koronavirüsün bize öğrettikleri
sağlığın ve özgürlüğün ne kadar önemli olduğunu.
devamını gör...
tanımı yazıp yazıp aman deyip silmek
bir hevesle kendini, düşüncelerini, duygularını anlatmaya başlamışken birden gelen"neyse yaa, çok da önemli değil" ile biten eylemdir. kendini ifade etmeye mecalin kalmamıştır.
devamını gör...
duyguların bulaşıcı olması
kesinlikle bulaşıcıdır. duygularda bir enerjidir ve sonuç bu videoda harika anlatılmış.
gülmeden geçirdiğin gün kaybedilmiş gündür. *
gülmeden geçirdiğin gün kaybedilmiş gündür. *
devamını gör...
nitella
devamını gör...
türkiye'de bilimin ilgi görmeme nedeni
bilim ve sanat itibar görmediği toplumu terk eder.
- ibn-i sina.
- ibn-i sina.
devamını gör...
sürrealizm
gerçeküstücülük, bilinci ve bilinçdışını birleştiren bir düşünce ve sanat akımıdır. hayal gücünün önemine vurgu yaparak; hayal dünyasında, yani bilinç ötesi dünyada oluşturulan gerçekliğin, bilinç tarafından oluşturulmuş gerçekliğin iz düşümü olduğunu savunur.
sürrealist görüşe göre; insanın hayal gücüyle eserlerine yansıttığı gerçeklik olgusu, aynı zamanda gerçekliğin de bir yansımasıdır.
sürrealist görüşe göre; insanın hayal gücüyle eserlerine yansıttığı gerçeklik olgusu, aynı zamanda gerçekliğin de bir yansımasıdır.
devamını gör...
yaz dizilerine isim önerileri
acı çilek.
beyaz kiraz.
mor üzüm.
yeşil zeytin.
çilek gibi.
çilek tadında aşk.
kiraz mahallesi.
erik sokağı.
üzümlü kek.
aşk-ı çilek.
beyaz kiraz.
mor üzüm.
yeşil zeytin.
çilek gibi.
çilek tadında aşk.
kiraz mahallesi.
erik sokağı.
üzümlü kek.
aşk-ı çilek.
devamını gör...
alına yapıştırıp gezilesi sözler
hepinizden nefret ediyorum.
devamını gör...
sevgili tarafından aldatılmak
bakın bayanlar baylar eğer sevgili durumunda olduğunuz kişiyi sevmiyorsanız, ya da ona olan sevginiz bittiyse, açık açık konuşup ayrılın. sonra ne halt yiyecekseniz ondan sonra yiyin. aldattığınız kişinin gururu ile oynamanın anlamı yok. işte tam burada karakter giriyor devreye. kimsenin dünyasını başına yıkmaya hakkınız yok.
devamını gör...
kendime not
en büyük saygısızlığı acımasızlığı kendine yapıyorsun yapma
verdiğin sözleri tut
verdiğin sözleri tut
devamını gör...
kolay gibi görünen ama çok zor olan şeyler
deniz bisikleti kullanmak, düşününce bile yoruldum.
devamını gör...
ağladıktan sonra yüze gelen güzellik
o kadar tuhaf ama doğru ki . ağlamanın bitmesine yakın ağlamaya ara veriyor koşa koşa aynaya gidiyorum . bakıyorum baya iyi duruyor yüzüm sonra dönüp ağlamaya devam ediyorum . sırf ağlıyoruz diye self lovemızdan ödün vermiyeceğiz herhalde .
devamını gör...
moacir barbosa
günah keçisi kavramının tam karşılığı bu adamdır. cehennemi dünyada yaşamıştır. 1950 dünya kupası finali başlığında kendisinden biraz bahsetmiştim. lakin bu adamın yaşadıkları ve ona yapılanlar ciddi anlamda bir başlığı hak ediyor. işin aslına bakarsanız barbosa 1950 dünya kupasının parlayan yıldızlarından biriydi. ben kendisini sadece bizim maçta * yani brezilya-uruguay maçında izlemedim. kupa boyunca brezilya'nın maçlarını izleme fırsatım olmuştu ve barbosa'yı takip etme imkanına erişmiştim. adam tam anlamıyla bir kara panterdi. zaten brezilya milli takımının ilk siyahi kalecisidir kendisi ve takımı finale gelene kadar da çok ciddi kurtarışlara imza atmıştır. ne demişler? futbolda atanın da tutanın da iyi olacak. işte o brezilya milli takımının atanı da tutanı da iyiydi. ademir atıyor, barbosa tutuyor brezilya güle oynaya finale doğru gidiyordu. her şey tıkırındayken adam kahramandı. barbosa'nın şanssızlığı o gün bizim kaptan varela'nın, schiaffino'nun ve özellikle ghiggia'nın insan üzeri performans göstermesiydi. bu üçlüye kalecimiz maspoli tanrı modunu açarak destek olunca brezilya'nın mağlubiyeti kaçınılmaz oldu. kimse ademir'e laf söylemedi. oysa ilk yarım saatte en az üç net pozisyon harcamıştı. forvetler böyle durumlarda bir şekilde yırtıyor ve ihale hep kalecilere kalıyor. kaleciler zaten yalnız adamlardır. arkalarını kollayacak, onlara destek olacak kimseleri yoktur. direkler desen onlara da güvenemezsin, kariyer katilidir onlar. albert camus bile o üç direğin önünde durmuş olmanın verdiği psikoloji ile hayatına ve eserlerine yön vermiş bir adamdır. ne diyor kendisi bu konuda; ''ahlak ve insanın yükümlülükleri hakkında güvenebileceğim ne biliyorsam onu futbola borçluyum.''
neyse işte futbol tanrıları kaleci şansı vermezse cehennemi barbosa gibi dünya'ya taşıyorsunuz. bakın o gün orada iki brezilya taraftarı intihar ederek öldü ve bunun tüm yükünü de bu adamın sırtına yüklediler. teknik direktör flavio costa kadın kılığında stattan kaçarken, barbosa böyle atraksiyonlara hiç girmedi. diğerleri unutuldu ama barbosa asla unutulmadı! kendisi ile rio de janeiro'da izbe bir barda karşılaşmıştım. yüz bana tanıdık geliyordu ama onun olacağına ihtimal vermemiştim. şüpheyle barmene sordum? sormaz olaydım. ''evet o!'' diye yanıtladı beni! tanrının gazabı bu gece de barımda!'' yavaşça yanına doğru ilerledim. kendimi tanıttım. büyük hayranı olduğumu ve kendisini 1950 dünya kupası boyunca gıpta ile izlediğimi anlattım. hafifçe gülümsedi. yıllardır böyle güzel sözler duymadığını söyledi ve beni yanına buyur etti.
''biliyor musun?'' dedi ''tanrının lanet olası her günü ghiggia'dan aynı golü yiyip, dizlerimin üzerine çöküp kalıyorum. yıllar boyu kendi ülkemde sokağa çıkmaya korktum. herkes bana vebalı muamelesi yaptı. onu geçtim takım arkadaşlarım bile benim hakkımda zehir zemberek açıklamalar yaptılar. oysa futbol bir takım oyunu. beni aslanların önüne attılar resmen!''
''zizinho'dan mı bahsediyorsunuz?'' diye sordum. sakince başını salladı.
''adam bana bir albatros gibi uğursuz olduğumu söyledi. bunu her yerde dile getirdi. milli takıma bir daha çağırılmamam gerektiğini bütün basın önünde haykırdı. daha fenası ne biliyor musun?'' nedir diye soru ile cevapladım kendisini...
