anne olduğum günden beri hayatımın en kıymetli varlıkları çocuklarım. herkesi kendim gibi zannederdim ama o kadar çok anne-babasını arayan evlat var ki ben yanılıyormuşum demek ki.
insan hayata getirdiği çocuğu neden terk eder ve hiç arayıp sormaz gerçekten merak ediyorum. çocuk yuvalarındaki terk edilmiş çocuklara öyle üzülürüm ki hayata yenik başladıklarını düşünürüm hep.
dünyaya getirdiğin çocuğun sorumluluğunu alamayacak insanların çocuk sahibi olmaması tek dileğim.
devamını gör...

koronadan sonra sık sık farklı isimlerle anılmak ve sonrasında" kusura bakma maskeden tanıyamadım" lafını duymak .
devamını gör...

uzun vadede en çok yapmak istediğim zor bir iştir. kendimce bir yol haritası çizdim, belki bunu isteyenlere bakış açısı olur diye paylaşmak istiyorum.

bunu yapmak için öncelikle bol bol okumak gerekiyor. ancak okumaktan kastım, şu kadar kitap okumak değil. bunu yaparak hiçbir yere varamayız. "bir ayda dört kitap bitirdim" diyen bir insanın yaklaşımı bana hiçbir zaman anlamlı gelmedi. bir insanın okuduğu şeyler, ilgi alanından, merakından bağımsız olursa orada çıkacak tek sonuç verimsizlik olur. içselleştirerek, anlam vererek okunan bir kitap size dört kitaptan fazlasını kazandırır. bu benim cılız bir analizim olabilir ancak bakış açımı şöyle somutlaştırmak istiyorum, karar size kalmış:

sözgelimi ayda dört kitap okumuş bir adamın, eğer ki rastgele seçilmiş dört kitapsa veya bu işi nitelikten ziyade nicelik açısından değerlendiriyorsa ulaşacağı sonuç şu olur: bindokuzyüzseksendört harika bir distopya doğrusu! evet, tam olarak böyle olur. yüzeysel kalır, kurgu çok kısa zamanda kaybolur, size kalan üç beş etkileyici sahne, hayal dünyasındaki bir miktar gelişim ve size verdiği haz. işte bu kadar. ancak, yine sözgelimi aşkı anlamlandırmak isteyen bir adamın vadideki zambak okuması ile alacağı sonuç şu olur: okuduktan sonra geçen on yıldan sonra bile "aşk, bir tutkudur; tahayyül ötesi bir şeydir, insanın diğer tüm düşüncelerini, hayallerini, tutkularını, maddi manevi tüm tasarrufunu bir paçavra gibi fırlatıp atabileceği bir güçtür; ah, benim minik henriette'im. bu yüzden içselleştirilerek okunan, merak duygusuyla yola çıkılan okumaların verimi yüksektir. ben buna, biraz da mühendislik yaklaşımıyla şöyle bir yöntem geliştirdim:

öncelikle yazacağımız romanın kurgu temelli mi olacağı yoksa gündelik yaşama bol atıfta bulunulan, duyguları, insan olmayı, yaşamı anlatan, kurgu yönü ağır basmayan bir roman mı olacağını seçeceğiz. ben bu konuda daha çok ikinci seçeneği değerli buldum. okuma yaparken de bu yönde kendimi geliştirmeye karar verdim. bu yüzden de kurgu temelli, örneğin seferad gibi romanlar bana film izlemiş hissi verirler. eğer bir celine paragrafına benzer bir çözümleme bulamazsam, romandan uzaklaşırım. gözlerim sürekli "hadi abi, başla artık şov yapmaya" diyerek o girizgahı arar.

bu konuda da fante, celine, proust gibi üstadları örnek alıyorum. yukarıda söylediğim gibi "işte bu, baba sen busun ya" derim. daha önce de söylemiştim, genellikle fenerbahçenin 90. dakikada gol atıp kazanmasına sevindiğim gibi, çocukça bir sevgi kaplar içimi; baş parmağımı öpüp havaya kaldırarak "sen bu hayata rastgele gelmiş olamazsın, sen bu dünyaya ait olamazsın" gibi şeyler söylerim. bu adamlar benim dostum abi, bu adamlar benim ulu önderlerim. bol bol dostoyevski, turgenyev, tolstoy, gorki, goethe, balzac, zola, canetti, camus vs. vs. okudum. oralardan da çok farklı bakış açıları ve yaklaşımlar öğrendim. ancak ulu önder celine, fante ve proust temelli bir görüşü tercih ettim. felsefi bir temel de bence olmazsa olmaz. bu yüzden schopenhauer okudum bol bol. 2. dünya savaşı, insanlarda birçok insanı duyguyu tanımlama, hatırlama ya da yok etme fırsatı verdiği için hitler almanyasını, mao çin'ini, stalin rusyasını okudum ansiklopedilerden, belgesellerden o savaşı, sefaleti hissetmeye çalıştım ve sonuçta bir savaş karşıtı olmayı, savaşın bizden çaldıklarını anlamaya birazck yaklaştım. ilerleyen zamanlarda, ekonomik özgürlüğümle beraber felsefeye daha da eğilmeyi düşünüyorum. özellikle freud ve jung gibi psikoloji alanında çalışmalar yapan üstadlara da başvurmak elzem. başkaları da ona göre tercihini yapacaktır.

şimdi bunun diğer aşaması yazmak. yazmak için de öncelikle denemeler, kendi bakış açınızla yorumlamalar yapmamız gerekiyor. benim entrylerimi okuyanlar varsa, mutlaka bir duyguyu, bir olayı, kişiyi kapsamlı bir şekilde ele almaya çalıştığımı görürler. genellikle entrylerim de küçük pasajlar şeklinde oluyor.

yine son olarak çok önemli olduğunu düşündüğüm, bir konuya dikkat çekeceğim. bana göre, kendi yaşamına, çevresine, çevresinde dönen dramlara, hayal kırıklıklarına, hüzünlere, ızdıraplara kayıtsız kalmış bir insan kitap falan yazamaz. o yüzden yaşanılan olayları "bunu yapan maldır, net" ya da "seven insan bunu yapar, gerisi boştur" "aldatan namussuzdur, bu kadar" gibi sığ, iğrenç bir şekilde değerlendirmemeye dikkat ettim. ortada bir şerefsizlik varsa da bu şerefsizliğin sebeplerini, sonuçlarını düşünmeye özen gösteririm. bir de bu konularda sevgili dostlarıma vereceğim en önemli tavsiye, insanları dinlemek olur. bol bol yaşlıları dinlerim. kendi dedemi ananemi, arkadaşlarımın büyüklerini denk geldiğim anda çay demleyip saatlerce dinlerim. hiçbir zaman yaşayamayacağınız tecrübeleri de bu şekilde empati gücünüz oranında deneyimleyebiliyorsunuz. örneğin; benim dedem 1970 yılında ırak felluce'ye çalışmaya gitmiş. 6 aylık sürecin her detayını defalarca dinledim. bir yol hikayesini, yola çıktıkları saatten mercedes otobüsün modeline kadar, bu yolculukta hissettiği duyguları, sınırı geçerken hissettiklerini, orada çalışan işçi sınıfının davranışlarını, hikayelerini hepsini dinledim.

bunlar size müthiş tecrübeler katıyor inanın, mutlaka yaşlıları, deneyimi nispetinde başından bir iş geçmiş insanları dinleyin. tüm bunları sentezleyecek beyniniz. sonuçlar çok güzel oluyor, inanın farkı hissediyorsunuz. bir konuda gayet normal bir konuşma yapıyorsunuz ve karşılığında "ya sen nasıl böyle konuşabiliyorsun" diyor insanlar. o sentezi beyninize bırakın, şovunu yapacaktır. hepimize iyi okumalar dilerim, inşallah bir gün istediğimiz şeyleri yapabiliriz.
devamını gör...

cevabı kurtuluş savaşı'nda fazlasıyla verilmiş ve sorulması bile türk tarihindeki binlerce kadına saygısızlık sorunsal.

ayrıca, norveç ve israil başta olmak üzere onlarca ülkede kadınlar aktif olarak askerlik yaptığından aynı zamanda son derece mantıksız olan sorunsaldır.

edit: ayrıca benim anlamadığım, neden dünya genelindeki erkeklerin kafayı kadınların ne yapıp yapamadığıyla bozmuş olduğu. askerlik yapan kadınların bilmem ama bunu yapan kadın görmezsiniz mesela. adamlar ekonomi söz konusu olunca ekonomist, bilim söz konusu olunca bilim insanı, siyaset söz konusu olunca kırk yıllık politikacı oluveriyor birden.
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

güney amerika yağmur ormanlarında yaşayan, farklı bir karınca türü. onları, diğer karıncalardan ayıran özellikleri ise, yaprak kesip toplamaları. ağacın gövdesinden aşağı doğru ağızlarında tuttukları yapraklarla bir geçit töreninde bayrak taşıyanlara benziyorlar. yaprakları yemek için değil, bu yapraklarda yiyebilecekleri mantarı üretmek için topluyorlar.
devamını gör...

sigara cebi olan çorap.
devamını gör...

kitabımdaki karakterler..

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

troller genelde dirayetli oluyor. buzullar eridikçe ortaya çıkan milyon yıllık virüsler gibisin doğukan
devamını gör...

errare humanum est,perseverare diabolicum.

hata insana mahsustur,ancak hata yapmakta diretmek şeytancadır.
devamını gör...

bir daha kimseleri sevmeyeceğime, kimseler tarafından da sevilmeyeceğime dair güçlü bir duygu bıraktı bende.
devamını gör...

bir (bkz: yılmaz erdoğan)şiiridir.


her şey yapılabilir
bir beyaz kağıtla
uçak örneğin uçurtma mesela
altına konulabilir
bir ayağı ötekinden kısa olduğu için
sallanan bir masanın
veya şiir yazılabilir
süresi ötekilerden kısa
bir ömür üzerine.

bir beyaz kağıda
her şey yazılabilir
senin dışında
güzelliğine benzetme bulmak zor
sen iyisi mi sana benzemeye çalışan
her şeyden
bir gülden bir ilk bir sonbahardan sor
belki tabiattadır çaresi
senin bir çiçeğe bu kadar benzemenin
ve benim
bilinci nasırlı bir bahçıvan çaresizliğim
anlarım bitkiden filan
ama anlatamam
toprağın güneşle konuşmasını
sana çok benzeyen bir çiçek yoluyla

sen bana ışık ver yeter
bende filiz çok
köklerim içimde gizlidir
gelen giden açan soran bere budak yok
bir şiir istersin
“içinde benzetmeler olan”
kusura bakma sevgilim
heybemde sana benzeyecek kadar
güzel bir şey yok

uzun bir yoldan gelen
tedariksiz katıksız bir yolcuyum
yaralı yarasız sevdalardan geçtim
koynumda bir beyaz kağıt boşluğu
her şeyi anlattım
olan olmayan acıtan sancıtan
bilsem ki sana varmak içindi
bütün mola sancıları
bütün stabilize arkadaşlıklar
daha hızlı koşardım
severadım gelirdim
gözlerinin mercan maviliğine

sana bakmak
suya bakmaktır
sana bakmak
bir mucizeyi anlamaktır

sağa sola bakmadan yürüdüğüm yollar tanıktır
aşk sorgusunda şahanem
yalnız kelepçeler sanıktır
ne yazsam olmuyor
çünkü bilenler hatırlar
hem yapılmış hem yapma çiçek satanlar
bahçıvanlar değil tüccarlardır
sen öyle göz
sen öyle toprak ve güneş ortaklığı
sen teninde cennet kayganlığı iken
sana şiir yazmak ahmaklıktır

bir tek söz kalır
dişlerimin arasından
ben sana gülüm derim
gülün ömrü uzamaya başlar

verdiğim bütün sözler
sende kalsın isterim
ben sana gülüm derim
gül sana benzediği için ölümsüz
yazdığım bütün şiirler
sana başlayan bir kitap için önsöz

sana bakmak
bir beyaz kağıda bakmaktır
her şey olmaya hazır
sana bakmak
suya bakmaktır
gördüğün suretten utanmak
sana bakmak
bütün rastlantıları reddedip
bir mucizeyi anlamaktır
sana bakmak
allah’a inanmaktır
devamını gör...

kim olduklarını bilmediğim, ilgilenmediğim yalnızca bu eğitim sisteminde yıllar yıllar önce kavimler göçü konusunda tuhaf bir biçimde kafama yazılan tekerlemeli topluluklardır. üçünü birlikte tek nefeste söylemek güzeldir.
devamını gör...

bir hafta önce yaşadığım şeydir. düşündükçe bir sakinlik geliyor.

kamp ateşi, etraf zifiri karanlık, ağzımda pipo ve karanlık içinde yanan ateş böcekleri... bu anı hiç unutamayacağım.
devamını gör...

hak yemeyiz biz anca kafayı yeriz
hafız bir önce bak kendine bu nasıl giriz
önce bir selam ver
sonra birbirimize gireriz.
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

dünyanın en zor şeyi bir işin nasıl yapılacağını biliyorken bir başkasının nasıl yapamadığını ses çıkarmadan izlemektir. terence hanbury white.
devamını gör...

yaşıyormuş gibi hissettiren şey midir?
göze almaktır belki de bir çok şeyi.
zihnimiz bizimle oyun oynuyordur belki.

öyle olmalı. bizi kontrol ediyormuş zihnimiz.
bir yazıda öyle diyordu çünkü.
işi gücü kontrol etmekmiş.
bizi bir salsa,
ağırlıklarımızdan bir kurtulsak,
havalara uçacakmışız da,
işte bırakmıyormuş.

ama demezler miydi hep,
allah zihin açıklığı versin diye.

aa bak gördün mü günah keçisini bulduk.
hep bu duayı yapanlar bizi bu hale getirdi.
soktular kafamıza o bekçiyi,
onların da kafasına birileri sokmuştu o bekçiyi.
nedir yahu şu bekçilerden çektiğimiz?

o gün bu gündür sesimiz çıkmıyor,
soluğumuz sessiz.

-hişşşt sessiz ol bakalım! bir duyarlarsa var ya
-ee n'olur duyarlarsa? nefesim kuvvetliydi de haberim mi yoktu?
-bak bak bak kelimelere bak, kuvvet muvvet sus bakiyim!
-yine şu 'güç' meselesi di mi? yahu sen bu sauron'u geçtin be!
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
nedir bu hakimiyet merakın? anladık her şeyin farkındasın!
-evet farkındayım. mesela şu an şu saniye şu sözleri söylerken bile,
bana boyun eğdiğinin farkındayım...

****


ama bir gün bu zincirler kırılacak.
aklımız ve vicdanımız hür olacak!
devamını gör...

hepsi birbirinden güzel olsa da ünzile'nin yeri benim için çok ayrıdır.

ünzile insan dölü
on kardeş beşi ölü
büyüdükçe un ufak
ve gelirde görücü
inci gibi dişi
görücü bilir işi
söğüdüm ağlar gider
olur hatun kişi

varmadan sekizine
ergin oldu ünzile
hem çocuk hem de kadın
12'sinde ana
bir gül gibi al ve narin
bir su gibi saydam ve sakin
susar kadın ünzile

yağmuru kim döküyor?
ünzile kaç koyun ediyor?
dayaktan uslanalı
hiçbir şey sormuyor
yağmuru kim döküyor?
ünzile kaç koyun ediyor?
dayaktan uslanalı
hiçbir şey sormuyor

korkar durur gitmez
köyün en son çitine
inanır o sınırda dünyanın bittiğine
ünzile insan dölü
bilinmezlere gebe
sırların mihnetini
yükleyip de beline
varmadan sekizine
ergin oldu ünzile
devamını gör...

bir çırpıda okunabilecek efsanevi jules verne kitabı. genel bağlamda kibirin insanı nasıl eriyip bitirdiğini anlatan bu kitap yer yer bilim-din arasındaki ilişkiye de dem vurmuş. ve bunlar 49 sayfada ancak bu kadar mükemmel kurgulanabilirdi bence.

zacharius abimiz, isviçrenin cenevre kentinde saat üreten ve ününü salmış bir ustadır, hatta öyledir ki ürettiği saatlerin ünü fransa ve almanya'ya kadar uzanmıştır. kendisini imal ettiği bütün saatlerin yaratıcısı olarak görür ve her saatin içine ruhunun bir parçasını hapsettiğini söyler. o saatlerden biri durunca, kendi kalp atışlarının da durduğunu hisseder çünkü saatleri kalp atışına göre ayarlamıştır.
efendim gel zaman git zaman bilimin gelişmesiyle saatler de gelişir ve ustamız 'saat maşası' nı icat eder. ancak bir gün öyle bir şey olur ki , zacharius ustanın ürettip sattığı saatler tek tek durmaya başlar.

sonuç olarak çok beğendiğim ve etkilendiğim bir kitaptı. şahsen ben okuduktan sonra mesajımı ve dersimi aldım efendim. siz de okuyun zira böyle bir eseri okumamak kayıp hem de sadece 49 sayfa!


bu kainatın, onu kanunlara tabii kılan yaradan'ı nasıl ölmezse, ben de ölemem! tanrı sonsuzluğu yarattıysa , zacharius usta da zamanı yarattı!




hiç şüphe yok ki aubert, diye karşılık verdi zacharius usta, sevdiğim iyi bir çıraksın sen, ama çalışırken, parmaklarının arasında sadece bakır ,altın,gümüş olduğunu zannediyorsun;benim dehamın hayat verdiği bu madenlerin canlı bir bedenin nabzı gibi attığını hissetmiyorsun! bu yüzden,eserlerin ölünce sen ölmezsin!




şimdi aubert,diye sözlerine devam etti ihtiyar saatçi,canlanmıştı. kendine bir göz at! içimizde iki farklı kuvvet olduğunu anlamıyor musun? ruhun kuvveti ve bedenin kuvveti , yani bir hareket ve bir düzenleyici. ruh yaşamın temel unsurudur,dolayısıyla harekettir. bu hareket ister bir ağırlık, ister bir zemberek ,isterse uhrevi bir güç tarafından meydana getirilsin, kalp için de aynı şey geçerlidir. ama beden olmazsa bu hareket eşitsiz,düzensin ve imkansız olurdu! bu yüzden beden ruhu düzenler ve tıpkı sarkaç gibi düzenli salınımlara tabidir.
devamını gör...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim