yazarları en çok süründüren hastalık
ülser. 21 yaşından beri benimle beraber yaşamakta. bazen öyle bi vuruyo ki (özellikle stresli zamanlarımda) düz yürüyemiyorum. gaviscon (şurup) artık çoğu kez yanımda.
devamını gör...
bobby fischer
the queen's gambit (dizi)'ten bildiğimiz beth harmon karakteri kendisinden esinlenerek yaratılmış belli ki. intihal yapmayalım, konu üzerine etraflıca bir irdeleme ekşi sözlük'te okunabilir.
devamını gör...
salgın önlemlerinin virüsten çok özgürlüğe karşı olması
distopiktir.
aşılama hızının düşüklüğüne bakınca insanın aklına şüphe düşüyor, ruhu daralıyor.
“kızlı erkekli” üniversiteler unutuldu, akşam saatlerinde dışarı çıkmak yasak… unuttuğum daha nicesi. insanların insan olduğunu unutturmaya yönelmiş gibi.
aşılama hızının düşüklüğüne bakınca insanın aklına şüphe düşüyor, ruhu daralıyor.
“kızlı erkekli” üniversiteler unutuldu, akşam saatlerinde dışarı çıkmak yasak… unuttuğum daha nicesi. insanların insan olduğunu unutturmaya yönelmiş gibi.
devamını gör...
predestination
devamını gör...
sözlüğe yön veren yazarlar
ben mesela. ben olmasam batar burası toparlayamayız.
devamını gör...
rahatsız (yazar)
tanımları ve paylaştığı resimler ile sözlüğün mizah seviyesini bir kaç seviye yükselten yazar kişisi. ilgiyle takip ediyoruz .
devamını gör...
yazarların yazdığı hikayeler
biraz uzun oldu ama hadi bakalım...
cenaze
mustafa erdem sekiz numaralı ölü evi’nin kapısında nefes almak için durduğunda öğle vakti olmuştu. izmir'de hava son altı senedir olduğu gibi sabit 42 dereceydi ve güneş insanoğlunu yakmaya ant içmişçesine, ışınlarını en yoğun haliyle gönderiyordu. gri saçlarından akan terler buruşmuş yanaklarından aşağı doğru süzüldü. elleri, düşük bel şortunun cebinde, cam kapının önünde dururken, neden binaya "ölü evi" dediklerine anlam vermeye çalıştı. evden başka her şeye benziyordu. iki parçadan oluşan binanın alt kısmı, simsiyah taş kaplıydı. binanın bütünü üç kat yüksekliğindeydi ve tam bir küptü. hiç penceresi olmayan bu kütlenin üzerinde ise bembeyaz göğü yırtmaya çalışan dört adet kule yükseliyordu. bulunduğu geniş, boş, tamamıyla çimen kaplı arazide, garip bir oyuncak parçası gibi duruyordu aslında. ablasının üç dört yaşlarında lego oynarken çekilmiş bir fotoğrafı zihninde canlandı. kendi kendine gülerek binanın kapısını açtı ve içeri girdi. ölüm soğukluğunda ve hiçliğinde gri giriş holün tam ortasında camdan yapılma bir banko duruyordu. arkasında yirmili yaşlarında üçü de sarışın ve bronz tenli görevli, önlerindeki saydam ekranlara bakarak oturuyorlardı. bankoya yanaştı ve "merhaba" dedi. adam gülümseyerek başını kaldırdı " iyi günler, hoş geldiniz. isminiz?
mustafa tek düze bir ses tonuyla ismini söyledi ve "ablam selda erdem'in ölüm törenin üçüncü faslı için gelmiştim," dedi.
görevli suratında kurumsal bir ifadeyle " evet mustafa bey töreniniz için oda hazır. tek başınıza mı geldiniz? kayıtlarımızda annenizin sağ olduğu ve ilk törene katıldığı yazıyor."
"bugün gelmeyecek" dedi mustafa dişlerini sıkarak. "bu yöntemi herkesin kabul etmesini beklemiyorsunuz herhalde" sesi boş duvarlarda emilip gidiyordu. törenin en zor aşamalarından biri. vücudu bu şekilde görmeye dayanamaz. kalp hastası zaten." dedi. bir an önce görevliden uzaklaşmak istiyordu çünkü adamın suratındaki gülümseme bir türlü kaybolmuyordu konuşurken. görevli daha yüksek bir ses tonuyla "anlıyorum. gelmeleri kendileri için iyi olabilirdi aslında. biliyorsunuz, kemiklerin ortaya çıkmasını gözlemlemek, ölümle barışmanın bir aşaması" dedi.
