erdoğan'ın liderliğinde milletin safında yer alacağım
kendisi başkan olduğunda sınıfça tebrik etmeye gitmiştik . ciddi bir biçimde destek almıştı genç kesimden. yurttan kaçıp mitingine kadar katılmıştık. bunun için miydi? dedirtti. yazlıklar olsun diyecek bir şey bulamıyorum
devamını gör...
levent yüksel
bence en güzel şarkısı (bkz: zalim) olandır.
devamını gör...
çok pahalı olduğu için psikoloğa gidememek
nasıl gidilir ki? ayda 4 defa gitsem en az 1500 tl lazım. 1500 tl'ye market alışverişi yapmayı tercih ediyorum.
devamını gör...
zaragoza
real zaragoza ismiyle bir de futbol kulübü olan ispanya şehridir.
aragon özerk bölgesi'nin başkentidir.
aragon özerk bölgesi'nin başkentidir.
devamını gör...
yanlış yazılan kelimeler
türkçe'de katliam toplu öldürme demektir. dolayısıyla toplu katliam tabiri hatalıdır.
devamını gör...
normal sözlük yazarlarının çektiği fotoğraflar
devamını gör...
cinci hoca (yazar)
yazarımızın linç yeme endişesi var. kimseye linç ettirmem. linç etmek isteye gelsin önce beni linç etsin. haklısınız der, özür diler susarım. ama cinci hocamı yedirmem kimseye
devamını gör...
yolun sonu görünüyor
bu dünyanı direği yok,
merhameti yüreği yok,
klavuzun gereği yok.
yolun sonu görünüyor.
hikayesi:
“yolun sonu görünüyor” türküsünün sözleri ise dursun ali akınet‘e ait. 1945 yılında ordu’nun fatsa ilçesinde doğan ve sürücülük mesleğiyle iştigâl eden dursun ali akınet, annesi zekiye hanım’ın ankara’daki hacettepe hastanesi’nde vefatından hemen önceki “gerek yok oğlum, yolun sonu görünüyor” sözünden ilhamla annesinin cenazesiyle fatsa’ya yolculuk yaparken bu şiiri yazdığını belirtmiştir.
merhameti yüreği yok,
klavuzun gereği yok.
yolun sonu görünüyor.
hikayesi:
“yolun sonu görünüyor” türküsünün sözleri ise dursun ali akınet‘e ait. 1945 yılında ordu’nun fatsa ilçesinde doğan ve sürücülük mesleğiyle iştigâl eden dursun ali akınet, annesi zekiye hanım’ın ankara’daki hacettepe hastanesi’nde vefatından hemen önceki “gerek yok oğlum, yolun sonu görünüyor” sözünden ilhamla annesinin cenazesiyle fatsa’ya yolculuk yaparken bu şiiri yazdığını belirtmiştir.
devamını gör...
tutankamonun laneti
firavun olan tutankamon'u tarihçiler ve arkeologlara, lanetini de müze hırsızları ve definecilere havale edeyim.
kafa sözlük'ün 2021 kış sezonu transferlerinden çiçeği burnunda bir yazar. rumuzuna bakıp da mesafe belirlemeyin. ne tutankamon gibi firavun ruhlu, ne de lanetli bir yazar. aksine güzel ruhlu ve pozitif enerjili bir yazar.
kafa sözlük'ün 2021 kış sezonu transferlerinden çiçeği burnunda bir yazar. rumuzuna bakıp da mesafe belirlemeyin. ne tutankamon gibi firavun ruhlu, ne de lanetli bir yazar. aksine güzel ruhlu ve pozitif enerjili bir yazar.
devamını gör...
kız düşürmek için metroda kitap okuyan tip
sizin gibi aklı çükünde olmayan insandır. oğlum nasıl bir yokluk sizinkisi? siz yaptığınız her şeyi "kız düşürmek" için yaptığınızdan dolayı hepimizi öyle mi sanıyonuz?
devamını gör...
tokatlı kanyonu
karabük'ün safranbolu ilçesinde bulunan ve benim her yaz ister istemez 1 kere de olsa gittiğim yer . kanyon , yürüyüş parkuru , ters ev , bildiğim kadarıyla türkiyedeki en yüksek zipline'ı ve inanılmaz manzarasıyla korkutan cam terası çevresinde barındıyor . hepsini tek tek gezme ve deneme şansım oldu ve yolunuz düşerse mutlaka bi kaç saatinizi ayırıp gezmenizi tavsiye ederim .
devamını gör...
durduk yere kavga çıkarmak
akran zorbalığı uygulayan çocukların kârıdır genelde.
bir de varoşlarda yaşayanlarda adet haline gelmiştir sokaktan geçene laf atmakla başlayan.
ve tırtlar vadisi türevi dizi-filmlerin de etkisi azımsanamaz.
bir de varoşlarda yaşayanlarda adet haline gelmiştir sokaktan geçene laf atmakla başlayan.
ve tırtlar vadisi türevi dizi-filmlerin de etkisi azımsanamaz.
devamını gör...
maşuk

aşık seven, maşuk sevilen anlamına gelir.
"biz sevdik aşık olduk, sevildik, maşuk olduk." -yunus emre.
devamını gör...
sözlük radyosu
en sevdiğimiz, daha çok dinlensin istediğimiz, sözlüğün biricik radyosu.
bazen öyle güzel şarkılar çalıyor ki, şarkının adını ve/veya söyleyenini öğrenmek istiyoruz lakin kaçıyor. acaba player yanında son çalan beş on şarkıyı görebileceğimiz bir bölüm olsa? ne dersiniz, hoş olmaz mı? *
bazen öyle güzel şarkılar çalıyor ki, şarkının adını ve/veya söyleyenini öğrenmek istiyoruz lakin kaçıyor. acaba player yanında son çalan beş on şarkıyı görebileceğimiz bir bölüm olsa? ne dersiniz, hoş olmaz mı? *
devamını gör...
normal sözlük'ün gececi yazarları
itiraf edelim geceleri sözlük daha güzel oluyor, daha huzurlu sanki. ve gündüzcüler bunu hiç bilemeyecek *. o zaman size bir resim bırakayım sevgili gececi yazarlar, evet bu sizin için.

yıldızlar bize evimizin yolunu gösterecek..
iyi geceler diliyorum her birinize.
t:gece çevrim içi olan yazarlardır.

yıldızlar bize evimizin yolunu gösterecek..
iyi geceler diliyorum her birinize.
t:gece çevrim içi olan yazarlardır.
devamını gör...
en büyük aşklar nefretle başlar
birbirinden nefret eden insanların sırılsıklam aşık olabilecek olma olasılıklarını ifade eden cümle. bu klişe ilk nerden hortlamıştır merak içindeyim.
devamını gör...
gaziantep'te inanılmaz tecavüz olayı
içimizdeki çöplüğün artık toprakla kapatılamadığını gösteren başlıktır.
devamını gör...
faruk nafiz çamlıbel
bir dönem milletvekilliği de yapmış olan beş hececi şair.
benim kafamda her zaman bir ortaokul anımla birlikte yer etmiştir. türkçe hocamız, nedendir bilinmez, çamlıbel'in han duvarları isimli şiirini "bakalım ezberleyip güzel okuyabilen olacak mı?" gazıyla bazılarımızın ezberlemesine neden olmuştu. o zamanlar benim hafıza zehir tabi... birkaç gün içinde ezberledim ve ilginçtir ki hâlâ aklımdadır şiirin tamamı.
öyle "şiir ezberlemekte ne var ki?" demeyin. şiirin uzunluğu işte bu kadar:
--- alıntı ---
yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı,
bir dakika araba yerinde durakladı.
neden sonra sarsıldı altımda demir yaylar,
gözlerimin önünden geçti kervansaraylar...
gidiyordum, gurbeti gönlümle duya duya,
ulukışla yolundan orta anadolu'ya.
ilk sevgiye benzeyen ilk acı, ilk ayrılık!
yüreğimin yaktığı ateşle hava ılık,
gök sarı, toprak sarı, çıplak ağaçlar sarı...
arkada zincirlenen yüksek toros dağları,
önde uzun bir kışın soldurduğu etekler,
sonra dönen, dönerken inleyen tekerlekler...
ellerim takılırken rüzgârların saçına
asıldı arabamız bir dağın yamacına.
her tarafta yükseklik, her tarafta ıssızlık,
yalnız arabacının dudağında bir ıslık!
bu ıslıkla uzayan, dönen kıvrılan yollar,
uykuya varmış gibi görünen yılan yollar
başını kaldırarak boşluğu dinliyordu.
gökler bulutlanıyor, rüzgâr serinliyordu.
serpilmeye başladı bir yağmur ince ince.
son yokuş noktasından düzlüğe çevrilince
nihayetsiz bir ova ağarttı benzimizi.
yollar bir şerit gibi ufka bağladı bizi.
gurbet beni muttasıl çekiyordu kendine.
yol, hep yol, daima yol... bitmiyor düzlük yine.
ne civarda bir köy var, ne bir evin hayali,
sonun ademdir diyor insana yolun hali,
ara sıra geçiyor bir atlı, iki yayan.
bozuk düzen taşların üstünde tıkırdayan
tekerlekler yollara bir şeyler anlatıyor,
uzun yollar bu sesten silkinerek yatıyor...
kendimi kaptırarak tekerleğin sesine
uzanmışım kalmışım yaylının şiltesine.
bir sarsıntı... uyandım uzun süren uykudan;
geçiyordu araba yola benzer bir sudan.
karşıda hisar gibi niğde yükseliyordu,
sağ taraftan çıngırak sesleri geliyordu:
ağır ağır önümden geçti deve kervanı,
bir kenarda göründü beldenin viran hanı.
alaca bir karanlık sarmadayken her yeri
atlarımız çözüldü, girdik handan içeri.
bir deva bulmak için bağrındaki yaraya
toplanmıştı garipler şimdi kervansaraya.
bir noktada birleşmiş vatanın dört bucağı,
gurbet çeken gönüller kuşatmıştı ocağı.
bir parıltı gördü mü gözler hemen dalıyor,
göğüsler çekilerek nefesler daralıyor.
şişesi is bağlamış bir lambanın ışığı
her yüze çiziyordu bir hüzün kırışığı.
gitgide birer ayet gibi derinleştiler
yüzlerdeki çizgiler, gözlerdeki çizgiler...
yatağımın yanında esmer bir duvar vardı,
üstünde yazılarla hatlar karışmışlardı;
fani bir iz bırakmış burda yatmışsa kimler,
aygın baygın maniler, açık saçık resimler...
uykuya varmak için bu hazin günde, erken,
kapanmayan gözlerim duvarlarda gezerken
birdenbire kıpkızıl birkaç satırla yandı;
bu dört mısra değil, sanki dört damla kandı.
ben garip çizgilere uğraşırken baş başa
rastlamıştım duvarda bir şair arkadaşa;
"on yıl var ayrıyım kınadağı'ndan
baba ocağından yar kucağından
bir çiçek dermeden sevgi bağından
huduttan hududa atılmışım ben"
altında da bir tarih: sekiz mart otuz yedi...
gözüm imza yerinde başka ad görmedi.
artık bahtın açıktır, uzun etme, arkadaş!
ne hudut kaldı bugün, ne askerlik, ne savaş;
araya gitti diye içlenme baharına,
huduttan götürdüğün şan yetişir yârına!...
ertesi gün başladı gün doğmadan yolculuk,
soğuk bir mart sabahı... buz tutuyor her soluk.
ufku tutuşturmadan fecrin ilk alevleri
arkamızda kalıyor şehrin kenar evleri.
bulutların ardında gün yanmadan sönüyor,
höyükler bir dağ gibi uzaktan görünüyor...
yanımızdan geçiyor ağır ağır kervanlar,
bir derebeyi gibi kurulmuş eski hanlar.
biz bu sonsuz yollarda varıyoruz, gitgide,
iki dağ ortasında boğulan bir geçide.
sıkı bir poyraz beni titretirken içimden
geçidi atlayınca şaşırdım sevincimden:
ardımda kalan yerler anlaşırken baharla,
önümdeki arazi örtülü şimdi karla.
bu geçit sanki yazdan kışı ayırıyordu,
burada son fırtına son dalı kırıyordu...
yaylımız tüketirken yolları aynı hızla,
savrulmaya başladı karlar etrafımızda.
karlar etrafı beyaz bir karanlığa gömdü;
kar değil, gökyüzünden yağan beyaz ölümdü...
gönlümde can verirken köye varmak emeli
arabacı haykırdı "işte araplı beli!"
tanrı yardımcı olsun gayrı yolda kalana
biz menzile vararak atları çektik hana.
bizden evvel buraya inen üç dört arkadaş
kurmuştular tutuşan ocağa karşı bağdaş.
çıtırdayan çalılar dört cana can katıyor,
kimi haydut, kimi kurt masalı anlatıyor...
gözlerime çökerken ağır uyku sisleri,
çiçekliyor duvarı ocağın akisleri.
bu akisle duvarda çizgiler beliriyor,
kalbime ateş gibi şu satırlar giriyor;
"gönlümü çekse de yârin hayali
aşmaya kudretim yetmez cibali
yolcuyum bir kuru yaprak misali
rüzgârın önüne katılmışım ben"
sabahleyin gökyüzü parlak, ufuk açıktı,
güneşli bir havada yaylımız yola çıktı...
bu gurbetten gurbete giden yolun üstünde
ben üç mevsim değişmiş görüyordum üç günde.
uzun bir yolculuktan sonra incesu'daydık,
bir handa, yorgun argın, tatlı bir uykudaydık.
gün doğarken bir ölüm rüyasıyla uyandım,
başucumda gördüğüm şu satırlarla yandım!
"garibim namıma kerem diyorlar
aslı'mı el almış haram diyorlar
hastayım derdime verem diyorlar
maraşlı şeyhoğlu satılmış'ım ben"
bir kitabe kokusu duyuluyor yazında,
korkarım, yaya kaldın bu gurbet çıkmazında.
ey maraşlı şeyhoğlu, evliyalar adağı!
bahtına lanet olsun aşmadınsa bu dağı!
az değildir, varmadan senin gibi yurduna,
post verenler yabanın hayduduna kurduna!..
arabamız tutarken erciyes'in yolunu:
"hancı dedim, bildin mi maraşlı şeyhoğlu'nu?"
gözleri uzun uzun burkuldu kaldı bende,
dedi:
"hana sağ indi, ölü çıktı geçende!"
yaşaran gözlerimde her şey artık değişti,
bizim garip şeyhoğlu buradan geçmemişti...
gönlümü maraşlı'nın yaktı kara haberi.
aradan yıllar geçti işte o günden beri
ne zaman yolda bir hana rastlasam irkilirim,
çünkü sizde gizlenen dertleri ben bilirim.
ey köyleri hududa bağlayan yaslı yollar,
dönmeyen yolculara ağlayan yaslı yollar!
ey garip çizgilerle dolu han duvarları,
ey hanların gönlümü sızlatan duvarları!..
--- alıntı ---
benim kafamda her zaman bir ortaokul anımla birlikte yer etmiştir. türkçe hocamız, nedendir bilinmez, çamlıbel'in han duvarları isimli şiirini "bakalım ezberleyip güzel okuyabilen olacak mı?" gazıyla bazılarımızın ezberlemesine neden olmuştu. o zamanlar benim hafıza zehir tabi... birkaç gün içinde ezberledim ve ilginçtir ki hâlâ aklımdadır şiirin tamamı.
öyle "şiir ezberlemekte ne var ki?" demeyin. şiirin uzunluğu işte bu kadar:
--- alıntı ---
yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı,
bir dakika araba yerinde durakladı.
neden sonra sarsıldı altımda demir yaylar,
gözlerimin önünden geçti kervansaraylar...
gidiyordum, gurbeti gönlümle duya duya,
ulukışla yolundan orta anadolu'ya.
ilk sevgiye benzeyen ilk acı, ilk ayrılık!
yüreğimin yaktığı ateşle hava ılık,
gök sarı, toprak sarı, çıplak ağaçlar sarı...
arkada zincirlenen yüksek toros dağları,
önde uzun bir kışın soldurduğu etekler,
sonra dönen, dönerken inleyen tekerlekler...
ellerim takılırken rüzgârların saçına
asıldı arabamız bir dağın yamacına.
her tarafta yükseklik, her tarafta ıssızlık,
yalnız arabacının dudağında bir ıslık!
bu ıslıkla uzayan, dönen kıvrılan yollar,
uykuya varmış gibi görünen yılan yollar
başını kaldırarak boşluğu dinliyordu.
gökler bulutlanıyor, rüzgâr serinliyordu.
serpilmeye başladı bir yağmur ince ince.
son yokuş noktasından düzlüğe çevrilince
nihayetsiz bir ova ağarttı benzimizi.
yollar bir şerit gibi ufka bağladı bizi.
gurbet beni muttasıl çekiyordu kendine.
yol, hep yol, daima yol... bitmiyor düzlük yine.
ne civarda bir köy var, ne bir evin hayali,
sonun ademdir diyor insana yolun hali,
ara sıra geçiyor bir atlı, iki yayan.
bozuk düzen taşların üstünde tıkırdayan
tekerlekler yollara bir şeyler anlatıyor,
uzun yollar bu sesten silkinerek yatıyor...
kendimi kaptırarak tekerleğin sesine
uzanmışım kalmışım yaylının şiltesine.
bir sarsıntı... uyandım uzun süren uykudan;
geçiyordu araba yola benzer bir sudan.
karşıda hisar gibi niğde yükseliyordu,
sağ taraftan çıngırak sesleri geliyordu:
ağır ağır önümden geçti deve kervanı,
bir kenarda göründü beldenin viran hanı.
alaca bir karanlık sarmadayken her yeri
atlarımız çözüldü, girdik handan içeri.
bir deva bulmak için bağrındaki yaraya
toplanmıştı garipler şimdi kervansaraya.
bir noktada birleşmiş vatanın dört bucağı,
gurbet çeken gönüller kuşatmıştı ocağı.
bir parıltı gördü mü gözler hemen dalıyor,
göğüsler çekilerek nefesler daralıyor.
şişesi is bağlamış bir lambanın ışığı
her yüze çiziyordu bir hüzün kırışığı.
gitgide birer ayet gibi derinleştiler
yüzlerdeki çizgiler, gözlerdeki çizgiler...
yatağımın yanında esmer bir duvar vardı,
üstünde yazılarla hatlar karışmışlardı;
fani bir iz bırakmış burda yatmışsa kimler,
aygın baygın maniler, açık saçık resimler...
uykuya varmak için bu hazin günde, erken,
kapanmayan gözlerim duvarlarda gezerken
birdenbire kıpkızıl birkaç satırla yandı;
bu dört mısra değil, sanki dört damla kandı.
ben garip çizgilere uğraşırken baş başa
rastlamıştım duvarda bir şair arkadaşa;
"on yıl var ayrıyım kınadağı'ndan
baba ocağından yar kucağından
bir çiçek dermeden sevgi bağından
huduttan hududa atılmışım ben"
altında da bir tarih: sekiz mart otuz yedi...
gözüm imza yerinde başka ad görmedi.
artık bahtın açıktır, uzun etme, arkadaş!
ne hudut kaldı bugün, ne askerlik, ne savaş;
araya gitti diye içlenme baharına,
huduttan götürdüğün şan yetişir yârına!...
ertesi gün başladı gün doğmadan yolculuk,
soğuk bir mart sabahı... buz tutuyor her soluk.
ufku tutuşturmadan fecrin ilk alevleri
arkamızda kalıyor şehrin kenar evleri.
bulutların ardında gün yanmadan sönüyor,
höyükler bir dağ gibi uzaktan görünüyor...
yanımızdan geçiyor ağır ağır kervanlar,
bir derebeyi gibi kurulmuş eski hanlar.
biz bu sonsuz yollarda varıyoruz, gitgide,
iki dağ ortasında boğulan bir geçide.
sıkı bir poyraz beni titretirken içimden
geçidi atlayınca şaşırdım sevincimden:
ardımda kalan yerler anlaşırken baharla,
önümdeki arazi örtülü şimdi karla.
bu geçit sanki yazdan kışı ayırıyordu,
burada son fırtına son dalı kırıyordu...
yaylımız tüketirken yolları aynı hızla,
savrulmaya başladı karlar etrafımızda.
karlar etrafı beyaz bir karanlığa gömdü;
kar değil, gökyüzünden yağan beyaz ölümdü...
gönlümde can verirken köye varmak emeli
arabacı haykırdı "işte araplı beli!"
tanrı yardımcı olsun gayrı yolda kalana
biz menzile vararak atları çektik hana.
bizden evvel buraya inen üç dört arkadaş
kurmuştular tutuşan ocağa karşı bağdaş.
çıtırdayan çalılar dört cana can katıyor,
kimi haydut, kimi kurt masalı anlatıyor...
gözlerime çökerken ağır uyku sisleri,
çiçekliyor duvarı ocağın akisleri.
bu akisle duvarda çizgiler beliriyor,
kalbime ateş gibi şu satırlar giriyor;
"gönlümü çekse de yârin hayali
aşmaya kudretim yetmez cibali
yolcuyum bir kuru yaprak misali
rüzgârın önüne katılmışım ben"
sabahleyin gökyüzü parlak, ufuk açıktı,
güneşli bir havada yaylımız yola çıktı...
bu gurbetten gurbete giden yolun üstünde
ben üç mevsim değişmiş görüyordum üç günde.
uzun bir yolculuktan sonra incesu'daydık,
bir handa, yorgun argın, tatlı bir uykudaydık.
gün doğarken bir ölüm rüyasıyla uyandım,
başucumda gördüğüm şu satırlarla yandım!
"garibim namıma kerem diyorlar
aslı'mı el almış haram diyorlar
hastayım derdime verem diyorlar
maraşlı şeyhoğlu satılmış'ım ben"
bir kitabe kokusu duyuluyor yazında,
korkarım, yaya kaldın bu gurbet çıkmazında.
ey maraşlı şeyhoğlu, evliyalar adağı!
bahtına lanet olsun aşmadınsa bu dağı!
az değildir, varmadan senin gibi yurduna,
post verenler yabanın hayduduna kurduna!..
arabamız tutarken erciyes'in yolunu:
"hancı dedim, bildin mi maraşlı şeyhoğlu'nu?"
gözleri uzun uzun burkuldu kaldı bende,
dedi:
"hana sağ indi, ölü çıktı geçende!"
yaşaran gözlerimde her şey artık değişti,
bizim garip şeyhoğlu buradan geçmemişti...
gönlümü maraşlı'nın yaktı kara haberi.
aradan yıllar geçti işte o günden beri
ne zaman yolda bir hana rastlasam irkilirim,
çünkü sizde gizlenen dertleri ben bilirim.
ey köyleri hududa bağlayan yaslı yollar,
dönmeyen yolculara ağlayan yaslı yollar!
ey garip çizgilerle dolu han duvarları,
ey hanların gönlümü sızlatan duvarları!..
--- alıntı ---
devamını gör...
mutluluğun formülü
beklentiyi düşük tutmak ve en kötüsüne hazırlıklı olmaktır.
devamını gör...
