161.
yaşadığımız hayatın tek gerçeği
devamını gör...
162.
çünkü çoktan ölüm götürdü seni
ölüm ölüm
gündelik sözlerimiz arasında
geçecek kadar kaba.
ismet özel-üç frenk havası
ölüm ölüm
gündelik sözlerimiz arasında
geçecek kadar kaba.
ismet özel-üç frenk havası
devamını gör...
163.
bir başlangıç.
devamını gör...
164.
kanserle tanıştıktan sonra kendini devamlı hatırlatan sonun başlangıcı
devamını gör...
165.
hayattaki tek gerçek olan ama istemeyen misafirimiz.
devamını gör...
166.
insan için ötesi çözülmez gizemli bir fenomen. yaşayıp geri dönen, yirmi dakikanın üzerinde ölü kalan bir takım vakalar beyin ölümleri gerçekleşmesine rağmen bilinç genişlemesi tarzı enteresan deneyimlerden söz ediyorlar. tabii bu şahsi deneyimlerin bilimselliği tartışılır, belki de o andaki zamansallıktan kaynaklanıyordur fakat ölüm yine de esrarını çözemediğimiz ve bu yüzden bir ölçüde korktuğumuz garip bir olgu.
devamını gör...
167.
okumak için kıvırdığın kitaba bir daha asla geri dönemeyecek olman.
devamını gör...
168.
"ölüm doğmakla başlar"
doğmak ve ölmek aynı anda başlar aslında. hayata attığın o ilk adım ölüme attığın ilk adımdır aynı zamanda ve yaşam ileri sarar ölüm geri... ikisi de aynı gün sıfırlanır... gerçek şu ki her canlı yaşamaya ölür, ölüme doğar...
doğmak ve ölmek aynı anda başlar aslında. hayata attığın o ilk adım ölüme attığın ilk adımdır aynı zamanda ve yaşam ileri sarar ölüm geri... ikisi de aynı gün sıfırlanır... gerçek şu ki her canlı yaşamaya ölür, ölüme doğar...
devamını gör...
169.
yaşarken üzerine bol bol düşünülmesi gerek bu kavramın. hayatın anlamını ancak ölümün gerçek muhteviyatına eriştiğimde bulabileceğime inanırım. ölmeden önce ölmek üzre.
devamını gör...
170.
ismet özel'in üç firenk havası şiiri sanırım her şekliyle anlatıyor bu kavramı.
şiiri paylaştım birde şu minvalde buradan değerlendirilmesi güzel olur kanımca.
şehrin insanı, şehrin insanı, şehrin
kaypak ilgilerin insanı, zarif ihanetlerin.
1. capriccio ölüm
gülünç bir ölümle öldü deniyor max stirner için
çünkü mahvına sebep nihayet bir sinektir
ama fanya kaplan
nasıl öldü diye sorsak sanırım
işimiz fazlasıyla ciddileşir.
bize ne başkasının ölümünden demeyiz
çünkü başka insanların ölümü
en gizli mesleğidir hepimizin
başka ölümler çeker bizi
ve bazen başkaları
ölümü çeker bizim için.
ölümle şaka olmaz diyenler
kıyasıya yanıldılar bu çağda
taksitle ölüm diye bir roman yazıldı artık
önce öl/sonra öde denilmek suretiyle
aşılıp geçildi bu roman da.
doların dalgalanmasına bırakıldı bu çağda ölüm
geceleri şehrin varoşlarında ikâmete mecbur edildi
gündüzün kimlik soruldu ona
sağcı mı solcu mu olduğu sorusuna cevap verdi
seken bir kurşun kadar
kurşunî bir kış denizi kadar bile
taraf tutmayan ölüm.
2. ölüm cantabile
ben ne büyük bir dalgınlıkla bakmış olmalıyım ki hayata
görmedim orda çinko damlar ve plastik sürahilerin tanrısını
yerimi yadırgadım
yerim olmadı zaten kendi mezarımdan başka
çılgının biri sanılmaktan sakınmaya vaktim olmadı
durmadan bir beyaz aygırla taşardım derin göllerden
bir gebe kısrakla kaçardım derin ormanlara
güneşin zekâsıyla doymak isterdim
kaba solgun kâğıtlar sunardı
şehrin insanı bana
şehrin insanı, şehrin insanı, şehrin
kaypak ilgilerin insanı, zarif ihanetlerin.
ogün bugün, şehri dünyanın üstüne kapatıp bıraktım
kapattım gümüş maşrapayla yaralanmış ağzımı
ham elmalar yemekten göveren dudaklarım
mırıldanmasın şehrin mutantan ve kibirli ağrısını.
azıcık gece alayım yanıma yalnız
serçelerin uykusuna yetecek kadar gece
böcekler için rutubet
örümcekler için kuytu
biraz da sabah sisi
yabani güvercin kanatları renginde
biz artık bunlar olarak gidiyoruz
eylesin neyleyecekse şehrin insanı
şehrin insanı, şehrin insanı, şehrin
bozuk paraların insanı, sivilcelerin.
işte öldüm, işte son kadife çiçekleri
son defneler, baldıranlarla kefenlediler beni
bütün kaçaklar için ince bir merhem oldu benim ölümüm
bütün hoşnutsuzlar yanlarında saklayacak
benim ölümümden yayılan kırpıntıları
boğaz tokluğuna çalışanlar
özenle kilitleyecek göğüslerinde
benim ölmüş olmamı
hiçbir yaprak damarından
hiçbir su özünden atamayacak beni
ortaya benim ölümüm sürülecek
pey akçesi olarak
tanrıların ölümünü bir üstlenen çıkınca
ama neler olup bittiğini hiçbir âyetten
hiçbir vakit anlamayacak şehrin insanı
şehrin insanı, şehrin insanı, şehrin
pahalı zevklerin insanı, ucuz cesaretlerin.
3. requiem
bozkırda yaz akşamları seni seyrederdi
seni seyrederdi ormanda gürbüz sabah
ağırkanlı bir güneşle yaşanan kış
ağır, kanlı bir güneşle yaşanan hasat zamanı
bekârların kaburgalarına gümleyen karanlık
isterik kokusu beyaz dantelâların
seni seyrederdi
sen diriyken sana bakmak
başlı ve sonlu bir uğraştı sanki.
gövdene imrenirdi ok atmayı bilenler
gövden aklın gibi engebeli ve dakikti
sokaklarda kavga çıkardı senin yüzünden
sen topuğunu gösterirdin ve dövüş başlardı
ejderlerle çarpışırdı bey çocukları
müminler müşriklerle savaşırlardı.
toprak ve yağmur savaşırlardı
anahtar ve kilit
birbirine girerdi ekmekle bulutlar
kan ve su
nadirle zenit.
isıtırdın salkımları bağlar bozulunca
tohumların bilgisine hısımdın
beyninde yelkenlerini açarak
serinlerdi kısır kadınlar
sen diriyken
sepetlerine çiçek doldurup insanlar
peşinden gelirlerdi
serüvenler peşinden yürürdü endazelerin
mekikler otlakların yörüngesindeydi
ayıklardı insanların rüyalarını
yaktıkları tütsü, okudukları yasin.
sonra öldün, sonra ıslıkladılar seni
gösterişsiz tabutunu yuhaladılar
lahana yaprakları attı sana
sonradan görme tombul ortayaşlılar
semiz, genç burjuvalar seni
tepeden tırnağa fermuarladı,
akşam gezmesine çıkan emekliler bile
duygusuzca silkelediler üzerlerinden
senin gözyaşlarını.
bir soğuk uzay
parıltısıyla anılıyorsun artık
kuru bir bilgisayar tıkırtısıyla
açıyorlar taç yapraklarını ancak
bir alkol koması sırasında
senin yorgunluklarını
hastanelere makbuz yaptılar
çekingen duruşunu intihara karşı
kullanıyorlar koğuşlarda
çünkü çoktan ölüm götürdü seni
ölüm ölüm
gündelik sözlerimiz arasında
geçecek kadar kaba.
şiiri paylaştım birde şu minvalde buradan değerlendirilmesi güzel olur kanımca.
şehrin insanı, şehrin insanı, şehrin
kaypak ilgilerin insanı, zarif ihanetlerin.
1. capriccio ölüm
gülünç bir ölümle öldü deniyor max stirner için
çünkü mahvına sebep nihayet bir sinektir
ama fanya kaplan
nasıl öldü diye sorsak sanırım
işimiz fazlasıyla ciddileşir.
bize ne başkasının ölümünden demeyiz
çünkü başka insanların ölümü
en gizli mesleğidir hepimizin
başka ölümler çeker bizi
ve bazen başkaları
ölümü çeker bizim için.
ölümle şaka olmaz diyenler
kıyasıya yanıldılar bu çağda
taksitle ölüm diye bir roman yazıldı artık
önce öl/sonra öde denilmek suretiyle
aşılıp geçildi bu roman da.
doların dalgalanmasına bırakıldı bu çağda ölüm
geceleri şehrin varoşlarında ikâmete mecbur edildi
gündüzün kimlik soruldu ona
sağcı mı solcu mu olduğu sorusuna cevap verdi
seken bir kurşun kadar
kurşunî bir kış denizi kadar bile
taraf tutmayan ölüm.
2. ölüm cantabile
ben ne büyük bir dalgınlıkla bakmış olmalıyım ki hayata
görmedim orda çinko damlar ve plastik sürahilerin tanrısını
yerimi yadırgadım
yerim olmadı zaten kendi mezarımdan başka
çılgının biri sanılmaktan sakınmaya vaktim olmadı
durmadan bir beyaz aygırla taşardım derin göllerden
bir gebe kısrakla kaçardım derin ormanlara
güneşin zekâsıyla doymak isterdim
kaba solgun kâğıtlar sunardı
şehrin insanı bana
şehrin insanı, şehrin insanı, şehrin
kaypak ilgilerin insanı, zarif ihanetlerin.
ogün bugün, şehri dünyanın üstüne kapatıp bıraktım
kapattım gümüş maşrapayla yaralanmış ağzımı
ham elmalar yemekten göveren dudaklarım
mırıldanmasın şehrin mutantan ve kibirli ağrısını.
azıcık gece alayım yanıma yalnız
serçelerin uykusuna yetecek kadar gece
böcekler için rutubet
örümcekler için kuytu
biraz da sabah sisi
yabani güvercin kanatları renginde
biz artık bunlar olarak gidiyoruz
eylesin neyleyecekse şehrin insanı
şehrin insanı, şehrin insanı, şehrin
bozuk paraların insanı, sivilcelerin.
işte öldüm, işte son kadife çiçekleri
son defneler, baldıranlarla kefenlediler beni
bütün kaçaklar için ince bir merhem oldu benim ölümüm
bütün hoşnutsuzlar yanlarında saklayacak
benim ölümümden yayılan kırpıntıları
boğaz tokluğuna çalışanlar
özenle kilitleyecek göğüslerinde
benim ölmüş olmamı
hiçbir yaprak damarından
hiçbir su özünden atamayacak beni
ortaya benim ölümüm sürülecek
pey akçesi olarak
tanrıların ölümünü bir üstlenen çıkınca
ama neler olup bittiğini hiçbir âyetten
hiçbir vakit anlamayacak şehrin insanı
şehrin insanı, şehrin insanı, şehrin
pahalı zevklerin insanı, ucuz cesaretlerin.
3. requiem
bozkırda yaz akşamları seni seyrederdi
seni seyrederdi ormanda gürbüz sabah
ağırkanlı bir güneşle yaşanan kış
ağır, kanlı bir güneşle yaşanan hasat zamanı
bekârların kaburgalarına gümleyen karanlık
isterik kokusu beyaz dantelâların
seni seyrederdi
sen diriyken sana bakmak
başlı ve sonlu bir uğraştı sanki.
gövdene imrenirdi ok atmayı bilenler
gövden aklın gibi engebeli ve dakikti
sokaklarda kavga çıkardı senin yüzünden
sen topuğunu gösterirdin ve dövüş başlardı
ejderlerle çarpışırdı bey çocukları
müminler müşriklerle savaşırlardı.
toprak ve yağmur savaşırlardı
anahtar ve kilit
birbirine girerdi ekmekle bulutlar
kan ve su
nadirle zenit.
isıtırdın salkımları bağlar bozulunca
tohumların bilgisine hısımdın
beyninde yelkenlerini açarak
serinlerdi kısır kadınlar
sen diriyken
sepetlerine çiçek doldurup insanlar
peşinden gelirlerdi
serüvenler peşinden yürürdü endazelerin
mekikler otlakların yörüngesindeydi
ayıklardı insanların rüyalarını
yaktıkları tütsü, okudukları yasin.
sonra öldün, sonra ıslıkladılar seni
gösterişsiz tabutunu yuhaladılar
lahana yaprakları attı sana
sonradan görme tombul ortayaşlılar
semiz, genç burjuvalar seni
tepeden tırnağa fermuarladı,
akşam gezmesine çıkan emekliler bile
duygusuzca silkelediler üzerlerinden
senin gözyaşlarını.
bir soğuk uzay
parıltısıyla anılıyorsun artık
kuru bir bilgisayar tıkırtısıyla
açıyorlar taç yapraklarını ancak
bir alkol koması sırasında
senin yorgunluklarını
hastanelere makbuz yaptılar
çekingen duruşunu intihara karşı
kullanıyorlar koğuşlarda
çünkü çoktan ölüm götürdü seni
ölüm ölüm
gündelik sözlerimiz arasında
geçecek kadar kaba.
devamını gör...
171.
huzura yolculuk.
devamını gör...
172.
hassas insanların düğünüdür, kurtuluştur.
devamını gör...
173.
ölümü anlatan bir çocuk kitabı; ördek ölüm ve lale.
devamını gör...
174.
epikürcü bir bakış açısı ile mesele olmaktan çıkabilen hadise.
-ölüm geldiğinde sen olmayacaksın, sen varken ise ölüm gelmeyecek.
-ölüm geldiğinde sen olmayacaksın, sen varken ise ölüm gelmeyecek.
devamını gör...
175.
zifiri karanlık.
devamını gör...
176.
zaman zaman günlük hayattaki kaygılarım, koşturmacalarım, uğraşlarımdan çekilip ölümle ilgili düşünüyorum ve ne yaptıysam da ölümün korkutuculuğunu kendim için aşamadım.
evet ben varsam ölüm yok, ruh ve beden ayrı şeyler ve ölümden sonra şimdi duyduğum elem ve kaygıyı o zaman duymayacağım ama yine de zihnimde koşturup duruyor düşünceler.
morgda gördüğüm cesetleri düşünüyorum, tabutla mezarlıktaki çukura indirilen bedenleri hatırlıyorum, huzur dolamıyorum, kaygı duyuyorum nedense, daha yapacak çok şeyim var, bu hayatta göreceğim birsürü şey var diyorum. madem böyle ölüm korkusuyla yaşayacaktım bu hayatı, o zaman neden dünyaya getirildim diyorum. hiç bilmeseydim dünyanın tadını, ölmek için de bir endişem olmayacaktı.
aslında kozmosun zamansallığına baktığımızda benim doğup ölmem okyanustaki bir su damlası kadar bile değerli değil, hiçbir şeyim evren için ama kendim için öyle mi? kendi bilincim için bu ızdırap katlanılamaz bir şey oluyor bazı zamanlarda. ölünce bilincim şimdiki gibi çalışmayacak ama ya çalışırsa?
bir yandan da şunu düşünüyorum, milyarlarca insan doğdu-öldü, kayboldu gitti, ben de onlar kadarım sadece, herkes kadar yaşayıp öleceğim, bu önem verme durumu niye? keşke o kitlesel düşünmeyi hayata geçirebilsem zihnimde ve ölümü olağanlaştırabilsem, ruhsal enerjimin büyük kısmını bu endişeyle tüketmesem.
doğmadan önce geçen zamanlarla ilgili hiç kaygı duymamıştım ki, aynı şekilde ölüm sonrası da rahat olacağım diyorum ama beceremiyorum.
acaba ölüm, insanlarca deneyimlenebilen bir şey olsaydı nasıl anlatılırdı? maalesef bir deneyim, bir yaşantı değil ölüm, bir son gibi gözükse de son da değil, bilinemezliği onun ürkütücülüğünü arttırıyor, bilmek de buhrana sürüklüyor.
bu fikirler zaman zaman alıp beni götürüyor, semalarda dolanıp evime dönüyorum ama döndüğümde suratımdaki asıklık uzun zaman hiç geçmiyor. tekrar günlük hayata dönebilmek dileğiyle şimdilik bırakıyorum.
evet ben varsam ölüm yok, ruh ve beden ayrı şeyler ve ölümden sonra şimdi duyduğum elem ve kaygıyı o zaman duymayacağım ama yine de zihnimde koşturup duruyor düşünceler.
morgda gördüğüm cesetleri düşünüyorum, tabutla mezarlıktaki çukura indirilen bedenleri hatırlıyorum, huzur dolamıyorum, kaygı duyuyorum nedense, daha yapacak çok şeyim var, bu hayatta göreceğim birsürü şey var diyorum. madem böyle ölüm korkusuyla yaşayacaktım bu hayatı, o zaman neden dünyaya getirildim diyorum. hiç bilmeseydim dünyanın tadını, ölmek için de bir endişem olmayacaktı.
aslında kozmosun zamansallığına baktığımızda benim doğup ölmem okyanustaki bir su damlası kadar bile değerli değil, hiçbir şeyim evren için ama kendim için öyle mi? kendi bilincim için bu ızdırap katlanılamaz bir şey oluyor bazı zamanlarda. ölünce bilincim şimdiki gibi çalışmayacak ama ya çalışırsa?
bir yandan da şunu düşünüyorum, milyarlarca insan doğdu-öldü, kayboldu gitti, ben de onlar kadarım sadece, herkes kadar yaşayıp öleceğim, bu önem verme durumu niye? keşke o kitlesel düşünmeyi hayata geçirebilsem zihnimde ve ölümü olağanlaştırabilsem, ruhsal enerjimin büyük kısmını bu endişeyle tüketmesem.
doğmadan önce geçen zamanlarla ilgili hiç kaygı duymamıştım ki, aynı şekilde ölüm sonrası da rahat olacağım diyorum ama beceremiyorum.
acaba ölüm, insanlarca deneyimlenebilen bir şey olsaydı nasıl anlatılırdı? maalesef bir deneyim, bir yaşantı değil ölüm, bir son gibi gözükse de son da değil, bilinemezliği onun ürkütücülüğünü arttırıyor, bilmek de buhrana sürüklüyor.
bu fikirler zaman zaman alıp beni götürüyor, semalarda dolanıp evime dönüyorum ama döndüğümde suratımdaki asıklık uzun zaman hiç geçmiyor. tekrar günlük hayata dönebilmek dileğiyle şimdilik bırakıyorum.
devamını gör...
177.
(bkz: tanatoloji)
devamını gör...
178.
morrie schwartz'ın şu sözü benim için ölümü anlatan en iyi sözdür.
"death ends a life, not a relationship. all the love you created is still there. all the memories are still there. you live on- in the hearts of everyone you have touched and nurtured while you were here."
"ölüm hayatı bitirir, ilişkileri değil. yarattığın tüm sevgi hala oradadır. bütün hatıralar hala oradadır. buradayken dokunduğun ve beslediğin herkesin kalbinde yaşamaya devam edersin."
"death ends a life, not a relationship. all the love you created is still there. all the memories are still there. you live on- in the hearts of everyone you have touched and nurtured while you were here."
"ölüm hayatı bitirir, ilişkileri değil. yarattığın tüm sevgi hala oradadır. bütün hatıralar hala oradadır. buradayken dokunduğun ve beslediğin herkesin kalbinde yaşamaya devam edersin."
devamını gör...
179.
denildiğinde "good place" dizisi geliyor aklıma ve içime gelen o ürpertici kaçırıyor.
devamını gör...
180.
sözlüklerde geçen anlamıyla; insan, hayvan ve bitkilerin yaşamının net ve kesin olarak sona ermesidir.
ancak insan bakış açısıyla bakıldığında zihinlerimizde yarattımız 'insan sözlük' te bu üç canlının da ölümü farklı tanımlanır.
bitkiler için ölümü bir şekil değiştirme hali olarak görürüz. genellikle öldükten sonraki aşama olan çürüme aşamasını onlar için ölümle eşdeğer görürüz. hayvanlarda ölümü yaşamsal fonksiyonların tamamen yok olması ve canlı olma halinin sonlanması olarak görürüz.
insanların ölümüyle ilgili bakış açımız bu kadar net ve kesin değildir. bu kesin olmama durumu, bizi hayvan ve bitkilerden ayıran bir özellik olan öleceğinin farkında olma bilincidir. bu yüzden insanlık, var olduğundan beri ölüm üzerine hep kafa yormuş ve ölümü yoğurarak ona şekil vermeye çalışmıştır. insanlık tarihi boyunca gelişen farklı din, kültür, gelenek ve uygulamalar sonucu ölümün anlamı da farklılaşmış ve her din ve kültüre göre adeta farklı anlamlara bürünmüştür. bazıları ölümü kesin bir yok oluş olarak görürken bazıları başka bir yere gitmek olarak görürler. bana göre en ilginç olan tanım ise ölümün bir form değiştirme olarak görülmesidir. (bkz: reenkarnasyon) aslına bakarsanız ölümün bu kadar farklı anlamlar çağrıştırmasının asıl sebebi, insan türünün egosundan kaynaklanıyor. insan türü yeryüzünü şekillendirme hakkını kendisinde doğal bir hak olarak gördüğü gibi kendi ölümünün bir anlam ifade etmesi gerektiğini düşünür.
benim için ölüm ise sadece ölümdür.
ancak insan bakış açısıyla bakıldığında zihinlerimizde yarattımız 'insan sözlük' te bu üç canlının da ölümü farklı tanımlanır.
bitkiler için ölümü bir şekil değiştirme hali olarak görürüz. genellikle öldükten sonraki aşama olan çürüme aşamasını onlar için ölümle eşdeğer görürüz. hayvanlarda ölümü yaşamsal fonksiyonların tamamen yok olması ve canlı olma halinin sonlanması olarak görürüz.
insanların ölümüyle ilgili bakış açımız bu kadar net ve kesin değildir. bu kesin olmama durumu, bizi hayvan ve bitkilerden ayıran bir özellik olan öleceğinin farkında olma bilincidir. bu yüzden insanlık, var olduğundan beri ölüm üzerine hep kafa yormuş ve ölümü yoğurarak ona şekil vermeye çalışmıştır. insanlık tarihi boyunca gelişen farklı din, kültür, gelenek ve uygulamalar sonucu ölümün anlamı da farklılaşmış ve her din ve kültüre göre adeta farklı anlamlara bürünmüştür. bazıları ölümü kesin bir yok oluş olarak görürken bazıları başka bir yere gitmek olarak görürler. bana göre en ilginç olan tanım ise ölümün bir form değiştirme olarak görülmesidir. (bkz: reenkarnasyon) aslına bakarsanız ölümün bu kadar farklı anlamlar çağrıştırmasının asıl sebebi, insan türünün egosundan kaynaklanıyor. insan türü yeryüzünü şekillendirme hakkını kendisinde doğal bir hak olarak gördüğü gibi kendi ölümünün bir anlam ifade etmesi gerektiğini düşünür.
benim için ölüm ise sadece ölümdür.
devamını gör...