biraz daha dişlerini sıktı ve "bilgilendirme için teşekkür ederim. bu tören uygulamaları geleli henüz iki yıl oldu. eski toprakların bu işe alışamamasını normal karşılarsınız herhalde" dedi sesi sert. cümlesini bitirince ellerini beline koydu. sadece öfkelendiğinde kendinden emin oluyordu mustafa, normalde mülayim bir adamdı. otuz senelik öğretmenlik hayatında sakinliğinden bir gram kaybetmeden altmış yaşına gelmişti. görevlinin sesi biraz olsun silikleşti, "peki daha fazla sizi burada tutmayayım. kısa bir bilgilendirme yapmak zorundayım. odaya girdikten ve kapı kapandıktan sonra yarım saatiniz var içeride. kendinizi iyi hissetmediğinizde ya da çıkmak istediğinizde, kapının sağında yer alan mavi düğmeye basmanız yeterli. girdiğiniz andan itibaren, çıkışınıza kadar tüm süreç sesli ve görüntülü olarak kayıt altında olup tarafınıza gönderilecektir." sonra birileri iğne batırmış gibi ani hareketle ayağa kalktı. mekânın sağ tarafında kara delik misali duran koridoru göstererek “buyurun size kapıya kadar eşlik edeyim. dört numaralı oda ayarlandı," dedi.
mustafa adamın yanında bir dakika daha kalamayacağını anladı ve elini kaldırarak, "hayır, teşekkür ederim. eşlik etmenize gerek yok. bulabilirim odayı," dedi ve koridora geçti spor ayakkabıları yumuşak olmasına rağmen sert adımları sert zeminin üzerinde deliyordu havayı. otomatik ışıklar tek tek yanmaya başladı. giriş holü ne kadar griyse burası da o kadar başkaydı. zemin, tavan, duvarlar gökyüzünün en parlak mavisine boyanmış. havada boşlukta yürüyormuşsun hissi uyandırıyordu. sağlı sollu ayna kaplı kapıların yanından geçerken mustafa göz uncuyla kendi yansımasına baktı. aynaların üzerinde kumlamadan yapılmış oda numaraları parıldıyordu. dört numaralı odanın kapısına geldiğinde durdu. kendi görüntüsü karşısında her zaman yaptığı gibi, burnunun üzerindeki küçük siyah noktaları kontrol etti. alnındaki derin kırışıklıkları yokladı. son olarak parıldayan gri saçlarında ellerini gezdirdi. yoğun sigara içmekten acıyan ciğerlerine bir derin nefes daha çekti ve kapının yanında yer alan retina okuyucusuna gözünü yanaştırdı. tiz bir onaylanma sesinden sonra, ayna kapı sessizce odanın içerisine doğru açıldı. ağır bir lavanta kokusu gözlerini yaktı birden. ablasının en sevdiği kokuydu. ölü evleri, ilk kayıtta vefat eden kişi hakkında verilen bilgiler doğrultusunda düzenliyordu törenleri. üç hafta önce ablasının bedenini buraya getirdiklerinde bir form doldurmuşlardı. en sevdiği renk, en sevdiği yemek, en sevdiği koku ve daha birçok kişisel bilgiyi bir tablete girip görevlilere teslim etmişlerdi. “bugün demek ki kokuyu ön planda tutacaklar,” dedi mustafa kendi kendine ve odaya girdi. penceresiz odanın zemini ahşap kaplıydı. hafif gıcırdıyordu spor ayakkabılarıyla bastıkça. ikinci fasıl töreni altı numaralı odada yapmışlardı ve orada tek bir pencere yer alıyordu, dışarıya çimenliğe bakan. keşke bu oda da olsa diye geçirdi içinden. ihtiyaç olmamasına rağmen duvarlarda perdeler asılıydı rengarenk kumaşlardan yapılmış. ablası kumaşları ve modayı seviyor diye yazmışlardı. herhalde ondan bu kadar çaputu doldurmuşlardı odaya. odanın tam ortasında, camdan tabutun ineceği yerde mermer kaide duruyordu. kaidenin önünde ise rahat, kırmızı bir kanepe. bu sefer tam bir renk cümbüşüne çevirmişlerdi mekânı. beden ne kadar çürüyorsa renkleri o kadar artıyorlardı aslında. ölü evlerinin genel yaklaşımıydı bu, bir dergide okuduğuna göre. mustafa spor ayakkabılarını çıkardı. çıplak ayaklarıyla bağdaş kurarak koltuğa oturdu ve başını ışıklandırılmış tavana kaldırdı. mermer