olgunluk adı altında insanları tek tip haline getirme
birileri çıkıyor ve size belirli şeyler dayatıp bunu olgunluk adı altında pazarlıyor. olgunluk tabi ağır kavram! kim bu özelliklere sahip olmak istemez? herkes balıklama atlıyor ve içinde saklıyor her şeyi, profesyonelce çözmeye çalışıp biriktiriyor içinde.
sonrası işte ya daha büyük patlamalar ya da daha olgunlaşmışsanız kansere kadar gidiyor.
sonrası işte ya daha büyük patlamalar ya da daha olgunlaşmışsanız kansere kadar gidiyor.
devamını gör...
sınava son gün çalışmak
hayatım boyunca yaptığım iş.
burada önemli olan şey, bu yöntemin size uygun olup olmadığı. ben son gün çalışıp yüksek not alabilen biri olduğumdan benim için hiçbir zaman sorun olmadı ama her insanın yöntemi kendisine göre olmalı. kiminin derste dinlediği yeterli olur, kimi 1 hafta önce başlar çalışmaya, kimi de benim gibi son güne bırakıp yarı ders çalışır, yarı bilgisayar oyunu oynar ve sonuca ulaşır. genelleme yapılamayacak bir konu. kendinizi iyi tanıyın. böylece sorun yaşamazsınız bu tür süreçlerde.
burada önemli olan şey, bu yöntemin size uygun olup olmadığı. ben son gün çalışıp yüksek not alabilen biri olduğumdan benim için hiçbir zaman sorun olmadı ama her insanın yöntemi kendisine göre olmalı. kiminin derste dinlediği yeterli olur, kimi 1 hafta önce başlar çalışmaya, kimi de benim gibi son güne bırakıp yarı ders çalışır, yarı bilgisayar oyunu oynar ve sonuca ulaşır. genelleme yapılamayacak bir konu. kendinizi iyi tanıyın. böylece sorun yaşamazsınız bu tür süreçlerde.
devamını gör...
dışarıda koca bir dünya varken odasında takılan genç
dışarı çıkma şansımız vardı da biz mi odamızda takıldık.
devamını gör...
hayal kırıklığı
"büyük bir hayal kırıklığı yaşayıp
ben artık kimseyi sevemem deme!
unutma ki,
en güzel çiçekler
mezarlıklarda yetişir"
-nazım hikmet
herkes gibi ben de hayal kırıklıkları yaşadım. bir daha sevemem de dedim ama işte öyle olmadığını anladım. ya da sadece sevmekte değil. bir daha güvenemem dedim güvendim. tabii her seferinde de hayal kırıklığına uğrayacağız diye bir şey yok. zamanında yaşadığımız o hayal kırıklıkları bizi ilerisi için hazırlıyor ve daha sonrasında şansımız yaver de giderse bu sefer yaşamıyoruz hayal kırıklığını bu sefer başarıyoruz. hem ayrıca ne güzel demiş nazım hikmet. ben hep hayal kırıklığına uğradığım zaman aklıma bu sözler gelirdi. umut etmeyi asla bırakmazdım. o anın beni bitirmesine asla izin vermezdim. şuan bir hayal kırıklığı yaşasam yine aynı sözler gelir aklıma ve ben yine içimi ferah tutarım bilirim ki nasıl her gecenin bir sabahı varsa bu hayal kırıklığının da bir sonu var.
ben artık kimseyi sevemem deme!
unutma ki,
en güzel çiçekler
mezarlıklarda yetişir"
-nazım hikmet
herkes gibi ben de hayal kırıklıkları yaşadım. bir daha sevemem de dedim ama işte öyle olmadığını anladım. ya da sadece sevmekte değil. bir daha güvenemem dedim güvendim. tabii her seferinde de hayal kırıklığına uğrayacağız diye bir şey yok. zamanında yaşadığımız o hayal kırıklıkları bizi ilerisi için hazırlıyor ve daha sonrasında şansımız yaver de giderse bu sefer yaşamıyoruz hayal kırıklığını bu sefer başarıyoruz. hem ayrıca ne güzel demiş nazım hikmet. ben hep hayal kırıklığına uğradığım zaman aklıma bu sözler gelirdi. umut etmeyi asla bırakmazdım. o anın beni bitirmesine asla izin vermezdim. şuan bir hayal kırıklığı yaşasam yine aynı sözler gelir aklıma ve ben yine içimi ferah tutarım bilirim ki nasıl her gecenin bir sabahı varsa bu hayal kırıklığının da bir sonu var.
devamını gör...
seçen vs seçilen olmak
erkekler seçilir.. kadınlar seçer..
devamını gör...
x mahlaslı yazar sizi gözledi bildirimi
bu doğruysa yer yerinden oynar ama ben genelde online listesinde en tepede gözüken yazarları stalklıyorum.
çok kırdınız kalbimi. umursanmadığımı biliyordum ama bu gelmeyen bildirimle tescillenmiş oldu.
çok kırdınız kalbimi. umursanmadığımı biliyordum ama bu gelmeyen bildirimle tescillenmiş oldu.
devamını gör...
normal sözlük yazarları haxball etkinlikleri
şuraya kişisel başarılarımı yazayım, sanırım yeterli bir cv olacaktır:
-4 kere mahalle maçı (1 kere yenildik)
-13/14 el kafa topu (2'si hariç hep zafer)
-lisede voleybol takımı (1 maça çıktım, yendik)
-nfs 2'de ford indigo ile sayısız 1.lik
-fifa 2005'te 14 senelik manchester united yöneticiliği
-nfs underground 2'de drag yarışlarının hepsinde 1.lik
-tokyo drift, death race ve transporter gibi filmleri ezbere biliyorum
-usain bolt'un ilk dünya rekorunu canlı izledim*
-euro 2008'in tüm maçlarını izledim
-üzerinde 2002 dünya kupası türkiye kadrosunun yer aldığı posta pulum var
-hayatımda 1 defa saçımı ümit davala gibi kestirdim.
-efsane milan kadrosunu ezbere sayamam ama yolda görsem tanırım.
-kusursuz top resmi çizebilirim
-profil fotoğrafım kimi raikkonen, profildeki öbür fotoğraf da kimi'nin aracı.
ben bu iş için biçilmiş kaptanım*
-4 kere mahalle maçı (1 kere yenildik)
-13/14 el kafa topu (2'si hariç hep zafer)
-lisede voleybol takımı (1 maça çıktım, yendik)
-nfs 2'de ford indigo ile sayısız 1.lik
-fifa 2005'te 14 senelik manchester united yöneticiliği
-nfs underground 2'de drag yarışlarının hepsinde 1.lik
-tokyo drift, death race ve transporter gibi filmleri ezbere biliyorum
-usain bolt'un ilk dünya rekorunu canlı izledim*
-euro 2008'in tüm maçlarını izledim
-üzerinde 2002 dünya kupası türkiye kadrosunun yer aldığı posta pulum var
-hayatımda 1 defa saçımı ümit davala gibi kestirdim.
-efsane milan kadrosunu ezbere sayamam ama yolda görsem tanırım.
-kusursuz top resmi çizebilirim
-profil fotoğrafım kimi raikkonen, profildeki öbür fotoğraf da kimi'nin aracı.
ben bu iş için biçilmiş kaptanım*
devamını gör...
yazarların bugünkü mutsuzluk sebebi
bazen insanlar ne kadar acımasız oluyorlar. hassas kalpli olmak, ince düşünmek falan bu devrin işi değil. sürekli azarlayıp, küçük düşürmeye çalışıyorlar sizi, nazik olduğunuz zaman.
bilmiyorum; belki de benim saçmalamam, belki de kalbim bu asrın dengi değil.
bilmiyorum; belki de benim saçmalamam, belki de kalbim bu asrın dengi değil.
devamını gör...
kindar
devamını gör...
mortaks: yazının dört mevsimi
aşkın üç rengi
bölüm 2
kısım 3
prensesimiz başına gelebilecek tehlikelere aldırış etmeksizin kendini yollara vurmuştu ve oluşabilecek her duruma karşı fiziken hazır olmasa bile ruhen hazırlamıştı kendisini. hayal olarak nitelendirilen bir dağı arayış içinde olmasına rağmen uzun yolculuğunda kararlılığını hiç kaybetmemişti. az gitmişti uz gitmişti, dere depe düz gitmişti, altı ay bir güz gitmişti. her uyandığında ise bu yol hiç bitmemişti. yolculuk esnasında çok fazla olmasa da güzelce yemek yeme ve yüreğindeki acı ile kafasının içinde zifiri karanlık yaratan güneş tutulmalarına rağmen birazcık da olsa uyuyabilme fırsatı bulmuştu. aksi bir durumda ne kendisine ne de prensine faydası dokunmayacaktı. tüm hayatını şatosunda hizmetçileri ile yaşamış biri için bu kadarı bile çok büyük eziyet iken prenses tüm bu zorlu koşullara rağmen asla pes etmemişti. yüreğinde sürekli olarak harlanan ve büyümekte olan prensini kurtarma yangını bu kadar azimli olmasının yegane sebebiydi.
günler hızla akan bir dere misali akıp geçti ve prensesin çıkınındaki yiyecekler bitme noktasına geldi. prensesin yüreğini bir korku kapladı. olduğu yerde durup kaldı çünkü her yerde sis vardı ve göz gözü görmüyordu. prenses melina'nın verdiği kağıda göre doğru yere gelmişti fakat görünürde sadece sis vardı. sisin içinde dolaşmaya başlamıştı fakat hiçbir şey göremiyordu. ne kaffa dağı ne de rozalin. sadece sis var, sonsuz bir sis...
peki ama neredeydi rozalin. güneş yüzünü unutturmaya çalışırcasına yavaş yavaş gökyüzünden kaçıyordu. etraf kararmaya ve bu karanlık ile yüreklenen çeşitli yaratıklar seslerini, kulakları tırmalarcasına yüreklere korku düşürürcesine, yükseltmeye başlamıştı. bu korku içerisindeyken arkasından gelen huzur dolu bir ses işitmişti.
prensesimiz sesin geldiği yöne doğru başını çevirdiği vakit bir kılıç keskinliğinde bakışlara sahip, saçlarında rengarenk boncuklarıyla, yaşlı durmasına rağmen yüzü yıllara meydan okumuş, güzeller güzeli bir kadın duruyordu karşısında. sisin içinde bir meşale gibi aydınlatıyordu etrafı. belinde ışıl ışıl parlayan iksir şişelerini gördüğünde bu kadının büyücü rozalin olduğunu hemen anladı prensesimiz.
rozalin: "ben de sizi bekliyordum sevgili prenses. adım rozalin."
prenses, rozalin’in kendisini beklediğinden habersiz olması nedeniyle büyük bir şaşkınlık yaşamıştı. rozalin bir büyücü ve şifacı olmasının yanında üstün bir kahindi de. olayların böyle gelişmesini hiç istememiş olmasına karşın kaderi değiştiremezdi. sabırla prensesin geleceği o zamanı beklemek dışında elinden gelen hiçbir şey yoktu.
prenses: "beni mi bekliyordunuz, peki ama buraya geleceğimi nasıl biliyordunuz?"
rozalin: "geceyarısı dünya’daki yerini almadan kulübeme geçelim isterseniz zira zifiri karanlıkta karşılaşmak istemeyeceğiniz yaratıklar ortaya çıkmakta ve emin olun burada olmak istemezsiniz."
rozalin önde prenses arkasında hızlı bir şekilde dağın tepesine yöneldiler. çevrede gördüğü şeyler prensesi şaşkınlığa uğratıyordu. sanki dağın bu tarafı rozalin kulübesine rahatça ulaşabilsin diye usta bir taş oyucu tarafından şekillendirilmiş gibiydi. bir süre sessizce yürümelerinin ardından rozalin'in evine ulaşmışlardı. kulübedeki mumların yaydığı ışığın yardımıyla rozalin’in yüzü daha net seçilebiliyordu. prenses dikkatle rozalin’i inceliyordu. aslında hayal ettiği gibi korkutucu bir cadı değildi aksine o an gördüğü kişi çok güleç yüzlü ve dünyalar güzeli bir kadındı. herkese tatlı ve tanıdık gelebilecek bir siması vardı.
prenses: "merhaba büyücü rozalin, buraya çok önemli bir konuda sizden yardım almak için geldim. fakat siz zaten geleceğimi biliyordunuz bu nasıl mümkün olabilir?"
rozalin: "ben sıradan bir büyücü değilim prenses aynı zamanda bir kahinim. sizin neden geldiğinizi, ne zaman geleceğinizi ve nasıl geleceğinizi de biliyordum. prense olan büyük sevginizi iliklerime kadar hissedebiliyorum."
prenses biraz ürkmüştü. nasıl olur da her şeyi bilebilirdi bu kadın. tüm bu olanlar rozalin’in planı mıydı? bu aşk iksirini de mi o hazırlamıştı yoksa? rozalin, prensesin aklından geçen bu düşünceleri okumuşçasına cevap verdi:
“hayır prenses o aşk iksirini ben hazırlamadım. beni yanlış anlamayın kötü niyetli bir büyücü değilim ve bu yüzden size yardım etmek istiyorum ama benimle bir anlaşma yapmalısınız."
prenses: "biliyorum fakat bu anlaşma nedir acaba?"
rozalin onun yanına geldi, elini tuttu ve bir iki sihirli cümle söyledi. prenses bir anda rüyalar aleminde gözlerini açmış gibiydi. her yerde anılar uçuşuyordu, sanki geçmiş ve gelecek aynı anda yaşanıyor gibiydi bu alemde. aslında orada gördüğü tüm anılar rozalin'in anılarıydı. evet, anıların birinde bebek rozalin, bir diğerinde ise genç rozalin vardı. prenses genç rozalin’i görünce gerçekten de çok güzel bir kadın olduğunu tekrar farketmişti. prenses hiçbir şey anlamamıştı ve tüm bu olanlara bir anlam veremiyordu.
rozalin: "gördüğünüz gibi prenses bu benim hayatımın bir özeti. bakın şuradaki anılarımda bir mücadele göreceksiniz. o birkaç yıl öncesine ait. benim ve ezeli düşmanımın son savaşı."
dedikten sonra parmağı ile anısını işaret etti.
prenses: "ama orada çok gençsiniz nasıl birkaç yıl önce olabilir ki?" diye sorunca rozalin'in yüzünü bir hüzün kapladı. gözleri sönmekte olan bir mum gibi ışığını kaybetmeye başlamıştı bu anıları izlerken.
rozalin: "evet gençtim. düşmanım eğer yasaklı büyüyü kullanmasaydı halen de genç olacaktım. yasaklı olan bu büyü hayat çizgimde bir zaman yarığı oluşturdu. bu yarık yaşayacağım yılları adeta bir girdap gibi içine çekmeye başlamıştı. bunu fark ettiğimde yarığı kapatmak için çok uğraştım fakat yapamadım. diyar diyar gezdim, en bilge denilen kişilere danıştım. hiçbiri çözüm bulamıyordu. belki de bu çözümsüzlük nedeniyle yasaklı büyü olarak biliniyordu. umudumu kaybetmek üzereyken dünya üzerinde danışmadığım son bir bilge olduğu duydum. derlermiş ki o bütün büyüleri ve ters büyüleri bilirmiş. onu aradım ve buldum. bana bir ters büyü hazırlayabileceğimi söyledi. iksir için gereken materyallerin olduğu bir liste verdi. tek materyal hariç gerekli bütün malzemeleri bulmuştum. bu malzemeleri bulmak benim için çok zor olmamıştı lakin eksik olan tek materyal çok çok özel bir çiçekti. ters büyünün en önemli parçası bu çiçekmiş. ama bu çiçek sadece 100 yılda bir tan vaktinde açarmış. bu çiçeği görenlerin çok şanslı olduğu söylenirmiş. bu çiçeği bulabilmek için şansım olması gerekiyormuş. en son ne zaman açtığını kimse bilmiyordu. bu diyarların en yaşlı insanını buldum ve ona sordum. ama hatırlamıyordu. ona hatırlaması için bir iksir hazırladım ve tekrar sordum bu sefer işe yaradı.
84 yıl... tam 84 yıl geçmiş o çiçek dünya üzerinde son kez açalı.
tabii bu 6 yıl önceydi ve bugün itibariyle beklemem gereken 10 yıl daha var. o zamanlar bekleme durumumu sorun etmiyordum çünkü biz büyücülerin ömrü uzundur ve zaman yarığı henüz küçüktü, yıllarımın çoğunu almamıştı. ama zaman yarığı her bir yılı içine çektikçe genişlemeye başladı ve içine çektiği yıllar arttıkça büyümeye devam etti. büyüklüğü arttıkça daha hızlı bir şekilde yıllarımı almaya başladı. zamanımın bu kadar hızlı tükeneceğini tahmin edememiştim. evet kahin olan ben bile bunu görememiştim. artık çok az bir zamanım kaldı. eğer bu anlaşmayı yapabileceğim birini bulamazsam bu yıl bu yerküre üzerinde yürüyebileceğim son yıl olacak."
prenses şok olmuştu. rozalin bunları anlatırken anılar bir bir önlerinden geçiyordu. ne zorlu bir maceraymış diye düşündü prenses. ama anlamadığı bir şey vardı: bu iksirin ne işe yaradığı. rozalin yine aklını okumuş olacak ki cevap verdi:
"bu çiçek, özü ile yaşam enerjisi veriyor. iksir, zaman yarığının önce yuttuğu yıllarımı dışarı atmasını ve ardından açılmamak üzere kapanmasını sağlayacak. hem görünüş olarak genç halime geri döneceğim hem de yıllarım bana geri gelecek. bugüne kadar kaç yıl gitti ömrümden tahmin bile edemiyorum ama çok fazla olduğunu anlayabiliyorum. işte prenses, anlaşmamız karşılığında bedel olarak senden istediğim ömrünün 10 yılıdır. o çiçeğin özünü de eklersem iksir tamamlanmış olacak ve umudum zaman yarığını kapatabileceğim yönündedir. senden alacağım yılların da zaman yarığının içinde kaybolup kaybolmayacağını düşünüyorsan eğer soruna cevap vereyim. zaman yarığı sadece bana ait yılları çalıyor fakat anlaşma sağlanırsa senin yıllarını kullanıyor olacağım için güven içinde o çiçeğin açacağı günü bekleyebilirim. bu anlaşma bir defaya mahsustur. sizinle yaptıktan sonra bir başkası ile tekrar yapamayacağım. bu yüzden sana ihtiyacım var. buraya iksirler için birçok insan geldi. hepsine aynı anlaşmayı sundum fakat kabul etmediler. ben de onlara benimle ilgili tüm anılarını silecek bir büyü yaptım ve bu şekilde bu anlaşmanın gizli kalmasını sağladım. yoksa düşmanım bunu öğrenip her şeyi mahvedebilirdi. bu sebepten ötürü herkesten gizlenip bu dağda yaşamaya başladım. merak etme bu ödünç vereceğin yılların seni zaman olarak ileriye götürmeyecek ve hemen yaşlanmayacaksın benim gibi. sadece hayatının son 10 yılı olmayacak onun dışında her şey aynı kalacak. ama şöyle bir şey var ki ne kadar ömrün kaldığını göremiyorum. çünkü artık ömrümün son yılında olduğum için kahin özelliklerim azalmaya ve görülerim beni yanıltmaya başladılar. bu yüzden prenses ne kadar ömrün kaldı bilemiyorum ama sevdiğin için bunu göze alabiliyorsan hemen işe koyulalım ve anlaşmamızı yapalım."
bu uzun konuşmanın geçtiği anılar diyarından tekrar kulübeye dönmüşlerdi. prensesin kafası çok karışmıştı. eğer anlaşmayı kabul ederse 10 yılı gidecekti. bu onun için bir sorun teşkil etmiyordu lakin kahinin ne kadar ömrünün kaldığını söyleyememesi çok kötü olmuştu. ya çok az bir ömrü varsa ve daha prensine kavuşamadan, onunla güzel günler geçiremeden bu dünyadan göçerse. prenses kulübenin içinde bir sağa bir sola yürüyüp duruyordu. prensesin karar verebilmesi için yalnız kalması gerektiğini düşünen rozalin, düşünmesi için kulübede onu yalnız bırakmıştı.
prenses yapması gerekeni çok iyi biliyordu aslında. önemli olan prensin bu büyünün etkisinden kurtulmasıydı. onunla bir gün değil
sadece bir dakika geçirecek kadar ömrü kalmış bile olsa en azından sevdiğini kurtarmış olarak ölecekti. en azından bu şekilde hayata gözlerini yumsa bile içindeki bu yangın biraz dinmiş olacaktı. eğer anlaşmayı reddedip giderse sevdiğine ettiği bu ihaneti ömür boyu unutamayacaktı ve bu ihanetin yarattığı acı ile zaten yaşayamayacaktı. kesin kararını vermişti. bir an önce anlaşmayı kabul etmeli ve prensinin yardımına koşmalıydı.
rozalin kulübeye geri geldiğinde prensesin gözlerindeki kararlılık alevinin tekrardan harlandığı farketti. prenses vakit kaybetmeden rozalin'e anlaşmayı kabul ettiğini söyledi.
rozalin: "prenses size bir konudan daha bahsetmem gerekiyor. prens için hazırlayacağım iksirin çok önemli bir etkisi var. bunu anlatmadan anlaşma yapamam. sizi bilgilendirmediğim için kandırmış gibi görünmek istemiyorum çünkü."
prenses kafasını devam et dercesine salladı. daha ne kadar zorluk çıkabilirdi. acaba karşısına başka engeller de çıkacak mıydı? bu karanlık düşünceler aklına celp ettiği sırada gözlerinin önüne biricik prensinin gülüşü geldi. eğer prensi orada olsaydı güçlü durmasını ve asla pes etmemesi gerektiğini söylerdi. nefes alırken zorlandığını ve yutkunurken boğazının düğümlendiğini hissediyordu.
rozalin devam etti:
"prensin içtiği iksirin çok güçlü bir etkisinin olmasının sebebi onun size olan aşkıdır. iksirin özünü oluşturan materyal prensin tarif edilemez derece büyük olan sevgisidir. ve bu aşkı ancak nefret dengeleyebilir. yapacağımız panzehir onun aşkından beslenerek nefret duygusunu tetikleyecek. bunu bir terazi gibi düşünebilirsiniz, şu an prensin aşkı bir kefede durmakta ve biz diğer kefeye bunu dengeleyecek bir nefret koymalıyız. işte iksir bunu dengeleyecek nefret duygusunun ortaya çıkmasını sağlayacak. sonuçta birini ne kadar severseniz ona o kadar sinirlenirsiniz. bu yüzden prens bu panzehiri içince sevgisi nefrete dönüşecek ve bu nefret onu ele geçirecek. böylelikle gözlerine perdeler indiren o aşk, öfke ile dengelenecek ve tüm perdeler ortadan yok olacak. ama asıl sınavınız o zaman başlayacak. eğer prensin size olan sevgisi gerçek ise yani size gerçekten aşık ise prensesim, işte o zaman sizi görünce sevgisi tekrar açığa çıkacak. anıları bir bir aklına gelecek. eğer size olan aşkı gerçekten yüceyse o zaman gerçek sevginiz yalancı nefreti yakıp kül edecek. ama sevgisi sadece iki günlük ise işte o zaman prens sizi tanımayacaktır bile. sanki siz hayatına hiç girmemişsiniz gibi yaşamaya devam edecektir. yolun sonunda sizin sevdanızın imtihanı var prenses. bunu da göze alıyor musunuz?"
prenses bu sefer bir saniye bile düşünmedi ve tereddüt etmedi. çünkü ne olursa olsun, prens kendisini bir daha sevmeyecek bile olsa onu kurtarmalıydı. melina da vardı bir yandan, ona da yardım etmeliydi. aklından prens ile olan anıları geçti. evet belki yan yana oldukları, göz göze baktıkları anlar azdı ama çok iyi bildiği bir şey vardı ki onların sevdası iki günlük değil ömürlüktü. prensin ona nasıl baktığını, elini nasıl tuttuğunu bir kez daha hatırladı ve artık daha da emin oldu. prens panzehiri içince sevgisi kesinlikle açığa çıkacaktı. çünkü onlar birbirlerine sonsuz bir bağla bağlılardı.
prenses kabul ettiğini söylediğinde rozalin onun yanına geldi. prensese bakıp: "şimdi gözlerime dikkatlice bakmanı istiyorum sakın ayırma gözlerini benden. yıllarını almam biraz uzun sürecek çünkü güçlerim de zayıflıyor artık. ama yıllarını almam bitince zaten bunu anlayacaksın." dedi ve prensesin başını ellerinin arasına alıp kendine doğru çekti. gözlerini prensesin gözlerine odakladı. rozalin'in gözleri bir anda parlamaya başladı. prenses sanki karnından ve yüreğinden yukarı doğru bir şeyler hareket ediyormuş gibi hissediyordu. gözlerinden rozalin’in gözlerine doğru bir ışık ilerliyordu. biraz zaman geçtikten sonra midesi bulanmaya ve başı ağrımaya başlamıştı. onu terk eden yıllarını yavaş yavaş hissediyordu. acıdan gözleri yaşla dolmasına rağmen vazgeçmedi. tüm bu acılar sevdiğinin kurtulması içindi.
ve prensese yıllar geçmiş gibi hissettiren bu transferin sonunda prenses, yüreğinde bir rahatlama hissetti. başı artık ağrımıyordu. mide bulantısı da geçmişti. rozalin'in gözleri yavaş yavaş eski haline döndü. ona birkaç soru daha sormak istiyordu fakat çok vakit harcamıştı. bir an önce panzehiri alıp yola koyulmalıydı. rozalin arka tarafa geçerken ona gelmesini işaret etti. prenses onu takip etti.
prenses, rozalin’in panzehiri hazırlayışını dikkatle izledi. içine koyduğu şeylerin bir çoğunu ilk defa görüyordu. prenses hazırlanan karışımı dikkatle izliyorken rozalin eline bir bıçak aldı ve prensesten elini uzatmasını istedi. prensesin avucuna küçük bir kesik attı. ondan panzehirin üzerine tam 3 damla akıtmasını istedi. ve dedi ki: "unutma bu iksiri prense sen içirmelisin. senin elinden içmeli. o zaman işe yarar."
prenses başıyla onayladı. iksiri son bir kez karıştıran rozalin onu avuç içine sığabilecek büyüklükte bir şişeye koydu ve prensese verdi. artık geri dönme vaktiydi. prenses şişeyi güvenli bir şekilde çıkınına koydu ve rozaline teşekkür etti.
rozalin: "asıl ben teşekkür ederim sevgili prenses. bana yaptığınız bu iyiliği asla unutmayacağım. ve sizin sevginize güveniyorum. ileride ne olur pek hissedemiyorum fakat dikkat edin prenses içimde kötü bir his var. ileride sizi zorluk ve kötülük bekliyor olabilir. ama sizin için sonsuz mutluluk diliyorum prenses."
prenses: "merak etmeyin büyücü rozalin, yanımda prensim olduktan sonra birlikte bütün kötülüklere karşı mücadele edebiliriz. iyi dilekleriniz için de minnettarım umarım siz de o çiçeği bulup zaman yarığından yıllarınızı geri alabilirsiniz."
prenses, rozalin’e veda edip yavaş yavaş dağdan inmeye başladı. attığı her adımda kararlığı daha da artıyordu. artık prensini kurtarmalıydı ve ömrü çok kısa kalmış bile olsa bu sınırlı vaktini prensi ile dolu dolu geçirmek için bir an önce krallığa geri dönmeliydi.
dönüş yolu artık ona zorlu gelmiyordu. zorlu geçecek olsa bile umrunda değildi bu durum çünkü amacına ulaşmış, iksiri bulmuştu. yalnız prensine olabildiğince hızlı bir şekilde geri dönmeye çalışmalıydı. çünkü zaten 10 yıl kaybetmişti ve prensin içmiş olduğu iksirin etkisi her geçen gün etkisini arttırıyordu.
dönüş yolunda neredeyse hiç dinlenmedi. prensine kavuşacak olmanın hayali ona ne yemek yediriyor ne de onun uyumasına imkan veriyordu. çok kısa bir sürede krallığa geri dönmüştü. prenses krallık kapısından içeri girerken melina onun geldiğini görmüştü. günlerdir heyecanla onu bekliyordu. bir yandan da prense göz kulak oluyordu. zaten prensin onun peşinden ayrıldığı da yoktu.
prensesin geldiğini gören melina acele bir şekilde bahçeye götürdü prensi. orada kimse olmazdı. rahat bir şekilde bu işi halledebilirlerdi. prenses de gizlice bahçeye gitti. amacı prensi bulmak için içeri sızmaktı. ama buna gerek kalmamıştı zira bahçeye girdiği anda prensini ve melina'yı gördü. öyle bir sevindi ki her şey birazdan çözülecekti. sonunda kavuşacaklardı. koşarak yanlarına gitti. hava serinlemişti.
dolunay son görüşmelerindeki gibi her yeri aydınlatıyordu ve göz kamaştırırcasına, güneşi kıskandırmaya çalışırcasına parlıyordu gökyüzünde. prensin melina'yı iltifat yağmuruna tuttuğunu görünce, prensesin yüreği sızlıyordu. bunu fark eden melina hemen konuşmaya başladı: "sevgili prensesim biliyorsun bu sevgi sana, bu sözler sana. hadi söyle bana panzehiri alabildin mi?"
prenses cebinden şişeyi çıkarınca melina derin bir nefes çekti. prensesin başından geçen olayları çok merak ediyordu ama şu an konuşulacak konu bu değildi. öncelikli amaçları prense bunu içirmeleriydi. prenses nasıl yapacağını bilmiyordu. çünkü prens bir türlü melina'yı bırakmıyordu. prensese göz ucuyla bile bakmamıştı. dahası onu dinlemiyordu bile sanki duymuyordu onu. ne dese boşunaydı.
melina, prense dönüp ona çok güzel bir içecek hazırladığını ve prensesin elinden o içeceği içmesini istedi. prens melina'nın elinden içmek için ısrar etti. prenses artık umutsuzluğa kapılmaya başlamıştı ki, melina hemen çözüm üretmişti.
prense: "tamam, benim ellerimden içeceksin bunu yalnız bir şartım var: gözlerini kapat ve kana kana iç sana olan tüm sevgimi kattığım üstelik bir de sürpriz eklediğim bu şarabı." dedi.
prens sevinçle kabul etti. gözlerini kapatır kapatmaz prenses hemen yanına geldi ve iksiri içirdi prensine. prens duraksadı. sanki zaman onun için durmuş gibiydi. kaşlarını çattı, gözleri hala kapalıydı. yumruklarını sıktı, dişlerini gıcırdattı. sanki nefretin vücut bulmuş hali gibi burnundan alev solumaya başlamıştı. prenses ve melina birkaç adım geri çekildiler. her şeye hazırlardı. ama bir iki dakika sonra prens sakinleşmişti. yumruklarını gevşetti. sanki dudaklarından bir tebessüm geçti. yavaş yavaş gözlerini açtı karşısında prensesi gördü yanında da melina vardı. prens yıllardır görmemiş gibi gözlerini kırpmadan prensese bakıyordu. sanki son defa görüyormuşçasına gözleri ile sarılıyordu prensesin yüreğine.
bu bakışların neticesinde prensesin kalbi artık göğüs kafesinden çıkacakmış gibi delicesine atıyordu. prens koşup sımsıkı sarıldı prensesine. prensesimiz de öyle bir sarıldı ki sevdiğine, prens kaburgaları kırılacakmış gibi hissetti. kısa bir süre sonra prenses uzun zamandır içinde tuttuğu bütün duyguları artık yüreğinde tutamayacağını anladı ve ağlamaya başladı. hıçkıra hıçkıra çığlıklar ata ata ağlıyordu. prensin onu bir daha sevemeyeceğini düşündüğü anlar, bir daha ona asla böyle bakmayacağını hissettiği anlar, hepsi geride kalmıştı. öyle acı vermişti ki bu anılar, şu an gözlerinin dolup dolup taşmasına neden oluyorlardı. gözyaşları adeta krallığı silip süpürebilecek bir sel gibiydi.
prenses melina'nın da bu aşk ve dram dolu sahne karşısında gözleri dolmuştu. sonunda başarmışlardı. prens ve prenses tekrardan birliktelerdi. kabus bitmişti ve prens o kötü rüyadan uyanmıştı. prenses gözyaşlarının arasından konuştu: "seni o kadar çok seviyorum ki bundan sonraki her anımı seninle geçirmek istiyorum. senden bir saniye bile ayrı kalmak istemiyorum."
prens: "evet sevgilim haklısın sana olan sevgim o kadar fazla ki artık senden ayrı kalamam. tek isteğim şuan seni öpmek ve bir daha da ayrılmamak."
melina artık onları yalnız bırakması gerektiğini anlamıştı. sevinçle arkasını döndü ve şatoya doğru yürümeye başladı. bizim aşıkların konuşacak çok şeyleri vardı. biraz hasret gidermeleri gerekiyordu. bu ayrılık onları daha da birbirlerine bağlamıştı.
prens tutkuyla prensesi öptü. prenses de aynı tutkuyla karşılık verdi. ikisi de çölde günlerce susuz kalmış ve birbirlerinin dudaklarında su bulmuşçasına öpüştüler. dolunayın aydınlattığı o gecede, elleri bir daha ayrılmak istemezcesine kenetlenmiş bir şekilde...
edit: herkeseee tekrardan merhabaaa ikinci bölümün son kısmı olan üçüncü kısım ile karşınızdayız. umarım beğenmişsinizdir. açıkçası biz her bir bölümü yazarken çok eğleniyoruz*. haftaya yeni ve son bölümde görüşmek dileğiyle aşk dolu günler dilerizzz*.
bölüm 2
kısım 3
prensesimiz başına gelebilecek tehlikelere aldırış etmeksizin kendini yollara vurmuştu ve oluşabilecek her duruma karşı fiziken hazır olmasa bile ruhen hazırlamıştı kendisini. hayal olarak nitelendirilen bir dağı arayış içinde olmasına rağmen uzun yolculuğunda kararlılığını hiç kaybetmemişti. az gitmişti uz gitmişti, dere depe düz gitmişti, altı ay bir güz gitmişti. her uyandığında ise bu yol hiç bitmemişti. yolculuk esnasında çok fazla olmasa da güzelce yemek yeme ve yüreğindeki acı ile kafasının içinde zifiri karanlık yaratan güneş tutulmalarına rağmen birazcık da olsa uyuyabilme fırsatı bulmuştu. aksi bir durumda ne kendisine ne de prensine faydası dokunmayacaktı. tüm hayatını şatosunda hizmetçileri ile yaşamış biri için bu kadarı bile çok büyük eziyet iken prenses tüm bu zorlu koşullara rağmen asla pes etmemişti. yüreğinde sürekli olarak harlanan ve büyümekte olan prensini kurtarma yangını bu kadar azimli olmasının yegane sebebiydi.
günler hızla akan bir dere misali akıp geçti ve prensesin çıkınındaki yiyecekler bitme noktasına geldi. prensesin yüreğini bir korku kapladı. olduğu yerde durup kaldı çünkü her yerde sis vardı ve göz gözü görmüyordu. prenses melina'nın verdiği kağıda göre doğru yere gelmişti fakat görünürde sadece sis vardı. sisin içinde dolaşmaya başlamıştı fakat hiçbir şey göremiyordu. ne kaffa dağı ne de rozalin. sadece sis var, sonsuz bir sis...
peki ama neredeydi rozalin. güneş yüzünü unutturmaya çalışırcasına yavaş yavaş gökyüzünden kaçıyordu. etraf kararmaya ve bu karanlık ile yüreklenen çeşitli yaratıklar seslerini, kulakları tırmalarcasına yüreklere korku düşürürcesine, yükseltmeye başlamıştı. bu korku içerisindeyken arkasından gelen huzur dolu bir ses işitmişti.
prensesimiz sesin geldiği yöne doğru başını çevirdiği vakit bir kılıç keskinliğinde bakışlara sahip, saçlarında rengarenk boncuklarıyla, yaşlı durmasına rağmen yüzü yıllara meydan okumuş, güzeller güzeli bir kadın duruyordu karşısında. sisin içinde bir meşale gibi aydınlatıyordu etrafı. belinde ışıl ışıl parlayan iksir şişelerini gördüğünde bu kadının büyücü rozalin olduğunu hemen anladı prensesimiz.
rozalin: "ben de sizi bekliyordum sevgili prenses. adım rozalin."
prenses, rozalin’in kendisini beklediğinden habersiz olması nedeniyle büyük bir şaşkınlık yaşamıştı. rozalin bir büyücü ve şifacı olmasının yanında üstün bir kahindi de. olayların böyle gelişmesini hiç istememiş olmasına karşın kaderi değiştiremezdi. sabırla prensesin geleceği o zamanı beklemek dışında elinden gelen hiçbir şey yoktu.
prenses: "beni mi bekliyordunuz, peki ama buraya geleceğimi nasıl biliyordunuz?"
rozalin: "geceyarısı dünya’daki yerini almadan kulübeme geçelim isterseniz zira zifiri karanlıkta karşılaşmak istemeyeceğiniz yaratıklar ortaya çıkmakta ve emin olun burada olmak istemezsiniz."
rozalin önde prenses arkasında hızlı bir şekilde dağın tepesine yöneldiler. çevrede gördüğü şeyler prensesi şaşkınlığa uğratıyordu. sanki dağın bu tarafı rozalin kulübesine rahatça ulaşabilsin diye usta bir taş oyucu tarafından şekillendirilmiş gibiydi. bir süre sessizce yürümelerinin ardından rozalin'in evine ulaşmışlardı. kulübedeki mumların yaydığı ışığın yardımıyla rozalin’in yüzü daha net seçilebiliyordu. prenses dikkatle rozalin’i inceliyordu. aslında hayal ettiği gibi korkutucu bir cadı değildi aksine o an gördüğü kişi çok güleç yüzlü ve dünyalar güzeli bir kadındı. herkese tatlı ve tanıdık gelebilecek bir siması vardı.
prenses: "merhaba büyücü rozalin, buraya çok önemli bir konuda sizden yardım almak için geldim. fakat siz zaten geleceğimi biliyordunuz bu nasıl mümkün olabilir?"
rozalin: "ben sıradan bir büyücü değilim prenses aynı zamanda bir kahinim. sizin neden geldiğinizi, ne zaman geleceğinizi ve nasıl geleceğinizi de biliyordum. prense olan büyük sevginizi iliklerime kadar hissedebiliyorum."
prenses biraz ürkmüştü. nasıl olur da her şeyi bilebilirdi bu kadın. tüm bu olanlar rozalin’in planı mıydı? bu aşk iksirini de mi o hazırlamıştı yoksa? rozalin, prensesin aklından geçen bu düşünceleri okumuşçasına cevap verdi:
“hayır prenses o aşk iksirini ben hazırlamadım. beni yanlış anlamayın kötü niyetli bir büyücü değilim ve bu yüzden size yardım etmek istiyorum ama benimle bir anlaşma yapmalısınız."
prenses: "biliyorum fakat bu anlaşma nedir acaba?"
rozalin onun yanına geldi, elini tuttu ve bir iki sihirli cümle söyledi. prenses bir anda rüyalar aleminde gözlerini açmış gibiydi. her yerde anılar uçuşuyordu, sanki geçmiş ve gelecek aynı anda yaşanıyor gibiydi bu alemde. aslında orada gördüğü tüm anılar rozalin'in anılarıydı. evet, anıların birinde bebek rozalin, bir diğerinde ise genç rozalin vardı. prenses genç rozalin’i görünce gerçekten de çok güzel bir kadın olduğunu tekrar farketmişti. prenses hiçbir şey anlamamıştı ve tüm bu olanlara bir anlam veremiyordu.
rozalin: "gördüğünüz gibi prenses bu benim hayatımın bir özeti. bakın şuradaki anılarımda bir mücadele göreceksiniz. o birkaç yıl öncesine ait. benim ve ezeli düşmanımın son savaşı."
dedikten sonra parmağı ile anısını işaret etti.
prenses: "ama orada çok gençsiniz nasıl birkaç yıl önce olabilir ki?" diye sorunca rozalin'in yüzünü bir hüzün kapladı. gözleri sönmekte olan bir mum gibi ışığını kaybetmeye başlamıştı bu anıları izlerken.
rozalin: "evet gençtim. düşmanım eğer yasaklı büyüyü kullanmasaydı halen de genç olacaktım. yasaklı olan bu büyü hayat çizgimde bir zaman yarığı oluşturdu. bu yarık yaşayacağım yılları adeta bir girdap gibi içine çekmeye başlamıştı. bunu fark ettiğimde yarığı kapatmak için çok uğraştım fakat yapamadım. diyar diyar gezdim, en bilge denilen kişilere danıştım. hiçbiri çözüm bulamıyordu. belki de bu çözümsüzlük nedeniyle yasaklı büyü olarak biliniyordu. umudumu kaybetmek üzereyken dünya üzerinde danışmadığım son bir bilge olduğu duydum. derlermiş ki o bütün büyüleri ve ters büyüleri bilirmiş. onu aradım ve buldum. bana bir ters büyü hazırlayabileceğimi söyledi. iksir için gereken materyallerin olduğu bir liste verdi. tek materyal hariç gerekli bütün malzemeleri bulmuştum. bu malzemeleri bulmak benim için çok zor olmamıştı lakin eksik olan tek materyal çok çok özel bir çiçekti. ters büyünün en önemli parçası bu çiçekmiş. ama bu çiçek sadece 100 yılda bir tan vaktinde açarmış. bu çiçeği görenlerin çok şanslı olduğu söylenirmiş. bu çiçeği bulabilmek için şansım olması gerekiyormuş. en son ne zaman açtığını kimse bilmiyordu. bu diyarların en yaşlı insanını buldum ve ona sordum. ama hatırlamıyordu. ona hatırlaması için bir iksir hazırladım ve tekrar sordum bu sefer işe yaradı.
84 yıl... tam 84 yıl geçmiş o çiçek dünya üzerinde son kez açalı.
tabii bu 6 yıl önceydi ve bugün itibariyle beklemem gereken 10 yıl daha var. o zamanlar bekleme durumumu sorun etmiyordum çünkü biz büyücülerin ömrü uzundur ve zaman yarığı henüz küçüktü, yıllarımın çoğunu almamıştı. ama zaman yarığı her bir yılı içine çektikçe genişlemeye başladı ve içine çektiği yıllar arttıkça büyümeye devam etti. büyüklüğü arttıkça daha hızlı bir şekilde yıllarımı almaya başladı. zamanımın bu kadar hızlı tükeneceğini tahmin edememiştim. evet kahin olan ben bile bunu görememiştim. artık çok az bir zamanım kaldı. eğer bu anlaşmayı yapabileceğim birini bulamazsam bu yıl bu yerküre üzerinde yürüyebileceğim son yıl olacak."
prenses şok olmuştu. rozalin bunları anlatırken anılar bir bir önlerinden geçiyordu. ne zorlu bir maceraymış diye düşündü prenses. ama anlamadığı bir şey vardı: bu iksirin ne işe yaradığı. rozalin yine aklını okumuş olacak ki cevap verdi:
"bu çiçek, özü ile yaşam enerjisi veriyor. iksir, zaman yarığının önce yuttuğu yıllarımı dışarı atmasını ve ardından açılmamak üzere kapanmasını sağlayacak. hem görünüş olarak genç halime geri döneceğim hem de yıllarım bana geri gelecek. bugüne kadar kaç yıl gitti ömrümden tahmin bile edemiyorum ama çok fazla olduğunu anlayabiliyorum. işte prenses, anlaşmamız karşılığında bedel olarak senden istediğim ömrünün 10 yılıdır. o çiçeğin özünü de eklersem iksir tamamlanmış olacak ve umudum zaman yarığını kapatabileceğim yönündedir. senden alacağım yılların da zaman yarığının içinde kaybolup kaybolmayacağını düşünüyorsan eğer soruna cevap vereyim. zaman yarığı sadece bana ait yılları çalıyor fakat anlaşma sağlanırsa senin yıllarını kullanıyor olacağım için güven içinde o çiçeğin açacağı günü bekleyebilirim. bu anlaşma bir defaya mahsustur. sizinle yaptıktan sonra bir başkası ile tekrar yapamayacağım. bu yüzden sana ihtiyacım var. buraya iksirler için birçok insan geldi. hepsine aynı anlaşmayı sundum fakat kabul etmediler. ben de onlara benimle ilgili tüm anılarını silecek bir büyü yaptım ve bu şekilde bu anlaşmanın gizli kalmasını sağladım. yoksa düşmanım bunu öğrenip her şeyi mahvedebilirdi. bu sebepten ötürü herkesten gizlenip bu dağda yaşamaya başladım. merak etme bu ödünç vereceğin yılların seni zaman olarak ileriye götürmeyecek ve hemen yaşlanmayacaksın benim gibi. sadece hayatının son 10 yılı olmayacak onun dışında her şey aynı kalacak. ama şöyle bir şey var ki ne kadar ömrün kaldığını göremiyorum. çünkü artık ömrümün son yılında olduğum için kahin özelliklerim azalmaya ve görülerim beni yanıltmaya başladılar. bu yüzden prenses ne kadar ömrün kaldı bilemiyorum ama sevdiğin için bunu göze alabiliyorsan hemen işe koyulalım ve anlaşmamızı yapalım."
bu uzun konuşmanın geçtiği anılar diyarından tekrar kulübeye dönmüşlerdi. prensesin kafası çok karışmıştı. eğer anlaşmayı kabul ederse 10 yılı gidecekti. bu onun için bir sorun teşkil etmiyordu lakin kahinin ne kadar ömrünün kaldığını söyleyememesi çok kötü olmuştu. ya çok az bir ömrü varsa ve daha prensine kavuşamadan, onunla güzel günler geçiremeden bu dünyadan göçerse. prenses kulübenin içinde bir sağa bir sola yürüyüp duruyordu. prensesin karar verebilmesi için yalnız kalması gerektiğini düşünen rozalin, düşünmesi için kulübede onu yalnız bırakmıştı.
prenses yapması gerekeni çok iyi biliyordu aslında. önemli olan prensin bu büyünün etkisinden kurtulmasıydı. onunla bir gün değil
sadece bir dakika geçirecek kadar ömrü kalmış bile olsa en azından sevdiğini kurtarmış olarak ölecekti. en azından bu şekilde hayata gözlerini yumsa bile içindeki bu yangın biraz dinmiş olacaktı. eğer anlaşmayı reddedip giderse sevdiğine ettiği bu ihaneti ömür boyu unutamayacaktı ve bu ihanetin yarattığı acı ile zaten yaşayamayacaktı. kesin kararını vermişti. bir an önce anlaşmayı kabul etmeli ve prensinin yardımına koşmalıydı.
rozalin kulübeye geri geldiğinde prensesin gözlerindeki kararlılık alevinin tekrardan harlandığı farketti. prenses vakit kaybetmeden rozalin'e anlaşmayı kabul ettiğini söyledi.
rozalin: "prenses size bir konudan daha bahsetmem gerekiyor. prens için hazırlayacağım iksirin çok önemli bir etkisi var. bunu anlatmadan anlaşma yapamam. sizi bilgilendirmediğim için kandırmış gibi görünmek istemiyorum çünkü."
prenses kafasını devam et dercesine salladı. daha ne kadar zorluk çıkabilirdi. acaba karşısına başka engeller de çıkacak mıydı? bu karanlık düşünceler aklına celp ettiği sırada gözlerinin önüne biricik prensinin gülüşü geldi. eğer prensi orada olsaydı güçlü durmasını ve asla pes etmemesi gerektiğini söylerdi. nefes alırken zorlandığını ve yutkunurken boğazının düğümlendiğini hissediyordu.
rozalin devam etti:
"prensin içtiği iksirin çok güçlü bir etkisinin olmasının sebebi onun size olan aşkıdır. iksirin özünü oluşturan materyal prensin tarif edilemez derece büyük olan sevgisidir. ve bu aşkı ancak nefret dengeleyebilir. yapacağımız panzehir onun aşkından beslenerek nefret duygusunu tetikleyecek. bunu bir terazi gibi düşünebilirsiniz, şu an prensin aşkı bir kefede durmakta ve biz diğer kefeye bunu dengeleyecek bir nefret koymalıyız. işte iksir bunu dengeleyecek nefret duygusunun ortaya çıkmasını sağlayacak. sonuçta birini ne kadar severseniz ona o kadar sinirlenirsiniz. bu yüzden prens bu panzehiri içince sevgisi nefrete dönüşecek ve bu nefret onu ele geçirecek. böylelikle gözlerine perdeler indiren o aşk, öfke ile dengelenecek ve tüm perdeler ortadan yok olacak. ama asıl sınavınız o zaman başlayacak. eğer prensin size olan sevgisi gerçek ise yani size gerçekten aşık ise prensesim, işte o zaman sizi görünce sevgisi tekrar açığa çıkacak. anıları bir bir aklına gelecek. eğer size olan aşkı gerçekten yüceyse o zaman gerçek sevginiz yalancı nefreti yakıp kül edecek. ama sevgisi sadece iki günlük ise işte o zaman prens sizi tanımayacaktır bile. sanki siz hayatına hiç girmemişsiniz gibi yaşamaya devam edecektir. yolun sonunda sizin sevdanızın imtihanı var prenses. bunu da göze alıyor musunuz?"