''benim yüzümden brezilya milli takımının kalesine 35 yıl boyunca bir daha siyahi bir kaleci geçemedi. başkalarının önünde de engel oldum anlayacağınız.'' hüzünle birasından bir yudum aldı. kendi kendisine belirli belirsiz bir şeyler söyledi ve sözlerine devam etti; ''bir gün alışveriş merkezine gitmiştim bir şeyler almak için, bakın aradan 20 yıl geçmiş. bir kadın karşıma geçti. yanında torunu vardı. çocuğa parmağıyla beni göstererek; 'ona iyice bak! bütün brezilya’yı yasa boğan adam, işte bu!'' diye bağırdı bana. yerin dibine girmiştim resmen. o an yok olmak istedim, bu lanet bitsin istedim, yer yarılsaydı da yerin dibine girseydim...'' gülümsedi. komik değil mi? başımla onayladım kendisini.
barbosa anlattıkça ben şişiyordum. şiştikçe de mideyi şişiriyordum. bir bira daha istedim. barbosa bira içtiği için bende farklı bir şey istemedim. yeterince kaba davranılmıştı kendisine. düşünsenize insanlar hayallerini, hayatlarını çalan, ülkelerini altlarından çekip alan liderlerin peşinden bile sorgusuz sualsiz giderken, yediği bir gol yüzünden kendi halindeki bir kaleciye itibar suikastı yapıp, ona hayatı zindan etmekten geri durmuyordu. yaman çelişki bu insanoğlu. hani bukowski, ''kitlelerin dehası'' şiirinde diyor ya;
ortalama insanda
herhangi bir günde herhangi bir orduya
yetecek kadar ihanet,
nefret, şiddet
ve saçmalık vardır.
barbosa'nın yaşadıklarının özeti buydu. bende tam yerine rast geldi manzarayı koydum. şiirin bu bölümünü kendisine ezberden söyleyiverdim. öyle bir şen kahkaha attı ki anlatamam size. belki yıllardır bu şekilde gülmemişti. bira bardağını havaya kaldırdı ve şerefinize diye bağırdı. bu sefer gülümseyerek devam etti;
''bakın dedi ben bu lanetten kurtulmak için maracana stadı personeline rüşvet verip, o golü yediğim zamanki direkleri yerlerinden söktürüp yaktırdım. yaptım bunu. gerçekten yaptım.'' bir kahkaha daha attı. ''sonrasında arda kalan üç beş arkadaşımla birlikte o direklerin ateşi üzerinde mangal yaptık.''
bu sefer ben gülüyordum. lanetli direklerin mangalı da ne güzel olmuştur deyiverdim. karşılıklı kahkahalar atmaya başladık. adamın keyfini yerine getirmiştim.
''aslında bende de var biraz. bakın belli artık bunlar beni şeytanın yeryüzündeki büyük elçisi olarak görüyorlar. hatta ta kendisi olarak bile görüyor olabilirler. ama ben inatla koşulları hep zorladım. 1994 dünya kupasında brezilya milli takımının kampını ziyaret etmek istedim. kapılarına kadar gittim. ne oldu dersiniz.''
-e almadılar tabiki sizi.
''almadılar tabi. niye alsınlar yahu? o dünkü çocuk romario bile hakkımda ileri geri konuştu; 'başarının peşinde koşarken uğursuz olmak istemeyiz.' dedi benim için. neyse attığı güzel gollerin hatırına affettim ben onu. umarım oğlu kaleci olur.'' güzel bir kahkaha daha patlattı.
o gece 3 saate yakın bir sohbetimiz oldu barbosa ile. sene 1998'di. kendisi ile o barda tanışmamdan tam 10 yıl sonra vefat etti. gazeteler ''barbosa'nın ikinci ölümü.'' diye manşet attılar arkasından. bende usulca ''ölü adamla konuşmalar'' adlı hikayemi çekmeceme yerleştirdim. halen orada duruyor...
neyse işte futbol tanrıları kaleci şansı vermezse cehennemi barbosa gibi dünya'ya taşıyorsunuz. bakın o gün orada iki brezilya taraftarı intihar ederek öldü ve bunun tüm yükünü de bu adamın sırtına yüklediler. teknik direktör flavio costa kadın kılığında stattan kaçarken, barbosa böyle atraksiyonlara hiç girmedi. diğerleri unutuldu ama barbosa asla unutulmadı! kendisi ile rio de janeiro'da izbe bir barda karşılaşmıştım. yüz bana tanıdık geliyordu ama onun olacağına ihtimal vermemiştim. şüpheyle barmene sordum? sormaz olaydım. ''evet o!'' diye yanıtladı beni! tanrının gazabı bu gece de barımda!'' yavaşça yanına doğru ilerledim. kendimi tanıttım. büyük hayranı olduğumu ve kendisini 1950 dünya kupası boyunca gıpta ile izlediğimi anlattım. hafifçe gülümsedi. yıllardır böyle güzel sözler duymadığını söyledi ve beni yanına buyur etti.
''biliyor musun?'' dedi ''tanrının lanet olası her günü ghiggia'dan aynı golü yiyip, dizlerimin üzerine çöküp kalıyorum. yıllar boyu kendi ülkemde sokağa çıkmaya korktum. herkes bana vebalı muamelesi yaptı. onu geçtim takım arkadaşlarım bile benim hakkımda zehir zemberek açıklamalar yaptılar. oysa futbol bir takım oyunu. beni aslanların önüne attılar resmen!''
''zizinho'dan mı bahsediyorsunuz?'' diye sordum. sakince başını salladı.
''adam bana bir albatros gibi uğursuz olduğumu söyledi. bunu her yerde dile getirdi. milli takıma bir daha çağırılmamam gerektiğini bütün basın önünde haykırdı. daha fenası ne biliyor musun?'' nedir diye soru ile cevapladım kendisini...
''benim yüzümden brezilya milli takımının kalesine 35 yıl boyunca bir daha siyahi bir kaleci geçemedi. başkalarının önünde de engel oldum anlayacağınız.'' hüzünle birasından bir yudum aldı. kendi kendisine belirli belirsiz bir şeyler söyledi ve sözlerine devam etti; ''bir gün alışveriş merkezine gitmiştim bir şeyler almak için, bakın aradan 20 yıl geçmiş. bir kadın karşıma geçti. yanında torunu vardı. çocuğa parmağıyla beni göstererek; 'ona iyice bak! bütün brezilya’yı yasa boğan adam, işte bu!'' diye bağırdı bana. yerin dibine girmiştim resmen. o an yok olmak istedim, bu lanet bitsin istedim, yer yarılsaydı da yerin dibine girseydim...'' gülümsedi. komik değil mi? başımla onayladım kendisini.
barbosa anlattıkça ben şişiyordum. şiştikçe de mideyi şişiriyordum. bir bira daha istedim. barbosa bira içtiği için bende farklı bir şey istemedim. yeterince kaba davranılmıştı kendisine. düşünsenize insanlar hayallerini, hayatlarını çalan, ülkelerini altlarından çekip alan liderlerin peşinden bile sorgusuz sualsiz giderken, yediği bir gol yüzünden kendi halindeki bir kaleciye itibar suikastı yapıp, ona hayatı zindan etmekten geri durmuyordu. yaman çelişki bu insanoğlu. hani bukowski, ''kitlelerin dehası'' şiirinde diyor ya;
ortalama insanda
herhangi bir günde herhangi bir orduya
yetecek kadar ihanet,
nefret, şiddet
ve saçmalık vardır.
barbosa'nın yaşadıklarının özeti buydu. bende tam yerine rast geldi manzarayı koydum. şiirin bu bölümünü kendisine ezberden söyleyiverdim. öyle bir şen kahkaha attı ki anlatamam size. belki yıllardır bu şekilde gülmemişti. bira bardağını havaya kaldırdı ve şerefinize diye bağırdı. bu sefer gülümseyerek devam etti;
''bakın dedi ben bu lanetten kurtulmak için maracana stadı personeline rüşvet verip, o golü yediğim zamanki direkleri yerlerinden söktürüp yaktırdım. yaptım bunu. gerçekten yaptım.'' bir kahkaha daha attı. ''sonrasında arda kalan üç beş arkadaşımla birlikte o direklerin ateşi üzerinde mangal yaptık.''
bu sefer ben gülüyordum. lanetli direklerin mangalı da ne güzel olmuştur deyiverdim. karşılıklı kahkahalar atmaya başladık. adamın keyfini yerine getirmiştim.
''aslında bende de var biraz. bakın belli artık bunlar beni şeytanın yeryüzündeki büyük elçisi olarak görüyorlar. hatta ta kendisi olarak bile görüyor olabilirler. ama ben inatla koşulları hep zorladım. 1994 dünya kupasında brezilya milli takımının kampını ziyaret etmek istedim. kapılarına kadar gittim. ne oldu dersiniz.''
-e almadılar tabiki sizi.
''almadılar tabi. niye alsınlar yahu? o dünkü çocuk romario bile hakkımda ileri geri konuştu; 'başarının peşinde koşarken uğursuz olmak istemeyiz.' dedi benim için. neyse attığı güzel gollerin hatırına affettim ben onu. umarım oğlu kaleci olur.'' güzel bir kahkaha daha patlattı.
o gece 3 saate yakın bir sohbetimiz oldu barbosa ile. sene 1998'di. kendisi ile o barda tanışmamdan tam 10 yıl sonra vefat etti. gazeteler ''barbosa'nın ikinci ölümü.'' diye manşet attılar arkasından. bende usulca ''ölü adamla konuşmalar'' adlı hikayemi çekmeceme yerleştirdim. halen orada duruyor...
devamını gör...
la bu islam ne etti size
tek dostum içkim sigaramdı.onları da elimden almak istedi.direndim.okudum.evrimi ve freudu öğrendim.ben öğrendikçe o daha da sinirlendi.müritlerini üstüme saldı.saçımız uzun diye,metal dinliyoruz diye,içki içiyoruz diye dayak yedik,öldürüldük.ben geliştikçe o beni küçültmeye çalıştı.ben gelişmeye yöneliktim,mücadeleciydim.o ise pasifistti.direnenleri sevmezdi.doğu kültürüydü o.afgan bir çiftçinin topladığı haşhaş sütündeki moleküllerdi o.kitlelerin afyonuydu.ben afyonu almamak için direndim.hep çalıştım çabaladım. asla şükretmedim.ben böyle geliştikçe büyüdükçe,o daha da sinirlendi.
şimdi son kozlarımızı oynuyoruz.ben her geçen gün gelişiyorum.o ise başı bağlı, ağzı bağlı,afyonu bitmiş.sonunda mutlu olucam.özgür olucam.
şimdi son kozlarımızı oynuyoruz.ben her geçen gün gelişiyorum.o ise başı bağlı, ağzı bağlı,afyonu bitmiş.sonunda mutlu olucam.özgür olucam.
devamını gör...
türk vergi sistemi
ya seve seve ya... sisteminin genel adı.
devamını gör...
isimlerin kişiliğe etkisi
ben ismimi severim. babamın; çocukluğumda beni, hep ismimin anlamını vurgulayarak sevmesinin etkisi büyük. adımın anlamına hep inandım. hayatta şanslı olduğuma da inandım. neye inanırsanız, neyi beklerseniz o gerçekleşir bence.
başka isimler konusunda ise; bazı özelliklerin ilginç bir şekilde bazı isimlerde oldukça benzer olduğunu düşünüyorum. insan, ismiyle yaşar. az ya da çok mutlaka etkisi vardır.
son bir saptama; hayatım boyunca "canan"lar ve "esra"larla hep sorun yaşadım. bu konu dikkatimi çektikten sonra da hep tetikte oldum. belki beklediğim için kendini gerçekleştiren kehanet oldu.
başka isimler konusunda ise; bazı özelliklerin ilginç bir şekilde bazı isimlerde oldukça benzer olduğunu düşünüyorum. insan, ismiyle yaşar. az ya da çok mutlaka etkisi vardır.
son bir saptama; hayatım boyunca "canan"lar ve "esra"larla hep sorun yaşadım. bu konu dikkatimi çektikten sonra da hep tetikte oldum. belki beklediğim için kendini gerçekleştiren kehanet oldu.
devamını gör...
her tür müziği dinleyen kişi
benim bu. hala müzik zevkimi oturtamadım. aşure gibi müzik zevkim. her şeyi dinlerim.
devamını gör...



