hekate, anadolu asıllı bir tanrıçadır. kendisine yunan mitolojisinde yer bulmuştur. sıklıkla üç yüzlü bir tanrıça olarak betimlenir. ayla ve denizle ilişkilendirilmiş büyüye hükmeden tanrıçadır. cehennemin kapılarını koruduğu da söylenir. ayın şekilleri olarak hilal-dolunay-sondördünü, başka bir deyişle bakire-anne-kocakarıyı temsil eder. diğer suratlarının demeter ve persephone olduğu söylendiği gibi selene ve artemis olarak da geçer. simgeleri ay ve köpektir.
devamını gör...

öbür ülkelere bakıyorsun, anlaşamayınca gidip normal bir şekilde boşanıyorlar, ne birbirini öldürme, ne çirkinleşme, ne zorbalık. bir de bizim insanlarımıza bakıyorsun, boşanınca sanki birini öldürmüşsün gibi bakıyor ve boşananı öteliyorlar. boşanmak sanki günah ve suç gibi algılanıyor. bu da evlenmek kadar normal bir durum oysa ki.
devamını gör...

büyük şair yunus emre'nin âli duygularını kağıda aktardığı şiiridir.

ben yürürüm yane yane

aşk boyadı beni kane

ne âkilem ne divâne

gel gör beni aşk neyledi

gâh eserim yeller gibi

gâh tozarım yollar gibi

gâh akarım seller gibi

gel gör beni aşk neyledi

akarsulayın çağlarım

dertli ciğerim dağlarım

şeyhim anuban ağlarım

gel gör beni aşk neyledi

ya elim al kaldır beni

ya vaslına erdir beni

çok ağlattın güldür beni

gel gör beni aşk neyledi

ben yürürüm ilden ile

şeyh anarım dilden dile

gurbette hâlim kim bile

gel gör beni aşk neyledi

mecnun oluban yürürüm

o yarı düşte görürüm

uyanıp melûl olurum

gel gör beni aşk neyledi

miskin yunus biçâreyim

baştan ayağa yâreyim

dost ilinden âvâreyim

gel gör beni aşk neyledi
devamını gör...

geçen gün gördüğüm enteresan durum. adam 32 gündür gelecek kargoyu bekliyormuş. adrese "iki derenin arasındaki yalnız ağacın dibindeki yurtluk" yazmış ve kargocu günlerdir bunların yurdunu arıyormuş.

2020 yılında bile kargo sorunu yaşanıyor ne tuhaf.
devamını gör...

üzülerek açtığım bir başlık son zamanlarda insanlar o kadar iğrenç ve terbiyesiz paylaşımlarda bulunuyorlar ki burada o insanların insanlıklarından şüphe duyuyorum . ve psikolojilerinden şüphe ediyorum bence bu insanların devlet tarafından tespit edilip toplumun ahlaki değerlerine saygısızlık yapmalarından ötürü cezalandırılmalı ve topluma zarar vermeye meyilli oldukları için toplumdan uzaklaştırılmaları lazım . ayıptır kardeşim ya bayan veya erkek kim olursanız olun ulu orta paylaşılacak , konuşulucak , yazılacak şeyler vardır birde gizli saklı olması gereken şeyler vardır . kimse ifade özgürlüğü adı altında terbiyesizlik yapmasın ve bunu normal bir şeymiş gibi algılamamızı beklemesin . sayfanın kurucularının veya yöneticilerinin de bu duruma karşı sessiz kalmaları beni rahatsız ediyor . kendileri bu paylaşımlardan ve yorumlardan rahatsız olmuyorlarsa onlarda bu insanlardan farksızdırlar bence ...
devamını gör...

- what's happening with them sausages, charlie?
- five minutes, turkish.
- it was two minutes five minutes ago!

snatch *
devamını gör...

bir insan konfor alanının dışına çıkamıyorsa yaşlıdır. diğer ifadeyle, yeni şeyler öğrenmiyorsa, artık şaşırmıyorsa ve çoğu şeyi bildiğini düşünüyorsa yaşlıdır.
merak etmiyorsa, keşfetmiyorsa yaşlıdır.
geçmişte, geçmiş anılarında yaşıyorsa yaşlıdır.
sürekli eskiyi tekrar ediyorsa yaşlıdır.

bu tanıma göre biz de yaşlanmışız be sözlük.
devamını gör...

bir insana söylenebilecek ve o kişinin duymaktan en çok hoşlanacağı kelime kendi ismidir.karşıdaki insana ismiyle hitap etmek dikkat çeker, algıyı açar ve sempati oluşturur.

hafızası çok çok kötü olan insanları tenzih ederek ismimi unutan bir kişinin bana yeterince değer vermediğini tabiri caizse beni yeterince iplemediğini düşünürüm.

*
devamını gör...

doğrusu herkesin okunma amacıyla yazdığını düşünüyorum. herkes içini dökmek ve sesini duyurabilmek için yazıyor bence o yüzden tüm sözlüğü dahil edebilirim ben buraya ama yine de yeni yazarlar*keşfetmek için güzel bi yöntem olmuş*.
devamını gör...

bir koşuşturma, bir heyecan. herkesin yüzünde benzer bir gerginlik vardı o akşamüstü. tedirginlik, her yerden bir tehlike gelebileceği ihtimali, belirsizlik. kalabalık bir masada oturuyorlardı. kimse çantasını kucağından indirip sandalyeye bile asmamıştı. telefonlar elde. şarjlar azalmış. nöbetleşe camdan sokağa bakıp duran 9 kişiydiler. ışık'ın telefonu çaldı. arayan iş arkadaşı joseph'ti. murat'tan belgeyi alıp almadığını sordu. saatlerdir bu anın gelmesini bekliyordu ışık. derin bir iç çekti. aldım dedi. korkma dedi joseph hissetmiş gibi. "senden kimse şüphelenmez."

ışık kalktı oturdukları kahveden. ufak tefek çelimsiz bir kızdı. üniversiteye yeni başlamıştı. 2 sene önce gelmişti bu şehre, havasına suyuna bile henüz alışamamıştı. okulun ilk senesi bir hocasının yönlendirmesiyle saat ücretli olarak çalışmaya başladığı, okul ve cafe'den arta kalan zamanlarında veri girişi yaptığı, işini doğru yaptığı taktirde kimsenin kaçta gediğine kaçta gittiğine karışmadığı bu araştırma enstitüsünde, idari işler departmanında asistan olarak çalışan joseph başta olmak üzere herkes onu çok sıcak karşılaşmıştı. yabancılarla çalışmak ne güzel diye düşünmüştü ışık daha ilk haftadan. kesinlikle mezun olduğunda çokuluslu bir yerde çalışması gerektiğine ikna olmuştu çabucak. belçika tarafından fonlanan bu enstitüde neredeyse her milletten 21 tam zamanlı, ışık'ın sayısını bilmediği kadar da yarı zamanlı ya da saat ücretli personel çalışıyordu. ışık çok şanslı görüyordu kendini. onu bu işe yönlendiren hocasına da defalarca kez söylediği gibi hayatı, bakış açısı tamamen değişmişti bu işe başladığından beri.

hiç anlamadığı şeyler olup bitiyordu ama. korkuyordu ışık. ilk defa 3 ay önce enstitünün araştırmacılarından biri tutuklandığında, hemen akabinde de adalet bakanlığı'ndan enstitünün tüm yazışmalarının asıllarının taraflarına ivedilikte teslim edilmesi istendiğinde bir şeylerin yolunda gitmediğini anlamıştı. joseph, ona nerede çalıştığından en yakınları haricinde pek kimseye söz etmemesi gerektiğini söylediğinde didikleme ihtiyacı duymuştu ışık. öğrendiği bilgi kırıntıları bile kanını dondurmaya yetmişti. enstitü'nün üzerinde çok baskı vardı. belçika ile ülke arasında da haber bültenlerine bile yansıyan cinsten çok ciddi bir diplomatik kriz...

joseph 3 gün önce ışık'a muratla görüşmesinin mümkün olup olmadığını sordu. ışık'ın işe girişinden 7 ay sonra direktör yardımcılığından istifa eden, 32 yaşında profesörlüğünü almış murat ve ışık hiçbir diyalog geçmişine sahip değillerdi. ışık anlamamış, nedenini sorma gereği duymuştu. joseph üstü kapalı bir şekilde cevap verdi. ışık çok kurcalamaması gerektiğini ancak bu evrakı almasının ve joseph'e teslim etmesinin ne kadar önemli olduğunu sezmişti. kabul etti. joseph'e, onu bile isteye tehlikeye atmayacağını bilecek kadar güvenirdi. yine de sorma ihtiyacı duydu. "endişelenecek bir şey yok ışık. bunu enstitüde tam zamanlı çalışan biri yapmamalı sadece, durumları biliyorsun az çok." murat ve ışık laleli'de buluşmuşlardı. saati ve yeri joseph haber vermişti ışık'a. ayaküstü bir sohbet, kapalı bir zarf ve bu kadar. 3 dakika bile sürmemişti. her zamanki gibi işe gidecek, 4. kata çıkıp bunu joseph'e verecek ve çıkacaktı. en kötü ne olabilir ki diye düşündü enstitünün bulunduğu sokağa girerken. yokuşu çok hızlı tırmanıyordu, nefes nefese kalmıştı. neredeyse koşar adım yürüdüğünü, kan ter içinde kaldığını enstitünün tam karşısındaki polis kalabalığını fark etmesiyle eş zamanlı kavradı. birden durdu yolun ortasında. ondan tarafa bakan polislerden biriyle göz göze geldi. kafasını önüne eğdi ve yürümeye devam etti. bu defa normal hızda. bahçe kapısına geldiğinde tekrar baktı polislerden tarafa. neredeyse 30 kişilerdi. 4 normal polis otosu, 4 de zırhlı araç vardı. polisler ağır silahlıydı. özel bir ekip olduklarını düşündü ışık. terörle mücadele mi acaba, onların üniforma renkleri böyle mi oluyordu diye düşündü. aynı polis gözlerini dikmiş ışık'a bakıyordu. bir an ne yapacağını bilemedi kadın. kafasını çevirdi hızla, çantasının ön gözünde olması gereken personel kimlik kartını bulamıyordu bir türlü. sinirlenmişti, göz ucuyla sağa, yokuşun yukarısına baktı yeniden. polisin ona doğru yürümeye başladığını gördü. hızla arkasına döndü, yere çömelip çantasını açtı, kimliği yoktu! beyni patlayacak gibiydi. arkasına dönüp baktı, polis ona yürümeye devam ediyordu. galiba gülümsüyordu da. sinirleri bozuldu. kalbi yerinden çıkacak bir hızda atıyordu. kalktı yerden ışık, hızla yokuş aşağı yürümeye başladı. neredeyse koşuyordu. çok yanlış bir şey yaptığını fark etti ama artık çok geçti. polisten kaçıyordu! köşeyi döner dönmez karşısına çıkan, daha önceden dükkan olan ama sonrasında ön ve arka duvarları yıkılarak bir yaya alt geçidine çeviren binanın tam altında polisin kendisine "bayan" diye seslendiğini duydu. zaten burada da bir grup polis olduğunu gördü. hatta bir de masa. kimlik kontrolü yapan, ağır silahlı olmayan polisler ve geçip gitmekte olan insanlar. durdu ışık. kendisini sakinleştirmeye çalıştı ve arkasına döndü. en sakin olmaya çalışan yüz ifadesiyle;

-buyrun memur bey?
-nereye böyle koşa koşa hanfendi?! kimlik göreyim.
-kimlik mi? ha normal kimlik mi? bir saniye. hemen.

polis 27-28 yaşlarında dev gibi bir adamdı. 1.90'ın üzerinde boylu, büyük suratlı, esmer. küçücük bir kadın olan ışık kendini olduğundan da küçük hissetti bu adam karşısında. ellerinin titrediğini fark ettirmemeye çalışarak sırt çantasında cüzdanını aradı. kimliğini verdi. polis elindeki telefondan bir şeylere baktı. kimliği geri verirken konuştu;

-ne aradın öyle yere oturup sen?
-personel kimliğimi aradım da. evde bırakmışım herhalde. bulamadım. bugün ben çalışmıyorum normalde, zaten defterimi alacaktım, unutmuşum dün, önemli bir şey değil. bugün işim bu taraflarda olunca uğrayıp onu alayım dedim ama kimlik yok. (güldü) bulamadım, eve dönüyorum.
-ne iş yapıyorsun sen?
-stajyerim ben. öğrenciyim normalde.
-neden koşarak uzaklaştın peki?
-memur bey, size açık konuşcam, ben hayatımda polis görmüş insan değilim. sizi öyle görünce korktum açıkçası. ne yapacağımı bilemedim. size çok komik gelecek belki ama durum bu. korktum, bir an önce de uzaklaşmak istedim, yemin ederim.
-etme yemin ışık hanım. hem biz korkulcak insanlar mıyız? bak bana... ben ne yapayım senin yeminini. ama gel biraz yürüyelim senlen.
-aslında acelem var benim memur bey. ben gitsem?
-bir öpücük vermeden nereye ışık hanım?
güldü polis.
-anlamadım, ne öpücüğü?
-hadi hadi uzatma, ver bir öpücük bakayım.
öne doğru eğildi. itti ışık polis'i. dehşete kapılmıştı. "ne yapıyorsunuz siz!" dedi, etrafta bir sürü polis, bir sürü insan daha varken bu hadsizlik onu şok etmişti. polisin böyle bir şeye nasıl cesaret edebildiğine anlam verememişti.

-gel bakalım ışık hanım o zaman, merkezde bir ifadenizi alalım sizin.

ne olduğunu anlamadan polis bileklerine kelepçeyi takmıştı genç kadının. inanamıyordu olanlara ışık. tarifsiz bir şekilde korkuyordu. hayatında böyle bir dehşet anı daha yaşamamıştı. bayılacak gibiydi. sürükleyerek götürüyordu onu polis. arkasına baktı. tanıdık bir yüz arıyordu. enstitünün sokağına geri döndüler. yokuşu tırmanırlarken ilerde polisin müdahaleye başladığını gördüler. her yer gazdı. göremedikleri yerleri hedef alan polisler vardı! polis ışık'a baktı, arkalarından gelen polislere belli belirsiz bir işaret yaptı ve koşar adım ışık'ın yanından uzaklaştı. kadın elleri kelepçeli vaziyette sokağın ortasında kalakaldı. arkasına döndü, sokaktaki herkesin müdahale alanına bakmakta ya da koşmakta olduğunu gördü. bir sürü insan ve polis vardı. gerisin geri yokuş aşağı koşmaya başladı. sokağı bitirip binanın altına yöneldi. hızla geçti geçitten, onunla ilgilenen kimse yoktu. incecik bileklerinden düştü düşecek kelepçeden de kurtulabilirse bu kabustan kaçabileceğini düşünürken sokağın köşesinde julio'yu gördü. çok rahatladı. julio enstitüye yeni gelen misafir araştırmacılardan biriydi. onu bu kaostan kurtarabileceğini düşündü ışık. tek derdi şu kelepçeydi. ışık'a gel diye işaret ediyordu julio. ışık ona doğru koşmaya devam etti. arkasına baktı, kendisini takip eden bir polis olup olmadığını anlayamadı. her yerdeydiler! burası kaosun tam merkeziydi. julio ışık'ın elini tuttu, ışık ona "beni bırakma" dedi. enstitünün iki arka sokağındaki depo binasına girdiler, açık plan bu apartmanda her kat ayrı bir daireydi. dış cephesi yarı cam yarı duvar olan tüm bu daireler ortadaki avluya bakacak şekilde, kare düzendeydi. 3. kata çıktılar. arşiv olarak kullanılan bu dairenin kapısının anahtarını verdi julio ışık'a. titreyen kelepçeli elleriyle kapıyı açmaya çalışırken merdivenlerden iki polisin koşarak çıktığını gördü ışık. julio bir üst kata çıkmak için merdivene yönelmişti bu esnada. ışık kapıyı açmayı başarıp içeri girdiğinde hala titriyordu. önce banyoya girdi, camlar sonuna kadar açıktı. camın önündeki mermerde kocaman büyük bir sarı kedi vardı. yangın merdiveninden polislerin çıkıp ona yakalayabileceğini fark ettiği için hızla banyodan çıktı, odalardan birine girip yere çömeldi. polisler bu esnada arşiv katına ulaşmıştı. ışık olduğu yere çömeldi. önünde bir çalışma masası vardı. küçücük olan bedenini bile saklayamayacak kadar küçük olan bu masaya ve banyoda kalmamaya karar veren aklına lanet etti. "o yangın merdivenlerinden onlar gelmeden sen de kaçabilirdin ışık, aptalsın sen" diye düşündü. polisler yere çömelip camdan içeri baktılar. biri öbür yana bakıyordu da bu kumral olan onun olduğu tarafa doğru çeviriyordu kafasını işte. saniyeler sonra görüleceğini fark eden ışık gözlerini sıkı sıkı yumdu.

ve miko uyandı. bir daha da uyuyamadı sabah'ın 3 buçuğundan beri.**
devamını gör...

zirvede bırakmaktır efendim. böylece silinen entrylerinizin hesabını sorabilirsiniz.

-şşt bak bakim buraya.
+bana mı dediniz?
-he sana dedik. sen misin entryleri silen?
+ya ben şey...şeyden ötürü.
-sen ney?
+ühühüüüü!
-mahmut ağlıyo olm bu.
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

şu üsttenci ve lakayt tavır var ya.. sıtkım sıyrıldı bundan.
devamını gör...

kesin bilgidir. o yüzden çinliler uygurlardan korkup onlara kötü birşey yapamıyor. bugün istese rus işgalindeki türklerin hepsi kurtulur ama işte ne gerek var savaşmayalım sevişelim deyip uğraşmıyorlar.
devamını gör...

(bkz: mutluluk) kelimesinin etimolojik tabanı olmaması.
(bkz: umut) kelimesinden türetilmiş olabileceği düşünülüyor.
mutlu olmak için gelecekten beklentiye girilmesine sebep olabiliyor, sıkıntılı bir kelime. ülkenin mutsuzluk sebebi bile olabilir.
devamını gör...

fransızca bon-->iyi, coeur-->yürek sözcüklerinin birleşmesiyle oluşmuş, iyi yürekli, cömert, anlamlarına gelen sıfat soylu sözcük.
bu kişiler paraları olsa da olmasa da başkaları için para harcayan, ikramdan hoşlanan insanlardır. bonkör olmak yaradılıştan gelen bir şey değildir, sonradan öğrenilen bir şeydir. bu tür kişiler neden bonkördürler konusu, araştırma yapmak için de bence iyi bir psikoloji konusudur.
bu sözcük tanzimattan sonra dilimize yerleşmiş ve bizim tarafımızdan yaratılmış bir sözcüktür. daha önce bu sözcük yerine cömert sözcüğü kullanılsa da, cömert sözcüğü bonkör sözcüğünü tam olarak kapsamaz, karşılamaz. bonkörlükte bir boşvermişlik de sezilir. hatta sürekli bir sevilme, ilgi görme, onaylanma isteği bana göre bonkörlüğün olmazsa olmazlarındandır.

kişileri betimleyen sıfat olarak geçmiş zamanlarda sıkça kullanılsa da, günümüzde hem kullanılırlığı azdır hem de günümüz koşullarında artık pek de rastlanılmayan bir özellik olarak, artık iyice modası geçmiştir.
devamını gör...

yeter be. o mutsuz, bu sinirli, bunlar bik bik bik...hayatın keşmekeşine, arkadan vuranlara, sevip de sevmeyenlere, sevip de sevişmeyenlere inat bir isyan, bir baş kaldırı.
devamını gör...

bir ikilem durumudur.
yani, neden olmasın ki, ama aynı zamanda neden olsun ki yani .
devamını gör...

bazı insanları rahatsız eden durum.

aslında aleyna çakır olayının üstü örtülmedi. gelişme oldukça programda veriliyor. her gün takip ettiğim için biliyorum. en son dna örnekleriyle ilgili araştırma yapılacaktı. oradan gelecek sonuç bekleniyor. hatta ümitcan'ın abisi müge anlı'yı tehdit ediyor sosyal medya üzerinden "kardeşimin intikamı ıvır zıvır" diyerek.

rabia naz olayına gelince... dobralık falan denmiş ama her insanın sınırları var. özellikle de türkiye gibi ülkelerde... bir düşünce deneyi yapalım. bir yere kadar çok dürüst olup her olayın üzerine gidebilirsiniz ama eğer işin içinde herhangi bir tehdit varsa, üstelik o tehdit doğrudan size değil sevdiklerinize olursa ne yapardınız mesela? "bana ne! kime ne oluyorsa olsun..." diyebilir miydiniz ya da diyebilecek olan kaç kişi var burada? bu kadının o konuyla ilgili olarak ne yaşadığını hiçbirimiz bilmiyoruz, değil mi? üstelik bir programında "her şeyi burada anlatamıyoruz. bir gün kitap yazmayı düşünüyorum. bazı şeyleri öğrenirsiniz" demişti.

olaylara biraz farklı açılardan bakmaya çalışın. her madalyonun iki yüzü vardır. hep tek taraflı bakılmaz. bu kadın en fazla olayın üzerine ısrarla giderdi, büyük ihtimalle de kimseye bir şey duyuramadan susturulurdu. program da biterdi. bunun kime ne faydası olacaktı? şimdi en azından programın devamı ile birtakım davalar tekrar açılıyor, dolandırıcı tipler tüm türkiye'den şikayetler gelince çete bağlantılarıyla beraber yakalanıyor, farklı şehirlerden yapılan ihbarlarla dosyalar birleştiriliyor vs...

toplumun ahlakını bunlar bozmuyor. toplumun bir kesimi zaten ahlaksız. üstelik altı üstü 1-2 program izlediği için ahlakı bozulan varsa, program bahanedir. o kişi her türlü bahane bulur, ahlakını yine bozar.

esra erol'u izlemediğim için pek yorum yapmayacağım. onu da bilenler değerlendirir.
devamını gör...

devamını gör...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim