elalem ne der korkusuyla hayallerinden vazgeçen insan
ömür boyu bunun pişmanlığını yaşayacaktır ve bir gün aynı elalemin kendisinin hayallerini gerçekleştirdiğini görecektir. işte en büyük yıkım tam orada gerçekleşir.
devamını gör...
entry favlama çetesi
maalesef var olandır. tak tak örnekleriyle de ifşa ederim. hiç sıkıntı değil ama gerek yok. bu beğenilme işi sosyal medyayla beraber iyice yaygınlaşan bir hastalığa döndüğü düşüncesindeyim.
bu arada beğenilmek tabi ki güzel. beğenilmek herkesin hoşuna gider ama sahte beğeni almak insanı nasıl mutlu eder onu anlayamıyorum.
bu arada beğenilmek tabi ki güzel. beğenilmek herkesin hoşuna gider ama sahte beğeni almak insanı nasıl mutlu eder onu anlayamıyorum.
devamını gör...
tanrının acımasız olma ihtimali
yeni, bikaç ay önce müslüman olmuş, önce sert, dindarlığın bi tür akıl hastalığı olduğunu, dindar insanların zorla iyileştirilmeleri gerektiğini savunan bir ateistken zamanla, yıllar içinde yumuşamış, bütün kavgalarda kendini saçma bi şekilde müslümanları savunurken bulan biri olarak, hatta; "ben değilsem allah kim" diyebilecek kadar azmışken, hiç haddim değil bu gibi konularda konuşmak yazmak vs ama acıma, adalet, şefkat gibi kavramları allah gibi devasa bir yapı'nın bizim idrak ettiğimiz haliyle, henüz biz bile bu kavramlar üzerinde tam uzlaşamamış hatta kullanım pratiklerini standarda kavuşturamamışken algılayıp uygulaması komik olurdu. allah neden allahtır? en temelde bizim ve bize dair olanların üzerinde olması onu tanımlar. sonra bu tanım bile eksik gelir çünkü tanımlamak bile yeterli değildir.
acıma, şefkat, merhamet gibi kavramlar ve diğerleri insanın insanla olan ilişkisini düzenler. insanın insanla olan ilişkisinde allah yüksek bir bilincin hakemidir. sabiti belirler ve seyreder. bilhassa kuran sınırları çok keskin belirlenmiş bir ölçülülüğün kitabıdır. kuran'ın hakikaten en belirgin özelliği ölçülülüktür. abartmaz, uçlara savrulmaz, kendinden geçirtmez, saf gerçeği, pürüzlü gerçeği, mutlak bir bilginin en işlevsel hale gelebileceği kadar zorlar. gerçeğin dışında neredeyse hiçbir şey kuran'ın ilgi alanı değildir. kuran sınırları içerisinde insan da yalnızla gerçeğin dünyasındaki insan olmanın büyük kahrından sorumludur. kuran'ın allahı, insanı, aşılması zor gibi görünen nihilist duvarını yıkmaya yöneltir. "her zorlukta bir kolaylık vardır"ın sebebi bile budur. kolay'a yığılan avam, oradaki kolaylığı sömürür, değersizleştirir, ama zor'un el değmemişliği kendi içinde çok eşsiz bir bilgiyi, bir yeni olma halini saklar. zor'un kendi içindeki esnekliği insan aklını çok tahrik eder. ihtimal arama bulma, sebep sonuç ilişkisi kurma, yeniden düşünme, yıkma bi daha yapma gibi yüksek nitelikler sadece idmanla kazanılır. zor'un bile çekici kılındığı ve direkt hedef gösterildiği, biraz sabredildiğinde zor'da bile insana yönelik müthiş hazların varolduğu bilgisi çok seçkin ve sürekli doğrulanan bir bilgidir. kuran, ona inananı diğer insanlardan ayrıştıran bir bilinçle tekrar yapılandırır. allah insanı yaratmakla yetinmez. bir de ona yeniden kendini kurma vazifesi verir. kişinin kendisini yapılandırılacağı bilgi kuran'dadır ama kişi bu ikili süreci bilmek, fark etmek zorundadır. kuran'da, son derece işlevsel olmasına rağmen; "böyle gelmiş böyle gider"in izi, bu kolaycılık asla bulunmaz örneğin. değişim, kuran'ın ilk büyük iddiasıdır. devrimselliğinden katiyen taviz vermeyen bu kitap, devrimsel olma niteliğini insanın sürekli düştüğü hataların asla tamamen yok olamayacağı keskinliğiyle bir sınanma sebebi kılar. insan çok zor değişir ve kuran bu zorluğa insanı aşık etmiştir. yüksek bir çabanın, yüksek bir olma gayretinin, yüksek bir kabulün dışında hiçbir ama hiçbir alternatif sunulmaz insana kurtulması için. bir sihirli değnek asla ama asla size değmeyecektir. karanlık geceler, bunalımlar, iniş çıkışlar, yardım çığlıkları, krizler, vazgeçişler, hatalar ve milyonlarca diğer şans, insanın değişim hizmetine sunulmuştur. en mükemmel halinize dönüşürken allah bu dönüşümde resmen emeğiniz olsun ister. sizinle o, sizi yaratmış olmasına rağmen bir iş birliğine girişir. size tenezzül eder. allahın tenezzül ettiği şey yücelir. insansa tenezzül ettiği şeyle sınanır. farkımız burada. o, bu yüzden allah.
miskinliği, şüpheciliği, aşırılığı, bencilliği, ayak kaydırmayı, mal biriktirmeyi, dedikoduyu, herhangi bir şeyden çok korkmayı, evlat bile olsa herhangi bir şeye çok bağlanmayı, yeryüzünde dağları yaratmış gibi kibirle dolanmayı, garip ki meraksızlığı, eş dost kayırmayı, lanetlemeyi, sövmeyi, doğruyu örtüp gizlemeyi, direkt ve dolaylı yoldan yasaklayan bir allah, bu yasaklardan önce muhatabı sonra bu yasakların mağdurlarını korurken, insanın zaaflarını bilmiyor olamayacağı gibi, onları derinden bilmenin garip eminliğiyle kuran'ı çok sert bir netlikte sınırlar. insan olarak biz bu zaaflardan arınarak dönüşümümüzü tamamlamaya ve nasıl olmamız gerektiğine dair bilgiyi neredeyse sürekli kuran'da görürüz. hangi saik ve pratiklerle belirleneceğimiz afilli cümlelerle değil sanki başını okşayan bir ihtiyarın seksen yıllık bilgisiyle bize açık açık söylenir. "yapma" denir, "öyle bakma" denir, "öyle düşünme" denir, "öyle sanma" denir.
kuran'ın inşa etmek istediği insan profili öyle belirgindir ki aslında. bu belirginlik ürkütücüdür. kötüye katiyen ama katiyen fırsat vermeden tüm; "böyle olun"lar, aksi düşünüldüğünde ve sonuçları incelendiğinde yegane tercih sebebidir. kuran'ın; "böyle olun"ları örtük ve açık bir biçimde hem detaylarda hem genel omurgada gerçekliğin en görünür hallerini işaret eder. vıcık vıcık bir optimizmdense ölüm bilgisi, buram buram bir nihilizmdense teskin, her şeyin geçeceği bilgisi... kuran iki uçtan da insanı korur. iki uç da insan aklının derin sorunlarının çarpık ürünüdür. optimist gördüğü gerçeği görmezden geleceği sahte sebepleri özenle ve bıkmadan kutsar, nihilistse gerçeğin en pürüzlü halini mutlak kılacağı bir ev yapar düşüncelerinden ve orayı sonsuz doğrunun mülküymüş gibi sahiplenir. biri geçici aydınlığa, diğeri bitmez bir karanlığa sığınır.
oysa inandığımız allah hem gecenin sessiz karanlığının allahıdır hem çiçekler açan gündüzün allahı. o hem gecenin soğuk boşluğunun, orada öylece duran hayvan leşlerinin, aksakların, körlerin, dilsizlerin, acıtıcı kayıtsızlığının, ölümlü güzelliğinin, solgun sertliğinin, kimsesizliğinin allahıdır hem gündüz çiçeklerinin, ışıl ışıl orada duran güneşinin, sıcağının, hasretinin, neşesinin, heyecanının, haklı yorgunluğunun allahı.
ikisinin de allahı aynıdır. biri diğerinin yokluğunda ortaya çıkmaz. gece de gündüz gibi aynı allahın eseridir. bu karanlık ve aydınlık taraf arasında bir seçim yapma eşiğindeyken, öfkeli bir ateistken ve dindarları kamplara tıkma hayalleri kurarken ve şöyle demiştim; "habil gibi allahı tarafından sevilmeyi bekleyen rezil bir miskinlikten, rezil bir teslimiyetten, rezil bir imandansa ben kabil'in habil'i gerçeklikle yüzleştiren sert vicdanı, kafasını şevkle ezen güçlü taşı, onu geberten kutsal eli olmak isterim. kabil habil'in kahramanıdır. onu geberterek inandığı allahtan kurtarmıştır."
kabil'i habil'den ayıran tek şey küçücük bir irkilmedir. biri canidir diğeri kurban. ama onları yaratan irade tümden bu iki halden üstündür. bu iki halden üstünlüğü onu yine tanımlamaz ama tanımlarımızın sınırlarını zorlamamız gerektiğine bizi alıştırır. allahı birbirimizi anladığımız ve sevdiğimiz ve iletiştiğimiz pratiklerle anlayamayız.
allah korkutmaz. allah kafa kestirmez. allah dövdürmez. allah sövdürmez. allah boğdurmaz. allah hapsetmez. allah bağırmaz. allah çatık kaşla bakmaz.
peygamberini bile diğer tüm insanların örnek alacağı bir dipten seçerek yükselten, zaman zaman onu bile; "kendine gel" diye uyarabilen, onu bile sınayan, onun çocuklarını bile kayırmayan, insanı kardeşlik büyük kategorisinde birbirine muhtaç kılan ama bireyselliğini kaybetmemesi, sürüden ayrılabilmeye cesaret etmesi için yüreklendiren, resmen bazen gitmeyi, dinlenmeyi, tekrar düşünmeyi, öyle sanmamayı, iyi niyeti çok çocukça bir ikazla öğütleyen, müthiş bir affedicilikle, müthiş bir endişeyle, müthiş bir hassasiyetle insanı tekrar tekrar yapılandıran bir allah iyinin ya da kötünün sınırlarında iyi ya da kötüden ibaret değildir. allah bu yüksek kavramların üzerindedir. iyiden ve kötüden yüksek olan tek kavram adalettir. allah da adildir. en belirgin özelliği, iyiliği ve kötülüğünden ziyade bence adil olması. adil de acımasız olamaz.
uzatmayayım ama peygamberine; "senin kalbini temizlemedik mi? belini büken derdinden seni kurtarmadık mı? adını yüceltmiş değil miyiz?" diye soran, onu gökten indirmediğini, öylece ortaya salmadığını, onun da süreçlerden geçtiğini ve geçmeye devam edeceğini söyleyen bir allah, acımasızlık gibi keskin bir tavrı nasıl takınsın? insana şans veren, onu sınayan, onu ait olduğu yüceliğe doğru sürükleyen bir allah nasıl kesip atar? nasıl baş ezer? nasıl taş yağdırır? allah her şeyin karnıdır. her şeyin karnı da sevgidir.
o yüzden ben açıkçası allahı beynin ve kalbin aynı anda anlaması gerektiğini düşünüyorum. beynin ve aklın aynı anda ulaştığı bilgi, aşırılıklarından, romantizminden, saçmalığından arınıyor. en saf haliyle orada duruyor ve göz kırpıyor. kapkara topraktan rengarenk çiçekler çıkartmayı akıl edebilen bir deha, böylesi derin bir boşluğun içinde debelenen insanı yalnızlığı bile yaratmış olmanın gücüyle nasıl yalnız bıraksın? ona neden zulmetsin? onu neden ezsin, neden itip kaksın, neden aç bıraksın, neden sevmesin? dediğim gibi allah sevgidir. yani bence.
acıma, şefkat, merhamet gibi kavramlar ve diğerleri insanın insanla olan ilişkisini düzenler. insanın insanla olan ilişkisinde allah yüksek bir bilincin hakemidir. sabiti belirler ve seyreder. bilhassa kuran sınırları çok keskin belirlenmiş bir ölçülülüğün kitabıdır. kuran'ın hakikaten en belirgin özelliği ölçülülüktür. abartmaz, uçlara savrulmaz, kendinden geçirtmez, saf gerçeği, pürüzlü gerçeği, mutlak bir bilginin en işlevsel hale gelebileceği kadar zorlar. gerçeğin dışında neredeyse hiçbir şey kuran'ın ilgi alanı değildir. kuran sınırları içerisinde insan da yalnızla gerçeğin dünyasındaki insan olmanın büyük kahrından sorumludur. kuran'ın allahı, insanı, aşılması zor gibi görünen nihilist duvarını yıkmaya yöneltir. "her zorlukta bir kolaylık vardır"ın sebebi bile budur. kolay'a yığılan avam, oradaki kolaylığı sömürür, değersizleştirir, ama zor'un el değmemişliği kendi içinde çok eşsiz bir bilgiyi, bir yeni olma halini saklar. zor'un kendi içindeki esnekliği insan aklını çok tahrik eder. ihtimal arama bulma, sebep sonuç ilişkisi kurma, yeniden düşünme, yıkma bi daha yapma gibi yüksek nitelikler sadece idmanla kazanılır. zor'un bile çekici kılındığı ve direkt hedef gösterildiği, biraz sabredildiğinde zor'da bile insana yönelik müthiş hazların varolduğu bilgisi çok seçkin ve sürekli doğrulanan bir bilgidir. kuran, ona inananı diğer insanlardan ayrıştıran bir bilinçle tekrar yapılandırır. allah insanı yaratmakla yetinmez. bir de ona yeniden kendini kurma vazifesi verir. kişinin kendisini yapılandırılacağı bilgi kuran'dadır ama kişi bu ikili süreci bilmek, fark etmek zorundadır. kuran'da, son derece işlevsel olmasına rağmen; "böyle gelmiş böyle gider"in izi, bu kolaycılık asla bulunmaz örneğin. değişim, kuran'ın ilk büyük iddiasıdır. devrimselliğinden katiyen taviz vermeyen bu kitap, devrimsel olma niteliğini insanın sürekli düştüğü hataların asla tamamen yok olamayacağı keskinliğiyle bir sınanma sebebi kılar. insan çok zor değişir ve kuran bu zorluğa insanı aşık etmiştir. yüksek bir çabanın, yüksek bir olma gayretinin, yüksek bir kabulün dışında hiçbir ama hiçbir alternatif sunulmaz insana kurtulması için. bir sihirli değnek asla ama asla size değmeyecektir. karanlık geceler, bunalımlar, iniş çıkışlar, yardım çığlıkları, krizler, vazgeçişler, hatalar ve milyonlarca diğer şans, insanın değişim hizmetine sunulmuştur. en mükemmel halinize dönüşürken allah bu dönüşümde resmen emeğiniz olsun ister. sizinle o, sizi yaratmış olmasına rağmen bir iş birliğine girişir. size tenezzül eder. allahın tenezzül ettiği şey yücelir. insansa tenezzül ettiği şeyle sınanır. farkımız burada. o, bu yüzden allah.
miskinliği, şüpheciliği, aşırılığı, bencilliği, ayak kaydırmayı, mal biriktirmeyi, dedikoduyu, herhangi bir şeyden çok korkmayı, evlat bile olsa herhangi bir şeye çok bağlanmayı, yeryüzünde dağları yaratmış gibi kibirle dolanmayı, garip ki meraksızlığı, eş dost kayırmayı, lanetlemeyi, sövmeyi, doğruyu örtüp gizlemeyi, direkt ve dolaylı yoldan yasaklayan bir allah, bu yasaklardan önce muhatabı sonra bu yasakların mağdurlarını korurken, insanın zaaflarını bilmiyor olamayacağı gibi, onları derinden bilmenin garip eminliğiyle kuran'ı çok sert bir netlikte sınırlar. insan olarak biz bu zaaflardan arınarak dönüşümümüzü tamamlamaya ve nasıl olmamız gerektiğine dair bilgiyi neredeyse sürekli kuran'da görürüz. hangi saik ve pratiklerle belirleneceğimiz afilli cümlelerle değil sanki başını okşayan bir ihtiyarın seksen yıllık bilgisiyle bize açık açık söylenir. "yapma" denir, "öyle bakma" denir, "öyle düşünme" denir, "öyle sanma" denir.
kuran'ın inşa etmek istediği insan profili öyle belirgindir ki aslında. bu belirginlik ürkütücüdür. kötüye katiyen ama katiyen fırsat vermeden tüm; "böyle olun"lar, aksi düşünüldüğünde ve sonuçları incelendiğinde yegane tercih sebebidir. kuran'ın; "böyle olun"ları örtük ve açık bir biçimde hem detaylarda hem genel omurgada gerçekliğin en görünür hallerini işaret eder. vıcık vıcık bir optimizmdense ölüm bilgisi, buram buram bir nihilizmdense teskin, her şeyin geçeceği bilgisi... kuran iki uçtan da insanı korur. iki uç da insan aklının derin sorunlarının çarpık ürünüdür. optimist gördüğü gerçeği görmezden geleceği sahte sebepleri özenle ve bıkmadan kutsar, nihilistse gerçeğin en pürüzlü halini mutlak kılacağı bir ev yapar düşüncelerinden ve orayı sonsuz doğrunun mülküymüş gibi sahiplenir. biri geçici aydınlığa, diğeri bitmez bir karanlığa sığınır.
oysa inandığımız allah hem gecenin sessiz karanlığının allahıdır hem çiçekler açan gündüzün allahı. o hem gecenin soğuk boşluğunun, orada öylece duran hayvan leşlerinin, aksakların, körlerin, dilsizlerin, acıtıcı kayıtsızlığının, ölümlü güzelliğinin, solgun sertliğinin, kimsesizliğinin allahıdır hem gündüz çiçeklerinin, ışıl ışıl orada duran güneşinin, sıcağının, hasretinin, neşesinin, heyecanının, haklı yorgunluğunun allahı.
ikisinin de allahı aynıdır. biri diğerinin yokluğunda ortaya çıkmaz. gece de gündüz gibi aynı allahın eseridir. bu karanlık ve aydınlık taraf arasında bir seçim yapma eşiğindeyken, öfkeli bir ateistken ve dindarları kamplara tıkma hayalleri kurarken ve şöyle demiştim; "habil gibi allahı tarafından sevilmeyi bekleyen rezil bir miskinlikten, rezil bir teslimiyetten, rezil bir imandansa ben kabil'in habil'i gerçeklikle yüzleştiren sert vicdanı, kafasını şevkle ezen güçlü taşı, onu geberten kutsal eli olmak isterim. kabil habil'in kahramanıdır. onu geberterek inandığı allahtan kurtarmıştır."
kabil'i habil'den ayıran tek şey küçücük bir irkilmedir. biri canidir diğeri kurban. ama onları yaratan irade tümden bu iki halden üstündür. bu iki halden üstünlüğü onu yine tanımlamaz ama tanımlarımızın sınırlarını zorlamamız gerektiğine bizi alıştırır. allahı birbirimizi anladığımız ve sevdiğimiz ve iletiştiğimiz pratiklerle anlayamayız.
allah korkutmaz. allah kafa kestirmez. allah dövdürmez. allah sövdürmez. allah boğdurmaz. allah hapsetmez. allah bağırmaz. allah çatık kaşla bakmaz.
peygamberini bile diğer tüm insanların örnek alacağı bir dipten seçerek yükselten, zaman zaman onu bile; "kendine gel" diye uyarabilen, onu bile sınayan, onun çocuklarını bile kayırmayan, insanı kardeşlik büyük kategorisinde birbirine muhtaç kılan ama bireyselliğini kaybetmemesi, sürüden ayrılabilmeye cesaret etmesi için yüreklendiren, resmen bazen gitmeyi, dinlenmeyi, tekrar düşünmeyi, öyle sanmamayı, iyi niyeti çok çocukça bir ikazla öğütleyen, müthiş bir affedicilikle, müthiş bir endişeyle, müthiş bir hassasiyetle insanı tekrar tekrar yapılandıran bir allah iyinin ya da kötünün sınırlarında iyi ya da kötüden ibaret değildir. allah bu yüksek kavramların üzerindedir. iyiden ve kötüden yüksek olan tek kavram adalettir. allah da adildir. en belirgin özelliği, iyiliği ve kötülüğünden ziyade bence adil olması. adil de acımasız olamaz.
uzatmayayım ama peygamberine; "senin kalbini temizlemedik mi? belini büken derdinden seni kurtarmadık mı? adını yüceltmiş değil miyiz?" diye soran, onu gökten indirmediğini, öylece ortaya salmadığını, onun da süreçlerden geçtiğini ve geçmeye devam edeceğini söyleyen bir allah, acımasızlık gibi keskin bir tavrı nasıl takınsın? insana şans veren, onu sınayan, onu ait olduğu yüceliğe doğru sürükleyen bir allah nasıl kesip atar? nasıl baş ezer? nasıl taş yağdırır? allah her şeyin karnıdır. her şeyin karnı da sevgidir.
o yüzden ben açıkçası allahı beynin ve kalbin aynı anda anlaması gerektiğini düşünüyorum. beynin ve aklın aynı anda ulaştığı bilgi, aşırılıklarından, romantizminden, saçmalığından arınıyor. en saf haliyle orada duruyor ve göz kırpıyor. kapkara topraktan rengarenk çiçekler çıkartmayı akıl edebilen bir deha, böylesi derin bir boşluğun içinde debelenen insanı yalnızlığı bile yaratmış olmanın gücüyle nasıl yalnız bıraksın? ona neden zulmetsin? onu neden ezsin, neden itip kaksın, neden aç bıraksın, neden sevmesin? dediğim gibi allah sevgidir. yani bence.
devamını gör...
yazarların asla yapmam dediği bir şey
en iyisi büyük konuşmayayım.
devamını gör...
olmayacak şeylerin hayalini kurmak
düşle doyum. egonun savunma mekanizmalarından birisi aslında ama tabii hastalık halini alabiliyor bağımlılık gelişebiliyor. çeşitli psikiyatrik hastalıkları bulunan insanlar buna daha yatkın maalesef. bunun çok aşırı olması bazı bozuklukları gösteriyor. temelinde sıkıntılarla başa çıkma mücadelesi olarak gelişiyor.
devamını gör...
yazarların karşılaştığı yobazlıklar
üniversite okurken ramazan ayında oruç tutmadığım için kendilerine sofu/softa takımı diye geçinen haddini, kendini ve bilhassa mensup olduğu dinini bilmeyen bir kaç sevişgen tarafından darp edilmek istendiğim durumdur. bileğimizle ve can dostumuzun verdiği destekle, itleri al aşağı etmiş olmanın mutluluğuyla ifade vermişliğimizde vardır evelallah..
devamını gör...
23 mart 2021 ankara kar yağışı
mansur başkan bir günlüğüne gitti, hemen kar başlamış. olmuyor böyle sayın ankara.*
devamını gör...
garip fobiler
yıllardır sahip olduğum korkudur.
bu korkunun latince bir adı var mı bilmiyorum, başkaları da aynı korkuya sahip mi onu da bilmiyorum ama ben de “ geç uyanma korkusu” var.
her zaman aniden saat altı olmadan uyanmamın nedeni bu. bu iyi bir şey de olabilir çünkü güne erken başlayınca zaman sıkıntısı yaşamıyor. 18 - 19 saatiniz olunca istediğiniz her şeye zaman ayırabiliyorsunuz.
korkunun nasıl bir şey olduğuna gelince; ben sabah uyuyakalırsam, ya da bir şekilde geç bir saatte uyanırsam sanki uyandığımda çok kötü şeyler olmuş olacak gibi geliyor bana. bir uyanacağım ve telefonumda 3400 arama olacak, seni uyandıramadık o yüzden moritanya’da iç savaş çıktı, sen uyanmayınca biz de 29 ilkokul çocuğunun idamını onayladık gibi.
ya da uyuyakalırsam bütün dünya çok eğlenecek, tarihi olaylara tanıklık edecek, toplanıp başka bir gezegene gidecek gibi geliyor. başucumda bir not bulacağım:
“ uyandırmaya kıyamadık, biz neptün’e koloni kurmaya gidiyoruz, sen de kahvaltını yap gel.”
çok korkunç bence, o yüzden herkesten önce uyanıp bekliyorum.
bu korkunun latince bir adı var mı bilmiyorum, başkaları da aynı korkuya sahip mi onu da bilmiyorum ama ben de “ geç uyanma korkusu” var.
her zaman aniden saat altı olmadan uyanmamın nedeni bu. bu iyi bir şey de olabilir çünkü güne erken başlayınca zaman sıkıntısı yaşamıyor. 18 - 19 saatiniz olunca istediğiniz her şeye zaman ayırabiliyorsunuz.
korkunun nasıl bir şey olduğuna gelince; ben sabah uyuyakalırsam, ya da bir şekilde geç bir saatte uyanırsam sanki uyandığımda çok kötü şeyler olmuş olacak gibi geliyor bana. bir uyanacağım ve telefonumda 3400 arama olacak, seni uyandıramadık o yüzden moritanya’da iç savaş çıktı, sen uyanmayınca biz de 29 ilkokul çocuğunun idamını onayladık gibi.
ya da uyuyakalırsam bütün dünya çok eğlenecek, tarihi olaylara tanıklık edecek, toplanıp başka bir gezegene gidecek gibi geliyor. başucumda bir not bulacağım:
“ uyandırmaya kıyamadık, biz neptün’e koloni kurmaya gidiyoruz, sen de kahvaltını yap gel.”
çok korkunç bence, o yüzden herkesten önce uyanıp bekliyorum.
devamını gör...
sevilen şiirin en vurucu dizeleri
devamını gör...
çocukken sahip olunan yanlış bakış açıları
evlenmeden çocuk sahibi olmayı çocukları allah baba gönderiyor diye bildiğimden çok öfkeliydim. bana evlenmeden çocuk vermez inşallah diye de dua ederdim.
devamını gör...
kedi fetişizminin artık bayması
1 başlıkta engellenecek 2 yazar. thanks.
devamını gör...
bengaripsengüzeldünyaumutlu ile dünyadan uzak
işte geldim burdayıımmmm!*
ben yerimi aldım, koşun gelin hepiniz. çok eğleniceezzz...
ben yerimi aldım, koşun gelin hepiniz. çok eğleniceezzz...
devamını gör...
yazarların bedava olmasını istediği 3 şey
1. eğitim hakkı.
2. sağlık
3. barınma
2. sağlık
3. barınma
devamını gör...
braille alfabesi
icadın sahibi fransız mucit louis braille'dir. braille babasının ayakkabı atölyesinde geçirdiği bir kaza sonucu sol gözünü kaybeder. daha sonra sol gözüne uygulanan yanlış tedaviyle sağ gözünü de kaybeder. depresyon yaşaması beklenen louis braille aksini yaparak körler için bir alfabe icat eder.
10 yaşında valentin pauy görme engelliler okuluna kabul edilir, buradaki "diğer duyuları kuvvetlendirme" çalışmalarına katılır. valentin pauy görme engelli insanların yardımına yetişecek bir teknik geliştirmiştir. bu teknik bir çoğumuzun da bildiği "levha kabartma" tekniğidir fakat levhalar ağırdır. çocuklar zorlanıyordur. sonrasında fransız ordusunda görev yapan subaylardan biri; askerleriyle kısa ve uzun çizgililer aracılığıyla iletişime geçtiğini, bunun görme engelliler için de etkili olabileceğini söyler.
pauy, bunun onlar için ağır olacağını düşünür ve kabul etmez. fakat körler enstitüsü'nde öğretmenlik yaptığı sıralarda louis braille bahsedilen iki tekniği birleştirerek günümüzdeki körler alfabesi'ni icat eder. icat 1825 yılında son halini almış ve çıkan birkaç sorun halledildikten sonra dünya çapında yayılmaya başlamıştır.
10 yaşında valentin pauy görme engelliler okuluna kabul edilir, buradaki "diğer duyuları kuvvetlendirme" çalışmalarına katılır. valentin pauy görme engelli insanların yardımına yetişecek bir teknik geliştirmiştir. bu teknik bir çoğumuzun da bildiği "levha kabartma" tekniğidir fakat levhalar ağırdır. çocuklar zorlanıyordur. sonrasında fransız ordusunda görev yapan subaylardan biri; askerleriyle kısa ve uzun çizgililer aracılığıyla iletişime geçtiğini, bunun görme engelliler için de etkili olabileceğini söyler.
pauy, bunun onlar için ağır olacağını düşünür ve kabul etmez. fakat körler enstitüsü'nde öğretmenlik yaptığı sıralarda louis braille bahsedilen iki tekniği birleştirerek günümüzdeki körler alfabesi'ni icat eder. icat 1825 yılında son halini almış ve çıkan birkaç sorun halledildikten sonra dünya çapında yayılmaya başlamıştır.
devamını gör...
olgunluk belirtileri
hiçbir duygunun dozunun eskisi kadar yüksek olmaması en büyük olgunluk belirtisidir. kişinin tecrübesiyle doğru orantılıdır.
gereğinden fazla ağlamamak, gülmemek, kafaya takmamak, üzülmemek, sevmemek, değer vermemek vs..
(hiçbirşeyineskisigibiolmadiginianladiginan)
gereğinden fazla ağlamamak, gülmemek, kafaya takmamak, üzülmemek, sevmemek, değer vermemek vs..
(hiçbirşeyineskisigibiolmadiginianladiginan)
devamını gör...
save ralph
bu kadar güzel çekilmiş bir belgeselin ilgi çekmemiş olması üzücü. izleyin izlettirin efendim.
kısa bir hikaye anlatacağım. memeli hayvanları anlatırken bizim de hayvan olduğumuzu söyledikten sonra bir öğrencimin annesi beni aradı. çocuğum böyle söyledi ama mümkün değil de mi hocam öyle bir şey söylemediniz de mi diye sordu. ben de açıkladım bir iki kaynak attım. kadın hala bana diyorki mümkün değil her şey insanlara hizmet için yaratılmış. kadını ikna edemedim. kadın sınıf öğretmeniydi. başka sözüm yok.
kısa bir hikaye anlatacağım. memeli hayvanları anlatırken bizim de hayvan olduğumuzu söyledikten sonra bir öğrencimin annesi beni aradı. çocuğum böyle söyledi ama mümkün değil de mi hocam öyle bir şey söylemediniz de mi diye sordu. ben de açıkladım bir iki kaynak attım. kadın hala bana diyorki mümkün değil her şey insanlara hizmet için yaratılmış. kadını ikna edemedim. kadın sınıf öğretmeniydi. başka sözüm yok.
devamını gör...
epr paradoksu
adını albert einstein, boris podolsky ve nathan rosen adlı bilim insanlarının soyadlarının baş harflerinden alan, einstein - podolsky - rosen paradoksu olarak da bilinen ve kuantum dolanıklık adlı fiziksel olayın, niels bohr ve werner heisenberg'e ait kopenhag yorumu'nu geçersiz kıldığını iddia eden çalışma.
***
meraklısına biraz detay...
1- işin özüne gelmeden bilmemiz gereken 2 önemli konudan ilki süperpozisyon.
iki olasılıklı bir olay düşünün; örneğin bilgisayarlardaki bitlerin değerleri... bu bitler ya 0 ya da 1 değerine sahip olabilir. başka bir seçenekleri yoktur.
fakat atom altı parçacıklardan bahsederken durum değişir. bu parçacıklar, mesela iki olasılıklı bir olayda "ya şudur ya da budur" mekanizmasıyla çalışmazlar. bu parçacıklar "aynı anda hem şudur hem de budur." yani olasılıkların ikisine de aynı anda sahiptirler. örneğin kuantum bilgisayarı dediğimiz aletlerdeki kübitler, bitlerin aksine hem 0 hem de 1 değerini aynı anda alır.
bu konu özellikle spin adlı kavram üzerinden anlatılır. spin basitçe, parçacığın kendi ekseni etrafındaki dönüşüdür. burada +1/2 ve -1/2 spinleri üzerinden devam edelim konuya ve + olanı yukarı spin, - olanı aşağı spin olarak adlandıralım ki kolaylık olsun.
şimdi elimizde bu bilgi var artık: parçacığımız her iki spin durumuna da aynı anda sahip ve biz bu duruma süperpozisyon adını veriyoruz.
2- bilmemiz gereken ikinci konu, ölçüm denen eylem. biz örneğin bir parayı atmadığımız sürece onun yazı mı tura mı geleceğini bilemeyiz. bu nedenle parayı atıp sonucu almak, bir ölçüm yapmak anlamına gelir. aynı şekilde, süperpozisyon durumundaki bir parçacık hakkında da bir ölçüm yapabilir ve onun aynı anda sahip olduğu tüm durumları tek bir duruma indirebilirsiniz ki buna da süperpozisyonun çökmesi denir.
***
şimdi gelelim işin özü dediğim şeye.
kuantum dolanıklık adını verdiğimiz olaya göre, birbiriyle dolanık olan 2 parçacıktan biri ile ilgili bir gözlem yaptığınızda, anında diğer parçacıkla ilgili bilginiz olur. nasıl? şöyle:
spini 0 olan dolanık bir sistem düşünelim. yukarıda bahsettiğim yukarı ve aşağı spinlerin matematiksel değerini düşünürseniz, bu ikisinin toplamının 0 olduğunu göreceksiniz. o halde elimizde bir tane yukarı, bir tane de aşağı spinli dolanık parçacıklar olursa, bunların toplam spininin 0 olacağı bilgisi cepte.
şimdi biliyoruz ki bu 2 parçacıktan birinin spin durumunu ölçer ve onun süperpozisyon durumunu çökertirsek, diğer parçacığın spin durumuyla ilgili anında bilgi sahibi olacağız. yani ölçüm sonucumuz yukarı spin olursa bileceğiz ki diğer parçacık aşağı spinli; ölçümümüz aşağı spinli olursa bileceğiz ki diğer parçacık yukarı spinli.
bu durum, parçacıklar arasındaki mesafeden bağımsızdır. yani parçacığın biri dünyada, diğeri andromeda galaksisi'nde olsa da durum değişmez ve birini ölçtüğümüz anda diğeri hakkında bilgimiz olur. zira bunların ikisi de aynı dalga fonksiyonu ile temsil edilmektedir.
*** burada parçacıkların ayrı ayrı ölçülmesi durumunda, klasik fiziktekinden farklı bir sonuç var. normal şartlarda 2 parayı fırlattığınızda bunların ayrı ayrı yazı veya tura gelmeleri ihtimali, kendi içlerinde %50'şer ihtimaldir. fakat dolanık parçacıklardan birini ölçtüğünüzde mesela yukarı spin gelirse ve diğer parçacığı ayrıca ölçmeye kalkarsanız, onu mutlaka aşağı spinli ölçersiniz. başka şans yoktur zira dalga fonksiyonları ortak olduğundan, birinin süperpozisyonu çökünce diğerininki de çökmüş olur. evet almanya yenilince diğer parçacık da yenilmiş sayılıyor yani. ***
***
ve bingo! aklımıza "ışıktan hızlı bilgi mi ilettik?" sorusu gelir. zira ışığın oradan buraya ya da buradan oraya seyahati için yaklaşık 2,5 milyon yıl gerekirken, biz anında bilgi sahibi oluverdik.
işte epr paradoksu bu duruma karşı çıktı ve bunun özel görelilik postülalarına aykırı olduğunu savundu çünkü hiçbir şeyin ışıktan hızlı seyahat edemeyeceği biliniyordu. bunun yerine epr paradoksu şöyle bir iddia attı ortaya: aslında parçacıklar başından beri bir iş birliği içerisindeydi ve sahip olacakları durumlar önceden belirlenmişti. bu nedenle birbirlerinden ayrılmaları durumunda aralarında bir iletişim olması gerekmeksizin ölçüm sonuçları önceden belliydi. ölçtüğümüz bilgilerin başından beri parçacıkların içinde gizli olduğu ve adına "yerel gizli değişkenler" denilen bir özellik...
1964'e kadar bu durumun doğru ya da yanlış olduğu kanıtlanamadı. ta ki john bell sahneye çıkana kadar... bell teoremi ya da bell eşitsizliği adı verilen ve burada detaylarına girerek kafa karıştırmak istemediğim basit bir matematiksel düşünce ile durum açıklığa kavuşmuş oldu. gözlemsel durumlar ve bell eşitsizliği birlikte göz önüne alındığında, gerçek durumun "yerel gizli değişkenler"in varlığına izin vermediği görüldü.
***
meraklısına biraz detay...
1- işin özüne gelmeden bilmemiz gereken 2 önemli konudan ilki süperpozisyon.
iki olasılıklı bir olay düşünün; örneğin bilgisayarlardaki bitlerin değerleri... bu bitler ya 0 ya da 1 değerine sahip olabilir. başka bir seçenekleri yoktur.
fakat atom altı parçacıklardan bahsederken durum değişir. bu parçacıklar, mesela iki olasılıklı bir olayda "ya şudur ya da budur" mekanizmasıyla çalışmazlar. bu parçacıklar "aynı anda hem şudur hem de budur." yani olasılıkların ikisine de aynı anda sahiptirler. örneğin kuantum bilgisayarı dediğimiz aletlerdeki kübitler, bitlerin aksine hem 0 hem de 1 değerini aynı anda alır.
bu konu özellikle spin adlı kavram üzerinden anlatılır. spin basitçe, parçacığın kendi ekseni etrafındaki dönüşüdür. burada +1/2 ve -1/2 spinleri üzerinden devam edelim konuya ve + olanı yukarı spin, - olanı aşağı spin olarak adlandıralım ki kolaylık olsun.
şimdi elimizde bu bilgi var artık: parçacığımız her iki spin durumuna da aynı anda sahip ve biz bu duruma süperpozisyon adını veriyoruz.
2- bilmemiz gereken ikinci konu, ölçüm denen eylem. biz örneğin bir parayı atmadığımız sürece onun yazı mı tura mı geleceğini bilemeyiz. bu nedenle parayı atıp sonucu almak, bir ölçüm yapmak anlamına gelir. aynı şekilde, süperpozisyon durumundaki bir parçacık hakkında da bir ölçüm yapabilir ve onun aynı anda sahip olduğu tüm durumları tek bir duruma indirebilirsiniz ki buna da süperpozisyonun çökmesi denir.
***
şimdi gelelim işin özü dediğim şeye.
kuantum dolanıklık adını verdiğimiz olaya göre, birbiriyle dolanık olan 2 parçacıktan biri ile ilgili bir gözlem yaptığınızda, anında diğer parçacıkla ilgili bilginiz olur. nasıl? şöyle:
spini 0 olan dolanık bir sistem düşünelim. yukarıda bahsettiğim yukarı ve aşağı spinlerin matematiksel değerini düşünürseniz, bu ikisinin toplamının 0 olduğunu göreceksiniz. o halde elimizde bir tane yukarı, bir tane de aşağı spinli dolanık parçacıklar olursa, bunların toplam spininin 0 olacağı bilgisi cepte.
şimdi biliyoruz ki bu 2 parçacıktan birinin spin durumunu ölçer ve onun süperpozisyon durumunu çökertirsek, diğer parçacığın spin durumuyla ilgili anında bilgi sahibi olacağız. yani ölçüm sonucumuz yukarı spin olursa bileceğiz ki diğer parçacık aşağı spinli; ölçümümüz aşağı spinli olursa bileceğiz ki diğer parçacık yukarı spinli.
bu durum, parçacıklar arasındaki mesafeden bağımsızdır. yani parçacığın biri dünyada, diğeri andromeda galaksisi'nde olsa da durum değişmez ve birini ölçtüğümüz anda diğeri hakkında bilgimiz olur. zira bunların ikisi de aynı dalga fonksiyonu ile temsil edilmektedir.
*** burada parçacıkların ayrı ayrı ölçülmesi durumunda, klasik fiziktekinden farklı bir sonuç var. normal şartlarda 2 parayı fırlattığınızda bunların ayrı ayrı yazı veya tura gelmeleri ihtimali, kendi içlerinde %50'şer ihtimaldir. fakat dolanık parçacıklardan birini ölçtüğünüzde mesela yukarı spin gelirse ve diğer parçacığı ayrıca ölçmeye kalkarsanız, onu mutlaka aşağı spinli ölçersiniz. başka şans yoktur zira dalga fonksiyonları ortak olduğundan, birinin süperpozisyonu çökünce diğerininki de çökmüş olur. evet almanya yenilince diğer parçacık da yenilmiş sayılıyor yani. ***
***
ve bingo! aklımıza "ışıktan hızlı bilgi mi ilettik?" sorusu gelir. zira ışığın oradan buraya ya da buradan oraya seyahati için yaklaşık 2,5 milyon yıl gerekirken, biz anında bilgi sahibi oluverdik.
işte epr paradoksu bu duruma karşı çıktı ve bunun özel görelilik postülalarına aykırı olduğunu savundu çünkü hiçbir şeyin ışıktan hızlı seyahat edemeyeceği biliniyordu. bunun yerine epr paradoksu şöyle bir iddia attı ortaya: aslında parçacıklar başından beri bir iş birliği içerisindeydi ve sahip olacakları durumlar önceden belirlenmişti. bu nedenle birbirlerinden ayrılmaları durumunda aralarında bir iletişim olması gerekmeksizin ölçüm sonuçları önceden belliydi. ölçtüğümüz bilgilerin başından beri parçacıkların içinde gizli olduğu ve adına "yerel gizli değişkenler" denilen bir özellik...
1964'e kadar bu durumun doğru ya da yanlış olduğu kanıtlanamadı. ta ki john bell sahneye çıkana kadar... bell teoremi ya da bell eşitsizliği adı verilen ve burada detaylarına girerek kafa karıştırmak istemediğim basit bir matematiksel düşünce ile durum açıklığa kavuşmuş oldu. gözlemsel durumlar ve bell eşitsizliği birlikte göz önüne alındığında, gerçek durumun "yerel gizli değişkenler"in varlığına izin vermediği görüldü.
devamını gör...

