27 yaş
24 gün önce girdiğim yaş. yirmi yedi yaşın muhasebesini yaptığım zaman, korkunç bir reçeteyle karşılaşıyorum. 20'lerin başlarındaki kayıtsızlığın olmadığı ama artık yaşlanıp da umutlarınızın bitmediği bir yaştır 27 yaş. biraz da yaşamdan bahsedelim.
içinde bulunduğumuz ülkenin ekonomik şartları bize uymuyor, çoğumuz bu konulardan rahatsızız ve bunu mızmız çocuklar gibi her yerde dile getiriyoruz. lakin yaşamı büsbütün bir sürgün haline getiren, içinde bulunduğumuz şartlar değil. hiçbir dönemde de olmadı. bir yaşamı mahveden şey, insanın var olan potansiyelini öyle ya da böyle harcamasıdır. zamanı yönetemedik, günceli yakalamakta çok zorlandık, riske girmekten korktuk. takım elbiselilere kaderimizi teslim etmekte müthiş bir arzu duyuyoruz ve bu birçoklarının yaşamını cehenneme çeviriyor. sözlerimizde bir devrimci havası varken, elitlere el açıp medet umacak kadar da yolumuzu kaybetmiş durumdayız.
ben, arturo bandini, yirmi yedi senede şunu öğrendim: yaşamak çok zor. ben bu hayatı beceremedim. hastalıklar yaşadım, en sevdiğim insanı, babamı kaybettim. aile düzenim bozuldu, abimle küstüm, evimi terk ettim ve evsiz kaldım. küsüratları da var bu işin ama işin çerçevesi bu. hayat bana zor geldi biraz. çok erken anladım yanık türkülerin hangi hislerle yazıldığını. şımarmanın ne olduğunu unuttum. çünkü bana göre gençlik demek kayıtsızlık demekti, vurdumduymazlık demekti, hata yapma lüksüydü; utanacak işler yapacağımız zamanlardı gençlik, birilerinin arkasını toplayacağımız değil, birilerinin arkamızı toplayacağı zamanlardı. ben böyle tahmin etmiştim çünkü çevremde böyle gördüm ve hala böyle görüyorum.
20'ler demek "ben bir şey yaptım arkadaşlar" deyip, saçma sapan bir şeyden övgü beklemekti. bu arzu, bu beklentiydi. kız arkadaşınla öpüşmekti, onunla gezip tozmaktı. kafaları çekip sabahlara kadar eğlenmekti. gençlik buydu. gençlik, bir elimizi pantolonumuzun cebine sokup sigara içerek kasvetli sokaklarda yürümek değildi. renkliydi be kardeşim. yaşam, bize hiçbir standartın olmadığını, işin içindeysen her türlü boku sana yedirebileceğini, her çeşit senaryoyu sana dayatabileceğini açıkça gösterdi. geri dönüşü olmayan izler bıraktı bizde. yirmi yedi yaşın defterini zorluklarla doldurdu.
artık zorlanıyorum. aşti otogarındayım ve istanbul'a kalkacak otobüsü bekliyorum. bir meçhule doğru yol alacağım. ne getirir, ne götürür bilinmez ama hayatın adamakıllı üstüne bindiği insanlar iyi bilirler ki: artık iyi bir şeyin olmasını istemekten, umut etmekten ziyade daha kötü şeylerin olmaması için temkinli olursunuz. temkinliyim artık, daha ne kadar üzerimize geleceğini bilmediğimiz bir yaşamın tehditi altındayım. 27 yaşındayım ve ben bu hayatı sevenlerden olamadım.
içinde bulunduğumuz ülkenin ekonomik şartları bize uymuyor, çoğumuz bu konulardan rahatsızız ve bunu mızmız çocuklar gibi her yerde dile getiriyoruz. lakin yaşamı büsbütün bir sürgün haline getiren, içinde bulunduğumuz şartlar değil. hiçbir dönemde de olmadı. bir yaşamı mahveden şey, insanın var olan potansiyelini öyle ya da böyle harcamasıdır. zamanı yönetemedik, günceli yakalamakta çok zorlandık, riske girmekten korktuk. takım elbiselilere kaderimizi teslim etmekte müthiş bir arzu duyuyoruz ve bu birçoklarının yaşamını cehenneme çeviriyor. sözlerimizde bir devrimci havası varken, elitlere el açıp medet umacak kadar da yolumuzu kaybetmiş durumdayız.
ben, arturo bandini, yirmi yedi senede şunu öğrendim: yaşamak çok zor. ben bu hayatı beceremedim. hastalıklar yaşadım, en sevdiğim insanı, babamı kaybettim. aile düzenim bozuldu, abimle küstüm, evimi terk ettim ve evsiz kaldım. küsüratları da var bu işin ama işin çerçevesi bu. hayat bana zor geldi biraz. çok erken anladım yanık türkülerin hangi hislerle yazıldığını. şımarmanın ne olduğunu unuttum. çünkü bana göre gençlik demek kayıtsızlık demekti, vurdumduymazlık demekti, hata yapma lüksüydü; utanacak işler yapacağımız zamanlardı gençlik, birilerinin arkasını toplayacağımız değil, birilerinin arkamızı toplayacağı zamanlardı. ben böyle tahmin etmiştim çünkü çevremde böyle gördüm ve hala böyle görüyorum.
20'ler demek "ben bir şey yaptım arkadaşlar" deyip, saçma sapan bir şeyden övgü beklemekti. bu arzu, bu beklentiydi. kız arkadaşınla öpüşmekti, onunla gezip tozmaktı. kafaları çekip sabahlara kadar eğlenmekti. gençlik buydu. gençlik, bir elimizi pantolonumuzun cebine sokup sigara içerek kasvetli sokaklarda yürümek değildi. renkliydi be kardeşim. yaşam, bize hiçbir standartın olmadığını, işin içindeysen her türlü boku sana yedirebileceğini, her çeşit senaryoyu sana dayatabileceğini açıkça gösterdi. geri dönüşü olmayan izler bıraktı bizde. yirmi yedi yaşın defterini zorluklarla doldurdu.
artık zorlanıyorum. aşti otogarındayım ve istanbul'a kalkacak otobüsü bekliyorum. bir meçhule doğru yol alacağım. ne getirir, ne götürür bilinmez ama hayatın adamakıllı üstüne bindiği insanlar iyi bilirler ki: artık iyi bir şeyin olmasını istemekten, umut etmekten ziyade daha kötü şeylerin olmaması için temkinli olursunuz. temkinliyim artık, daha ne kadar üzerimize geleceğini bilmediğimiz bir yaşamın tehditi altındayım. 27 yaşındayım ve ben bu hayatı sevenlerden olamadım.
devamını gör...
mankurtlaştırma
köleleştirmek için işkence etmek mânâsına geldiğini düşündüğüm kelime.
devamını gör...
nutuk okumamış türk genci
çoğu türk gencinin okuması gerekendir. fakat okumayıp okudum görünümü veren bir kesim var. orada burada yorumlarda gözükenlerdir. mutlaka okuyun.
devamını gör...
erkeklerin sürekli fotoğraf istemesi
istemem. merak ediyorsam gider görüşürüm. insanları bunaltmayın.
devamını gör...
yoldaş benjamin levent gültekin podcast'i
yoldaş benjamin franklin ile levent gültekin'in yaptığı samimi sohbeti içerir.
radyo yayınları için düşündüğümüz podcast serisinin ilki.
radyo yayınları için düşündüğümüz podcast serisinin ilki.
devamını gör...
30 yaş üstü kadınların teyze olması
a aaa, teyze olmuşum. 29'dan çok farkı yok gibi gelmişti halbukisi. demeyin öyle şeyler minyon tipliyiz küçük duruyoruz. *
devamını gör...
yazarların itiraf köşesi
dün atılmasın ziyan olmasın diye yediğim 3 günlük şehriye çorbasından zehirlendim. inanabiliyor musunuz? şehriye çorbasından zehirlendim *
sinirlerim bozuldu daha fazla itiraf edemeyeceğim.
t: notre whis'in vizyonsuz midesinden itiraflar.
sinirlerim bozuldu daha fazla itiraf edemeyeceğim.
t: notre whis'in vizyonsuz midesinden itiraflar.
devamını gör...
tanrı'nın dua kabul oranını çok düşük tutması
dünyada birden fazla din olmasından dolayı olduğunu düşündüğüm durum. hangi birine yetişeceğini şaşırıp kitapları karıştırma ihtimali olduğundan dolayı olabilir. en iyisi hiç duymamış gibi yapayım diyordur.
devamını gör...
on ayrılık şiiri
ataol behramoğlu'nun yitik bir ezgisin sadece cümleleri ile insanı olduğu zemine çivileyen aşk iki kişiliktir şiirinden ismini almış olan şiir koleksiyonunun ayrılık üzerine yazılmış 10 şiirden oluşan bölümü. günlük şiirler'de şöyle bir dizesi vardır onat kutlar'ın: "yoksulluklardan bir devrim bile yapılabilir. ama hiçbir şey, hiçbir şey yapılamaz ayrılıklardan." lakin behramoğlu yoksulluklardan bir devrim yapamadıysa bile ayrılıklardan silah, kelimelerden ise insanı boş bir kukla gibi yere yığan kurşunlar yapmıştır. okuyana ise attila ilhan'ın çok önce karaladığı bir cümleyi tekrar etmek düşüyor yalnızca; ağır kan kaybıyız. her şiir öyle farklı bir hikayenin altını çiziyor ki, insan hayret ediyor ayrılığın bunca farklı çeşidi olabileceğine. belki de aşkı hiç tatmayışımdan, ayrılıklara da yabancıyım bu kadar. koleksiyonun şiirleri bazen 'öylesine yalnızım ki sanki yokum eriyor eski ben ve yeni biri olamıyorum' dedirten bir çaresizliğin tanımı iken bazı zamanlar 'mayıs sabahları bir çocuğum ben örselenmiş ve ilk çağla güzelliğinde hayata meydan okuyorum henüz yazılmamış şiirlerimle.' dizelerindeki gibi bir umudun portresine dönüşüyor. yine de ne olursa olsun bütüne bakıldığında kitaba ismini de vermiş olan şiirin ne denli baskın olduğunu görmek mümkün çünkü günün sonunda aşk biraz iki kişilik bir şeydir. o yüzden ayrılıklardan da en fazla şiir yapılabilir.
i.
hayatta ve ölümde ayrıldık
ayrıldı iki beden
gönüllerimiz ayrıldı
seslerimiz ayrıldı birbirinden
ellerimiz ayrıldı
kokularımız
aynı yatakta uyumalarımız
gülüşlerimiz
gözyaşlarımız
düşlerimiz ayrıldı birbirinden
ruhun içindeki gece
kapladı her şeyi birden.
ii.
sadece ikimize değil
bütün hayata üzgünüm
fotograflarda
bir gece hatırası
öylesine yalnızım ki
sanki yokum
eriyor eski ben
ve yeni biri olamıyorum
keder sokulgan adımlarıyla
gelip kıvrılıyor yüreğime
hayat sakin
şafakta evler gibi
sanki hiçbir şey olmadı
ikimiz yokuz sadece
biz olan ikimiz yokuz
deniz hep orada
ve ağaçlar aynı düşlerinde.
iii.
bir mayıs sabahı kalbimde şarkısını söylüyor
ve kanat sesleri bir kusun
bir kuşun kanat sesleri
bir çocuğun ağlayışı
kazıyorum yeryüzünün yüreğini
çiçekler fışkırıyor ve bir mayıs sabahı
kazıyorum aşkı
acılar fışkırıyor, söylenmemiş sözler
hayat bana meydan okuyor
ve ben onu ele geçirmeye çalışıyorum yeniden
tuzaklar kuruyorum
sapanımla nişan alıyorum
mayıs sabahları bir çocuğum ben
örselenmiş ve ilk çağla güzelliğinde
hayata meydan okuyorum
henüz yazılmamış şiirlerimle.
iv.
başka biri olacaksın istemesen de
tenine başka bir ten dokunduğunda
gövden buluştuğunda başka bir gövdeyle
başka bir nefesle karıştığında nefesin
başka biri olacaksın istemesen de
gece uykunda ya da gün ortasında
irkileceksin apansız bir duyguyla
bir uçurum kıyısında sendelemiş gibi
başka biri olacaksın istemesen de
bakışlarımın izini taşıyan giysilerin
tüketecek ömürlerini birer birer
değişecek yeri bir dolabın, pencerede bir çiçeğin
başka biri olacaksın istemesen de
dudaklarında benden sonraki bir çizgi
tanımadığım bir ton gülümseme
ve artık beni unutmaya başlayan gözlerin
sonra, sonra artık başka birisin.
v
sözün bittiği yerde
yürek kendi kendine konuşmaya başlar
tabut çiviliyor bir adam
sabahın köründe
şiir
kendi kendimle konuştuğum yerde başlıyor
bir mumun
çıtırtılarla yanmaya başlaması gibi
sabahleyin ben
sanki çocukluğumdayım
kımıldamasam
hayat da duracak sanki.
yiten bir aşk
yiten çocukluk gibidir
hüzün çırılçıplaktır bir yaz öğlesinde
ve gölgesizdir.
vi.
geçmiş zaman
anımsanıyorsa, şimdidir
koparılıp atılır ya da
bir yaprak gibi bir defterden
koparılıp atılan
çırpınan bir yürek olabilir
ya da bir yaz gecesi
yıldızları can çekişen.
vii.
dilimin altında özlem var
ve karışık bir dua
boğulmuş anılar
seni getirmez bana
şiirler bana seni getiremez
ne de bir yazdan kalan kırıntılar
bir taş olabilseydim
uyku ya da rüzgar
ilkbahar yine gelecek
belki yine mutlu olurum
bir dilsizin şarkısına benzeyecek
senden sonra mutluluğum.
viii.
bir ölüme alışmak gibi
geçecek birbirimize olan sevgimiz
insanın tek bir yüzü yoktur ki
ya da tek bir geleceği
taştan bir kutuda uyuduğumda
beni acıtan karanlıkta
düşünüp onsuz da olabileceğimi
gecedir, rüzgarın ıslak sesi
gözlerime karanlık dolduğunda
çağırıp dargınlık meleğini.
ix.
iyi ölümler bayım, rüzgarın kanadığı bir gece yarısında
iyi ölümler, en derin sularda
morarsın akasya çiçekleri ve yoğunlaşsın güller
geçmiş ve gelecek baharlara iyi ölümler
gelir dağınık güz, göz çukurları ıslak
geçer sokaktan bir yağmur yalnayak
iyi ölümler bayım, vurulsun ağzınıza ve gözlerinize mühür
çünkü güz çürükleriyle iyi ömür.
x.
içimde cam kırıklarına benzeyen bir gönül kırıklığı
kapatıyorum sayfalarını eskimiş bir kitabın
tozlu hüzünler, solgun bir gülümseyiş tadı
artık eskimiş bir hayatın sayfalarını kapatıyorum
kapatıyorum geçmiş bir denizin kapılarını.
edit: imla
i.
hayatta ve ölümde ayrıldık
ayrıldı iki beden
gönüllerimiz ayrıldı
seslerimiz ayrıldı birbirinden
ellerimiz ayrıldı
kokularımız
aynı yatakta uyumalarımız
gülüşlerimiz
gözyaşlarımız
düşlerimiz ayrıldı birbirinden
ruhun içindeki gece
kapladı her şeyi birden.
ii.
sadece ikimize değil
bütün hayata üzgünüm
fotograflarda
bir gece hatırası
öylesine yalnızım ki
sanki yokum
eriyor eski ben
ve yeni biri olamıyorum
keder sokulgan adımlarıyla
gelip kıvrılıyor yüreğime
hayat sakin
şafakta evler gibi
sanki hiçbir şey olmadı
ikimiz yokuz sadece
biz olan ikimiz yokuz
deniz hep orada
ve ağaçlar aynı düşlerinde.
iii.
bir mayıs sabahı kalbimde şarkısını söylüyor
ve kanat sesleri bir kusun
bir kuşun kanat sesleri
bir çocuğun ağlayışı
kazıyorum yeryüzünün yüreğini
çiçekler fışkırıyor ve bir mayıs sabahı
kazıyorum aşkı
acılar fışkırıyor, söylenmemiş sözler
hayat bana meydan okuyor
ve ben onu ele geçirmeye çalışıyorum yeniden
tuzaklar kuruyorum
sapanımla nişan alıyorum
mayıs sabahları bir çocuğum ben
örselenmiş ve ilk çağla güzelliğinde
hayata meydan okuyorum
henüz yazılmamış şiirlerimle.
iv.
başka biri olacaksın istemesen de
tenine başka bir ten dokunduğunda
gövden buluştuğunda başka bir gövdeyle
başka bir nefesle karıştığında nefesin
başka biri olacaksın istemesen de
gece uykunda ya da gün ortasında
irkileceksin apansız bir duyguyla
bir uçurum kıyısında sendelemiş gibi
başka biri olacaksın istemesen de
bakışlarımın izini taşıyan giysilerin
tüketecek ömürlerini birer birer
değişecek yeri bir dolabın, pencerede bir çiçeğin
başka biri olacaksın istemesen de
dudaklarında benden sonraki bir çizgi
tanımadığım bir ton gülümseme
ve artık beni unutmaya başlayan gözlerin
sonra, sonra artık başka birisin.
v
sözün bittiği yerde
yürek kendi kendine konuşmaya başlar
tabut çiviliyor bir adam
sabahın köründe
şiir
kendi kendimle konuştuğum yerde başlıyor
bir mumun
çıtırtılarla yanmaya başlaması gibi
sabahleyin ben
sanki çocukluğumdayım
kımıldamasam
hayat da duracak sanki.
yiten bir aşk
yiten çocukluk gibidir
hüzün çırılçıplaktır bir yaz öğlesinde
ve gölgesizdir.
vi.
geçmiş zaman
anımsanıyorsa, şimdidir
koparılıp atılır ya da
bir yaprak gibi bir defterden
koparılıp atılan
çırpınan bir yürek olabilir
ya da bir yaz gecesi
yıldızları can çekişen.
vii.
dilimin altında özlem var
ve karışık bir dua
boğulmuş anılar
seni getirmez bana
şiirler bana seni getiremez
ne de bir yazdan kalan kırıntılar
bir taş olabilseydim
uyku ya da rüzgar
ilkbahar yine gelecek
belki yine mutlu olurum
bir dilsizin şarkısına benzeyecek
senden sonra mutluluğum.
viii.
bir ölüme alışmak gibi
geçecek birbirimize olan sevgimiz
insanın tek bir yüzü yoktur ki
ya da tek bir geleceği
taştan bir kutuda uyuduğumda
beni acıtan karanlıkta
düşünüp onsuz da olabileceğimi
gecedir, rüzgarın ıslak sesi
gözlerime karanlık dolduğunda
çağırıp dargınlık meleğini.
ix.
iyi ölümler bayım, rüzgarın kanadığı bir gece yarısında
iyi ölümler, en derin sularda
morarsın akasya çiçekleri ve yoğunlaşsın güller
geçmiş ve gelecek baharlara iyi ölümler
gelir dağınık güz, göz çukurları ıslak
geçer sokaktan bir yağmur yalnayak
iyi ölümler bayım, vurulsun ağzınıza ve gözlerinize mühür
çünkü güz çürükleriyle iyi ömür.
x.
içimde cam kırıklarına benzeyen bir gönül kırıklığı
kapatıyorum sayfalarını eskimiş bir kitabın
tozlu hüzünler, solgun bir gülümseyiş tadı
artık eskimiş bir hayatın sayfalarını kapatıyorum
kapatıyorum geçmiş bir denizin kapılarını.
edit: imla
devamını gör...
ülkede youtube kanalı açmayan takribi 10 kişi kalması
bu tespiti birazdan yeni açtığım youtube kanalımda da paylaşacağım. maalesef 1 kişi daha azalacak.
devamını gör...
13 mayıs 2021 turizm bakanlığı'nın yayınladığı video
yemin ederim 3.dünya savaşı olaydı da toplu tüfekli yenileydik, böyle insanını aşağılayarak peşkeş çekmek, bu rezillik katlanılır gibi değil.
devamını gör...
depresyon
genel anlamda çocuksu ve mutlu bir insanım. olayların en olumsuz yanlarını görüp kendini üzen bir tip değilim. depresyona sigarayı bıraktıktan sonra girdim ki bağırsak kaynaklı depresyon denilen bir durumdu. şunu anladım, depresyon bir tür ölüm hali.
saçlarımı taramaya bile halim yoktu. sürekli yatıp ağlıyordum, o güne kadar hiç dikkatimi çekmemiş ya da belki önemsemediğim geçmiş detayları düşünüp büyük mesele haline getiriyordum. sanki o güne kadar hiç mutlu tek bir anım olmamış gibiydi. yaşamanın ve o güne kadar yaşanmış anıların herhangi bir önemi yoktu.
tek iyi yönü kendimi bulmuş olmam oldu. daha empatik bir insan haline geldim. insanlara karşı daha sakin ve anlayışlı davranmaya çalışıyorum çünkü karşımda duran o insanın kendi içinde neler yaşadığını bilmediğimin farkındayım. hayatın sadece benim doğru ve yanlışlarımdan ibaret olmadığını biliyorum. sanıyorum buna olgunlaşmak deniyor, depresyon sayesinde bu seviyeye anca gelebildim.
bir şekilde o süreç boyunca tedavi için tek adım atmamış olmanın pişmanlığını yaşıyorum. çünkü sahiden bu ciddi bir süreç. depresyonda olan arkadaslarin tedavi için kararlı olmaları gerekiyor. bunu tek başına atlatmaya çalışmak sahiden çok yorucu ve gereksiz bir çaba çünkü.
saçlarımı taramaya bile halim yoktu. sürekli yatıp ağlıyordum, o güne kadar hiç dikkatimi çekmemiş ya da belki önemsemediğim geçmiş detayları düşünüp büyük mesele haline getiriyordum. sanki o güne kadar hiç mutlu tek bir anım olmamış gibiydi. yaşamanın ve o güne kadar yaşanmış anıların herhangi bir önemi yoktu.
tek iyi yönü kendimi bulmuş olmam oldu. daha empatik bir insan haline geldim. insanlara karşı daha sakin ve anlayışlı davranmaya çalışıyorum çünkü karşımda duran o insanın kendi içinde neler yaşadığını bilmediğimin farkındayım. hayatın sadece benim doğru ve yanlışlarımdan ibaret olmadığını biliyorum. sanıyorum buna olgunlaşmak deniyor, depresyon sayesinde bu seviyeye anca gelebildim.
bir şekilde o süreç boyunca tedavi için tek adım atmamış olmanın pişmanlığını yaşıyorum. çünkü sahiden bu ciddi bir süreç. depresyonda olan arkadaslarin tedavi için kararlı olmaları gerekiyor. bunu tek başına atlatmaya çalışmak sahiden çok yorucu ve gereksiz bir çaba çünkü.
devamını gör...
ayasofya
nika ayaklanmalarinda sehrin buyuk bir kismi ile beraber ikinci ayasofya da yanmisti. nika ayaklanmalari bastirildiktan sonra basileus justinianus yani bir ayasofya'nin insaasi icin ise koyuldu. bu yeni ayasofya, onceki iki ayasofya gibi olmayacakti. justinianus'un restauratio imperii, roman imparatorlugu'nun restorasyonu projesinin ihtisamina yakisacak, yeni roma'nin baskentinin sembolu olacak bir ayasofya olacakti.
justinianus, yeni ayasofya'nin tasarimi icin iki tane matematikciyi gorevlendirdi: trallesli anthemios ve miletuslu isidoros. ayasofya'nin insaasi 5 yil surdu ve 537'de tamamlandi. justinianus, o zamana kadar gorulmus en buyuk kilise ve en buyuk kubbeyi 5 yilda insaa etmeyi basarmisti. (bkz: justinianus)
ayasofya'nun oncellikle cok ciddi bir kubbe sikintisi var. ilk yapildiginda, kubbe sacma derecede buyuk. zaten kubbe iki veya uc defa cokuyor. en son, mimar sinan'in yerlestirdigi dis desteklerden sonra daha saglam bir hale geliyor ve 16. yuzyildan sonra bir daha cokmuyor.
bu kadar kudretli bir yapi tabii ki gorenleri etkiliyor. gec antik mimarinin en son buyuk eseri ve bizans mimarisinin ilk buyuk eseri olarak kabul ediliyor ayasofya. bati hristiyan dunyasi da, dogu hristiyan dunyasi da, islam dunyasi da ayasofya'dan cok ciddi sekilde esinleniyor. ayasofya'nin yeri, klasik osmali mimarisinde cok onemli. kubbe yapisi, neredeyse her zaman ayasofya'dan esinlenerek tasarlaniyor ve ayasofya'nin kubbesini gecmek bir obsesyon haline geliyor.
ayasofya'nin mozaikleri konusu sanildigindan cok farkli aslina bakarsaniz. ayasofya ilk insaa edildiginde tabii ki mozaikler var. ancak 9. yuzyildaki ikonoklazm akimiyla mozaikler sokuluyor. ıkonoklazmin, bizans kraliyetindeki etkisini kaybetmesiyle 10. yuzyilda yeni mozaikler yaptiriliyor ve bu mozaiklerin orijinallerinden daha etkileyici oldugu iddia ediliyor. 4. hacli seferlerinde, 1204'te istanbul latinler tarafindan yagmalandiginda, cahil ve vandal haclilar mozaiklerin bazi parcalarini caliyorlar. (bkz: dördüncü haçlı seferi) bundan sonra mozaiklere pek dokunulmuyor aslina bakarsaniz.
1453'de, fatih sultan mehmet ayasofya'yi camiye cevirdikten sonra mozaiklere dokunmuyor. ustlerini de kapatmiyor. hristiyanlar ayasofya'yi kullanmaya da devam ediyorlar bir taraftan. cami olsa bile. (fatih kafirmis gorunuse bakilirsa?). mozaiklerin ustu, ilk kez 18.inci yuzyilda siva ile kapatiliyor. sonra, 19. yuzyilda mozaiklerin ustunun tekrar acilmasi icin calismalar oluyor. (yanlis hatirlamiyorsam abdulmecit bir takim calismalarda bulunuyor). ancak ustu acilan kisimlar, cemaat tarafindan yagmalandigi icin calismalar duruyor.
ayasofya'yi bu kadar essiz kilan bir suru ozelligi var: bizans mimarisi, outlier kubbesi, dort farkli din tarafindan kullanilmasi (hellenik paganizm, ortodoks ve katolikler, sunni islam), vs. ancak benim ozellikle parmak basmak istedigim bir nokta var: ayasofya, dogu ile batinin en basarili sentezlerinden biri ve bundan mutevellit, istanbul'u cok iyi yansitiyor. bizans imparatorlugu, bir avrupa imparatorlugu degil. bizans, osmanli gibi dogu ve bati arasinda sikisip kalmis, medeniyetler arasi bir gecis haline gelmis bir imparatorluk. osmanli da boyle. ayasofya'nin icine girdiginiz de ise gordugunuz tek sey bizans eseri degil, osmanli doneminde eklenmis bir suru sey. ayasofya, bizans ve osmanli'nin kusursuz bir sentezi, ki bu iki imparatorluk da dogu ve batinin bir sentezi.
bundan mutevellit, ayasofya'nin muze olmasi cami olmasindan daha uygun. ayasofya, dinler uzeri, kulturler uzeri bir eser. ayasofya, sadece bir dinin, bir kulturun basarisi degil. ayasofya, bir karisim, dinlerin ve kulturlerin uzerinde bir sembol. ayasofya, butun insanligin eseri.
justinianus, yeni ayasofya'nin tasarimi icin iki tane matematikciyi gorevlendirdi: trallesli anthemios ve miletuslu isidoros. ayasofya'nin insaasi 5 yil surdu ve 537'de tamamlandi. justinianus, o zamana kadar gorulmus en buyuk kilise ve en buyuk kubbeyi 5 yilda insaa etmeyi basarmisti. (bkz: justinianus)
ayasofya'nun oncellikle cok ciddi bir kubbe sikintisi var. ilk yapildiginda, kubbe sacma derecede buyuk. zaten kubbe iki veya uc defa cokuyor. en son, mimar sinan'in yerlestirdigi dis desteklerden sonra daha saglam bir hale geliyor ve 16. yuzyildan sonra bir daha cokmuyor.
bu kadar kudretli bir yapi tabii ki gorenleri etkiliyor. gec antik mimarinin en son buyuk eseri ve bizans mimarisinin ilk buyuk eseri olarak kabul ediliyor ayasofya. bati hristiyan dunyasi da, dogu hristiyan dunyasi da, islam dunyasi da ayasofya'dan cok ciddi sekilde esinleniyor. ayasofya'nin yeri, klasik osmali mimarisinde cok onemli. kubbe yapisi, neredeyse her zaman ayasofya'dan esinlenerek tasarlaniyor ve ayasofya'nin kubbesini gecmek bir obsesyon haline geliyor.
ayasofya'nin mozaikleri konusu sanildigindan cok farkli aslina bakarsaniz. ayasofya ilk insaa edildiginde tabii ki mozaikler var. ancak 9. yuzyildaki ikonoklazm akimiyla mozaikler sokuluyor. ıkonoklazmin, bizans kraliyetindeki etkisini kaybetmesiyle 10. yuzyilda yeni mozaikler yaptiriliyor ve bu mozaiklerin orijinallerinden daha etkileyici oldugu iddia ediliyor. 4. hacli seferlerinde, 1204'te istanbul latinler tarafindan yagmalandiginda, cahil ve vandal haclilar mozaiklerin bazi parcalarini caliyorlar. (bkz: dördüncü haçlı seferi) bundan sonra mozaiklere pek dokunulmuyor aslina bakarsaniz.
1453'de, fatih sultan mehmet ayasofya'yi camiye cevirdikten sonra mozaiklere dokunmuyor. ustlerini de kapatmiyor. hristiyanlar ayasofya'yi kullanmaya da devam ediyorlar bir taraftan. cami olsa bile. (fatih kafirmis gorunuse bakilirsa?). mozaiklerin ustu, ilk kez 18.inci yuzyilda siva ile kapatiliyor. sonra, 19. yuzyilda mozaiklerin ustunun tekrar acilmasi icin calismalar oluyor. (yanlis hatirlamiyorsam abdulmecit bir takim calismalarda bulunuyor). ancak ustu acilan kisimlar, cemaat tarafindan yagmalandigi icin calismalar duruyor.
ayasofya'yi bu kadar essiz kilan bir suru ozelligi var: bizans mimarisi, outlier kubbesi, dort farkli din tarafindan kullanilmasi (hellenik paganizm, ortodoks ve katolikler, sunni islam), vs. ancak benim ozellikle parmak basmak istedigim bir nokta var: ayasofya, dogu ile batinin en basarili sentezlerinden biri ve bundan mutevellit, istanbul'u cok iyi yansitiyor. bizans imparatorlugu, bir avrupa imparatorlugu degil. bizans, osmanli gibi dogu ve bati arasinda sikisip kalmis, medeniyetler arasi bir gecis haline gelmis bir imparatorluk. osmanli da boyle. ayasofya'nin icine girdiginiz de ise gordugunuz tek sey bizans eseri degil, osmanli doneminde eklenmis bir suru sey. ayasofya, bizans ve osmanli'nin kusursuz bir sentezi, ki bu iki imparatorluk da dogu ve batinin bir sentezi.
bundan mutevellit, ayasofya'nin muze olmasi cami olmasindan daha uygun. ayasofya, dinler uzeri, kulturler uzeri bir eser. ayasofya, sadece bir dinin, bir kulturun basarisi degil. ayasofya, bir karisim, dinlerin ve kulturlerin uzerinde bir sembol. ayasofya, butun insanligin eseri.
devamını gör...
yazılı olmayan ilişki kuralları
her bireyin özel alanı vardır.
devamını gör...
yemek yapmaktan zevk alan insan
mukemmel bir kafa dagitma yontemi oldugu icin; dusuncelerden uzaklasma ihtiyacinda mutfaga kosar. sogan dograrken dusman bellediklerini aklindan gecirir, keser bicer.*
elinin lezzetine guvenen*; yeni seyler denemeyi, yeni seyler yemekten daha cok seven kisidir ayni zamanda. yapar, etrafindakilere yedirir, nabiz olcer. eger ki yemek begenilirse tekrar yap diye yalvartmaktan hoslanir.*
el bileklerinden kisinin hamaratligi olculebilir.*
elinin lezzetine guvenen*; yeni seyler denemeyi, yeni seyler yemekten daha cok seven kisidir ayni zamanda. yapar, etrafindakilere yedirir, nabiz olcer. eger ki yemek begenilirse tekrar yap diye yalvartmaktan hoslanir.*
el bileklerinden kisinin hamaratligi olculebilir.*
devamını gör...
yazarların normal sözlük’te yazma nedenleri
romantik bir melankoli olarak algılanmasın. yaşamımın en yalnız dönemlerinden birini yaşarken tanıdım kafasözlüğü. kendi sesimi dinlemekten bıkıyorum çoğu zaman. birilerini duymak ve birilerinin sözlerimi duyduğunu bilmek bonusu oluyor bu deneyimin.
devamını gör...
leke çevrimi
güneş lekelerinin ortaya çıkma, yüzeyde bir süre boyunca gözlenme ve kaybolma periyoduna verilen ad. lekelerin belirli dönemleri takip ettiği ilk kez alman amatör astronom samuel heinrich schwabe tarafından fark edildi.
schwabe yaklaşık 50 yıl boyunca yaptığı gözlemleri kayıt altına aldı. buna göre, güneş üzerinde manyetik alan nedeniyle ortaya çıktığını bildiğimiz lekeler, ortalama olarak 10 ila 12 yılda bir belirdiğini ve kaybolduğunu fark etti. ancak o dönemde bu buluşun üzerinde pek durulmadı.
daha sonra isviçreli astronom johann rudolf wolf bu konuyu tekrar ele aldı. wolf çalışmayı, lekelerin bolluğunun da periyodik olarak değişip değişmediğini inceleyecek şekilde genişletti.
bu çalışmalar 1750 yılına kadar geriye uzanacak şekilde veriler içeriyor. bu nedenle lekelerin maksimum sayıya çıktığı evre olan 1760 yılı 1. çevrim olarak adlandırıldı. şu anda 25. çevrimde bulunuyoruz.
her çevrimde güneş lekelerinin sayısı ve büyüklüğü birbirinden farklı oluyor. lekelerin çok olduğu, yani güneş'in son derece aktif olduğu dönemlerde uydular, elektronik aletler gibi hassas aygıtlar da tehlike altında oluyor. bu nedenle güneş'i ve faaliyetlerini yakından takip etmek amacıyla birçok güneş uydusu gönderiliyor uzaya günümüzde.
aşağıda yıllara göre güneş'in en çok leke bulundurduğu, yani en aktif olduğu dönemleri görebilirsiniz:

görselin kaynağı
schwabe yaklaşık 50 yıl boyunca yaptığı gözlemleri kayıt altına aldı. buna göre, güneş üzerinde manyetik alan nedeniyle ortaya çıktığını bildiğimiz lekeler, ortalama olarak 10 ila 12 yılda bir belirdiğini ve kaybolduğunu fark etti. ancak o dönemde bu buluşun üzerinde pek durulmadı.
daha sonra isviçreli astronom johann rudolf wolf bu konuyu tekrar ele aldı. wolf çalışmayı, lekelerin bolluğunun da periyodik olarak değişip değişmediğini inceleyecek şekilde genişletti.
bu çalışmalar 1750 yılına kadar geriye uzanacak şekilde veriler içeriyor. bu nedenle lekelerin maksimum sayıya çıktığı evre olan 1760 yılı 1. çevrim olarak adlandırıldı. şu anda 25. çevrimde bulunuyoruz.
her çevrimde güneş lekelerinin sayısı ve büyüklüğü birbirinden farklı oluyor. lekelerin çok olduğu, yani güneş'in son derece aktif olduğu dönemlerde uydular, elektronik aletler gibi hassas aygıtlar da tehlike altında oluyor. bu nedenle güneş'i ve faaliyetlerini yakından takip etmek amacıyla birçok güneş uydusu gönderiliyor uzaya günümüzde.
aşağıda yıllara göre güneş'in en çok leke bulundurduğu, yani en aktif olduğu dönemleri görebilirsiniz:
görselin kaynağı
devamını gör...






