hepiniz gibi benim de. bilin bakalım ne yok?
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

şuan için durdurulmuştur.
devamını gör...

sevgi ve özlemle anıyoruz
devamını gör...

sevgi ve iletişim bence. evin içindeki bireyler birbirlerini gerçekten sevemediği sürece, o ev varsın dünyanın en güzel evi olsun, yine de o yuva hissini veremez. gerçekten sevmekten kastım da, yanlışıyla doğrusuyla karşındakini tamamen kabul edebilmektir bence. her halini kabul edemediğin kişiyi tam sevmiş olamazsın. yanlışa yanlış demek lazım tabii ki, uyarmak, karşındaki kişinin yanlışını düzeltmek için ona istiyorsa yardım etmeye çalışmak gerek ancak karşındaki kişi yanlış yaptı diye onu muhattap almıyorsan, karşısına geçip seni sevmiyorum diyebiliyorsan, ben seni böyle mi yetiştirdim diye bağırıp çağırabiliyorsan veya farklı versiyonu olan benim evlendiğim ... bu değil diyebiliyorsan işte bu gerçek sevgi değildir. ki yanlışlık doğruluk kavramı da kişiden kişiye değişir, çoğu “yanlış” görülen şey aile içinde hayat görüşü oluyor genellikle. benim de bahsetmek istediğim şey tam da bu zaten.

bir diğer unsur da üstte dediğim gibi iletişim kurabilmek, karşındakini anlamaya çalışabilmek. sırf karşındakinin düşündüğü şeyler aynı değil diye karşıdaki kişiye dinlememezlik yapılmamalı, ona sahip olunan fikirler empoze edilmeye çalışılmamalı, olduğu gibi kabul edilmeli insan. üstte bahsettiklerimle az çok aynı oldu bu dediklerim de zaten.

uzun lafın kısası ev içindeki bireyler birbirlerini oldukları gibi kabul edip sevdiği, çekinmeden her şeyi konuşabildiği sürece o ev yuva olabilir. en azından ben böyle düşünüyorum. belki de yuva tanımını değil de kendi evimde niye yuvamdaymışım gibi hissetmiyorum, onu anlattım. gerçi her halükarda pek bir şey fark etmez sanırım.
devamını gör...

karşısındaki kişinin özel hayat sınırlarının içine dalmaz, çok özel soru sormaz, zaten merakda etmez medeni kişi..
izin almadan sen demez.. zaten diyemez, istemez..
sohbet ediliyorsa, yüzüne bakıldı, adam yerine koyuldu diye, özellikle erkek medeniyetsiz kişisi gibi, konuları, örnekleri, alakalı alakasız, belden aşağı çekmeye can atmaz..
devamını gör...

kendi kayıplarıdır.
devamını gör...

tavanı seyretmek
devamını gör...

kadına da erkeğe de yakışmayan eylem. erkeğe yakışır, kadına yakışmaz diyen birisini duyarsanız kafasına kütükle vurun.
devamını gör...

-neseli, insanlarla kaynasmayi seven insandan icine donuk, insan sevmeyen bir insana donustum.
-bazi seyleri kabullendim.
-hayir demeyi ogrendim.
-merhamet duygusu azaldi.
devamını gör...

nazi askerlerinin geçit töreni esnasında dizlerini kırmadan atmış oldukları adım.
bu adım, bacaklardaki dış kasların işlevsizliğinden kaynaklı yürüme bozukluğu ile de ilgilidir. atlarda bazen görülen tırıs denilen yürüyüşü anımsatır.
devamını gör...