kaidenin üzerinde tavanda yer alan kapaklar parlak paslanmaz metaldendi. bir piyano, ne acıklı, ne neşeli dansına başladı. sonra tavandaki kapaklardan tok bir ses geldi. selda'nın bedeni cam tabutunun içerisinde yavaş yavaş inmeye başladı. kapakların aralığından mustafa yukarı yükselen beyaz kuleyi ve içerisinde ablasınınki gibi daha onlarca cam tabutu görebiliyordu. tıpkı çok katlı otomatik otoparklarda olduğu gibi beyaz kulelerin içerisinde istifleniyordu tabutlar. cam kabuk kaidenin üzerine hafif bir tıslama sesi yaparak oturdu. mustafa'nın soluk alışı sıklaşmıştı. iki gündür internette bedenin ölümden sonraki geçirdiği fazları araştırıyordu. babasının ölümünde bunların hiçbirine gerek kalmamıştı. klasik biçimde toprağa gömülmüş, kırkı geldiğinde ise annesi dua okutmuştu. ablasının vasiyeti ise oldukça netti. yeni sisteme göre törenlerin yapılmasını istiyordu. ateistler hükümet kurduğundan beri birçok alana el atmışlardı. ölüm ve gömülme de bunlardan biriydi. bu sebeple tüm bu garip yapılar ortaya çıkmıştı. annesi ne kadar karşı çıkarsa çıksın, mustafa vasiyeti yerine getirme konusunda ısrarlıydı. bu sebeple iki gündür araştırıyordu. beden ölümden itibaren yirmi altı aşamadan geçiyordu. kemiklerin gözükmesi yirmi beşinci aşamaydı ve üçüncü haftanın sonunda gözlemlenebiliyordu. ablasının tabutu tam olarak kaidenin üzerine geldiğinde ne ile karşılaşacağının fotoğraflarını görmüştü ama gerçek çok daha çarpıcıydı. cam tabutun tabanında 15 santimlik bir toprak bulunuyordu. onun üzerinde ise, bedenden kalanlar bölük börçük duruyordu. bağırsaklardan yayılan toksinlerin gücü çok kuvvetliydi. ince bir tabaka halinde kemiklerin üzerinde böğürtlen renginde, parçalar halinde etler duruyordu hala. kafatası ise oldukça net biçimde ortaya çıkmıştı. burnu tamamen yok olmuş gözleri erimiş gitmişti. müzik hareketlendi. ince bir saksafon konuştu. ayakları karıncalanmaya başlayan mustafa kalktı ablasından arta kalanların yanına yaklaştı. o sırada duvarların üzerindeki perdeler aralandı ve avuç içi büyüklüğünde projeksiyon cihazları belirdi. müzik iyice hareketlenmişti. kontrbas devreye girmiş, çılgınca söyleniyordu. projeksiyonlar çalışmaya başladı ve ablasının daha önce ölü evine teslim ettikleri fotoğrafları duvarlardaki perdelerde belirmeye başladı. ablası üzgün, mutlu, birilerinin yanında, yalnız, bir dağın tepesinde, denizin dibinde. görüntüler akıp gidiyordu. mustafa önündeki kemik ve et yığınına baktı. tabutun üzerine eğildi ve camı öptü. gözlerinden yaş gelmedi bu sefer. gittiğini biliyordu. burada yatanın maddesel bir dönüşüm olduğunu biliyordu. bir ruhun olmadığını biliyordu. yine de kendini tutamadı ve " umarım dönüştüğün şeyde mutlusundur " dedi yüksek sesle. sonra kırmızı kanepeye tekrar oturdu o sırada telefonu çaldı. annesinin sesi yorgun geliyordu. " ne yaptın yavrum" diye sordu. " iyiyim içerideyim" diye cevap verdi. tek düze ses tonuna geri dönmüştü mustafa. "nasıl durumu?" diye sordu annesi sesindeki korkuyu gizleyemeden. cevabı almak istemiyordu aslında ama merakına yenik düştü her zamanki gibi. " kemikleri gözüktü. " karşı tarafta derin bir sessizliğin ardından telefon kapandı. müzik hala devam ediyordu. bu sefer bir kadın sesi anlamadığı dilde sanki ağlamanın gücünü anlatıyordu. perdelerde görüntülerin geçiş hızları yavaşladı. mustafa artık daha fazla kalmasına gerek olmadığını düşünerek ayna kapıya yanaştı ve düğmeye bastı. bekledi ve kapı bu sefer biraz daha hızlı açıldı. karşısında görevli duruyordu.
" erken çıktınız mustafa bey" dedi parlak beyaz dişlerini gururla göstererek.
" bu kadarı yeterli " diye cevap verdi mustafa. o sırada fark etti spor ayakkabılarından birinin bağcığı bağlanmamıştı.
cenaze
mustafa erdem sekiz numaralı ölü evi’nin kapısında nefes almak için durduğunda öğle vakti olmuştu. izmir'de hava son altı senedir olduğu gibi sabit 42 dereceydi ve güneş insanoğlunu yakmaya ant içmişçesine, ışınlarını en yoğun haliyle gönderiyordu. gri saçlarından akan terler buruşmuş yanaklarından aşağı doğru süzüldü. elleri, düşük bel şortunun cebinde, cam kapının önünde dururken, neden binaya "ölü evi" dediklerine anlam vermeye çalıştı. evden başka her şeye benziyordu. iki parçadan oluşan binanın alt kısmı, simsiyah taş kaplıydı. binanın bütünü üç kat yüksekliğindeydi ve tam bir küptü. hiç penceresi olmayan bu kütlenin üzerinde ise bembeyaz göğü yırtmaya çalışan dört adet kule yükseliyordu. bulunduğu geniş, boş, tamamıyla çimen kaplı arazide, garip bir oyuncak parçası gibi duruyordu aslında. ablasının üç dört yaşlarında lego oynarken çekilmiş bir fotoğrafı zihninde canlandı. kendi kendine gülerek binanın kapısını açtı ve içeri girdi. ölüm soğukluğunda ve hiçliğinde gri giriş holün tam ortasında camdan yapılma bir banko duruyordu. arkasında yirmili yaşlarında üçü de sarışın ve bronz tenli görevli, önlerindeki saydam ekranlara bakarak oturuyorlardı. bankoya yanaştı ve "merhaba" dedi. adam gülümseyerek başını kaldırdı " iyi günler, hoş geldiniz. isminiz?
mustafa tek düze bir ses tonuyla ismini söyledi ve "ablam selda erdem'in ölüm törenin üçüncü faslı için gelmiştim," dedi.
görevli suratında kurumsal bir ifadeyle " evet mustafa bey töreniniz için oda hazır. tek başınıza mı geldiniz? kayıtlarımızda annenizin sağ olduğu ve ilk törene katıldığı yazıyor."
"bugün gelmeyecek" dedi mustafa dişlerini sıkarak. "bu yöntemi herkesin kabul etmesini beklemiyorsunuz herhalde" sesi boş duvarlarda emilip gidiyordu. törenin en zor aşamalarından biri. vücudu bu şekilde görmeye dayanamaz. kalp hastası zaten." dedi. bir an önce görevliden uzaklaşmak istiyordu çünkü adamın suratındaki gülümseme bir türlü kaybolmuyordu konuşurken. görevli daha yüksek bir ses tonuyla "anlıyorum. gelmeleri kendileri için iyi olabilirdi aslında. biliyorsunuz, kemiklerin ortaya çıkmasını gözlemlemek, ölümle barışmanın bir aşaması" dedi.
biraz daha dişlerini sıktı ve "bilgilendirme için teşekkür ederim. bu tören uygulamaları geleli henüz iki yıl oldu. eski toprakların bu işe alışamamasını normal karşılarsınız herhalde" dedi sesi sert. cümlesini bitirince ellerini beline koydu. sadece öfkelendiğinde kendinden emin oluyordu mustafa, normalde mülayim bir adamdı. otuz senelik öğretmenlik hayatında sakinliğinden bir gram kaybetmeden altmış yaşına gelmişti. görevlinin sesi biraz olsun silikleşti, "peki daha fazla sizi burada tutmayayım. kısa bir bilgilendirme yapmak zorundayım. odaya girdikten ve kapı kapandıktan sonra yarım saatiniz var içeride. kendinizi iyi hissetmediğinizde ya da çıkmak istediğinizde, kapının sağında yer alan mavi düğmeye basmanız yeterli. girdiğiniz andan itibaren, çıkışınıza kadar tüm süreç sesli ve görüntülü olarak kayıt altında olup tarafınıza gönderilecektir." sonra birileri iğne batırmış gibi ani hareketle ayağa kalktı. mekânın sağ tarafında kara delik misali duran koridoru göstererek “buyurun size kapıya kadar eşlik edeyim. dört numaralı oda ayarlandı," dedi.
mustafa adamın yanında bir dakika daha kalamayacağını anladı ve elini kaldırarak, "hayır, teşekkür ederim. eşlik etmenize gerek yok. bulabilirim odayı," dedi ve koridora geçti spor ayakkabıları yumuşak olmasına rağmen sert adımları sert zeminin üzerinde deliyordu havayı. otomatik ışıklar tek tek yanmaya başladı. giriş holü ne kadar griyse burası da o kadar başkaydı. zemin, tavan, duvarlar gökyüzünün en parlak mavisine boyanmış. havada boşlukta yürüyormuşsun hissi uyandırıyordu. sağlı sollu ayna kaplı kapıların yanından geçerken mustafa göz uncuyla kendi yansımasına baktı. aynaların üzerinde kumlamadan yapılmış oda numaraları parıldıyordu. dört numaralı odanın kapısına geldiğinde durdu. kendi görüntüsü karşısında her zaman yaptığı gibi, burnunun üzerindeki küçük siyah noktaları kontrol etti. alnındaki derin kırışıklıkları yokladı. son olarak parıldayan gri saçlarında ellerini gezdirdi. yoğun sigara içmekten acıyan ciğerlerine bir derin nefes daha çekti ve kapının yanında yer alan retina okuyucusuna gözünü yanaştırdı. tiz bir onaylanma sesinden sonra, ayna kapı sessizce odanın içerisine doğru açıldı. ağır bir lavanta kokusu gözlerini yaktı birden. ablasının en sevdiği kokuydu. ölü evleri, ilk kayıtta vefat eden kişi hakkında verilen bilgiler doğrultusunda düzenliyordu törenleri. üç hafta önce ablasının bedenini buraya getirdiklerinde bir form doldurmuşlardı. en sevdiği renk, en sevdiği yemek, en sevdiği koku ve daha birçok kişisel bilgiyi bir tablete girip görevlilere teslim etmişlerdi. “bugün demek ki kokuyu ön planda tutacaklar,” dedi mustafa kendi kendine ve odaya girdi. penceresiz odanın zemini ahşap kaplıydı. hafif gıcırdıyordu spor ayakkabılarıyla bastıkça. ikinci fasıl töreni altı numaralı odada yapmışlardı ve orada tek bir pencere yer alıyordu, dışarıya çimenliğe bakan. keşke bu oda da olsa diye geçirdi içinden. ihtiyaç olmamasına rağmen duvarlarda perdeler asılıydı rengarenk kumaşlardan yapılmış. ablası kumaşları ve modayı seviyor diye yazmışlardı. herhalde ondan bu kadar çaputu doldurmuşlardı odaya. odanın tam ortasında, camdan tabutun ineceği yerde mermer kaide duruyordu. kaidenin önünde ise rahat, kırmızı bir kanepe. bu sefer tam bir renk cümbüşüne çevirmişlerdi mekânı. beden ne kadar çürüyorsa renkleri o kadar artıyorlardı aslında. ölü evlerinin genel yaklaşımıydı bu, bir dergide okuduğuna göre. mustafa spor ayakkabılarını çıkardı. çıplak ayaklarıyla bağdaş kurarak koltuğa oturdu ve başını ışıklandırılmış tavana kaldırdı. mermer kaidenin üzerinde tavanda yer alan kapaklar parlak paslanmaz metaldendi. bir piyano, ne acıklı, ne neşeli dansına başladı. sonra tavandaki kapaklardan tok bir ses geldi. selda'nın bedeni cam tabutunun içerisinde yavaş yavaş inmeye başladı. kapakların aralığından mustafa yukarı yükselen beyaz kuleyi ve içerisinde ablasınınki gibi daha onlarca cam tabutu görebiliyordu. tıpkı çok katlı otomatik otoparklarda olduğu gibi beyaz kulelerin içerisinde istifleniyordu tabutlar. cam kabuk kaidenin üzerine hafif bir tıslama sesi yaparak oturdu. mustafa'nın soluk alışı sıklaşmıştı. iki gündür internette bedenin ölümden sonraki geçirdiği fazları araştırıyordu. babasının ölümünde bunların hiçbirine gerek kalmamıştı. klasik biçimde toprağa gömülmüş, kırkı geldiğinde ise annesi dua okutmuştu. ablasının vasiyeti ise oldukça netti. yeni sisteme göre törenlerin yapılmasını istiyordu. ateistler hükümet kurduğundan beri birçok alana el atmışlardı. ölüm ve gömülme de bunlardan biriydi. bu sebeple tüm bu garip yapılar ortaya çıkmıştı. annesi ne kadar karşı çıkarsa çıksın, mustafa vasiyeti yerine getirme konusunda ısrarlıydı. bu sebeple iki gündür araştırıyordu. beden ölümden itibaren yirmi altı aşamadan geçiyordu. kemiklerin gözükmesi yirmi beşinci aşamaydı ve üçüncü haftanın sonunda gözlemlenebiliyordu. ablasının tabutu tam olarak kaidenin üzerine geldiğinde ne ile karşılaşacağının fotoğraflarını görmüştü ama gerçek çok daha çarpıcıydı. cam tabutun tabanında 15 santimlik bir toprak bulunuyordu. onun üzerinde ise, bedenden kalanlar bölük börçük duruyordu. bağırsaklardan yayılan toksinlerin gücü çok kuvvetliydi. ince bir tabaka halinde kemiklerin üzerinde böğürtlen renginde, parçalar halinde etler duruyordu hala. kafatası ise oldukça net biçimde ortaya çıkmıştı. burnu tamamen yok olmuş gözleri erimiş gitmişti. müzik hareketlendi. ince bir saksafon konuştu. ayakları karıncalanmaya başlayan mustafa kalktı ablasından arta kalanların yanına yaklaştı. o sırada duvarların üzerindeki perdeler aralandı ve avuç içi büyüklüğünde projeksiyon cihazları belirdi. müzik iyice hareketlenmişti. kontrbas devreye girmiş, çılgınca söyleniyordu. projeksiyonlar çalışmaya başladı ve ablasının daha önce ölü evine teslim ettikleri fotoğrafları duvarlardaki perdelerde belirmeye başladı. ablası üzgün, mutlu, birilerinin yanında, yalnız, bir dağın tepesinde, denizin dibinde. görüntüler akıp gidiyordu. mustafa önündeki kemik ve et yığınına baktı. tabutun üzerine eğildi ve camı öptü. gözlerinden yaş gelmedi bu sefer. gittiğini biliyordu. burada yatanın maddesel bir dönüşüm olduğunu biliyordu. bir ruhun olmadığını biliyordu. yine de kendini tutamadı ve " umarım dönüştüğün şeyde mutlusundur " dedi yüksek sesle. sonra kırmızı kanepeye tekrar oturdu o sırada telefonu çaldı. annesinin sesi yorgun geliyordu. " ne yaptın yavrum" diye sordu. " iyiyim içerideyim" diye cevap verdi. tek düze ses tonuna geri dönmüştü mustafa. "nasıl durumu?" diye sordu annesi sesindeki korkuyu gizleyemeden. cevabı almak istemiyordu aslında ama merakına yenik düştü her zamanki gibi. " kemikleri gözüktü. " karşı tarafta derin bir sessizliğin ardından telefon kapandı. müzik hala devam ediyordu. bu sefer bir kadın sesi anlamadığı dilde sanki ağlamanın gücünü anlatıyordu. perdelerde görüntülerin geçiş hızları yavaşladı. mustafa artık daha fazla kalmasına gerek olmadığını düşünerek ayna kapıya yanaştı ve düğmeye bastı. bekledi ve kapı bu sefer biraz daha hızlı açıldı. karşısında görevli duruyordu.
" erken çıktınız mustafa bey" dedi parlak beyaz dişlerini gururla göstererek.
" bu kadarı yeterli " diye cevap verdi mustafa. o sırada fark etti spor ayakkabılarından birinin bağcığı bağlanmamıştı.
devamını gör...
hz. muhammed'in hayatı
sonradan müslüman olup ebubekir siraceddin adını alan ünlü ingiliz edebiyatçısı martin lings'in muhammed'in hayatını kur'an'a ve kütüb-i sitte'ye dayandırarak kaleme aldığı biyografik romanı. kurmaca bir eser olduğu için yazar, ibrahim'in hayatı gibi kur'an ve hadislerde bahsedilmeyen ya da tam olarak bahsedilmeyen bazı yerleri tamamlamak adına israiliyat'a da başvurmuş. yanisi, okuması keyiflidir. bildiğiniz roman, hem de peygamberin.
devamını gör...
3 merdiven sildim çalışmazsam açım diyen 66 yaşındaki hanımın otobüsten indirilmesi
otobüse binen teyze vatandaşın gözünde haklıdır ama (bkz: bebeğin donundan medet ummak) gafletine düşen yöneticilerin vicdanında haksızdır.
emekli olup da çalışan vatandaşlara 'çift dikiş atıyorsunuz' diyenlerin ama lise mezunu dahi olmayan güreşçiyi banka yönetimine atayıp üstüne 6 farklı devlet dairesinden maaşlar verenlerin vicdanında haksızdır.
ekmek parası kazanmak kolay bir şey değildir.
hayat (bkz: itibardan tasarruf olmaz) deyip her yere saraylar, villalar yaptıranların gördüğü gibi toz pembe değildir.
bu pandemi sürecinde vatandaşına 1 ekmek, 5 maske bile dağıtmayı beceremeyen yetkililer, tüyü bitmemiş yetimin hakkı olan parayla ırak başbakanı'na rakılı mezeli ziyafet vererek vatandaşı ne kadar önemsediklerini(!) göstermişlerdir.
eğer bir yasak konuluyorsa, o yasak olan şeye bir alternatif de gösterilmesi gerekir.
' taksiye binsin' diyenler ahlak yoksunudur.
bu ülkede dolmuş parası olmadığı için işe kilometrelerce yürüyüp giden insanlar var çünkü...
emekli olup da çalışan vatandaşlara 'çift dikiş atıyorsunuz' diyenlerin ama lise mezunu dahi olmayan güreşçiyi banka yönetimine atayıp üstüne 6 farklı devlet dairesinden maaşlar verenlerin vicdanında haksızdır.
ekmek parası kazanmak kolay bir şey değildir.
hayat (bkz: itibardan tasarruf olmaz) deyip her yere saraylar, villalar yaptıranların gördüğü gibi toz pembe değildir.
bu pandemi sürecinde vatandaşına 1 ekmek, 5 maske bile dağıtmayı beceremeyen yetkililer, tüyü bitmemiş yetimin hakkı olan parayla ırak başbakanı'na rakılı mezeli ziyafet vererek vatandaşı ne kadar önemsediklerini(!) göstermişlerdir.
eğer bir yasak konuluyorsa, o yasak olan şeye bir alternatif de gösterilmesi gerekir.
' taksiye binsin' diyenler ahlak yoksunudur.
bu ülkede dolmuş parası olmadığı için işe kilometrelerce yürüyüp giden insanlar var çünkü...
devamını gör...
yazarların yakın gelecekteki hayali
insan hayal etmekle geleceği az çok tadabilir. hayalde fikirden doğar. mesela geleceğe dönük bir sürü fikrim varken bunlardan birisinden vazgeçersem diğer hayallerim asla hakettiği ilgiyi göremeyecektir. evet zincirleme hayallerim var. ardı ardına. zaten fikri olan her şeyin eylemde, maddede mümkün olduğu bir evrendir burası. hayallerinizden ödün vermeyin.
tanım, hayallerimi gerçekleştirmek için salgın ve pandemi sürecinin bitmesi.
tanım, hayallerimi gerçekleştirmek için salgın ve pandemi sürecinin bitmesi.
devamını gör...
kayseri mutfağı
birçok medeniyetten beslenerek bugünlere gelmiş. pastırma, sucuk, mantı, çemen, şebit yağlaması vs. mantının da 36 çeşidi yapılıyor. ev hanımının meziyeti mantı hazırlamasındaki becerisiyle ölçülüyor. fırın ağzı ve pehli ise fırında pişen geleneksel yemekler olarak mutfak kültüründe yer almış. şehrin mutfağında bulunan etli, hamurlu, bulgurlu yemeklerin birçoğunun ise hitit mutfağı kökenli olduğu düşünülüyor.
devamını gör...
lost
sonu ile hüsrana uğratan ve ben de ilk defa bu kadar seri halinde izleme isteği uyandıran dizi.
devamını gör...
klinik likantropi
insanlara kurt türü hayvanlara dönüştüklerini düşündürten bir çeşit psikolojik rahatsızlıktır. nadir görülmektedir.
dönüşmeye olan inançlarından kaynaklanan bu duruma uyum sağlamak isterler ve parmaklarını pençe gibi kullanmayı severler.
1852 yılında ilk vaka görüldü. hasta garip bir şekilde kurtlara dönüştüğünü düşünüyordu. vücudunu kılların donattığına ve sivri dişleri olduğuna inanıyordu. ısrarla et yemek istiyordu. ondan sonra şimdiye dek yalnızca 14 vaka kaydedildiği bilinmektedir.
dönüşmeye olan inançlarından kaynaklanan bu duruma uyum sağlamak isterler ve parmaklarını pençe gibi kullanmayı severler.
1852 yılında ilk vaka görüldü. hasta garip bir şekilde kurtlara dönüştüğünü düşünüyordu. vücudunu kılların donattığına ve sivri dişleri olduğuna inanıyordu. ısrarla et yemek istiyordu. ondan sonra şimdiye dek yalnızca 14 vaka kaydedildiği bilinmektedir.
devamını gör...
karmasıydı takipçisiydi başlığıydı tanımıydı derken profilimizin gökkuşağına çevrilmesi
kızıl nelson isyanıdır.
ama katılmadığım başlıktır.
bende renkli olmasını seviyorum ne olacak kızıl nelson ?
ilerleyen dönemlerde bunu yazara bırakacaklardır mutlaka.
ama katılmadığım başlıktır.
bende renkli olmasını seviyorum ne olacak kızıl nelson ?
ilerleyen dönemlerde bunu yazara bırakacaklardır mutlaka.
devamını gör...
az bilinen görgü kuralları
misafirliğe gidilen evde, ev sahibinin açtığı kanal izlenir. kumandaya müdahale edilmez.
devamını gör...
ilişkiyi yöneten taraf
merkez hakem kurulu başkanı.
devamını gör...
yagami light
[jakstat ukdesi]
''eğer kira'yı yakalarsak, o kötüdür. eğer kira kazanır ve dünyayı yönetirse, adalettir.''
yagami light, death note (anime)sinde kötülüklerle dolu ve çürümeye başlayan dünyayı kendi adaleti ile değiştirmeye çalışan bir karakterdir. ölüm meleği ryuk keyfî olarak ölüm defterini yeryüzüne düşürünce yagami light o defteri bulur ve içine yazdığı ismin, kendi istediği şekilde öleceğini öğrenir. lighto fazlasıyla zekidir. bu yüzden yazacağı isimleri, nasıl ve ne zaman öleceklerini dikkatli düşünür. tabii onun kadar zeki l, yani namı diğer ryuzaki, başından beri kira (yagami light)'nın kim olduğunu bilmesine rağmen onu durdurmak için büyük çaba gösterir. yagami light kim olduğu bilinse dahi insanların kafasını karıştırabilecek kadar zekidir.
bilmiyorum siz olsaydınız yagami light gibi ölüm defterini kullanır mıydınız? çok düşündüm fakat sanırım ben kullanmazdım. sadece bir kişi için bile kullanmazdım. bir kere başladığınızda asla durduramazsınız çünkü. lighto için de aynısı oluyor, dünyadaki tüm kötüleri öldürüp dünyayı çürümekten kurtaracağını düşünüyor, öyle bir şey olduğu taktirde yeryüzündeki tek kötü'nün kendisi kalacağını bilmeden.
insan dediğin böyle bir canlı işte ryuk. örneğin, okuldaki serbest tartışma dersinde "kötü insanları öldürebilir miyiz?" gibi bir konu asla dile getirilmez. diyelim ki konu olarak seçildi. herkes iyi çocuk rolü oynar, "bu doğru olmaz" der. elbette öyle yanıtlamaları en doğrusu. insan evladı toplu ortamlarda dışarıya karşı öyle olmak zorunda. fakat asıl içlerinden geçen bu. korkar ve dışarıya karşı benim varlığımı kabul etmezler ama kimin yazdığı bile belli olmayan interneti ''kira''lar kaplamış.
edit: aynı zamanda tanımlarını beğendiğim ve merakla takibime aldığım kafa sözlük yazarı.
''eğer kira'yı yakalarsak, o kötüdür. eğer kira kazanır ve dünyayı yönetirse, adalettir.''
yagami light, death note (anime)sinde kötülüklerle dolu ve çürümeye başlayan dünyayı kendi adaleti ile değiştirmeye çalışan bir karakterdir. ölüm meleği ryuk keyfî olarak ölüm defterini yeryüzüne düşürünce yagami light o defteri bulur ve içine yazdığı ismin, kendi istediği şekilde öleceğini öğrenir. lighto fazlasıyla zekidir. bu yüzden yazacağı isimleri, nasıl ve ne zaman öleceklerini dikkatli düşünür. tabii onun kadar zeki l, yani namı diğer ryuzaki, başından beri kira (yagami light)'nın kim olduğunu bilmesine rağmen onu durdurmak için büyük çaba gösterir. yagami light kim olduğu bilinse dahi insanların kafasını karıştırabilecek kadar zekidir.
bilmiyorum siz olsaydınız yagami light gibi ölüm defterini kullanır mıydınız? çok düşündüm fakat sanırım ben kullanmazdım. sadece bir kişi için bile kullanmazdım. bir kere başladığınızda asla durduramazsınız çünkü. lighto için de aynısı oluyor, dünyadaki tüm kötüleri öldürüp dünyayı çürümekten kurtaracağını düşünüyor, öyle bir şey olduğu taktirde yeryüzündeki tek kötü'nün kendisi kalacağını bilmeden.
insan dediğin böyle bir canlı işte ryuk. örneğin, okuldaki serbest tartışma dersinde "kötü insanları öldürebilir miyiz?" gibi bir konu asla dile getirilmez. diyelim ki konu olarak seçildi. herkes iyi çocuk rolü oynar, "bu doğru olmaz" der. elbette öyle yanıtlamaları en doğrusu. insan evladı toplu ortamlarda dışarıya karşı öyle olmak zorunda. fakat asıl içlerinden geçen bu. korkar ve dışarıya karşı benim varlığımı kabul etmezler ama kimin yazdığı bile belli olmayan interneti ''kira''lar kaplamış.
edit: aynı zamanda tanımlarını beğendiğim ve merakla takibime aldığım kafa sözlük yazarı.
devamını gör...
dünya klasiklerini türkler yazsaydı alacakları isimler
yabancı -> el alem
devamını gör...

