olayın aslında bu kadar basit olmadığını bilmenizi istiyoruz
kulislerden aldığımız bilgilere göre yoldaş ve ekibi dady olayından sonra iktidarlarının çatırdadığını ve sallantıda olduğunu düşünmeye başlamış. hal böyle olunca, kendilerini sözlükte göstermek adına, bu sözde nick altı gezmelerini düzenleyerek, yazarların hal ve hatırlarını sorma yoluna gitmişler. asıl amacın ise yazarlara göz dağı vermek olduğu söyleniyor. yönetimden adını vermek istemeyen üst düzey bir görevli muhabirimize şu açıklamaları yaptı;
''aslına bakarsanız, bu gece ziyaretleri düşünüldüğü kadar basit bir olay değil. yoldaş ben buradayım, gözüm üzerinizde, ona göre hareket edin, dady'nin başına gelenler bir gün hepinizin başına gelebilir mesajını vermek istedi. biz buna bir nevi aba altından sopa göstermek diyebiliriz. gidişat değişmezse devreye uzun süreli sürgün kararları girebilir.''
açıklamalardan da anlaşıldığı üzerine buzdağının görünmeyen kısmı inanın hepimizi çok tehlikeli bir noktaya doğru sürüklüyor. sözlüğün demokrasi güçlerini yaşanan bu elim gelişmeler karşısında güç birliği yapmaya davet ediyoruz.
kafa sözlük baharı, mellisho ve jön kafacılar üzerine bir değerlendirme
yukarıdaki haberimizde bahsettiğimiz olaylar çerçevesinde sözlükte yaşananları değerlendirmenin faydalı olacağını düşünüyoruz.
yazarların gece vakti evlerinden alınıp metruk binalarda rehin tutulmaları, yine yazarların nick altlarından onlara göz dağı verilmesi suretiyle hizaya çekilmek istenmeleri, yoldaş ve ekibinin istibdat özlemi içerisinde olduğunu gözler önüne seriyor.
hal böyle olunca sözlükteki istibdat karşıtlarının ''jön kafacılar '' teşkilatını kurma girişimi içerisinde oldukları kulağımıza geldi/geliyor.
bu oluşumla ilgili ise ortalıkta dolaşan türlü türlü iddialar var. bunlardan en önemlisi mellisho'nun bu olaylar içerisindeki yeri ve eylemsellik sürecine katkısı üzerine söylenenler. yine adını vermek istemeyen üst düzey bir yöneticiden aldığımız bilgiye göre mellisho'nun mesaj kutusunda ''jön kafacı'' olduğundan şüphelenilen yazarlara gönderilen şöyle bir metin bulunmuş;
başka sözlüklerden geldiler
ellerinde susmak bilmeyen klavyeleriyle
ne kadar diplere bastırılsa
o kadar boğulmak bilmez tanımlarıyla, başlıklarıyla
ağır ağır geldiler...
sonra her gün geldiler artarak geldiler
beğenileri, favorileri ve karma puanlarıyla
nüktedan tanımlar girer gibi geldiler
pişkin ekmekleri bölüp de paylaşır gibi
su gibi ateş gibi
her gün yeni klavyeler eklendi klavyelerine
yeni başlıklarla tanıştı gözleri
her gün yeni kabuklar çatladı
yeni gözler okumaya başladı söylediklerini
bir sözlük oldular sonunda
ve adını değiştirdiler sözlüğün.
yine aldığımız bilgilere göre, bu şiirsel metnin ortaya çıkması ile birlikte, yönetimde büyük bir tedirginlik baş göstermiş ve duruma acil olarak müdahale edilmesi gerektiği konusunda karar birliğine varılmış.
kaynağımızın bu konuda söylediklerini aynen aktarıyoruz.
''o gece hiçbirimizin gözüne uyku girmedi. sözlüğün bir karşı devrim süreci ile karşı karşıya olduğunu düşünüyoruz. bunun içinde bazı önlemler almamız kaçınılmaz oldu. hesap dondurma özelliğini bu yüzden getirdik. böylece elimiz rahatlayacak. yazarlar bu karşı devrimci güruhun sözlükten kendi istekleriyle ayrıldıklarını düşünecekler. bizim uyarılarımıza ve taleplerimize olumlu yaklaşmayan güruha karşı uygulanacak en mantıklı çözüm bu gibi gözüküyordu. aksi taktirde olaylar bizim kontrolümüzden çıkabilir. ve sözlükte kalkışma yaşanabilir. buna kesinlikle müsaade etmeyeceğiz.''
evet değerli yazarlar, biz sadece objektif ve tarafsız habercilik yapmaya çalışıyoruz. aktardığımız gelişmeleri aklı selim içerisinde değerlendirip, kendinizi ona göre konumlandırmanız faydalı olacaktır.
özgür haber ajansını okudunuz.
devamını gör...
normal sözlük yazarlarının şiirleri
akşama doğru, sabaha yanlış,
yüreği yanmış, elleri nasır,
yalnızlığı şahsına münhasır,
bazen kuraklığın kıyısında bir nehir
yahut öldürmeyi görev bilmiş bir zehir
biliyorsun uzak değil
biliyorsun bura iki adımlık şehir.
biliyorsun böyle bitmez bu şiir.
aşağılık sevaplara karşı yüce gönüllü günahlar
ilmek ilmek işlenmiş cinayetlerin faili
rehin tutulan ahlar.
deşilmiş bir yaranın gözyaşı bu kanlar.
bir acının çığlığı yakılan gemiler ve ağıtlar
sağır notalar, dilsiz şarkılar ve de kör tanıklar.
karanlık adamlara karşı ışıltılı adımlar
biliyorsun uzak değil
biliyorsun bura iki adamlık şehir
biliyorsun böyle bitmez bu şiir.
akşama doğru, sabaha yalnız
bilmem kaç hasattan kalma içimdeki anız.
resimler ruhudur anıların,
çerçeveler her zamanki gibi manasız.
gürültülü kentlerin içlerinde tüm ölümler sessiz sedasız.
kimi satırlar şiiridir ölü hayatların
ve kafiyesidir vedalar
sonu hep aynı sevdaların.
fakat biliyorsun uzak değil,
biliyorsun bura iki hecelik şehir
biliyorsun böyle bitmez bu şiir.
bir de sevmek vardı
işe geç kalanların unuttuğu.
zira herkesin sevmeyi unutturacak mühim işleri vardı.
bu hayat tezgahında ümit pazarlıyordu insanlar,
hayatlarını kaybedenler oluyordu
bir de kazananlar...
sokaklarca mesleğini haykırıyordu seyyarlar
şairlerse geceye saklıyordu:
"neden böyle mutsuzuz ey aşağılık insanlar!"
yüreği yanmış, elleri nasır,
yalnızlığı şahsına münhasır,
bazen kuraklığın kıyısında bir nehir
yahut öldürmeyi görev bilmiş bir zehir
biliyorsun uzak değil
biliyorsun bura iki adımlık şehir.
biliyorsun böyle bitmez bu şiir.
aşağılık sevaplara karşı yüce gönüllü günahlar
ilmek ilmek işlenmiş cinayetlerin faili
rehin tutulan ahlar.
deşilmiş bir yaranın gözyaşı bu kanlar.
bir acının çığlığı yakılan gemiler ve ağıtlar
sağır notalar, dilsiz şarkılar ve de kör tanıklar.
karanlık adamlara karşı ışıltılı adımlar
biliyorsun uzak değil
biliyorsun bura iki adamlık şehir
biliyorsun böyle bitmez bu şiir.
akşama doğru, sabaha yalnız
bilmem kaç hasattan kalma içimdeki anız.
resimler ruhudur anıların,
çerçeveler her zamanki gibi manasız.
gürültülü kentlerin içlerinde tüm ölümler sessiz sedasız.
kimi satırlar şiiridir ölü hayatların
ve kafiyesidir vedalar
sonu hep aynı sevdaların.
fakat biliyorsun uzak değil,
biliyorsun bura iki hecelik şehir
biliyorsun böyle bitmez bu şiir.
bir de sevmek vardı
işe geç kalanların unuttuğu.
zira herkesin sevmeyi unutturacak mühim işleri vardı.
bu hayat tezgahında ümit pazarlıyordu insanlar,
hayatlarını kaybedenler oluyordu
bir de kazananlar...
sokaklarca mesleğini haykırıyordu seyyarlar
şairlerse geceye saklıyordu:
"neden böyle mutsuzuz ey aşağılık insanlar!"
devamını gör...
likit radyo yayını
şu an sevgili support tarafından sting çalan güzel yayın.
"and if i told you that i loved you,
you'd maybe think there's something wrong.
i'm not a man of too many faces.
the mask i wear is one."
*
"and if i told you that i loved you,
you'd maybe think there's something wrong.
i'm not a man of too many faces.
the mask i wear is one."
*
devamını gör...
maden suyu bağımlılığı
bir dönem yaşadığım bağımlılık. normal su ile falan serinlediğinizi hissetmiyorsunuz hep bi maden suyu içme isteği geliyor.
ama mideye çok zararlı olduğunu öğrenince günde 1'e düşürdüm, şuan rahatım.
ama mideye çok zararlı olduğunu öğrenince günde 1'e düşürdüm, şuan rahatım.
devamını gör...
yansımalar
aziz şenol filiz ve birol yayla tarafından 1990 yılında kurulan enstrümantal müzik grubu.
mihengi geleneksel türk müziği olan; sade, derin ve dingin tınılarıyla bambaşka duyguları aynı anda hissettirebilme kuvvetine sahip olan bir grup.
insana işittiği an hiç bilmediği bir memleketin yalnız sokaklarını adımlıyormuş gibi bir sükunet ve heyecan veriyor.
derviş zaim’in ilk uzun metraj filmi olan tabutta rövaşata’da duyduğumuz bab-ı esrar parçası hemen herkesin kulağına bir yerlerde çalınmıştır.
albümleri sıralayacak olursak; yansımalar (1991), bab-ı esrar (1995), mahur (1998), serzeniş (2000), vuslat (2001), pervane (2004), mızrabın nefesi (2007), mektup (2013).
içinde çok fazla sevdiğim parça olmasına rağmen şöyle birkaç tanesi:
ağıt
eylül sonu
kayıkçı (navavar)
mihengi geleneksel türk müziği olan; sade, derin ve dingin tınılarıyla bambaşka duyguları aynı anda hissettirebilme kuvvetine sahip olan bir grup.
insana işittiği an hiç bilmediği bir memleketin yalnız sokaklarını adımlıyormuş gibi bir sükunet ve heyecan veriyor.
derviş zaim’in ilk uzun metraj filmi olan tabutta rövaşata’da duyduğumuz bab-ı esrar parçası hemen herkesin kulağına bir yerlerde çalınmıştır.
albümleri sıralayacak olursak; yansımalar (1991), bab-ı esrar (1995), mahur (1998), serzeniş (2000), vuslat (2001), pervane (2004), mızrabın nefesi (2007), mektup (2013).
içinde çok fazla sevdiğim parça olmasına rağmen şöyle birkaç tanesi:
ağıt
eylül sonu
kayıkçı (navavar)
devamını gör...
bengaripsengüzeldünyaumutlu
tanımlarını severek okuduğum, karikatürsever bir yazar. sözlüğün kalitesini arttıran yazarlardan.*
devamını gör...
bakteriyofaj
bakteri katili virüs. ayrıca (bkz: faj)
şimdi efendim, virüs denildiği zaman insan bi tırsıyor. ister istemez korkuyor di mi. bakteriyofajlardan korkmayın. dudağınızı uçuklatan lanet virüs herpes simplex'e lanet okuyabilirsiniz. viral konjunktivit etkeni adenovirusler için küfür dağarcığınızın en etkili silahlarını kullanabilirsiniz. milyonda bir başınıza gelme ihtimali olan subakut sklerozan panensefalit (sspe) etkeni mutant kızamık virüsü için beyninizin kıvrımlarını sonuna kadar zorlayıp henüz günışığı görmemiş sövgü sözcükleri bile üretebilirsiniz.
ama fajlar ayrı. fajlar (teorik olarak) insanlara zarar veren virüsler değil. faj, hayattaki tek gayesi "the one" olarak gördüğü bakterisini bulup onu öldürmektir. aralarındaki aşk böyle sapıkça bir şey, ama doğanın kanunu bu.
şimdi millet, goygoyu biraz kenara bırakıp ciddileşeyim. yandık. cidden yandık. kendi elimizle superbug diye bir şey yarattık ki eyvahlar olsun. çok uzaklarda aramayın, bi 10-15 yıl sonra ufaktan salgın hastalıklar, çaresiz enfeksiyonlar, 19. yüzyıl pandemileri gibi tablolar görmeye başlayacağız. yeryüzü ufaktan plague inc. olacak. kehaneti buraya bıraktım, 2030'da ararsınız artık beni. ben evde vankomisin falan depolamaya başlıyorum ufaktan.
peki bu superbug ne. günlük hayatımızda kullandığımız, elimiz ayağımız olan antibiyotiklere dirençli bakterilerin genel ismi. bu direnç konusunu şuralarda işleyeceğiz: (bkz: mdr) (bkz: xdr) (bkz: pdr) (bkz: antibiyotik direnci) bunları okursunuz daha sonra. burada anlatmayayım.
superbug dediğim adam da derecelere sahip yani. mdr en düşük level, xdr biraz daha palazlanmışı, pdr artık superbugların superbugı. tanrıların tanrısı. manyak güçlü ölüm roketi. o yüzden seviye arttıkça kullanılacak antibiyotiğin vücuda toksik etkileri de artar, hastanın endişesi de. düşen tek şey hayatta kalma şansıdır. ha bir de seçenekleri düşer hastanın. bir noktadan sonra kolistine dirençli superbug çıkar, onu da kolistinle tedavi etmeye çalışırsınız. çünkü ötesi yok. çünkü hiçbişey yapmayıp oturmaktansa bişey yapmalıyım, belki işe yarar düşüncesi her zaman galip gelir. neyse.
biz bu duruma düştük işte. düştük ama niye düştük. çünkü her nezle olan antibiyotik yuttuğu için. doktorlar bilinçsizce antibiyotik reçete ettiği için. bir zamanlar aspirin alır gibi eczaneden elini kolunu sallaya sallaya antibiyotik alabildiğimiz için. bilmediğimiz için. manyak gibi reklamını yapıp halkı özendirdiğimiz için.

şimdi ben size bir iki örnek vereyim ki durumun ciddiyetini daha iyi anlayın.
1. clostridium difficile isimli arkadaşımız çok tatlış olmayan biri. antibiyotiğe bağlı diyarenin baş süphelisi. antibiyotik ve diyare denildiği zaman akla ilk gelen herif işte bu. niye böyle oluyo biliyonuz mu, çünkü antibiyotik doğru-yanlış ya da iyi-kötü seçmez. hedefli değildir. barsaklardaki iyi bakteriyi de silip süpürür kötüyü de. ha bu arada bu kardeşimiz öyle sende bende bulunmayan birisi değil. hepimizde var. ama niye herkeste hastalık yapmıyo ki? di mi ama. herkeste candida albicans da var (maya), ama o da hastalık yapmıyo. öyle her önüne gelen, her istediğinde hastalık yapamaz. salmonella (salmonella typhii. tifo etkeni) yapar mesela. 10 tanesi bir araya gelsin hemen kendi krallığını kurup ortalığın canına okur. ama bunlar daha naif, daha iyi çocuklar salmonellaya kıyasla.
şimdi öncelikle bu adamın normal hali zararsız. bunu enfekte eden bakteriyofaj eğer gelip toksin geni verirse işte o zaman seyredin cümbüşü. bu kardeşimiz 2 tane toksin salgılayıp barsak yapısını bozar, senin o güzelim hücrelerini deler, içine içine emdiği suyu dışarı barsağın içindeki boşluğa (lumen) çıkartır. yaptığı hastalık da psödomembranöz enterokolit diye geçer. aklınızda bulunsun.
biz hasta olduğumuzda hani antibiyotik kullanıyoruz ya, ister doktor versin ister biz bilinçsizce kullanalım çok da fark etmez (eder de, etmez diyelim). hah işte bunun yaşadığı ortamdaki bütün komşularını ortadan kaldırıyosunuz, bu da "buraların ağası benim" diyerek her yere çoğalıyor. bir yandan da toksin üretip barsakları bozuyor, suyunu çıkartıyor resmen. tedavi edilmezse de ölüme kadar götürür. primer tedavisi metronidazol isimli bir antibiyotik, ama buna dirençli türleri de var bu kardeşimizin. yani, sizin çare diye yuttuğunuz şey buna etki etmeyebilir. alttan alttan size bakıp "senin yaptığın atar, benim hayatıma renk katar güzelim" deyip toksin salgılamaya devam eder. metronidazol işe yaramazsa vankomisin ikincil tercihtir. o da işe yaramazsa paniklemeye başlarım ben. vankomisin ve metronidazol çok güçlü antibiyotikler. hele hele vanko, elde avuçtaki son kalelerden. onun çalışmadığı bakteri zaten saygıyı hak eder. sessizce bir köşede ölmeyi bekleyebilirim.
2. acinetobacter baumannii isimli bebeğimiz aslında minnoş bi tipmiş eskiden. toprakta moprakta yaşayan, kendi halinde bir tür. biz bunu alıp, hastanelerde soğuk kanlı seri katile çevirmişiz. niye, çünkü elde avuçta ne varsa üstüne fırlatmışız. zamanla hepsine karşı direnç kazanmış. hepsine abi, hepsine. bütün antibiyotiklere karşı dirençli bakteri mi olur lan. kolistin diye bi ilaç var, yine son çarelerden biri. nefrotoksik ve nörotoksik bişey (tabi öyle hemen değil, yüksek dozlarda öyle). ama birikim diye bir şey de var sonuçta. siz kurtulamadığınız enfeksiyondan geberip gitmek üzereyken sizi yoğun bakıma yatırıp damardan kolistin verdiklerinde öyle tek sefer verip bırakmıyorlar sonuçta. günde bilmemkaç kez, şu kadar gün falan diye günlerce saatlerce vücudunuzda kolistinle dolaşıyorsunuz.
e böbrek de durmuyor. sürekli böbreklerde kolistin süzülecek, sürekli bir maruz kalma olacak. şekere maruz kalan hücreler nasıl ki duyarlılığını kaybedip tip 2 diyabet geliştiriyorsa bence uzun süreli kolistin maruziyeti de nefrotoksik etki edebilir. araştırmak lazım. ben kaos yaratır çekilirim, gerisi sizin işiniz. okuyun.
ayrıca kolistin nasıl çalışır ondan da bahsedeyim ufaktan. deterjan gibi, bütün yağları parçalar. gram negatiflere karşı etkili olarak kullanılır özellikle, çünkü gram negatif bakterinin dışında lipidden bir tabaka var (yağ tabakası. dış membran). gram pozitifte bu yok, peptidoglikan diye başka bir tabaka var. yağ değil yani. kolistin bu dıştaki yağ tabakasını dağıtarak bakterinin stabil yapısını bozuyor, bakteri de işte patlak pörtlek bişeye dönüşüp, iç dış iyon dengesini kaybedip vs vs ölüyor.
düşünmemiz gereken şey şu: gram negatif bakterinin dışında da yağ var benim hücrelerimin dışında da yağ var. acaba benim hücrelerime de zarar verir mi?
konuya geri dönelim. buraya kadar olan kısmı özetlemek gerekirse, bakterilerin antibiyotik direnci aşşşırı aşşırısı artmış durumda ve elimizdeki çareler bitmek üzere. ortaçağ salgınlarına dönmemek için yeni yöntem arıyoruz ve bakteriyofajları tekrar keşfediyoruz.
soru: faj dediğimiz adam virüs değil mi kindred, ya kafayı yer de bize saldırırsa?
cevap: saldırmaz anacım. o kadar büyük kafayı yiyemez. hedeflediği tür x bakterisiyse en fazla ona benzer bir iki bakteriyi daha enfekte edebilir hale gelir.
soru: peki, fajlar bize zarar vermez. süper diyosun, iyi konuşuyosun da, ya bakterilere de zarar veremez hale gelirse? ya bakteri de buna karşı direnç kazanırsa be kuzucum, işte o zaman ne yapcaz?
cevap: güzel soru. şimdik anacım şöyle bir durum var. "oturmak mümkünse ayakta durma, yatmak mümkünse oturma" diye bir söz vardır bilmem bilir misiniz. bakteri de aynı bu mantıkla çalışır. oturmak mümkünse ayakta durmaz. eğer antibiyotikle karşılaşmıyorsa o antibiyotik direnç genini yanında taşımaz, silinir gider. çünkü o gen, dna üzerinde bir yer işgal edecek. bakteri bölündükçe o geni de kopyalayacak, onu kopyalamak için daha fazla kaynak gerekecek, bi de üstüne üstlük o geni üretmek için aminoasit falan harcayacak enerjisini tüketecek. bu şey gibi; pazartesi günü matematik, türkçe ve sosyal dersi varsa ingilizce kitabını götürmezsin okula değil mi? aynı mantık işte. baktın pazartesileri ingilizce yok, kitabını götürme. boşuna enerji harcama, kaynaklarını tüketme. bakteri tam olarak bunu yapar. kullanmadığı genleri siler.
biz antibiyotiklerin işini fajlara verirsek antibiyotik direnç mekanizmaları silinecektir elbet. fajlara direnç kazanamayacaklar mı peki, kazanacaklar elbet. ama söylediğim gibi, antibiyotikle tekrar vurabilir hale geleceğiz.
soru: sevgili kindred, ya ikisine birden direnç geliştirirlerse peki? hem fajlara hem antibiyotiklere dirençli bakteri olamaz mı canım?
cevap: olur tabi, neden olmasın. bal gibi olur hem de. ama fajların antibiyotiklere kıyasla şöyle bir avantajı var: faj, bir virüstür. kendi dna (ya da rna) protein enzim vs gibi bileşenlerine sahip bir şeydir. şey diyorum çünkü canlı mı değil mi hala belli değiller. her enfekte ettikleri hücrede tek bir amaçları var, kendilerini kopyalamak.
burada bir parantez açıp bu işlemle ilgili biraz bilgi vermem gerekiyor. virüsleri de hadi canlı kabul edelim; bütün doğaya baktığımızda canlıların hepsinde bir dna ya da rna var genetik materyal olarak (virüsler dışında herkeste dna var bu arada). bu dna ya da rna, bir çeşit koruma ortamı içindedir (hücre zarı, ya da daha sofistike ismiyle membran). dna bu kılıf içindeki ortamı kontrol eder, çeşitli proteinleri ürettirir, şeker alır içeri, fazla suyu atar, enerji ürettirir, o enerjiyi başka şeyler üretmek için kullanır falan derken bu adam büyür. nihai amacı olan "kendini kopyalama" işine gelir sıra. kendinin tıpatıp aynısını yapabilmesi için, elinde ne varsa ikiye katlaması lazım. dna ise dna, membransa membran, proteinse protein, ribozomsa ribozom... her şey.
virüslerde işte sıkıntı burada başlıyor. dna ya da rna bir genetik materyal var, içinde olduğu koruyucu kılıf var, ama dna'nın kontrol edebileceği bir ortam yok. daha doğrusu protein üretecek bir yapısı yok, ki biz bu yapılara ribozom diyoruz. ribozomu olmayan canlı yaşayamaz gençler, not alın. ortamlarda falan hava atacak bilgi verdim size az önce (bir bilgi daha vereyim, ama bu tamamen benim kişisel spekülasyonum. ribozom da çoğu çevre tarafından organel olarak kabul edilir ama benim de içinde olduğum bir takım çevrelere göre organel değildir. organel, tanım olarak "çevresinden çift tabakalı membran yapısıyla ayrılan, iç ortamı dışından farklı, özelleşmiş hücre içi yapılar" demektir. ribozom dediğimiz adamda membran yok, o yüzden organel sayılmamalıdır. ribozom organelse virüs de canlıdır ulan! hadi bakalım. bunu da ortamlarda söyleyin havanıza hava katın. +10 cool points)
geri dönelim bu kopyalama işine. dna kopyalama için özel bir protein var her canlıda. adı dna polimeraz. bu enzimi de biz ikiye ayırıyoruz aslında. dna-dependent dna polimeraz ve rna-dependent dna polimeraz diye. dna dependent olan bildiğimiz dna polimeraz, dna molekülünü kalıp olarak kullanıp karşısına dna molekülü üreten enzim. diğeri ise, rna-dependent olan, rna molekülünü kalıp olarak kullanarak dna üretiyor. biz buna revers transkriptaz diyoruz, ama bu da dna ürettiği için bir dna polimeraz teknik olarak.
ikisi de dna üretiyor bakın, fakat kullandıkları kalıp farklı. peki hangisi daha iyi? tabii ki dna-dependent olan. neden? çünkü daha gelişmiş canlılarda bulunuyor.
arkadaşlar, evrim çok güzel bir şey. gerçekten bak. bilimin yapısıyla aynı aslında. şöyle düşünün, biz artık ev yapmak için tuğlayı, harcı, kiremiti falan yeniden keşfetmiyoruz her defasında değil mi? hayır. evrim de böyle işliyor. benim başıma bir şey geliyor, hop hemen bunu genlerime yazıyorum (tam olarak böyle değil ama anlaşılması açısından kolay olur böyle anlatmak). misal ben bir bakteriyim, rüzgar aldı götürdü beni, uçtum uçtum uçtum eyjafjallajöküll patlayacakken kenarına kondum. şansa bak ki ben de tam o sırada bölünecekmişim, allahın işi işte. denk gelmiş iki olay. kondum, böündüm, yarım saat sonra yanardağ patladı. ama biz iki kişiyiz artık çünkü bölündüm ben daha az önce. hop, yükselen lavları görünce ben hemen dna polimerazıma 2-3 tane ekstra bişeyler ekliyorum ama benim salak ikiz hiçbir şey yapmadan duruyor. onun polimerazı yüksek sıcaklıktan bozuldu, adam öldü gitti, ama benim yaptığım eklenti sayesinde ben hala sağlam duruyorum. haaa, demek ki bu eklenti bana sıcakta çalışan enzim yapma yeteneği veriyor. "yaz bunu güzel bilgi bu. ilerde lazım olur" deyip ben bunu dna'ya işliyorum, benden sonraki herkese de aktarıyorum bu bilgiyi. hepimiz sıcakta çalışan polimeraza sahibiz artık.
bu kopyalama işlemini yaparken dna polimeraz kullanıyor bütün canlılar dedim ya hani (genetik materyali rna olan virüsler hariç tabi. onlarda ya rna-dependent dna polimeraz var, ya da rna-dependent rna polimeraz), canlının seviyesi arttıkça polimerazının kalitesi de artıyor. bakterinin dna polimerazı insana kıyasla çok daha fazla hata yapıyor. hata yaptıkça da mutasyon meydana geliyor kopyaladığı dna üzerinde.
peki rna polimerazda ne oluyor (rna-dependent rna polimerazdan bahsediyorum). bu hata oranı çok daha kötü. rna-dependent rna polimeraz (sadece virüslerde var) her 1000 nükleotidde 1 hata yaparken insan dna polimerazı 100.000'de 1-2 falan hata yapıyor. kaynak

yukarıda "parantez açıyorum" deyip ayrı bir entryde bahsedebileceğim bir konu olan hata oranını göz önüne alınca çıkartmanız gereken sonuç şu: "virüsler mutasyona uğrar. hem de çok fazla uğrar". evet anacım, virüsler deli gibi mutasyona uğrar ve böylece bakterilerin direnç mekanizmalarından kaçabilirler. şu figür yukarıda anlattığım her şeyi özetliyor aslında.

genom boyutu arttıkça polimeraz hata yapma ihtimali azalır. genom boyutu da canlının gelişmişlik düzeyiyle alakalıdır. ne kadar geişmiş, o kadar büyük genom (rna genom, dna'dan daha küçüktür. bakteri de insandan küçüktür gibi). figürün kaynağı şurası
soru: peki kindredciğim, bu teknoloji dünyada kullanılmaya başlandı mı? ne zaman başlanır? dış minnaklar izin verir mi, farma endüstrisi yolumuza ket vurur mu, sen bu konuda ne düşünüyorsun? (kripto fetöcü sorusu bu. yemezler.)
cevap: evet dünyada bunu kullanan sınırlı yerler var. bildiğim kadarıyla gürcistan bu konuda çok iyi. avrupa'da da sadece polonya'da bir araştırma enstitüsü var. onun dışında dünyada çok da izin verilen bir metod değil.
soru: peki canımcım, herkes kullanabilir mi? yani mesela ülkedeki aşı karşıtları, ilaç kullanmayan tipler, alternatif tıpçılar falan... her "ben ilaç kullanmıyorum, araştırdım, virüsler doğalmış. virüs kullancam ben" diyene bu tedaviler uygulanır mı?
cevap: yine bildiğim kadarıyla hayır. modern tıbbın yetmediği yerde devreye giren, artık hiç çaresi kalmamış insanlara uygulanıyor bu tedavi diye biliyorum ben. zaten gürcistan'da yaşamıyorsanız bu tedaviye ulaşma şansınız yok (amerika'daki birkaç eyalette istisnai yasalar var). e kimse kalkıp ingiltere'den gürcistan'a gitmez sadece ilaç almamak için. yol parası yüzünden pahalıya gelir. hiç çaresi kalmayacak ki anca o zaman evi arabayı satıp gitsin tedavisini alsın. yoksa zaten mantıken de gereksiz. haa, ama sırf bir hafta antibiyotik yutmamak için dünyanın bir ucundan gürcistan'a gelip faj terapi olmayı göze alacak cesaretiniz ve paranız varsa yol açık, yola çık sevgili okuyucu. en kötü ihtimalle batum turu yapar dönersin.
soru: bebiş son bi sorum var. bu bakteriyofajların ilaç gibi kullanılması [faj terapi] diyelim ki yaygınlaştı. sen de diyorsun ki bu adamlar sürekli mutasyon geçiriyor, çok dengesiz adamlar, ama güvendeyiz, bize bulaşmazlar dedin. peki hiç mi yan etkisi yok?
cevap: var tabii güzel kardeşim. bu faj dediğimiz virüs bakterinin içine girip milyor milyar kendinden kopya oluşturur. sonra da bakteriyi patlatır dışarı çıkar o milyorlarca virüs. onlar da gidip başka bakterilere aynısını yapar. burada en fazla korktuğum şey toksik şok. bakteriler parçalandığı zaman ortama toksin yayabilir, bu da toksik şok sendromuna neden olabilir.
bir diğer risk ise, bu fajların üretimi sırasında polimerazları çok hata yapabiliyor demiştim ya hani. yanlışlıkla bakteriden bir parça dna da alabilirler. oradan oraya gen taşıyabilirler yani. mesela corynebacteria diye bir bakteri türü var, toprakta falan yaşayan kendi halinde zararsız adamlar bunlar. insan derisinde, mukozal yüzeylerde falan bile bulunabiliyorlar. ne zaman ki kendine özel fajıyla karşılaşınca (eğer faj da gerekli genleri taşıyorsa) difteroid corynebacter oluyor. yani difteri toksini salgılamaya başlıyor bu adam (hepsi değil tabi, corynebacterium diphteriae türü için konuşuyorum sadece). mümkün değil başka türlü bu toksin genini almıyor bu bakteri. e ben bu adamların üstüne faj atarsam allaaaaah, tam bir gen transferi sirki. böyle riskleri de var.
soru: canımın içi, bu kadar çok şeyi nasıl aklında tutuyorsun? çok zekisin sen ya, tam hayalimdeki insansın. benimle evlenir misin?
cevap: ehe şeyyy... dm'den konuşalım böyle şeyleri. böyle ortalıkta şeyapmayalım, utandım *
not: şuradan da dünya sağlık örgütü'nün 2017'de yayınladığı en tehlikeli superbug listesine bakabilirsiniz.
not 2: şu video aslında dediklerimi güzelce toparlayan bir video. izleyin lütfen.
not 3: ben bu yazıyı 2019 ekimde yazmışım, 2 ay sonra viral salgın çıktı. zaman tahminlerim üzerinde çalışmalıyım.
şimdi efendim, virüs denildiği zaman insan bi tırsıyor. ister istemez korkuyor di mi. bakteriyofajlardan korkmayın. dudağınızı uçuklatan lanet virüs herpes simplex'e lanet okuyabilirsiniz. viral konjunktivit etkeni adenovirusler için küfür dağarcığınızın en etkili silahlarını kullanabilirsiniz. milyonda bir başınıza gelme ihtimali olan subakut sklerozan panensefalit (sspe) etkeni mutant kızamık virüsü için beyninizin kıvrımlarını sonuna kadar zorlayıp henüz günışığı görmemiş sövgü sözcükleri bile üretebilirsiniz.
ama fajlar ayrı. fajlar (teorik olarak) insanlara zarar veren virüsler değil. faj, hayattaki tek gayesi "the one" olarak gördüğü bakterisini bulup onu öldürmektir. aralarındaki aşk böyle sapıkça bir şey, ama doğanın kanunu bu.
şimdi millet, goygoyu biraz kenara bırakıp ciddileşeyim. yandık. cidden yandık. kendi elimizle superbug diye bir şey yarattık ki eyvahlar olsun. çok uzaklarda aramayın, bi 10-15 yıl sonra ufaktan salgın hastalıklar, çaresiz enfeksiyonlar, 19. yüzyıl pandemileri gibi tablolar görmeye başlayacağız. yeryüzü ufaktan plague inc. olacak. kehaneti buraya bıraktım, 2030'da ararsınız artık beni. ben evde vankomisin falan depolamaya başlıyorum ufaktan.
peki bu superbug ne. günlük hayatımızda kullandığımız, elimiz ayağımız olan antibiyotiklere dirençli bakterilerin genel ismi. bu direnç konusunu şuralarda işleyeceğiz: (bkz: mdr) (bkz: xdr) (bkz: pdr) (bkz: antibiyotik direnci) bunları okursunuz daha sonra. burada anlatmayayım.
superbug dediğim adam da derecelere sahip yani. mdr en düşük level, xdr biraz daha palazlanmışı, pdr artık superbugların superbugı. tanrıların tanrısı. manyak güçlü ölüm roketi. o yüzden seviye arttıkça kullanılacak antibiyotiğin vücuda toksik etkileri de artar, hastanın endişesi de. düşen tek şey hayatta kalma şansıdır. ha bir de seçenekleri düşer hastanın. bir noktadan sonra kolistine dirençli superbug çıkar, onu da kolistinle tedavi etmeye çalışırsınız. çünkü ötesi yok. çünkü hiçbişey yapmayıp oturmaktansa bişey yapmalıyım, belki işe yarar düşüncesi her zaman galip gelir. neyse.
biz bu duruma düştük işte. düştük ama niye düştük. çünkü her nezle olan antibiyotik yuttuğu için. doktorlar bilinçsizce antibiyotik reçete ettiği için. bir zamanlar aspirin alır gibi eczaneden elini kolunu sallaya sallaya antibiyotik alabildiğimiz için. bilmediğimiz için. manyak gibi reklamını yapıp halkı özendirdiğimiz için.

şimdi ben size bir iki örnek vereyim ki durumun ciddiyetini daha iyi anlayın.
1. clostridium difficile isimli arkadaşımız çok tatlış olmayan biri. antibiyotiğe bağlı diyarenin baş süphelisi. antibiyotik ve diyare denildiği zaman akla ilk gelen herif işte bu. niye böyle oluyo biliyonuz mu, çünkü antibiyotik doğru-yanlış ya da iyi-kötü seçmez. hedefli değildir. barsaklardaki iyi bakteriyi de silip süpürür kötüyü de. ha bu arada bu kardeşimiz öyle sende bende bulunmayan birisi değil. hepimizde var. ama niye herkeste hastalık yapmıyo ki? di mi ama. herkeste candida albicans da var (maya), ama o da hastalık yapmıyo. öyle her önüne gelen, her istediğinde hastalık yapamaz. salmonella (salmonella typhii. tifo etkeni) yapar mesela. 10 tanesi bir araya gelsin hemen kendi krallığını kurup ortalığın canına okur. ama bunlar daha naif, daha iyi çocuklar salmonellaya kıyasla.
şimdi öncelikle bu adamın normal hali zararsız. bunu enfekte eden bakteriyofaj eğer gelip toksin geni verirse işte o zaman seyredin cümbüşü. bu kardeşimiz 2 tane toksin salgılayıp barsak yapısını bozar, senin o güzelim hücrelerini deler, içine içine emdiği suyu dışarı barsağın içindeki boşluğa (lumen) çıkartır. yaptığı hastalık da psödomembranöz enterokolit diye geçer. aklınızda bulunsun.
biz hasta olduğumuzda hani antibiyotik kullanıyoruz ya, ister doktor versin ister biz bilinçsizce kullanalım çok da fark etmez (eder de, etmez diyelim). hah işte bunun yaşadığı ortamdaki bütün komşularını ortadan kaldırıyosunuz, bu da "buraların ağası benim" diyerek her yere çoğalıyor. bir yandan da toksin üretip barsakları bozuyor, suyunu çıkartıyor resmen. tedavi edilmezse de ölüme kadar götürür. primer tedavisi metronidazol isimli bir antibiyotik, ama buna dirençli türleri de var bu kardeşimizin. yani, sizin çare diye yuttuğunuz şey buna etki etmeyebilir. alttan alttan size bakıp "senin yaptığın atar, benim hayatıma renk katar güzelim" deyip toksin salgılamaya devam eder. metronidazol işe yaramazsa vankomisin ikincil tercihtir. o da işe yaramazsa paniklemeye başlarım ben. vankomisin ve metronidazol çok güçlü antibiyotikler. hele hele vanko, elde avuçtaki son kalelerden. onun çalışmadığı bakteri zaten saygıyı hak eder. sessizce bir köşede ölmeyi bekleyebilirim.
2. acinetobacter baumannii isimli bebeğimiz aslında minnoş bi tipmiş eskiden. toprakta moprakta yaşayan, kendi halinde bir tür. biz bunu alıp, hastanelerde soğuk kanlı seri katile çevirmişiz. niye, çünkü elde avuçta ne varsa üstüne fırlatmışız. zamanla hepsine karşı direnç kazanmış. hepsine abi, hepsine. bütün antibiyotiklere karşı dirençli bakteri mi olur lan. kolistin diye bi ilaç var, yine son çarelerden biri. nefrotoksik ve nörotoksik bişey (tabi öyle hemen değil, yüksek dozlarda öyle). ama birikim diye bir şey de var sonuçta. siz kurtulamadığınız enfeksiyondan geberip gitmek üzereyken sizi yoğun bakıma yatırıp damardan kolistin verdiklerinde öyle tek sefer verip bırakmıyorlar sonuçta. günde bilmemkaç kez, şu kadar gün falan diye günlerce saatlerce vücudunuzda kolistinle dolaşıyorsunuz.
e böbrek de durmuyor. sürekli böbreklerde kolistin süzülecek, sürekli bir maruz kalma olacak. şekere maruz kalan hücreler nasıl ki duyarlılığını kaybedip tip 2 diyabet geliştiriyorsa bence uzun süreli kolistin maruziyeti de nefrotoksik etki edebilir. araştırmak lazım. ben kaos yaratır çekilirim, gerisi sizin işiniz. okuyun.
ayrıca kolistin nasıl çalışır ondan da bahsedeyim ufaktan. deterjan gibi, bütün yağları parçalar. gram negatiflere karşı etkili olarak kullanılır özellikle, çünkü gram negatif bakterinin dışında lipidden bir tabaka var (yağ tabakası. dış membran). gram pozitifte bu yok, peptidoglikan diye başka bir tabaka var. yağ değil yani. kolistin bu dıştaki yağ tabakasını dağıtarak bakterinin stabil yapısını bozuyor, bakteri de işte patlak pörtlek bişeye dönüşüp, iç dış iyon dengesini kaybedip vs vs ölüyor.
düşünmemiz gereken şey şu: gram negatif bakterinin dışında da yağ var benim hücrelerimin dışında da yağ var. acaba benim hücrelerime de zarar verir mi?
konuya geri dönelim. buraya kadar olan kısmı özetlemek gerekirse, bakterilerin antibiyotik direnci aşşşırı aşşırısı artmış durumda ve elimizdeki çareler bitmek üzere. ortaçağ salgınlarına dönmemek için yeni yöntem arıyoruz ve bakteriyofajları tekrar keşfediyoruz.
soru: faj dediğimiz adam virüs değil mi kindred, ya kafayı yer de bize saldırırsa?
cevap: saldırmaz anacım. o kadar büyük kafayı yiyemez. hedeflediği tür x bakterisiyse en fazla ona benzer bir iki bakteriyi daha enfekte edebilir hale gelir.
soru: peki, fajlar bize zarar vermez. süper diyosun, iyi konuşuyosun da, ya bakterilere de zarar veremez hale gelirse? ya bakteri de buna karşı direnç kazanırsa be kuzucum, işte o zaman ne yapcaz?
cevap: güzel soru. şimdik anacım şöyle bir durum var. "oturmak mümkünse ayakta durma, yatmak mümkünse oturma" diye bir söz vardır bilmem bilir misiniz. bakteri de aynı bu mantıkla çalışır. oturmak mümkünse ayakta durmaz. eğer antibiyotikle karşılaşmıyorsa o antibiyotik direnç genini yanında taşımaz, silinir gider. çünkü o gen, dna üzerinde bir yer işgal edecek. bakteri bölündükçe o geni de kopyalayacak, onu kopyalamak için daha fazla kaynak gerekecek, bi de üstüne üstlük o geni üretmek için aminoasit falan harcayacak enerjisini tüketecek. bu şey gibi; pazartesi günü matematik, türkçe ve sosyal dersi varsa ingilizce kitabını götürmezsin okula değil mi? aynı mantık işte. baktın pazartesileri ingilizce yok, kitabını götürme. boşuna enerji harcama, kaynaklarını tüketme. bakteri tam olarak bunu yapar. kullanmadığı genleri siler.
biz antibiyotiklerin işini fajlara verirsek antibiyotik direnç mekanizmaları silinecektir elbet. fajlara direnç kazanamayacaklar mı peki, kazanacaklar elbet. ama söylediğim gibi, antibiyotikle tekrar vurabilir hale geleceğiz.
soru: sevgili kindred, ya ikisine birden direnç geliştirirlerse peki? hem fajlara hem antibiyotiklere dirençli bakteri olamaz mı canım?
cevap: olur tabi, neden olmasın. bal gibi olur hem de. ama fajların antibiyotiklere kıyasla şöyle bir avantajı var: faj, bir virüstür. kendi dna (ya da rna) protein enzim vs gibi bileşenlerine sahip bir şeydir. şey diyorum çünkü canlı mı değil mi hala belli değiller. her enfekte ettikleri hücrede tek bir amaçları var, kendilerini kopyalamak.
burada bir parantez açıp bu işlemle ilgili biraz bilgi vermem gerekiyor. virüsleri de hadi canlı kabul edelim; bütün doğaya baktığımızda canlıların hepsinde bir dna ya da rna var genetik materyal olarak (virüsler dışında herkeste dna var bu arada). bu dna ya da rna, bir çeşit koruma ortamı içindedir (hücre zarı, ya da daha sofistike ismiyle membran). dna bu kılıf içindeki ortamı kontrol eder, çeşitli proteinleri ürettirir, şeker alır içeri, fazla suyu atar, enerji ürettirir, o enerjiyi başka şeyler üretmek için kullanır falan derken bu adam büyür. nihai amacı olan "kendini kopyalama" işine gelir sıra. kendinin tıpatıp aynısını yapabilmesi için, elinde ne varsa ikiye katlaması lazım. dna ise dna, membransa membran, proteinse protein, ribozomsa ribozom... her şey.
virüslerde işte sıkıntı burada başlıyor. dna ya da rna bir genetik materyal var, içinde olduğu koruyucu kılıf var, ama dna'nın kontrol edebileceği bir ortam yok. daha doğrusu protein üretecek bir yapısı yok, ki biz bu yapılara ribozom diyoruz. ribozomu olmayan canlı yaşayamaz gençler, not alın. ortamlarda falan hava atacak bilgi verdim size az önce (bir bilgi daha vereyim, ama bu tamamen benim kişisel spekülasyonum. ribozom da çoğu çevre tarafından organel olarak kabul edilir ama benim de içinde olduğum bir takım çevrelere göre organel değildir. organel, tanım olarak "çevresinden çift tabakalı membran yapısıyla ayrılan, iç ortamı dışından farklı, özelleşmiş hücre içi yapılar" demektir. ribozom dediğimiz adamda membran yok, o yüzden organel sayılmamalıdır. ribozom organelse virüs de canlıdır ulan! hadi bakalım. bunu da ortamlarda söyleyin havanıza hava katın. +10 cool points)
geri dönelim bu kopyalama işine. dna kopyalama için özel bir protein var her canlıda. adı dna polimeraz. bu enzimi de biz ikiye ayırıyoruz aslında. dna-dependent dna polimeraz ve rna-dependent dna polimeraz diye. dna dependent olan bildiğimiz dna polimeraz, dna molekülünü kalıp olarak kullanıp karşısına dna molekülü üreten enzim. diğeri ise, rna-dependent olan, rna molekülünü kalıp olarak kullanarak dna üretiyor. biz buna revers transkriptaz diyoruz, ama bu da dna ürettiği için bir dna polimeraz teknik olarak.
ikisi de dna üretiyor bakın, fakat kullandıkları kalıp farklı. peki hangisi daha iyi? tabii ki dna-dependent olan. neden? çünkü daha gelişmiş canlılarda bulunuyor.
arkadaşlar, evrim çok güzel bir şey. gerçekten bak. bilimin yapısıyla aynı aslında. şöyle düşünün, biz artık ev yapmak için tuğlayı, harcı, kiremiti falan yeniden keşfetmiyoruz her defasında değil mi? hayır. evrim de böyle işliyor. benim başıma bir şey geliyor, hop hemen bunu genlerime yazıyorum (tam olarak böyle değil ama anlaşılması açısından kolay olur böyle anlatmak). misal ben bir bakteriyim, rüzgar aldı götürdü beni, uçtum uçtum uçtum eyjafjallajöküll patlayacakken kenarına kondum. şansa bak ki ben de tam o sırada bölünecekmişim, allahın işi işte. denk gelmiş iki olay. kondum, böündüm, yarım saat sonra yanardağ patladı. ama biz iki kişiyiz artık çünkü bölündüm ben daha az önce. hop, yükselen lavları görünce ben hemen dna polimerazıma 2-3 tane ekstra bişeyler ekliyorum ama benim salak ikiz hiçbir şey yapmadan duruyor. onun polimerazı yüksek sıcaklıktan bozuldu, adam öldü gitti, ama benim yaptığım eklenti sayesinde ben hala sağlam duruyorum. haaa, demek ki bu eklenti bana sıcakta çalışan enzim yapma yeteneği veriyor. "yaz bunu güzel bilgi bu. ilerde lazım olur" deyip ben bunu dna'ya işliyorum, benden sonraki herkese de aktarıyorum bu bilgiyi. hepimiz sıcakta çalışan polimeraza sahibiz artık.
bu kopyalama işlemini yaparken dna polimeraz kullanıyor bütün canlılar dedim ya hani (genetik materyali rna olan virüsler hariç tabi. onlarda ya rna-dependent dna polimeraz var, ya da rna-dependent rna polimeraz), canlının seviyesi arttıkça polimerazının kalitesi de artıyor. bakterinin dna polimerazı insana kıyasla çok daha fazla hata yapıyor. hata yaptıkça da mutasyon meydana geliyor kopyaladığı dna üzerinde.
peki rna polimerazda ne oluyor (rna-dependent rna polimerazdan bahsediyorum). bu hata oranı çok daha kötü. rna-dependent rna polimeraz (sadece virüslerde var) her 1000 nükleotidde 1 hata yaparken insan dna polimerazı 100.000'de 1-2 falan hata yapıyor. kaynak

yukarıda "parantez açıyorum" deyip ayrı bir entryde bahsedebileceğim bir konu olan hata oranını göz önüne alınca çıkartmanız gereken sonuç şu: "virüsler mutasyona uğrar. hem de çok fazla uğrar". evet anacım, virüsler deli gibi mutasyona uğrar ve böylece bakterilerin direnç mekanizmalarından kaçabilirler. şu figür yukarıda anlattığım her şeyi özetliyor aslında.

genom boyutu arttıkça polimeraz hata yapma ihtimali azalır. genom boyutu da canlının gelişmişlik düzeyiyle alakalıdır. ne kadar geişmiş, o kadar büyük genom (rna genom, dna'dan daha küçüktür. bakteri de insandan küçüktür gibi). figürün kaynağı şurası
soru: peki kindredciğim, bu teknoloji dünyada kullanılmaya başlandı mı? ne zaman başlanır? dış minnaklar izin verir mi, farma endüstrisi yolumuza ket vurur mu, sen bu konuda ne düşünüyorsun? (kripto fetöcü sorusu bu. yemezler.)
cevap: evet dünyada bunu kullanan sınırlı yerler var. bildiğim kadarıyla gürcistan bu konuda çok iyi. avrupa'da da sadece polonya'da bir araştırma enstitüsü var. onun dışında dünyada çok da izin verilen bir metod değil.
soru: peki canımcım, herkes kullanabilir mi? yani mesela ülkedeki aşı karşıtları, ilaç kullanmayan tipler, alternatif tıpçılar falan... her "ben ilaç kullanmıyorum, araştırdım, virüsler doğalmış. virüs kullancam ben" diyene bu tedaviler uygulanır mı?
cevap: yine bildiğim kadarıyla hayır. modern tıbbın yetmediği yerde devreye giren, artık hiç çaresi kalmamış insanlara uygulanıyor bu tedavi diye biliyorum ben. zaten gürcistan'da yaşamıyorsanız bu tedaviye ulaşma şansınız yok (amerika'daki birkaç eyalette istisnai yasalar var). e kimse kalkıp ingiltere'den gürcistan'a gitmez sadece ilaç almamak için. yol parası yüzünden pahalıya gelir. hiç çaresi kalmayacak ki anca o zaman evi arabayı satıp gitsin tedavisini alsın. yoksa zaten mantıken de gereksiz. haa, ama sırf bir hafta antibiyotik yutmamak için dünyanın bir ucundan gürcistan'a gelip faj terapi olmayı göze alacak cesaretiniz ve paranız varsa yol açık, yola çık sevgili okuyucu. en kötü ihtimalle batum turu yapar dönersin.
soru: bebiş son bi sorum var. bu bakteriyofajların ilaç gibi kullanılması [faj terapi] diyelim ki yaygınlaştı. sen de diyorsun ki bu adamlar sürekli mutasyon geçiriyor, çok dengesiz adamlar, ama güvendeyiz, bize bulaşmazlar dedin. peki hiç mi yan etkisi yok?
cevap: var tabii güzel kardeşim. bu faj dediğimiz virüs bakterinin içine girip milyor milyar kendinden kopya oluşturur. sonra da bakteriyi patlatır dışarı çıkar o milyorlarca virüs. onlar da gidip başka bakterilere aynısını yapar. burada en fazla korktuğum şey toksik şok. bakteriler parçalandığı zaman ortama toksin yayabilir, bu da toksik şok sendromuna neden olabilir.
bir diğer risk ise, bu fajların üretimi sırasında polimerazları çok hata yapabiliyor demiştim ya hani. yanlışlıkla bakteriden bir parça dna da alabilirler. oradan oraya gen taşıyabilirler yani. mesela corynebacteria diye bir bakteri türü var, toprakta falan yaşayan kendi halinde zararsız adamlar bunlar. insan derisinde, mukozal yüzeylerde falan bile bulunabiliyorlar. ne zaman ki kendine özel fajıyla karşılaşınca (eğer faj da gerekli genleri taşıyorsa) difteroid corynebacter oluyor. yani difteri toksini salgılamaya başlıyor bu adam (hepsi değil tabi, corynebacterium diphteriae türü için konuşuyorum sadece). mümkün değil başka türlü bu toksin genini almıyor bu bakteri. e ben bu adamların üstüne faj atarsam allaaaaah, tam bir gen transferi sirki. böyle riskleri de var.
soru: canımın içi, bu kadar çok şeyi nasıl aklında tutuyorsun? çok zekisin sen ya, tam hayalimdeki insansın. benimle evlenir misin?
cevap: ehe şeyyy... dm'den konuşalım böyle şeyleri. böyle ortalıkta şeyapmayalım, utandım *
not: şuradan da dünya sağlık örgütü'nün 2017'de yayınladığı en tehlikeli superbug listesine bakabilirsiniz.
not 2: şu video aslında dediklerimi güzelce toparlayan bir video. izleyin lütfen.
not 3: ben bu yazıyı 2019 ekimde yazmışım, 2 ay sonra viral salgın çıktı. zaman tahminlerim üzerinde çalışmalıyım.
devamını gör...
summer queen
bazı girdilerini okuduktan sonra aynı başlığa yazacak bir şey bulamadığım yazardır, düşüncelerimiz zaman zaman o kadar benzerlik gösterir. nedense çok sosyal bir insan havası veriyor bana, öyle mi bilmiyorum ama etrafı tarafından sevilen bir insan olduğuna inanıyorum. severek takip edilir kendisi.
devamını gör...
çikolatanın 50 yıl sonra tükenecek olması
bir çikolata bağımlısı olan şahsımı aşırı korkutandır.
neyse ölürüm heralde ben o zamana.
neyse ölürüm heralde ben o zamana.
devamını gör...
duyar kasma hastalığı
sozluk icerisinde yazarlarin prim, like, takipci kasmak icin izledikleri hastalik. bazi konular var burda herkesin canini sikan, uzen ama her uzucu olaya ev gezmelerinde kek yiyip, dedikodu yapan 55 yasindaki teyzelerin duyduklari kotu haber sonrasinda tansiyonlarinin dusup bi fena oluyorum ben deyip, 10 dakka sonra mezdeke dansiyla komsulariyla gobek atmesi gibi. ilgi cekmekten bi bikmadiniz ya.
uzucu haberi okuyunca verilen tepkiler: sadece agliyorum - peki, sinirden nefesim daraliyor - yapma yav, yaziyorum yaziyorum siliyorum - ee yazmissin duyarci kardes silmemissin vb sacmasapan tepkiler, okuyaninda inanasi gelmiyor yazdiklariniza. nickalti yazilari daha da beter, bazen arkadaslarla online toplanip gecenin ya da haftanin yazarlarini secip nickaltlarini okuyup dakikalarca guluyoruz. yemin ederim inek gibi yalaniyor bazi tipler.
uzucu haberi okuyunca verilen tepkiler: sadece agliyorum - peki, sinirden nefesim daraliyor - yapma yav, yaziyorum yaziyorum siliyorum - ee yazmissin duyarci kardes silmemissin vb sacmasapan tepkiler, okuyaninda inanasi gelmiyor yazdiklariniza. nickalti yazilari daha da beter, bazen arkadaslarla online toplanip gecenin ya da haftanin yazarlarini secip nickaltlarini okuyup dakikalarca guluyoruz. yemin ederim inek gibi yalaniyor bazi tipler.
devamını gör...
işin regli değişti
devamını gör...
kalp ağrısı
eğer ağrı gögüsünü sıkıştırıcı, yanıcı tarzda bir ağrıysa ve bu ağrıları bir süre sonra sol çene ve kol iç kısmına yayılıyor ise kalbe bağlı bir patoloji olma olasılığı yüksektir, böyle durumda biraz dinleneyim geçer denilmemesi ve en yakın sağlık kuruluşuna müracaat edilmesi kişinin sağlığı açısından önem arz etmektedir.
devamını gör...
incelikler yüzünden
müthiş bir sertab erener şarkısıdır.
şarkının sözleri sezen aksu ve pakize barışta’ya müziği ise demir demirkan ile sesi ve yorumuyla şarkıyı bambaşka bir boyuta taşımış olan sertab erener’e aittir.
her dinlediğimde beni çok etkiler bu şarkı ve bu etki nedensiz değildir çünkü ben bu yüzden, incelikler yüzünden belki daha çok üzüldüm.
çünkü zordur incelikli davranmak. bunun için çaba sarf etmekten bahsetmiyorum. doğal bir şekilde, sanki doğuştan var olan bir güdü ile incelikli olabilmek. ben hep böyle olmayı seçtim, denedim, çoğu zaman başarısız olsam da nadir başarıları bile mutlu etti beni.
çok ilginç bir an yaşadım ben bu şarkı ile ilgili. bir gün öğretmenler odasında otururken televizyonda bu şarkı başladı. ben şarkıya dalmışken yan tarafta oturan öğretmenlerden biri okula yeni gelmiş olduğum için bana birkaç soru sordu. bu sorulardan biri de çocuğum olup olmadığıydı. ama ben ona sormadım bu soruyu.
sonra o öğretmen arkadaşım ağlamaya başladı birden. benim neden ona soramadığımı merak ettiğini söyledi. ben de “belki bir yaraya dokunurum diye çekindim” dedim. gerçekten de sorsam tam da böyle olacakmış. çünkü o arkadaşım -artık arkadaşım- yıllardır çocuk sahibi olmak istiyor ama başaramıyormuş.
siz yine de incelikli davranın, benim kadar olmasa da. insanlar kolay yaralanabilir. hassas yerlerine dokunmayın. sözcüklere dikkat edin. en çok onlar can yakar. sizin için sıradan cümleler başka insanların bir yarasına dokunabilir.
ille de yara olmak zorunda değil. mesela siz birkaç cümle kurarsınız ve o cümleler bir başka insanda onulmaz yaralar açar. sizi çok seven insanları üzmeyin.
siz yine de incelikli davranın. ben yine incelikli davranarak hikayeyi yarım bırakmayacağım. o arkadaşımın ikizleri var artık: biri kız biri erkek.
şarkının sözleri sezen aksu ve pakize barışta’ya müziği ise demir demirkan ile sesi ve yorumuyla şarkıyı bambaşka bir boyuta taşımış olan sertab erener’e aittir.
her dinlediğimde beni çok etkiler bu şarkı ve bu etki nedensiz değildir çünkü ben bu yüzden, incelikler yüzünden belki daha çok üzüldüm.
çünkü zordur incelikli davranmak. bunun için çaba sarf etmekten bahsetmiyorum. doğal bir şekilde, sanki doğuştan var olan bir güdü ile incelikli olabilmek. ben hep böyle olmayı seçtim, denedim, çoğu zaman başarısız olsam da nadir başarıları bile mutlu etti beni.
çok ilginç bir an yaşadım ben bu şarkı ile ilgili. bir gün öğretmenler odasında otururken televizyonda bu şarkı başladı. ben şarkıya dalmışken yan tarafta oturan öğretmenlerden biri okula yeni gelmiş olduğum için bana birkaç soru sordu. bu sorulardan biri de çocuğum olup olmadığıydı. ama ben ona sormadım bu soruyu.
sonra o öğretmen arkadaşım ağlamaya başladı birden. benim neden ona soramadığımı merak ettiğini söyledi. ben de “belki bir yaraya dokunurum diye çekindim” dedim. gerçekten de sorsam tam da böyle olacakmış. çünkü o arkadaşım -artık arkadaşım- yıllardır çocuk sahibi olmak istiyor ama başaramıyormuş.
siz yine de incelikli davranın, benim kadar olmasa da. insanlar kolay yaralanabilir. hassas yerlerine dokunmayın. sözcüklere dikkat edin. en çok onlar can yakar. sizin için sıradan cümleler başka insanların bir yarasına dokunabilir.
ille de yara olmak zorunda değil. mesela siz birkaç cümle kurarsınız ve o cümleler bir başka insanda onulmaz yaralar açar. sizi çok seven insanları üzmeyin.
siz yine de incelikli davranın. ben yine incelikli davranarak hikayeyi yarım bırakmayacağım. o arkadaşımın ikizleri var artık: biri kız biri erkek.
devamını gör...
yağmurda gözlük takmak
yalnızca gözlük takanların anlayacağı bir durum. etrafı su damlalarından ibaret buğulu filtre olarak görüyorsunuz.
devamını gör...
geceye bir intihar notu bırak
yüreğimi çürüten, bağışladığım ruhumun infazına göz yuman bu dünyayı -tek bir kere bile anlaşılamayan ben- terk ediyorum.
devamını gör...
bilgisayar kamerasını bantlamak
mr robot izleyenler genelde yapıyor. hak veriyorum tabi önlem almak gibi bir nevi. yarabandıyla kapatan gördüm çöm ilginçti. ayrıca yeni nesil laptoplarda kapatma penceresi var. onlar koyduğuna göre önemli demek ki.
devamını gör...
köylüleri niçin öldürmeliyiz
çünkü onlar dışarıda ezildikçe içeride zulüm kesilirler.
gazete okumaz ve haksızlığa
ancak kendileri uğrarsa karşı çıkarlar.
gazete okumaz ve haksızlığa
ancak kendileri uğrarsa karşı çıkarlar.
devamını gör...

