f-16
tek dikey stabilizeye sahip yarım delta kanatlı ve tek motorlu 4'üncü nesil savaş jeti.
nato'nun ana savaş unsurlarındandır. ilk uçuşunu 1974 yılında yapmasına rağmen "block" koduyla ilave donanım eklenerek ve/veya mevcut donanımlar geliştirilerek halen üretilmektedir. halen üretilmesinin sebebi bakım/onarım faaliyetlerinin diğer "f" modellerine göre daha az masraflı olması ve mevcut ihtiyaca cevap verebilecek kapasitede olmasıdır.
fly-by-wire yan kumanda sistemine sahiptir. diğer bir deyişle kumanda sistemi elektronik desteklidir ve kumanda kolu pilotun sağ tarafında bulunur. fly-by-wire kumanda kolu pilotun bilek hareketlerine duyarlıdır. bu özelliği ile pilot yaptığı manevranın ağırlığını kumanda kolunda hissetmez. bu durum çoğu zaman avantaj sağlarken özellikle yakın kol uçuşlarında pilotun tecrübesi oranında az da olsa dezavantajlı olabilir.
kokpit yapısı diğer uçaklara nazaran daha ergonomik ve kullanışlıdır. pilot, uçuşu esnasında kokpit ile çok uğraşmak zorunda kalmaz.
block-1, -5, -10, -15, -20, -25, -30/32, -40/42, -50/52 ve -60 modellerinden sonra en son üretilen block-70/72 modelleri sayesinde uzun yıllar daha hizmet verebilecek bir uçaktır.
nato'nun ana savaş unsurlarındandır. ilk uçuşunu 1974 yılında yapmasına rağmen "block" koduyla ilave donanım eklenerek ve/veya mevcut donanımlar geliştirilerek halen üretilmektedir. halen üretilmesinin sebebi bakım/onarım faaliyetlerinin diğer "f" modellerine göre daha az masraflı olması ve mevcut ihtiyaca cevap verebilecek kapasitede olmasıdır.
fly-by-wire yan kumanda sistemine sahiptir. diğer bir deyişle kumanda sistemi elektronik desteklidir ve kumanda kolu pilotun sağ tarafında bulunur. fly-by-wire kumanda kolu pilotun bilek hareketlerine duyarlıdır. bu özelliği ile pilot yaptığı manevranın ağırlığını kumanda kolunda hissetmez. bu durum çoğu zaman avantaj sağlarken özellikle yakın kol uçuşlarında pilotun tecrübesi oranında az da olsa dezavantajlı olabilir.
kokpit yapısı diğer uçaklara nazaran daha ergonomik ve kullanışlıdır. pilot, uçuşu esnasında kokpit ile çok uğraşmak zorunda kalmaz.
block-1, -5, -10, -15, -20, -25, -30/32, -40/42, -50/52 ve -60 modellerinden sonra en son üretilen block-70/72 modelleri sayesinde uzun yıllar daha hizmet verebilecek bir uçaktır.
devamını gör...
elektrik kaçağı
bir devredeki elektrik akımının, dolaşması gereken kablolar içerisinde değil, elektrikli cihazın gövdesindeki herhangi bir yerde dolaşması. gerçekleşmemesi gereken, olumsuz bir durumdur. kaçağa karşı, aletlerin bakımının aksatılmaması veya prizlerde topraklama yapmak gibi önlemler alınabilir.
devamını gör...
asla yapamam dediğiniz meslekler
peygamberlik.
devamını gör...
hiç büyük kadın yazar olmaması
yine bir kalıp, yine gerici kafalar, yine araştırmadan konuşan insanlar...
belki de fazla önyargılıyım bu tip düşüncelere sahip olan insanlara ancak erkek egemen toplumlarda kadınların bastırılması ve kısıtlanması sebebiyle uzak geçmişten pek kadın yazar örneği veremeyiz, * ki o sisteme rağmen kendince bir şeyler yazmaya çalışan kadınlar da var.
bu konuyu anlamıyorsanız virginia woolf’un “kendine ait bir oda” kitabını okumanızı şiddetle tavsiye ederim. kitabı okuduğum zaman geçmişte kadınların konumu yüzüme çok sert bir şekilde çarptı, ben günümüz sisteminin hukuksal, haksal ve sosyal açıdan eşit olmadığını eleştirir dururum. o dönemlerde kadınların mutfak robotu ve cinsel bir objeden başka bir şey olarak görülmemesinin yanı sıra * en basit ve insancıl haklardan da mahrum bırakılmışlar. bırakın oturup bir şey okuyabilmeyi, kendi başlarına bile kalamamışlar, kendilerine ait bir odaları bile yokmuş.
günümüzde halen kadınların merdivenleri tırmanarak çıktığı yolları erkekler asansörlerle çıkıyor, buna rağmen çok başarılı kadın yazarlar var. ki 1800/1900’lü yıllarda yazan kadınların çoğu kitaplarını erkek adlarıyla bastırırmış. yani erkek sandığınız yazarların kadın olması da muhtemel.
bu tanıma virginia hanımın bu durumu nasıl örneklediğini kısaca özetleyerek devam edeceğim , kitabı okumayacaklar bu kısmı okumasın zira kitabın belli bir kısmını öğrenmiş olurlar.
edebi alanda yetenekli iki modelleme üzerinden kadınların ataerkil düzende nasıl bastırıldığını anlatmayı hedefleyen virginia woolf, örnek olarak hepimizin bildiği shakespeare‘i seçmiş, bir de kadın olarak doğmuş bir shakespeare modellemesi kullanmış. kitabı okumam üzerinden belli bir zaman geçtiğinden dolayı okuduğum şeyi eksik ya da hatalı anlatabilirim, direkt kitabı okumanızın daha doğru olacağına inanıyorum.
erkek olan shakespeare, onu desteklemeyen babasına karşı çıkıp hayalindeki meslek olan yazarlığı yapabilmek için evini terk eder, tiyatro metni yazar ve elinde metniyle bir tiyatroya gider. edebi açıdan bir deha olması sebebiyle yazdığı tiyatro beğenilir ve oynanmaya başlar, o da yazmaya devam eder. her şey normal ilerler.
ancak shakespeare kadın olsaydı, yine onu desteklemeyen babasına karşı çıkıp yazarlık yapabilmek için evini terk ederdi, yazdığı metni bir tiyatroya götürüp incelemekte görevli insana uzatsa karşısındaki insan bırakın onu muhattap almayı, ağzına geleni söyleyip onu kapı dışarı ederdi. evsiz kalan kadın da sokak köşelerinde sürünür giderdi.
günümüzde hala okutulmayan, kısıtlanan, çalışmasına izin verilmeyen, hayatları kontrol edilen yüz binlerce kadın var. kitap alabilmesi için beş kuruş para verilmeyen, yol gösterilmeyen kadınlar var. çalışabilen kadın sayısı erkeklerden azken kadın yazarların erkek yazarlardan daha fazla olması ya da eşite yakın sayıda olmaları nasıl mümkün olabilir? ki yukarıda başarılı kadın yazarların adları anılmış, bu nedenle aynı isimleri tekrar tekrar söylemekle uğraşmayacağım.
başarılı başarısız bir sürü kadın yazar da var. kabul etmek isteseniz de istemeseniz de kadınlar artık her alanda kendilerini gösterebilmek için daha çok çabalıyor ve çabaları sonuç da veriyor. önyargılarımızı bir kenara bırakmalıyız bence artık. kadınlar şöyleydi, erkekler böyleydi, şu jenerasyon böyle konuşuyor, o jenerasyon böyle gerici diye konuşmayı bırakıp belki de kendimize bakmamız gerekiyor artık.
başarılı kadın yazarların adlarından ve kim olduklarından uzun uzun bahsetmeyeceğim demiştim ama kimse halide edip adıvar’ın adını yakın geçmişte anmamış, hadi bir örnek de benden olsun.
belki de fazla önyargılıyım bu tip düşüncelere sahip olan insanlara ancak erkek egemen toplumlarda kadınların bastırılması ve kısıtlanması sebebiyle uzak geçmişten pek kadın yazar örneği veremeyiz, * ki o sisteme rağmen kendince bir şeyler yazmaya çalışan kadınlar da var.
bu konuyu anlamıyorsanız virginia woolf’un “kendine ait bir oda” kitabını okumanızı şiddetle tavsiye ederim. kitabı okuduğum zaman geçmişte kadınların konumu yüzüme çok sert bir şekilde çarptı, ben günümüz sisteminin hukuksal, haksal ve sosyal açıdan eşit olmadığını eleştirir dururum. o dönemlerde kadınların mutfak robotu ve cinsel bir objeden başka bir şey olarak görülmemesinin yanı sıra * en basit ve insancıl haklardan da mahrum bırakılmışlar. bırakın oturup bir şey okuyabilmeyi, kendi başlarına bile kalamamışlar, kendilerine ait bir odaları bile yokmuş.
günümüzde halen kadınların merdivenleri tırmanarak çıktığı yolları erkekler asansörlerle çıkıyor, buna rağmen çok başarılı kadın yazarlar var. ki 1800/1900’lü yıllarda yazan kadınların çoğu kitaplarını erkek adlarıyla bastırırmış. yani erkek sandığınız yazarların kadın olması da muhtemel.
bu tanıma virginia hanımın bu durumu nasıl örneklediğini kısaca özetleyerek devam edeceğim , kitabı okumayacaklar bu kısmı okumasın zira kitabın belli bir kısmını öğrenmiş olurlar.
edebi alanda yetenekli iki modelleme üzerinden kadınların ataerkil düzende nasıl bastırıldığını anlatmayı hedefleyen virginia woolf, örnek olarak hepimizin bildiği shakespeare‘i seçmiş, bir de kadın olarak doğmuş bir shakespeare modellemesi kullanmış. kitabı okumam üzerinden belli bir zaman geçtiğinden dolayı okuduğum şeyi eksik ya da hatalı anlatabilirim, direkt kitabı okumanızın daha doğru olacağına inanıyorum.
erkek olan shakespeare, onu desteklemeyen babasına karşı çıkıp hayalindeki meslek olan yazarlığı yapabilmek için evini terk eder, tiyatro metni yazar ve elinde metniyle bir tiyatroya gider. edebi açıdan bir deha olması sebebiyle yazdığı tiyatro beğenilir ve oynanmaya başlar, o da yazmaya devam eder. her şey normal ilerler.
ancak shakespeare kadın olsaydı, yine onu desteklemeyen babasına karşı çıkıp yazarlık yapabilmek için evini terk ederdi, yazdığı metni bir tiyatroya götürüp incelemekte görevli insana uzatsa karşısındaki insan bırakın onu muhattap almayı, ağzına geleni söyleyip onu kapı dışarı ederdi. evsiz kalan kadın da sokak köşelerinde sürünür giderdi.
günümüzde hala okutulmayan, kısıtlanan, çalışmasına izin verilmeyen, hayatları kontrol edilen yüz binlerce kadın var. kitap alabilmesi için beş kuruş para verilmeyen, yol gösterilmeyen kadınlar var. çalışabilen kadın sayısı erkeklerden azken kadın yazarların erkek yazarlardan daha fazla olması ya da eşite yakın sayıda olmaları nasıl mümkün olabilir? ki yukarıda başarılı kadın yazarların adları anılmış, bu nedenle aynı isimleri tekrar tekrar söylemekle uğraşmayacağım.
başarılı başarısız bir sürü kadın yazar da var. kabul etmek isteseniz de istemeseniz de kadınlar artık her alanda kendilerini gösterebilmek için daha çok çabalıyor ve çabaları sonuç da veriyor. önyargılarımızı bir kenara bırakmalıyız bence artık. kadınlar şöyleydi, erkekler böyleydi, şu jenerasyon böyle konuşuyor, o jenerasyon böyle gerici diye konuşmayı bırakıp belki de kendimize bakmamız gerekiyor artık.
başarılı kadın yazarların adlarından ve kim olduklarından uzun uzun bahsetmeyeceğim demiştim ama kimse halide edip adıvar’ın adını yakın geçmişte anmamış, hadi bir örnek de benden olsun.
devamını gör...
canterbury hikayeleri
geoffrey chaucer'ın bir grup seyyah'ın anlattığı hikayeleri topladığı eser'inde ölçü ve tipleme ile kişisel dehasını göstermiştir.
devamını gör...
köylü milletin efendisidir
bunları söyleyenlerin kurduğu ülkeyi ananıda al git lan burdan diyenler yönetiyor ne yazık ki..
devamını gör...
cerrah balığı
eğer ki görseldeki gibi büyük değil de minimal boyuttaysa ve uyum sağlarsa, göz alıcı rengiyle akvaryum balığı olarak da beslenir.
devamını gör...
grek tanrılarının genel özellikleri
grek tanrılarının hiçbiri en büyük tanrı değildir. mutlak gücün toplandığı tek bir tanrı yoktur. her birinin farklı farklı güçleri vardır. bazen sorumluluk alanlarının çakıştığı görülmüştür. ve sürekli birbirleri ile iktidar mücadelesine girmişlerdir.
tanrıların hepsi insanca, pek insanca özelliklere sahiptirler.
insanlar gibi, güç ve iktidar peşinde koşmuşlardır.
onlar gibi gaddar, kaprisli, ikiyüzlü ve riyakardırlar.
güç uğruna her şeyi yapabilirler.
tanrılardan, her türlü ilişkiye girmeleri de beklenebilirdi. hatta tanrıların bir kısmı, bazı tanrıların ensest ilişkilerinden meydana gelmiştir.
örnek vermek gerekirse; gaia, kendi oğlu uranos'la cinsel olarak birleşerek on iki titan doğurmuştur. o titanlardan ise, diğer tanrılar ortaya çıkmıştır. kendi çocuklarını yiyen kronos gibi cani oldukları da görülür.
insanlar için emir vererek, böyle davranın dedikleri duyulmamıştır. onlara yazılı kurallar da bildirmemişlerdir.
insanlardan bir beklentileri de olmamıştır. zaten onları pek sevmezler. ve onlardan da herhangi bir sevgi beklemezlerdi.
kurban gibi bir beklentileri de yoktur. ama insanlar sırf tanrıların kendilerine borçlu hissetmeleri için onlara kurbanlar kesmişlerdir. hala da kesmektedirler.
tanrıların hepsi insanca, pek insanca özelliklere sahiptirler.
insanlar gibi, güç ve iktidar peşinde koşmuşlardır.
onlar gibi gaddar, kaprisli, ikiyüzlü ve riyakardırlar.
güç uğruna her şeyi yapabilirler.
tanrılardan, her türlü ilişkiye girmeleri de beklenebilirdi. hatta tanrıların bir kısmı, bazı tanrıların ensest ilişkilerinden meydana gelmiştir.
örnek vermek gerekirse; gaia, kendi oğlu uranos'la cinsel olarak birleşerek on iki titan doğurmuştur. o titanlardan ise, diğer tanrılar ortaya çıkmıştır. kendi çocuklarını yiyen kronos gibi cani oldukları da görülür.
insanlar için emir vererek, böyle davranın dedikleri duyulmamıştır. onlara yazılı kurallar da bildirmemişlerdir.
insanlardan bir beklentileri de olmamıştır. zaten onları pek sevmezler. ve onlardan da herhangi bir sevgi beklemezlerdi.
kurban gibi bir beklentileri de yoktur. ama insanlar sırf tanrıların kendilerine borçlu hissetmeleri için onlara kurbanlar kesmişlerdir. hala da kesmektedirler.
devamını gör...
dark city
blade runner gibi sapına kadar bilim-kurgu özellikleri taşıyan, ancak sin city kadar karanlık, insanı düşünmeye iten, dönüp dolaşıp "insan" ve "ruh" kavramının üzerinden çıkarımlar yapan harika bir yapım... hayatınızın merkezinde, sizi yöneten neler var hiç düşündünüz mü? dark city bambaşka yaklaşıyor bu olaya..
rufus sewell. william hurt. jennifer connelly, 24 ve lost boys'dan tanıdığımız kiefer sutherland...
karşınızda alex proyas denilen deha'nın yönettiği, dark city.
dark city hakkında ne düşünüyorum...
en başta bu filme saygı duyuyorum.. zira film, amerikan film endüstrisinin hoşuna gidecek ve hayvanlar gibi para kazandıracak şekilde klişe de yapılabilirdi. işlenen konu bok edilmeye çok ama çok müsait bir çizgide..
kesinlikle kolaya kaçılmamış. binlerce kez aynılarını dinlediğimiz diyalog satırları yerine sadece seyirciyi düşünmeye iten diyaloglarla bezenmiş.
bu film, yaşadığımız ve "gerçeklik" olarak addettiğimiz şeyi irdelemek konusunda matrix gibi bir yapıma esin kaynağı olmuştur. hem de milyonlarca kurşun, binlerce dövüş hareketi katmadan, nokia - duracell reklamları yapmadan (ki yanlış anlaşılmasın, matrix bence hiç de kötü bir yapım değildir, sadece "olmamış" diyebileceğim noktalara da sahiptir)
çağrışımlar yapmama neden oldu dark city..
hepimiz arada sırada düşünürüz, neyiz biz, amacımız ne, nereye gidiyoruz? film içten içe sadece yaşadığım hayatı, bulunduğum, nefes aldığım, acılar çektiğim, sevindiğim, seviştiğim, yani bir şekilde kendisiyle etkileşimde bulunduğum hayatı değil, bunun amacını düşünmemi sağladı.
bizi insan yapan neydi?
farklı olmamızı sağlayan şey?
hani deli gibi aradıkları ruh var ya, keşfederlerse insanı neyin insan yaptığını bulabileceklerini düşündükleri,
onun gerçekten zihnimde, hatıralarımda, tecrübelerimde mi şekillendiğini, yoksa insan olarak dünyaya gelmenin bir getirisi mi olduğunu düşündüm..
hepimiz farkedemediğimiz şeylerden bir şekilde çekiniriz ya, hayatımızın bize söylenmeyen bir amacı olabilir miydi?
belki de dark city'de bulunan "yabancı" (bilerek uzaylı kelimesini kullanmıyorum, çünkü gerçekten tam anlamıyla "yabancı" portresi çizilmiş..) teması sadece yönetmenin elinde bir enstrumandı?
bilemiyorum, belki de amerikan sinemasının yöntemlerini sorgulamaya başladım bu aralar. ancak;
eğer bugün "dark city" deyince aklımıza "ghost in the shell", "blade runner" hatta "donnie darko" gibi isimler geliyorsa,
izlemeye değerdir bu film.
rufus sewell. william hurt. jennifer connelly, 24 ve lost boys'dan tanıdığımız kiefer sutherland...
karşınızda alex proyas denilen deha'nın yönettiği, dark city.
dark city hakkında ne düşünüyorum...
en başta bu filme saygı duyuyorum.. zira film, amerikan film endüstrisinin hoşuna gidecek ve hayvanlar gibi para kazandıracak şekilde klişe de yapılabilirdi. işlenen konu bok edilmeye çok ama çok müsait bir çizgide..
kesinlikle kolaya kaçılmamış. binlerce kez aynılarını dinlediğimiz diyalog satırları yerine sadece seyirciyi düşünmeye iten diyaloglarla bezenmiş.
bu film, yaşadığımız ve "gerçeklik" olarak addettiğimiz şeyi irdelemek konusunda matrix gibi bir yapıma esin kaynağı olmuştur. hem de milyonlarca kurşun, binlerce dövüş hareketi katmadan, nokia - duracell reklamları yapmadan (ki yanlış anlaşılmasın, matrix bence hiç de kötü bir yapım değildir, sadece "olmamış" diyebileceğim noktalara da sahiptir)
çağrışımlar yapmama neden oldu dark city..
hepimiz arada sırada düşünürüz, neyiz biz, amacımız ne, nereye gidiyoruz? film içten içe sadece yaşadığım hayatı, bulunduğum, nefes aldığım, acılar çektiğim, sevindiğim, seviştiğim, yani bir şekilde kendisiyle etkileşimde bulunduğum hayatı değil, bunun amacını düşünmemi sağladı.
bizi insan yapan neydi?
farklı olmamızı sağlayan şey?
hani deli gibi aradıkları ruh var ya, keşfederlerse insanı neyin insan yaptığını bulabileceklerini düşündükleri,
onun gerçekten zihnimde, hatıralarımda, tecrübelerimde mi şekillendiğini, yoksa insan olarak dünyaya gelmenin bir getirisi mi olduğunu düşündüm..
hepimiz farkedemediğimiz şeylerden bir şekilde çekiniriz ya, hayatımızın bize söylenmeyen bir amacı olabilir miydi?
belki de dark city'de bulunan "yabancı" (bilerek uzaylı kelimesini kullanmıyorum, çünkü gerçekten tam anlamıyla "yabancı" portresi çizilmiş..) teması sadece yönetmenin elinde bir enstrumandı?
bilemiyorum, belki de amerikan sinemasının yöntemlerini sorgulamaya başladım bu aralar. ancak;
eğer bugün "dark city" deyince aklımıza "ghost in the shell", "blade runner" hatta "donnie darko" gibi isimler geliyorsa,
izlemeye değerdir bu film.
devamını gör...
otuz yaşında hala ailesiyle yaşayan tip
türkiye sosyolojisine az biraz hakim olan kişinin şaşırmayacağı durumdur. hatta aksine bekar olup ailesiyle aynı şehirde yaşamasına rağmen kendi evine çıkmış bir kişi daha çok şaşkınlık vericidir. olması gereken, ideal olan yahut seçme şansımız olsa tercih edeceğimiz durumlar ile yaşadığımız coğrafya ve toplumun gerçeklerini karıştırmayalım derim. zira bu ülkede değil ayrı bir eve, kendine ait bir odaya bile sahip olmayan nice 30 yaşında insanlar var. üstelik kendine yeni bir ev tutacak maddi gücü olduğu halde bu şekilde yaşıyorlar. hele ki bir de kadınsa bu kişi çok istisnadır ki evlenmeden ayrı eve çıkabilsin. bu ülkede pek çok "ekonomik özgürlüğü olan" kadın bile sadece kendine ait bir alanı yani özgürlüğü olsun diye evleniyor. çok acı ama öyle. tüm bunları bildiği ve gördüğü halde hâlâ bu "tip"e şaşıran yoktur sanıyorum.
devamını gör...
organ bağışı
buradan
yıllar önce bu kamu spotuyla tanımış ve bilmiştim organ bağışını.
tabi kulağıma çalınmıştır ama dikkatimi çekmediği belli.
içerik o kadar duru o kadar yalın ki çok etkilenmiştim.
empati duygumu arttırmıştı ve ya organ bekleyen biri olsaydım ne olurdu demiştim?
izler izlemez karar vermiştim reşit olunca bağışlayacağım diye ve dediğimi de yaptım.
çocukken etkilendiğim bu video sayesinde, öldüğümde organlarım bağışlanabilir durumda olursa birden fazla kişiye can olacağım.
belki biraz mistik gelecek ama bağışlanan kişilerle beraber yaşayacağım.
videonun başında dediği gibi gün gelecek benim bu gözlere ihtiyacım kalmayacak
yıllar önce bu kamu spotuyla tanımış ve bilmiştim organ bağışını.
tabi kulağıma çalınmıştır ama dikkatimi çekmediği belli.
içerik o kadar duru o kadar yalın ki çok etkilenmiştim.
empati duygumu arttırmıştı ve ya organ bekleyen biri olsaydım ne olurdu demiştim?
izler izlemez karar vermiştim reşit olunca bağışlayacağım diye ve dediğimi de yaptım.
çocukken etkilendiğim bu video sayesinde, öldüğümde organlarım bağışlanabilir durumda olursa birden fazla kişiye can olacağım.
belki biraz mistik gelecek ama bağışlanan kişilerle beraber yaşayacağım.
videonun başında dediği gibi gün gelecek benim bu gözlere ihtiyacım kalmayacak
devamını gör...
yazarların zor zamanlarında sığındığı kişiler
kimse. her şeyi tek başına atlattım.
devamını gör...
iko (yazar)
bir ara bildirim sayısı, zil ile online arasında kaldı. anladım yine kurcalıyor bir şeyler.
ikocuğum kolay gelsin kardeşim.
ikocuğum kolay gelsin kardeşim.
devamını gör...
günaydın sözlük
güüünaaayydııınnn..
tüm gece kötü rüyalarla, özlemle, hasretle boğuştum cağnım sözlük. şimdi bi kendime gelme zamanı..
hiç kimseyi özlemek zorunda kalmadığınız, kimseden ayrı düşmediğiniz, insanlar mutlu olsun diye yalandan gülmediğiniz bir gün diliyorum size.
çokça gülünüz, bulaşıcıdır.
tüm gece kötü rüyalarla, özlemle, hasretle boğuştum cağnım sözlük. şimdi bi kendime gelme zamanı..
hiç kimseyi özlemek zorunda kalmadığınız, kimseden ayrı düşmediğiniz, insanlar mutlu olsun diye yalandan gülmediğiniz bir gün diliyorum size.
çokça gülünüz, bulaşıcıdır.
devamını gör...
kitap alıntıları
“cocuklugun en feci yani; kötü seylerin gectigini, zamanin gelip gecici bir sey oldugunu bilmemektir. cocukluktaki bir dehset âni dayanilmaz bir ebediyet gibi basinizda dikilir.”
davin vann /akvaryum
davin vann /akvaryum
devamını gör...
dilden düşmeyen reklam sloganları
bisküvi denince akla, hemeen onun adı gelir. eti eti eti!
devamını gör...