önce kitabın yazarından biraz bahsedelim.
viktor emil frankl

avusturyalı yazar. nöroloji ve psikiyatri alanında eğitim görmüş. viyana’da psikanaliz alanında bugün eğitim vermeye devam eden “logoterapi” okulunu kurmuştur. viyana üniversitesinde, daha yakından tanıdığımız bir isimden eğitim almıştır. (bkz: sigmund freud)

ancak frankl’i, diğer yazarlardan ayıran özellik ise, 1942-1945 yıllarında dachau ve ausschwitz toplama kampında esir olarak bulunmasıdır. tüm ailesini toplama kamplarında kaybeden frankl, ikinci dünya savaşının sona ermesiyle bu ölüm kamplarından sağ olarak kurtulanlar arasındadır.

yaşadığı tecrübeyi bilim ile birleştirip kitaplarına aktarmıştır. yıllar önce almancası “trotzdem ja zum leben sagen” kitabını okumuştum. ingilizceye “man's search for meaning” olarak çevrilen kitap yine ingilizceden türkçeye “insanın anlam arayışı” olarak çevrilmiştir.

ancak buraya bir dipnot düşeyim; kitap türkçeye ingilizceden çevrilmiştir. bu biraz bana sol elle sağ kulağı tutmak gibi geliyor ama henüz türkçe çevirisini okumadığım için bu konuda yorum yapmayayım. çeviri meselesine takık biri olarak, kafka’nın kitaplarına yapılan zulmü okumuş ve “bu ne lan” gibi gayet samimi bir tepki göstermiştim. konudan uzaklaşmayalım. başka bir yazımızda çeviri hatalarından bahsederiz.

kitabı okumanızı öneriyorum ancak sakın ola kitabı, şu saçma “kişisel gelişim” türünden sanmayın. yaşanmış bir tecrübenin, bilimsel bakış açısıyla ortaya konulduğu bir kitaptır. frankl, insanın anlam arayışının adresini “sevgi” olarak gösterir. yazımızı kısa bir alıntıyla bitirelim.

“sevmediği sürece hiç kimse, bir baş­ka insanın özünün tam olarak farkına varamaz.”

victor emil frankl - “insanın anlam arayışı”

okunacak kitaplar listenize ekleyin.
devamını gör...

"mavi gözlü dev" lakabı ile bilinen usta şairdir.
devamını gör...

bir hiç uğruna yitip giden nickimin yasini tutmak için aldigim mahlas.
devamını gör...

kelime kökünden ziyade ''bayan'' kelimesi, ''kadın'' kelimesinin kullanılmasından çekinildiği için kullanılan bir kelimedir ve bu yüzden cinsiyet belirtirken* kullanılmaması gerekir. kadın kelimesi ayıp ya da kaba değildir ki insanlar ''daha kibar olsun diye bayan diyorum'' savunmasını yapsın. ayrıca bazıları için ''kadın'' cinsiyet değil cinsellik belirtmektedir ve bu yüzden kadın demekten kaçınırlar. halbuki kadın kelimesinin cinsellikle bir alakası yoktur, cinsiyet belirtir.

dilimiz, düşünce tarzımızın ve kültürümüzün bir yansımasıdır, kullandığımız kelimeler de algımızda fazlasıyla etkilidir. bu yüzden;
''bayan değil, kadın''dır.
devamını gör...

-cahillik
-işsizlik
-siyasal islam
-yetersiz eğitim
-paramızın hayatta kalmaya bile yetmiyor oluşu
-aşırıya kaçan fanatiklik
-herkesin kendini düşünmesi
-günlerimizin elimizden akıp gidiyor oluşu ama hiçbir şey yapamamamız
.
.
.
devamını gör...

bazı yazarlar kamuflaj amaçlı demeye getirmiş. allah akıl fikir versin. asıl o siyah poşet olayı ifşa ediyor. vah vah.
devamını gör...

geçiştirmek, hor görmek kısacası çöp gibi görmektir. bana göre en doğrusu direkt belli etmektir ilk başta dediklerimi yapan zalimler gibi yapmak değildir.
devamını gör...

emevi ve abbasilerin, devlet politikası haline getirdiği arap milliyetçiliği, kuranın hükümlerini, dinin temel prensiplerini ve hatta kuranda anlatılan tanrı profilini dahi arap milliyetçiliği üzerinden yorumlayan bir fıkıh anlayışı ortaya çıkarmıştır.
bu anlayış;
"allah'ın dili arapçadır."
"islamın dili arapçadır."
"cennette arapça konuşulacak." gibi dayanağı olmayan iddiaları
"kurulacak çok uluslu bir islam medeniyetinin dili de arapça olmalıdır." sonucuna bağlayarak bu arapça dayatmasını meşrulaştırmaya çalışmaktadır. bu iddialara islamın en öncül kaynağı olan kur'an-ı kerim üzerinden cevap vermek gerekir.

birinci iddia hz. muhammet'in arapça konuşuyor olması. ku'ran-ı kerim bize bir çok yerde peygamberin bir millete değil alemlere gönderildiğini ifade eder.
"seni alemlere şefkat(rahmet) olarak gönderdik."(enbiya 107)
yüce yaratan'ın insanlarla iletişim kurmasına vesile olacak olan elçinin onu dinleyecek toplulukla farklı bir dili konuşması düşünülemezdi. insanlar kendilerinin muhatap oldukları emir ve yasakları, uyarıları anlamadan bu noktada bir hesaplaşmaya tabi tutulamazdı.
-ki bugünün müslümanlarının kendilerini bir çok emir ve yasaklara muhatap olarak görmemeleri de bu şekilde açıklanabilir-

yani peygamberin arapça konuşması arapçanın kutsallığına değil yaratıcının insanlarla anladıkları dilde iletişim kurduğu sonucuna bağlanmalıdır.
"onlar ki, dünya hayatını severek ahirete tercih ederler, insanları allah yolundan çevirirler ve o ona bir eğrilik bulmak isterler. işte onlar haktan uzak bir sapıklık içindedirler.
"halbuki her peygamberi ancak kendi kavminin lisanıyla gönderdik ki allah'ın emirlerini onlara açıklasın!" (ibrahim 4)
işte bu sebeple bütün peygamberler arapça konuşmuyordu.
hz. musa ibranice, hz.isa aramice konuşuyordu.diğer peygamberler de kendi kavimlerinin lisanlarıyla konuşuyorlardı. bunu televizyonlarda insanlara islamın hikayelerini(!) anlatarak para kazanan ve hz. adem'i anlatırken onu bile arapça konuşturanlara da hatırlatmak gerekir. galiba bu ayet peygamberlerin lisanlarının sebebini ve kuran'ın anlaşılmasını istemeyenlerin gerekçelerini açıkça dile getiriyor.

 ikinci bir iddia türkçe'nin arapçadaki kelimeleri karşılamadığı yönünde.
bu iddia çok geniş bir konu yelpazesinde kendine yer bulmaktadır. ibadetlerden, kuranın okunmasına kadar hemen her konuda bu iddia dile getirilmektedir. işin en üzücü tarafı ise bu iddia bir çok kişi tarafından
"arapça en zengin en güzel dildir. allah bu yüzden arapçayı tercih etmiştir" gibi bir sonuca bağlanmaktadır.
deniyor ki arapça'da bir kelime bazen onlarca anlama gelebildiği için çok zenginmiş. halbuki bu bir dilin zenginliğini değil fakirliğini gösterir. bir millet bir alandaki 10 nesneyi tek bir kelime ile ifade ediyorsa bu o milletin o alanda yeterince bilgi sahibi olmadığını gösterir. ki bu o milletin sosyal yapısıyla da ilgilidir. örneğin hayvancılıkla uğraşan bir milletin sadece at renklerini ifade eden 300'den fazla kelimesi mevcut olabilirken hayvancılıkla uğraşmayan bir millet bu renkleri 4 kelime ile ifade edebiliyor. şimdi bu hangi milletin dilinin zenginliğinin göstergesidir? eğer arapçadaki bir kelimenin türkçe karşılığı yok ise o kelime türkçe çeviride birden fazla kelime ile ifade edilebilir.
sonuç olarak bazı kelimeler türkçe'de tek kelime ile ifade edilemiyor diye kuran'ın tamamından feragat edip onu anlamadığımız dilde okumak kesinlikle mantık dışıdır. bu bizzat kuran'ın hükümlerine de terstir. çünkü kuran'da "biz onu arapça indirdik" ifadesinin geçtiği bütün ayetlerde bu anlaşılır olmaya bağlanmıştır.

"anlayasınız diye biz onu arapça bir kuran olarak indirdik." (yusuf 2)

peki türkçe ibadet mümkün müdür?
konunun başından beri de ifade ettiğimiz gibi tanrı, insanlığa sayfalar ve harfler değil mana indirmiştir. arap milliyetçiliği üzerinden islamı yorumlayan gelenek namazın bütün dünyada arapça kılınmasının onu evrenselleştirdiğini iddia etse de bu tanrı ile iletişim kurma noktasında arap olmayanlar için sadece bir prangadır.
islam ve ona ait ritüelleri evrenselleştirmenin tek yolu bütün insanların hz. muhammet'in anlattığı tek tanrıya anladıkları dil ile seslenmeleridir. ülkemizde, ulu önder mustafa kemal atatürk'ün dinde aydınlanma hareketi olarak niteleyebileceğimiz kuran'ın,hadislerin ve ezanın türkçeleştirilmesi devrimlerinin sadece 20 yıl kadar hayatta kalmasıyla milletimiz tanrı ile arasına tekrar arapçayı dolayısıyla hurafeleri, sahte şeyhleri koymuştur.
ülkemizdeki müslümanların neredeyse tamamının hanefi mezhebine mensup olduğunu göz önünde bulundurursak bu konuya da imam ebu hanife üzerinden delil getirmek en mantıklısı olacaktır.

imam ebu hanife'ye göre kuran lafız olarak, yani arapça olarak değil, mana olarak kuran idi. bu nedenle de arapça okunduğu gibi farsça da -dolayısıyla türkçe de- okunabilirdi. bir insan arapça'yı bilse de kendi dilinde ibadet edebilirdi. imam ebu hanife bu fikrini ise bizzat peygamber dönemine dayandırıyordu. iranlılar, hz. muhammet'in arkadaşlarından selman-ı farisi'ye bir mektup yazmışlar ve arapçayı bilmediklerini, namazda okumak üzere kendilerine fatiha suresini farsçaya tercüme etmesini istemişlerdi. bunun üzerine selman-ı farisi de fatiha'yı farsçaya çevirerek gönderdi. iranlılar bunu namazlarında okudular. bu bilgi, hanefi ekolünün en güvenilir kaynaklarında sıklıkla ifade edilir.

islamı arap dini olarak gören çevreler, imam ebu hanife'nin bu görüşlerinden rahatsız oldukları için onun ölümünün hemen ardından onun ağzıyla bu fikri yok etmeye çalışmışlardır. nuh ibni meryem, ebu hanife öldükten sonra "onun bu görüşünden vazgeçtiğini" onun ağzıyla rivayet etmiştir. müslümanlar bu rivayete dört elle sarılmış ve çeviri ile namaz kılınamayacağını büyük bir şiddetle savunmaya başlamışlardır. halbuki nuh ibni meryem, ebu hanife'den önce hadis bilginleri tarafından bizzat hz. muhammet'in ağzıyla hadis uydurduğu için "kazip" yani yalancı olarak belirlenmiştir. ebu hanife bu görüşünden hiçbir zaman ayrılmamıştır. onun iki önemli talebesi olan ebu yusuf ve ebu muhammet'in görüşleri de : "namazı arapça bilen arapça kılar, arapça bilmeyen ise kendi dilinde kılabilirdi." şeklindedir.
burada şunu ifade etmek gerekir ki, arapçayı bilmekten kasıt o lisanı bilmektir. yoksa o dilin anlamını idrak etmeden okunuşunu bilmek, arapça bilmek manasına gelmez.
  diğer bazı islam kaynaklarında da bu konu ile ilgili bir çok deliller vardır. tahavi şerhi'nin 217. sayfasında ve hazin tefsirinin 725. sayfasında kısaca anadilde ibadet mümkündür denmektedir.

konuyu saptırmadan ilginç bir bilgiyi de dipnot olarak paylaşalım. hanefilerin en güvenilir kaynaklarından olan mebsut'ta daha da enteresan bir görüş zikredilmiştir. buna göre; "eğer allah'ın sözü olduğundan şüphe edilmez ise, bozulmadığına dair delil var ise tevrat ve incil'in bölümlerinin bile namazda okunmasında sakınca yoktur."

sonuç olarak ;büyük türk mütefekkiri, türkiye cumhuriyeti'nin kurucu zihniyetinin öncülerinden ziya gökalp'in , din kitaplarının ve hutbelerle vaazların türkçe okunması düşüncesi kesinlikle siyasi bir duruş olarak görülememelidir.
ziya gökalp'in bu duruşu kimseyi rahatsız edemez ve etmemelidir. türk milletine ve diğer milletlere bu hak bizzat ulu tanrı ya da diğer deyişle cenab-ı allah tarafından verilmiştir. hal böyleyken bir milleti bilmediği bir dile hapsetmek en hafif tabir ile ırkçılıktır. üstelik dinde türkçeye karşı çıkan çevrelerin peygamber, abdest,namaz gibi farsça kelimelere de arapça gibi kutsaliyet atfetmeleri bu tepkilerin ne kadar sığ olduğunun göstegesidir.
öztürkçe tanrı kelimesini türk milletinin dilinden sökmeye çalışırken yine farsça huda kelimesini sakıncalı görmemek tam olarak siyasi bir duruştur. dinin anadilde yaşanmasına karşı çıkmak, ülkemizde son yıllarda sıkça başvurulan din istismarına da kapı açar. bazı çevrelerin kuran'ın insanlar tarafından anlaşılmasını "sen okuma,okusan da anlamazsın,sapıtırsın" gibi söylemlerle tehlikeli göstermelerinin sebebi, zümer suresi 3. ayeti olsa gerek. çünkü bu ayette yüce yaratan bizlere çok önemli bir uyarıda bulunmaktadır.
"dikkat edin! gerçek din, sadece allah'a mahsusdur. ondan başkasını kendilerine dostlar edinenler ise: biz onlara sadece bizi allah'a daha fazla yakınlaştırsınlar diye tapıyoruz derler."
bu size bir şeyleri yada birilerini hatırlatmış olabilir...
bizler bugün malesef konuştuğu cümlelere ingilizce  kelimeler serpiştirerek modern görünmeye çalışanlarla, konuştuğu cümlelere arapça kelimeler serpiştirerek dindar görünmeye çalışanlar arasında türkçe konuşma savaşı vermekteyiz.
milletimiz anladığı dilde tanrı ile iletişim kurduğunda, anladığı dilde namaza çağırıldığında, tanrı sözlerini anlamadıkları bir dilde sevap kazanmak için değil, anladıkları dilde "anlamak" için okuduğunda önce kendini sonra geleceğini kurtaracaktır prangalardan.

"göklerin ve yerin yaratılması ile dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da allah'ın delillerindendir. şüphesiz bunda bilenler için elbette alınacak dersler vardır." (rum,22)
 
tanrı esenliği üstünüze olsun...

edit: pek dindar bir adam sayılmam. sadece konuya ilgiliyim.
milliyetçi olduğumu da düşünebilirsiniz.
fakat unutmayın milliyetçilik iç güdüsel bir olaydır.
burada milliyetçilik yaptıysam bile bu ofansif değil defansif bir milliyetçiliktir.
yani din üzerinden yapılan arap ırkçılığına karşı kendimi savundum sadece.
devamını gör...

kadınların giyimiyle değil erkeklerin eğitimiyle alakalı bir durumdur.
devamını gör...

herkes atıp tutuyor: said nursi idam edilmedi bu bir.
said nursi; mustafa kemal, milli mücadele ve cumhuriyetin dostuydu bu iki.
yorum yapanların'çoğu' hiçbirini okumamış, öylesine saydırıyor, bu da üç.

atatürk okumadan 'sallayanları', eminim, sevmezdi.

edit:imla.
devamını gör...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim