hoşlanılan bireyin fenerbahçeli çıkması
kendi hayatı yetmezmiş gibi sizin hayatınızı da batağa çekme potansiyeli vardır. dikkat edin.
devamını gör...
sait faik abasıyanık
türk edebiyatı'nın öykü türünde çığır açan öykücüsü.
kendisinden sonra gelen sanatçıların birçoğunu (oktay akbal, adalet ağaoğlu, bütün ıı. yeni şairleri, ferit edgü, demir özlü, cemal süreya, sezai karakoç, murathan mungan.... ve günümüzdeki genç öykücülerin belki hepsini) etkilemiş bir yazardır.
hakkında her yerde okunabilecek satırlar yazmak istemiyorum. belki az bilinen birkaç şey.
babası sert bir adam, zengin, tüccar. annesi ve babası, sait faik daha ilkokuldayken üç buçuk yıl ayrılıyorlar. bu süre içinde sait faik babasıyla kalıyor, annesini bazen hafta sonları görebiliyor. annesi oğluna çok düşkün, çok ilgili, babasının tam tersi. babası ondan kendisi gibi başarılı biri olmasını istiyor ve bunun için çok çaba ve para harcıyor. ama sait faik, doğuştan uyumsuz, doğuştan aylak.
eşcinsel olması, annesinin aşırı korumacılığı, babasının sert mizacıyla birleşip 'oidipus kompleksi'ni burada da işletebilir miyizi düşündürüyor bize.
annesi, oğlunun erken ölümünün ardından, sait faik'in de önceden vasiyet etmesiyle mal varlığının çoğunu ve sait faik'in eselerinin telif hakkını 'darüşşafaka cemiyeti'ne bağışladı. türkiye'de verilen en saygın edebiyat ödüllerinden biri 'sait faik hikaye armağanı'dır. bu ödülü kazanmak türkiye'de yazan her yazarın hayalidir. ödül 1955 yılından beri her yıl düzenli olarak verilmektedir. (bir diğer yazımın konusu da bu ödülü şimdiye kadar almış sanatçıların tam listesi olsun.)
aşağıda, onun son kuşlar öyküsünde 'konstantin' figürüyle belirginleşen baba nefretini açıkça görebiliriz diye düşünüyorum.
son kuşlar
kış adanın bir tarafında yerleşebilmek için rüzgârlarını poyraz, yıldız poyraz, maystro, dramudana, gündoğusu, batı karayel, karayel halinde seferber ettiği zaman; öteki yakada yaz, daha pılısını pırtısını toplamamış, bir kenara oldukça mahzun bir göçmen gibi oturmuştur. gitmekle gitmemek arasında sallanır bir halde, elinde bir pasaport, çıkınında üç beş altın, bekliyen bu güzel yüzlü göçmen tazeyi benden başka bu adada seven hemen hiç kimse yoktur, diyebilirim —övünmek için değil—.
herkesin yeni başlayacak olan altı yedi aylık soğuk hayata kendini şimdiden alıştırmak ve hazırlamak için bir şeyler yapmaya çalıştığı öyle günlerde ben, tembelliğim, hep kaçanı kovalayan huyumla yaz’ın, o güzel göçmenin peşine düşmüşümdür. nerede yakalarsam orada kucaklarım onu. kimi bir çamın gölgesinde durgun ve güneşsizdir. kimi bir çalılığın kenarındaki çimenlikte bütün eski ihtişamiyle daha yeni başlamıştır.
yazın daha parça parça, liyme liyme, bohça bohça eşyalarıyle gitmek için fazla telâş etmediği ada’nın bu yakasında hiç ev yoktur. yalnız bir tek kır kahvesi vardır.
bir küçük koyun hemen beş on metre yukarısında bir apartman terası kadar ufak bu kır kahvesinin tahta masaları üstünde hâlâ karıncalar gezer. hâlâ sinekler kahve fincanının etrafına konarlar. bütün sesler kesilmiştir. kimi gökyüzünden bir uçak homurtusu gelir. içindeki, şimdi yeşilköy’e şimdi yeşilköye inecek yolcuları düşündüğüm yalnız bu yazıyı yazarken oldu. ondan evvel de uçaklar geçmişti. ama, hiç içindeki yolcuların yeşilköye neredeyse ineceklerini, daha daha şu iki satırın sonunda inmiş bile olduklarını düşünmemiştim.
kahvecinin kendisi sevimsiz bir adamdır. kahveciden çok, ters bir devlet memuru hüviyeti taşır. hastalıklı olmasa, doktorlar fazla yorulmamasını sağlık vermemiş olsalar, dünyada kahveci olmazdı. tersine, ben bütün ömrümce iyi bir kahve bulamadığım için kahveci olamamışımdır. bir kır kahvesi, bir köyün kahvesinin üç beş gediklisi.. bundan güzel bir ömür mü olur, elli altmış senelik yaşama bundan güzel başlar ve biter mi?
ağaçtan ağaca serilmiş beyaz çamaşırlar bu kadar durgun, güneşsiz, ıslak bir şekilde ılık havada hiç kurumayacaklar. bu kedi, tahta masanın üstüne çıkmış, köpeğime durmadan homurdanacak mı? sandalyenin üstündeki vişneçürüğü rengindeki delik çoraplar... asmanın yaprakları daha yemyeşil. bizim bahçedeki kurudu bile.
deniz. bozburun’a doğru başını almış gidiyor. uzaklarda görünen, istanbulun neresi kim bilir? sesler neden gelmiyor?
bir başka uçağın sesi gelmeye başladı. bizim ada, uçakların üstünden geçtikleri bir yol güzergâhı olmalı ki hep ya üstümden, ya solumdan geçip gidiyorlar. kedi sustu. köpeğim gözünü kapadı. karga sesleri geliyor şimdi de. vaktiyle bu adaya bu zamanda kuşlar uğrardı. cıvıl cıvıl öterlerdi. küme kiime bir ağaçtan ötekine konarlardı.
iki senedir gelmiyorlar.
belki geliyorlar da ben farkına varmıyorum.
sonbahara doğru birtakım insanların çoluk çocuk ellerinde bir kafes, adanın tek tepesine doğru gittiklerini görürdüm. içim cız ederdi.
büyüklerin ellerinde birbirine yapışmış pislik renginde acaip çomaklar vardı.
bunlarla bir yeşil meydanın kenarına varır, bunları bir ufacık ağacın altına çığırtkan kafesiyle bırakırlar, ağacın her dalına ökseleri bağlarlardı. hür kuşlar, kafesteki çığırtkan kuşun feryadına, dostluk, arkadaşlık,yalnızlık sesine doğru bir küme gelirler. çayırlıkta bir başka ağacın gölgesinde birikmiş çoluklu çocuklu kocaman herifler bir müddet bekleşirler. sonra kuşların üşüştüğü ağaca doğru yavaş yavaş yürürlerdi. ökselerden kurtulmuş dört beş kuş, bir başka ökseye doğru şimdilik uçup giderken birer damlacık etleriyle birer tabiat harikası olan kuşları toplarlar, hemen dişleriyle oracıkta boğarlardı. ve hemen canlı canlı yolarlardı.
hele bir tanesi vardı, bir tanesi. çocukları bu işe seferber eden de oydu. ökseleri cumartesi gecesinden hazırlayan da...
konstantin isminde bir herifti, galatada bir yazıhanesi vardı. zahire tüccarıydı. kalın, tüylü bilekleri, geniş göğsü, delikleri kapanıp açılan üstü kara kara benekli bir burnu, deriyi yırtmış da fırlamış gibi saçları, kısa kısa bir yürümesi, kalın kalın bir gülmesi... o esmerle sarışın arası isketelerin bir damlacık etlerinden yapacağı pilâvın hazziyle pırıl pırıl yanan krom dişleriyle nasıl koparırdı kuşun imiğini, bir görseydiniz...
hani sessiz, zenginiğini belli etmez, mütevazı adamdı da.. konu komşusu da severdi hani. hiç bir şeye, hiç bir dedikoduya karışmazdı. sabahleyin işine kısa kısa adımlarla koşarken, akşam filesini doldurmuş vapurdan çıkarken görseniz iriliğine, sallapatiliğine, karamanlı ağzı konuşuşuna, basit ama, hesaplı fikirlerine, iki kadeh atmışsa yine basit, sevimli şakalarına karşı hakkında kötü bir hüküm de veremezdiniz..
kendi halinde, işi yolunda, hesaplı yaşayan bin bir tanesinden bir tanesiydi.
ama, güz mevsiminde birdenbire canavar kesilirdi. akşam beş otuz beş vapurunun arka tarafında yerleştiği iskemlesinde denizin üstüne oldukça mülâyim bakan gözlerini havaya kaldırır, eylül sonlarına doğru böyle şairane gökyüzüne bakardı. birden yüzünün ve gözlerinin parladığını görürdünüz.
havada ve denizdeki tirşe maviliğin üstünde bir takım esmer damlacıklar görünürdü. sağa sola oynarlar, sonra bir istikamet tutturur, bu esmer lekecikler geçip giderlerdi.
konstantin efendi, onların çok uzaktan geçtiklerini görebilirdi. gözlerini kısardı. esmer lekelerin adalar istikametinde gittiklerini görür, etrafına bakar, bir tanıdık görecek olursa gözünü kırpar, gökyüzüne bir işaret çakar:
— bizim pilâvlıklar geldi, derdi.
kuşlar pek yakından geçmişse, seslerini taklit ederek kalın dudaklariyle dişlerinin arasından onlara seslenirdi. kuşların çoğunca aldandıklarına, bu sesi duyarak, dost sesi sanıp vapur etrafında bir dönüp uzaklaştıklarına şahit olmuşumdur.
havalar sertleşir, poyrazlar, lodoslar birbirini kovalar, günün birinde teşrinlerin sonlarına doğru ılık, hiç rüzgârsız, parça parça oynamıyan bulutlu, tatlı, sümbülî günlerde o en çığırtkan kafes kuşunu nereden bulursa bulur, mahalle çocuklarını çağırtır; bin tanesi 250 gram et vermiyen sakaları, isketeleri, floryaları, aralarına karışmış serçeleri gökyüzünden birer birer toplardı.
seneler var ki kuşlar gelmiyor. daha doğrusu ben göremiyorum. güzün o güzel günlerini penceremden görür görmez konstantin efendinin bulunabileceği sırtları hesaplayarak yollara çıkıyorum. bir kuş cıvıltısı duysam kanım donuyor, yüreğim atmıyor. halbuki sonbahar kocayemişleri, beyaz esmer bulutları, yakmıyan güneşi, durgun maviliği, bol yeşiliyle kuşlarla beraber olunca insana sulh, şiir, şair, edebiyat, resim, musiki, mesut insanlarla dolu anlaşmış, sevişmiş, açsız, hırssız bir dünya düşündürüyor.
her memlekette kıra çıkan her insan kuş sesleriyle böyle şeyler düşünecektir. konstantin efendi mani oluyor. zaten kuşlar da pek gelmiyorlar artık. belki birkaç seneye kadar nesilleri de tükenecek. her memlekette kaç tane konstantin efendi var kim bilir. kuşlardan sonra şimdi de milletin yeşilliğine musallat olurdular. geçen gün yol kenarlarındaki yeşilliklere basmaya kıyamıyarak yola çıkmıştım. konstantin efendinin günlerinden bir gündü. gökte hiç kuş gözükmüyordu. evden çıkarken isketemin kafesine bir incir yapıştırdım. isketem tek gözünü verip bana dostlukla bakmış, incir çekirdeğini kırmaya çalışıyordu.
onu ev duvarının bir kenarına çaktığım çiviye asmış, yola çıkmıştım. kuşlar yoktu şimdi havada ama, yolun kenarında yeşillikler vardı ya... baktım: bu yeşilliklerin bâzı yerleri sökülmüş, biraz ileride dört çocuğa rastladım. yürüyorlar. yeşilliklerin en güzel yerinde duruyor, bir kaldırım taşı kadar büyük bir parçayı belle söküyorlar, bir çuvala dol duruyorlardı:
— ne yapıyorsunuz, yahu? dedim.
— sana ne? dediler. fıkara, üstleri yırtık pırtık yavrulardı.
— canım, neden söküyorsunuz? dedim.
— mühendis ahmet bey söktürüyor.
— ne yapacak bunları?
— yukarıda deri tüccarı hollandalı var ya, hani onun bahçesini düzeltiyorlar da...
— ingiliz çimi alsın, eksin, mademki herif zengin..
— ingiliz çimiyle bu bir mi?
— bu daha mı iyi?
— iyi de lâf mı?
bunun üstüne çimen mi olur? hollandalı öyle demiş karakola koştum. polislere haber verdim. gûya menettiler. gizli gizli yine çimenler yer yer söküldü. mühendis ahmet beye ceza bile kesilmedi. belediye talimatnamesinde yol kenarlarındaki çimenleri sökmek, cezayı mucip olmuyormuş.
kuşları boğdular, çimenleri söktüler, yollar çamur içinde kaldı.
dünya değişiyor dostlarım. günün birinde gökyüzünde güz mevsiminde artık esmer lekeler göremiyeceksiniz. günün birinde yol kenarlarında toprak anamızın koyu yeşil saçlarını da göremiyeceksiniz. bizim için değil ama, çocuklar, sizin için kötü olacak. biz kuşları ve yeşillikleri çok gördük. sizin için kötü olacak. benden hikâyesi.
(yazarın 1952’de yayınlanan «son kuşlar» adlı hikâye kitabından)
sait faik abasıyanık
vatan gazetesi, 12.5.1954
kendisinden sonra gelen sanatçıların birçoğunu (oktay akbal, adalet ağaoğlu, bütün ıı. yeni şairleri, ferit edgü, demir özlü, cemal süreya, sezai karakoç, murathan mungan.... ve günümüzdeki genç öykücülerin belki hepsini) etkilemiş bir yazardır.
hakkında her yerde okunabilecek satırlar yazmak istemiyorum. belki az bilinen birkaç şey.
babası sert bir adam, zengin, tüccar. annesi ve babası, sait faik daha ilkokuldayken üç buçuk yıl ayrılıyorlar. bu süre içinde sait faik babasıyla kalıyor, annesini bazen hafta sonları görebiliyor. annesi oğluna çok düşkün, çok ilgili, babasının tam tersi. babası ondan kendisi gibi başarılı biri olmasını istiyor ve bunun için çok çaba ve para harcıyor. ama sait faik, doğuştan uyumsuz, doğuştan aylak.
eşcinsel olması, annesinin aşırı korumacılığı, babasının sert mizacıyla birleşip 'oidipus kompleksi'ni burada da işletebilir miyizi düşündürüyor bize.
annesi, oğlunun erken ölümünün ardından, sait faik'in de önceden vasiyet etmesiyle mal varlığının çoğunu ve sait faik'in eselerinin telif hakkını 'darüşşafaka cemiyeti'ne bağışladı. türkiye'de verilen en saygın edebiyat ödüllerinden biri 'sait faik hikaye armağanı'dır. bu ödülü kazanmak türkiye'de yazan her yazarın hayalidir. ödül 1955 yılından beri her yıl düzenli olarak verilmektedir. (bir diğer yazımın konusu da bu ödülü şimdiye kadar almış sanatçıların tam listesi olsun.)
aşağıda, onun son kuşlar öyküsünde 'konstantin' figürüyle belirginleşen baba nefretini açıkça görebiliriz diye düşünüyorum.
son kuşlar
kış adanın bir tarafında yerleşebilmek için rüzgârlarını poyraz, yıldız poyraz, maystro, dramudana, gündoğusu, batı karayel, karayel halinde seferber ettiği zaman; öteki yakada yaz, daha pılısını pırtısını toplamamış, bir kenara oldukça mahzun bir göçmen gibi oturmuştur. gitmekle gitmemek arasında sallanır bir halde, elinde bir pasaport, çıkınında üç beş altın, bekliyen bu güzel yüzlü göçmen tazeyi benden başka bu adada seven hemen hiç kimse yoktur, diyebilirim —övünmek için değil—.
herkesin yeni başlayacak olan altı yedi aylık soğuk hayata kendini şimdiden alıştırmak ve hazırlamak için bir şeyler yapmaya çalıştığı öyle günlerde ben, tembelliğim, hep kaçanı kovalayan huyumla yaz’ın, o güzel göçmenin peşine düşmüşümdür. nerede yakalarsam orada kucaklarım onu. kimi bir çamın gölgesinde durgun ve güneşsizdir. kimi bir çalılığın kenarındaki çimenlikte bütün eski ihtişamiyle daha yeni başlamıştır.
yazın daha parça parça, liyme liyme, bohça bohça eşyalarıyle gitmek için fazla telâş etmediği ada’nın bu yakasında hiç ev yoktur. yalnız bir tek kır kahvesi vardır.
bir küçük koyun hemen beş on metre yukarısında bir apartman terası kadar ufak bu kır kahvesinin tahta masaları üstünde hâlâ karıncalar gezer. hâlâ sinekler kahve fincanının etrafına konarlar. bütün sesler kesilmiştir. kimi gökyüzünden bir uçak homurtusu gelir. içindeki, şimdi yeşilköy’e şimdi yeşilköye inecek yolcuları düşündüğüm yalnız bu yazıyı yazarken oldu. ondan evvel de uçaklar geçmişti. ama, hiç içindeki yolcuların yeşilköye neredeyse ineceklerini, daha daha şu iki satırın sonunda inmiş bile olduklarını düşünmemiştim.
kahvecinin kendisi sevimsiz bir adamdır. kahveciden çok, ters bir devlet memuru hüviyeti taşır. hastalıklı olmasa, doktorlar fazla yorulmamasını sağlık vermemiş olsalar, dünyada kahveci olmazdı. tersine, ben bütün ömrümce iyi bir kahve bulamadığım için kahveci olamamışımdır. bir kır kahvesi, bir köyün kahvesinin üç beş gediklisi.. bundan güzel bir ömür mü olur, elli altmış senelik yaşama bundan güzel başlar ve biter mi?
ağaçtan ağaca serilmiş beyaz çamaşırlar bu kadar durgun, güneşsiz, ıslak bir şekilde ılık havada hiç kurumayacaklar. bu kedi, tahta masanın üstüne çıkmış, köpeğime durmadan homurdanacak mı? sandalyenin üstündeki vişneçürüğü rengindeki delik çoraplar... asmanın yaprakları daha yemyeşil. bizim bahçedeki kurudu bile.
deniz. bozburun’a doğru başını almış gidiyor. uzaklarda görünen, istanbulun neresi kim bilir? sesler neden gelmiyor?
bir başka uçağın sesi gelmeye başladı. bizim ada, uçakların üstünden geçtikleri bir yol güzergâhı olmalı ki hep ya üstümden, ya solumdan geçip gidiyorlar. kedi sustu. köpeğim gözünü kapadı. karga sesleri geliyor şimdi de. vaktiyle bu adaya bu zamanda kuşlar uğrardı. cıvıl cıvıl öterlerdi. küme kiime bir ağaçtan ötekine konarlardı.
iki senedir gelmiyorlar.
belki geliyorlar da ben farkına varmıyorum.
sonbahara doğru birtakım insanların çoluk çocuk ellerinde bir kafes, adanın tek tepesine doğru gittiklerini görürdüm. içim cız ederdi.
büyüklerin ellerinde birbirine yapışmış pislik renginde acaip çomaklar vardı.
bunlarla bir yeşil meydanın kenarına varır, bunları bir ufacık ağacın altına çığırtkan kafesiyle bırakırlar, ağacın her dalına ökseleri bağlarlardı. hür kuşlar, kafesteki çığırtkan kuşun feryadına, dostluk, arkadaşlık,yalnızlık sesine doğru bir küme gelirler. çayırlıkta bir başka ağacın gölgesinde birikmiş çoluklu çocuklu kocaman herifler bir müddet bekleşirler. sonra kuşların üşüştüğü ağaca doğru yavaş yavaş yürürlerdi. ökselerden kurtulmuş dört beş kuş, bir başka ökseye doğru şimdilik uçup giderken birer damlacık etleriyle birer tabiat harikası olan kuşları toplarlar, hemen dişleriyle oracıkta boğarlardı. ve hemen canlı canlı yolarlardı.
hele bir tanesi vardı, bir tanesi. çocukları bu işe seferber eden de oydu. ökseleri cumartesi gecesinden hazırlayan da...
konstantin isminde bir herifti, galatada bir yazıhanesi vardı. zahire tüccarıydı. kalın, tüylü bilekleri, geniş göğsü, delikleri kapanıp açılan üstü kara kara benekli bir burnu, deriyi yırtmış da fırlamış gibi saçları, kısa kısa bir yürümesi, kalın kalın bir gülmesi... o esmerle sarışın arası isketelerin bir damlacık etlerinden yapacağı pilâvın hazziyle pırıl pırıl yanan krom dişleriyle nasıl koparırdı kuşun imiğini, bir görseydiniz...
hani sessiz, zenginiğini belli etmez, mütevazı adamdı da.. konu komşusu da severdi hani. hiç bir şeye, hiç bir dedikoduya karışmazdı. sabahleyin işine kısa kısa adımlarla koşarken, akşam filesini doldurmuş vapurdan çıkarken görseniz iriliğine, sallapatiliğine, karamanlı ağzı konuşuşuna, basit ama, hesaplı fikirlerine, iki kadeh atmışsa yine basit, sevimli şakalarına karşı hakkında kötü bir hüküm de veremezdiniz..
kendi halinde, işi yolunda, hesaplı yaşayan bin bir tanesinden bir tanesiydi.
ama, güz mevsiminde birdenbire canavar kesilirdi. akşam beş otuz beş vapurunun arka tarafında yerleştiği iskemlesinde denizin üstüne oldukça mülâyim bakan gözlerini havaya kaldırır, eylül sonlarına doğru böyle şairane gökyüzüne bakardı. birden yüzünün ve gözlerinin parladığını görürdünüz.
havada ve denizdeki tirşe maviliğin üstünde bir takım esmer damlacıklar görünürdü. sağa sola oynarlar, sonra bir istikamet tutturur, bu esmer lekecikler geçip giderlerdi.
konstantin efendi, onların çok uzaktan geçtiklerini görebilirdi. gözlerini kısardı. esmer lekelerin adalar istikametinde gittiklerini görür, etrafına bakar, bir tanıdık görecek olursa gözünü kırpar, gökyüzüne bir işaret çakar:
— bizim pilâvlıklar geldi, derdi.
kuşlar pek yakından geçmişse, seslerini taklit ederek kalın dudaklariyle dişlerinin arasından onlara seslenirdi. kuşların çoğunca aldandıklarına, bu sesi duyarak, dost sesi sanıp vapur etrafında bir dönüp uzaklaştıklarına şahit olmuşumdur.
havalar sertleşir, poyrazlar, lodoslar birbirini kovalar, günün birinde teşrinlerin sonlarına doğru ılık, hiç rüzgârsız, parça parça oynamıyan bulutlu, tatlı, sümbülî günlerde o en çığırtkan kafes kuşunu nereden bulursa bulur, mahalle çocuklarını çağırtır; bin tanesi 250 gram et vermiyen sakaları, isketeleri, floryaları, aralarına karışmış serçeleri gökyüzünden birer birer toplardı.
seneler var ki kuşlar gelmiyor. daha doğrusu ben göremiyorum. güzün o güzel günlerini penceremden görür görmez konstantin efendinin bulunabileceği sırtları hesaplayarak yollara çıkıyorum. bir kuş cıvıltısı duysam kanım donuyor, yüreğim atmıyor. halbuki sonbahar kocayemişleri, beyaz esmer bulutları, yakmıyan güneşi, durgun maviliği, bol yeşiliyle kuşlarla beraber olunca insana sulh, şiir, şair, edebiyat, resim, musiki, mesut insanlarla dolu anlaşmış, sevişmiş, açsız, hırssız bir dünya düşündürüyor.
her memlekette kıra çıkan her insan kuş sesleriyle böyle şeyler düşünecektir. konstantin efendi mani oluyor. zaten kuşlar da pek gelmiyorlar artık. belki birkaç seneye kadar nesilleri de tükenecek. her memlekette kaç tane konstantin efendi var kim bilir. kuşlardan sonra şimdi de milletin yeşilliğine musallat olurdular. geçen gün yol kenarlarındaki yeşilliklere basmaya kıyamıyarak yola çıkmıştım. konstantin efendinin günlerinden bir gündü. gökte hiç kuş gözükmüyordu. evden çıkarken isketemin kafesine bir incir yapıştırdım. isketem tek gözünü verip bana dostlukla bakmış, incir çekirdeğini kırmaya çalışıyordu.
onu ev duvarının bir kenarına çaktığım çiviye asmış, yola çıkmıştım. kuşlar yoktu şimdi havada ama, yolun kenarında yeşillikler vardı ya... baktım: bu yeşilliklerin bâzı yerleri sökülmüş, biraz ileride dört çocuğa rastladım. yürüyorlar. yeşilliklerin en güzel yerinde duruyor, bir kaldırım taşı kadar büyük bir parçayı belle söküyorlar, bir çuvala dol duruyorlardı:
— ne yapıyorsunuz, yahu? dedim.
— sana ne? dediler. fıkara, üstleri yırtık pırtık yavrulardı.
— canım, neden söküyorsunuz? dedim.
— mühendis ahmet bey söktürüyor.
— ne yapacak bunları?
— yukarıda deri tüccarı hollandalı var ya, hani onun bahçesini düzeltiyorlar da...
— ingiliz çimi alsın, eksin, mademki herif zengin..
— ingiliz çimiyle bu bir mi?
— bu daha mı iyi?
— iyi de lâf mı?
bunun üstüne çimen mi olur? hollandalı öyle demiş karakola koştum. polislere haber verdim. gûya menettiler. gizli gizli yine çimenler yer yer söküldü. mühendis ahmet beye ceza bile kesilmedi. belediye talimatnamesinde yol kenarlarındaki çimenleri sökmek, cezayı mucip olmuyormuş.
kuşları boğdular, çimenleri söktüler, yollar çamur içinde kaldı.
dünya değişiyor dostlarım. günün birinde gökyüzünde güz mevsiminde artık esmer lekeler göremiyeceksiniz. günün birinde yol kenarlarında toprak anamızın koyu yeşil saçlarını da göremiyeceksiniz. bizim için değil ama, çocuklar, sizin için kötü olacak. biz kuşları ve yeşillikleri çok gördük. sizin için kötü olacak. benden hikâyesi.
(yazarın 1952’de yayınlanan «son kuşlar» adlı hikâye kitabından)
sait faik abasıyanık
vatan gazetesi, 12.5.1954
devamını gör...
iyi günler
(bkz: pırasa kafa) isimli yazar arkadaşımızın ukdesi.
bir dilek cümlesidir. genellikle ''günaydın'' demek için geç olan sabah saatlerinde (11'den sonra gibi) söylenir.
bir dilek cümlesidir. genellikle ''günaydın'' demek için geç olan sabah saatlerinde (11'den sonra gibi) söylenir.
devamını gör...
mutfakta duran sarı bez
o sarı bez bulaşık bitince düzgünce katlanır. lavabonun kenarına konur çünkü bu temizliğin bittiğinin göstergesidir. olmazsa olmazlarımızdandır.
devamını gör...
24 kez ceza yiyen esnafın dükkanının 15 gün kapatılması
esnafımız cezaları hak etmiştir ama bir yandan da haklıdır. dükkan işletmek ve başka insanlar istihdam sağlamak kolay bir şey değildir.
bu durumun asıl sorumlusu yıllardır vergi toplamasına rağmen vatandaşına 1 ay bakamayan hükümettir.
maskeli 5'lerin yüzlerce defa vergi borçlarını affetmesine rağmen vatandaşına 1 ay bakamayan hükümetimiz, kendini bu tür durumlarla haklı çıkarmaya çalışmaktadır.
ekmek davası namus davasıdır.
bu durumun asıl sorumlusu yıllardır vergi toplamasına rağmen vatandaşına 1 ay bakamayan hükümettir.
maskeli 5'lerin yüzlerce defa vergi borçlarını affetmesine rağmen vatandaşına 1 ay bakamayan hükümetimiz, kendini bu tür durumlarla haklı çıkarmaya çalışmaktadır.
ekmek davası namus davasıdır.
devamını gör...
türkçe bilmeyen biriyle arkadaş olmak
dil bariyerinden ve kültür farkından ötürü ilginç ve eğlenceli olabiliyor. iki taraf da ingilizce biliyorsa bir süre sonra anlaşmakta sorun yaşamıyorsunuz.
devamını gör...
eleştiri kabul etmeyen insan
yine benim. eleştiri dinlemem. hatta eleştiren insanla görüşmeyi kestiğim görülmüş şeydir.
kendimi bildim bileli hep bir şeyleri sorguluyorum. bir kalem üzerine bile uzun süre düşündüğüm oldu. daha ergenlik döneminde sosyal ilişkiler konusunda kendime belirli kurallar koyup onları madde madde yazmıştım. dışına çıkmaya yeni başladım. hep kurallarım oldu. onlara uyacak kadar iradeli oldum. kendimi çok eleştirdim, düzeltmeye çalıştım, bazılarını düzeltemedim. kafamın iyi çalıştığını düşünüyorum. her şeyi ama her şeyi sorguluyorum.
ve tuvaletten çıkmadan önce elini yıkamayı bilmeyen biri gelip bana bir şeyler öğretmeye çalışıyor. daha çocuğuna fayda sağlayamamış, çocuğunun bile nefretini kazanmış biri bana ilişkiler üzerine akıl veriyor. 3. kez boşanmış bana flört üzerine ahlak dersi veriyor. erkeklerle konuşma günah diyor. sanki kocaları gökten nur içinde önüne düştü kadının.
böyle hadsizleri çekemiyorum. kibirli biriyim zaten, bunu da kabul ediyorum. istiyorum ki karşıma benden daha çok sorgulamış, daha zeki biri çıksın, desin ki bu doğru değil. oturup doğru ve yanlış üzerine konuşalım. eleştiri yaptığı konu hakkında hayır öyle değil dediğim zaman savunma yapamayacak bir tip ile neyi paylaşabilirim? daha önemlisi neden tartışmalıyım?
yıllar önce bir arkadaşım civciv dedi hayat korkarak yaşanmaz. böyle korkak gibi kaçıp duramazsın. ona o gün daha çok saygı duyup daha yakın davranmaya başlamıştım. çünkü benimle ilgili sahiden doğru, değiştiremediğim bir şey üzerine yorum yapmıştı. korkmadan yaşıyordu hayatı, ondan öğrenecek çok şeyim olduğu için peşine takıldım. çok soru sordum, kendi cevaplarımı onun cevapları yüzünden epey sorguladım.
böyle insanlar az. beni eleştirdiği şeyi kendileri yapıyor insanlar. sonra benden anlayış bekliyorlar. ya da onları dinlememi istiyorlar. bu yanlış.
bizim türk insanı her şeyi doğru bilir. bi de şunu düşünmek lazım. ben başkalarını eleştiricek haddi kendimde neden buluyorum? ben kendimi düzeltmek yerine neden başkalarını düzeltmeye çalışıyorum? kimse mükemmel değilse ben yine mükemmel değilim, o zaman neden kendi yanlışlarım gözüme batmıyor, başkaları gözüme batıyor?
herkes eleştiri kabul etmeyen insanı sorguluyor çünkü kimse kendini sorgulamıyor. durum bu.
kendimi bildim bileli hep bir şeyleri sorguluyorum. bir kalem üzerine bile uzun süre düşündüğüm oldu. daha ergenlik döneminde sosyal ilişkiler konusunda kendime belirli kurallar koyup onları madde madde yazmıştım. dışına çıkmaya yeni başladım. hep kurallarım oldu. onlara uyacak kadar iradeli oldum. kendimi çok eleştirdim, düzeltmeye çalıştım, bazılarını düzeltemedim. kafamın iyi çalıştığını düşünüyorum. her şeyi ama her şeyi sorguluyorum.
ve tuvaletten çıkmadan önce elini yıkamayı bilmeyen biri gelip bana bir şeyler öğretmeye çalışıyor. daha çocuğuna fayda sağlayamamış, çocuğunun bile nefretini kazanmış biri bana ilişkiler üzerine akıl veriyor. 3. kez boşanmış bana flört üzerine ahlak dersi veriyor. erkeklerle konuşma günah diyor. sanki kocaları gökten nur içinde önüne düştü kadının.
böyle hadsizleri çekemiyorum. kibirli biriyim zaten, bunu da kabul ediyorum. istiyorum ki karşıma benden daha çok sorgulamış, daha zeki biri çıksın, desin ki bu doğru değil. oturup doğru ve yanlış üzerine konuşalım. eleştiri yaptığı konu hakkında hayır öyle değil dediğim zaman savunma yapamayacak bir tip ile neyi paylaşabilirim? daha önemlisi neden tartışmalıyım?
yıllar önce bir arkadaşım civciv dedi hayat korkarak yaşanmaz. böyle korkak gibi kaçıp duramazsın. ona o gün daha çok saygı duyup daha yakın davranmaya başlamıştım. çünkü benimle ilgili sahiden doğru, değiştiremediğim bir şey üzerine yorum yapmıştı. korkmadan yaşıyordu hayatı, ondan öğrenecek çok şeyim olduğu için peşine takıldım. çok soru sordum, kendi cevaplarımı onun cevapları yüzünden epey sorguladım.
böyle insanlar az. beni eleştirdiği şeyi kendileri yapıyor insanlar. sonra benden anlayış bekliyorlar. ya da onları dinlememi istiyorlar. bu yanlış.
bizim türk insanı her şeyi doğru bilir. bi de şunu düşünmek lazım. ben başkalarını eleştiricek haddi kendimde neden buluyorum? ben kendimi düzeltmek yerine neden başkalarını düzeltmeye çalışıyorum? kimse mükemmel değilse ben yine mükemmel değilim, o zaman neden kendi yanlışlarım gözüme batmıyor, başkaları gözüme batıyor?
herkes eleştiri kabul etmeyen insanı sorguluyor çünkü kimse kendini sorgulamıyor. durum bu.
devamını gör...
bu yazara yakın zamanda çok fazla beğeni yaptığınız için oyunuz kaydedilmedi
başıma sıkça gelen durum. sözlükteki zamanımın çoğunu takip ettiğim yazarların sayfalarında geçiriyorum. baştan aşağı okuyayım diyorum ama oy hakkım bitiveriyor. mecbur yarım bırakıp, başka yazarın sayfasına geçiyorum. sınır olmasa keşke de doya doya okusak.
devamını gör...
geceye ilginç bir bilgi bırak
uçakların veya planörlerin süzülüş mesafesi, ağırlıkla alakalı değildir. kanat tasarımlarıyla alakalıdır. ağırlık sadece süzülme sırasındaki sürati arttırır. hatta bu yüzden bazı gösteri planörlerinin kanatlarına su doldururlar.
devamını gör...
hayatınız bir film olsaydı şarkısı ne olurdu sorunsalı
erkin koray'dan çöpçüler olurdu diyeceğim başlıktır.
devamını gör...
kürtçe
kürtçe sayılar :
1 - yek
2 - du , do , dido
3 - sise , se
4 - çar
5 - penç
6 - şeş
7 - hêft
8 - heşt
9 - neh
10 - deh
farsça sayılar :
1 - yek
2 – do
3- se
4 – çahar-çehar
5 – panc-penc
6 – şeş
7 – haft-heft
8 – haşt-heşt
9 – noh
10 – da-deh
ne kadar da orjinal bir dil değil mi ?
1 - yek
2 - du , do , dido
3 - sise , se
4 - çar
5 - penç
6 - şeş
7 - hêft
8 - heşt
9 - neh
10 - deh
farsça sayılar :
1 - yek
2 – do
3- se
4 – çahar-çehar
5 – panc-penc
6 – şeş
7 – haft-heft
8 – haşt-heşt
9 – noh
10 – da-deh
ne kadar da orjinal bir dil değil mi ?
devamını gör...
gereksiz edebiyatı yapılan şeyler
fakirlik güzellemeleri.
devamını gör...
profil fotoğrafı
avatar da denilen hede. sözlükte de var bundan. ölürken verdiğim bir pozla ben de katıldım profil fotocuların arasına.
devamını gör...
kadın tacizci
kadın tacizleri, cinayetleri de erkeklerle yarışır cinsten. sadece medyaya yansıtılmıyor. çünkü prim için uygun değil. sosyal medyadan bir maskülist sayfası takip ederseniz, bu tür olayların her gün yaşandığını görebilirsiniz.
devamını gör...
ağrı dağı efsanesi
yaşar kemal romanlarında ve öykülerinde efsane unsurlarını kullanmayı seven bir yazardır. nitekim yılanı öldürseler, yusufçuk yusuf, ince memed, ölmez otu, orta direk, yer demir gök bakır gibi eserlerinde de efsaneleri kullanmış ve onlardan yararlanmıştır.
ağrı dağı efsanesi, ağrı dağı eteklerinde yaşayan ahmet'in kapısına gelen bir atı sahiplenmesi ile başlar. bir süre sonra atın beyazıt paşası olan mahmut han'a ait olduğu anlaşılır. mahmut han atını ister. ahmet atı vermek istemez çünkü ağrı geleneklerine göre at onun kısmetidir. atı geri alamayan mahmut han ahmet'in evine adamlar gönderir ve ahmet'i zindana attırır. burada paşanın kızı gülbahar ile ahmet arasında aşk başlar. gülbahar, kendisine aşık olan zindancı başı memo'nun hayatı pahasına ahmet'i kaçırır. bunu öğrenen mahmut han gülbahar'ı zindana attırır. fakat ahmet önderliğindeki halk sarayı basar ve gülbahar'ı kurtarır. ahmet ve gülbahar onurlu bir bey olan hoşap beyi'nin yanına sığınır. hoşap beyi, mahmut han’a ne isterse vereceğini, her türlü masrafı karşılayacağını, ama ahmet ve gülbahar’ı teslim edemeyeceğini bildirir, misafirlerinin evlenmesini için izin ister. mahmut han ahmet'in ağrı dağının zirvesine tırmanmasını istediğini bu görevi başarabilirse onu kızıyla evlendireceğini söyler. ahmet bunu kabul eder. zirveye tırmanır ve ateşi yakar. fakat ahmet gülbahar'ın kendisini kurtarmak için memo'nun hayatını feda ettiğini anlamış ve onuruna yedirememiştir. romanın sonunda ikisi küp gölüne gider ve ahmet gülbahar'dan uzaklaşarak ortadan kaybolur.
ağrı dağı efsanesi, ağrı dağı eteklerinde yaşayan ahmet'in kapısına gelen bir atı sahiplenmesi ile başlar. bir süre sonra atın beyazıt paşası olan mahmut han'a ait olduğu anlaşılır. mahmut han atını ister. ahmet atı vermek istemez çünkü ağrı geleneklerine göre at onun kısmetidir. atı geri alamayan mahmut han ahmet'in evine adamlar gönderir ve ahmet'i zindana attırır. burada paşanın kızı gülbahar ile ahmet arasında aşk başlar. gülbahar, kendisine aşık olan zindancı başı memo'nun hayatı pahasına ahmet'i kaçırır. bunu öğrenen mahmut han gülbahar'ı zindana attırır. fakat ahmet önderliğindeki halk sarayı basar ve gülbahar'ı kurtarır. ahmet ve gülbahar onurlu bir bey olan hoşap beyi'nin yanına sığınır. hoşap beyi, mahmut han’a ne isterse vereceğini, her türlü masrafı karşılayacağını, ama ahmet ve gülbahar’ı teslim edemeyeceğini bildirir, misafirlerinin evlenmesini için izin ister. mahmut han ahmet'in ağrı dağının zirvesine tırmanmasını istediğini bu görevi başarabilirse onu kızıyla evlendireceğini söyler. ahmet bunu kabul eder. zirveye tırmanır ve ateşi yakar. fakat ahmet gülbahar'ın kendisini kurtarmak için memo'nun hayatını feda ettiğini anlamış ve onuruna yedirememiştir. romanın sonunda ikisi küp gölüne gider ve ahmet gülbahar'dan uzaklaşarak ortadan kaybolur.
devamını gör...
uzun boylu kadın iticiliği
elhamdülillah bugün de hiçbir şey yapmadan itici olduk hahasjahsjah
yani durduk yere insanlara belli özellikler biçip, gerisini güruh gören insanları oldum olası ciddiye almam.
ayrıca duruşum ve bakışım yetiyor, dosta düşmana korku salsın yaşasın uzun boylu kadınlar!
yani durduk yere insanlara belli özellikler biçip, gerisini güruh gören insanları oldum olası ciddiye almam.
ayrıca duruşum ve bakışım yetiyor, dosta düşmana korku salsın yaşasın uzun boylu kadınlar!
devamını gör...
gerçekte en çok görülmek istenen sözlük yazarları
cabbara ((gbkz: celebrant)) sözüm var. şu karambolden bir gol çıkarırsam hayatına el atacağım.
evet! beklediğim haberler güzel olursa; usiv celebrent ile sarhoş olup bir masada zabaha kadar saçmalamak istiyorum.
adamlar ayıkken bile kafaları bir milyon.
hele birde fulken nasıl olur ?
evet! beklediğim haberler güzel olursa; usiv celebrent ile sarhoş olup bir masada zabaha kadar saçmalamak istiyorum.
adamlar ayıkken bile kafaları bir milyon.
hele birde fulken nasıl olur ?
devamını gör...
fenerbahçe'nin istanbul sözleşmesi kararına yönelik açıklaması
yahu ayasofya imamı doların artmasına yorum yapıyor bu ülkede, milyonların arkasında olduğu camia, toplumsal bir olay için görüş bildirmiş çok mu?
not: atibaspor
not: atibaspor
devamını gör...
sevgilin var mı sorusuna alternatif cevaplar
neden alternatif cevap aradığımızı anlamadığım soru.*
varsa var, yoksa yok, olma aşamasındaysa da hem var hem yok deriz.*
varsa var, yoksa yok, olma aşamasındaysa da hem var hem yok deriz.*
devamını gör...