prenses bu sefer bir saniye bile düşünmedi ve tereddüt etmedi. çünkü ne olursa olsun, prens kendisini bir daha sevmeyecek bile olsa onu kurtarmalıydı. melina da vardı bir yandan, ona da yardım etmeliydi. aklından prens ile olan anıları geçti. evet belki yan yana oldukları, göz göze baktıkları anlar azdı ama çok iyi bildiği bir şey vardı ki onların sevdası iki günlük değil ömürlüktü. prensin ona nasıl baktığını, elini nasıl tuttuğunu bir kez daha hatırladı ve artık daha da emin oldu. prens panzehiri içince sevgisi kesinlikle açığa çıkacaktı. çünkü onlar birbirlerine sonsuz bir bağla bağlılardı.
prenses kabul ettiğini söylediğinde rozalin onun yanına geldi. prensese bakıp: "şimdi gözlerime dikkatlice bakmanı istiyorum sakın ayırma gözlerini benden. yıllarını almam biraz uzun sürecek çünkü güçlerim de zayıflıyor artık. ama yıllarını almam bitince zaten bunu anlayacaksın." dedi ve prensesin başını ellerinin arasına alıp kendine doğru çekti. gözlerini prensesin gözlerine odakladı. rozalin'in gözleri bir anda parlamaya başladı. prenses sanki karnından ve yüreğinden yukarı doğru bir şeyler hareket ediyormuş gibi hissediyordu. gözlerinden rozalin’in gözlerine doğru bir ışık ilerliyordu. biraz zaman geçtikten sonra midesi bulanmaya ve başı ağrımaya başlamıştı. onu terk eden yıllarını yavaş yavaş hissediyordu. acıdan gözleri yaşla dolmasına rağmen vazgeçmedi. tüm bu acılar sevdiğinin kurtulması içindi.
ve prensese yıllar geçmiş gibi hissettiren bu transferin sonunda prenses, yüreğinde bir rahatlama hissetti. başı artık ağrımıyordu. mide bulantısı da geçmişti. rozalin'in gözleri yavaş yavaş eski haline döndü. ona birkaç soru daha sormak istiyordu fakat çok vakit harcamıştı. bir an önce panzehiri alıp yola koyulmalıydı. rozalin arka tarafa geçerken ona gelmesini işaret etti. prenses onu takip etti.
prenses, rozalin’in panzehiri hazırlayışını dikkatle izledi. içine koyduğu şeylerin bir çoğunu ilk defa görüyordu. prenses hazırlanan karışımı dikkatle izliyorken rozalin eline bir bıçak aldı ve prensesten elini uzatmasını istedi. prensesin avucuna küçük bir kesik attı. ondan panzehirin üzerine tam 3 damla akıtmasını istedi. ve dedi ki: "unutma bu iksiri prense sen içirmelisin. senin elinden içmeli. o zaman işe yarar."
prenses başıyla onayladı. iksiri son bir kez karıştıran rozalin onu avuç içine sığabilecek büyüklükte bir şişeye koydu ve prensese verdi. artık geri dönme vaktiydi. prenses şişeyi güvenli bir şekilde çıkınına koydu ve rozaline teşekkür etti.
rozalin: "asıl ben teşekkür ederim sevgili prenses. bana yaptığınız bu iyiliği asla unutmayacağım. ve sizin sevginize güveniyorum. ileride ne olur pek hissedemiyorum fakat dikkat edin prenses içimde kötü bir his var. ileride sizi zorluk ve kötülük bekliyor olabilir. ama sizin için sonsuz mutluluk diliyorum prenses."
prenses: "merak etmeyin büyücü rozalin, yanımda prensim olduktan sonra birlikte bütün kötülüklere karşı mücadele edebiliriz. iyi dilekleriniz için de minnettarım umarım siz de o çiçeği bulup zaman yarığından yıllarınızı geri alabilirsiniz."
prenses, rozalin’e veda edip yavaş yavaş dağdan inmeye başladı. attığı her adımda kararlığı daha da artıyordu. artık prensini kurtarmalıydı ve ömrü çok kısa kalmış bile olsa bu sınırlı vaktini prensi ile dolu dolu geçirmek için bir an önce krallığa geri dönmeliydi.
dönüş yolu artık ona zorlu gelmiyordu. zorlu geçecek olsa bile umrunda değildi bu durum çünkü amacına ulaşmış, iksiri bulmuştu. yalnız prensine olabildiğince hızlı bir şekilde geri dönmeye çalışmalıydı. çünkü zaten 10 yıl kaybetmişti ve prensin içmiş olduğu iksirin etkisi her geçen gün etkisini arttırıyordu.
dönüş yolunda neredeyse hiç dinlenmedi. prensine kavuşacak olmanın hayali ona ne yemek yediriyor ne de onun uyumasına imkan veriyordu. çok kısa bir sürede krallığa geri dönmüştü. prenses krallık kapısından içeri girerken melina onun geldiğini görmüştü. günlerdir heyecanla onu bekliyordu. bir yandan da prense göz kulak oluyordu. zaten prensin onun peşinden ayrıldığı da yoktu.
prensesin geldiğini gören melina acele bir şekilde bahçeye götürdü prensi. orada kimse olmazdı. rahat bir şekilde bu işi halledebilirlerdi. prenses de gizlice bahçeye gitti. amacı prensi bulmak için içeri sızmaktı. ama buna gerek kalmamıştı zira bahçeye girdiği anda prensini ve melina'yı gördü. öyle bir sevindi ki her şey birazdan çözülecekti. sonunda kavuşacaklardı. koşarak yanlarına gitti. hava serinlemişti.
dolunay son görüşmelerindeki gibi her yeri aydınlatıyordu ve göz kamaştırırcasına, güneşi kıskandırmaya çalışırcasına parlıyordu gökyüzünde. prensin melina'yı iltifat yağmuruna tuttuğunu görünce, prensesin yüreği sızlıyordu. bunu fark eden melina hemen konuşmaya başladı: "sevgili prensesim biliyorsun bu sevgi sana, bu sözler sana. hadi söyle bana panzehiri alabildin mi?"
prenses cebinden şişeyi çıkarınca melina derin bir nefes çekti. prensesin başından geçen olayları çok merak ediyordu ama şu an konuşulacak konu bu değildi. öncelikli amaçları prense bunu içirmeleriydi. prenses nasıl yapacağını bilmiyordu. çünkü prens bir türlü melina'yı bırakmıyordu. prensese göz ucuyla bile bakmamıştı. dahası onu dinlemiyordu bile sanki duymuyordu onu. ne dese boşunaydı.
melina, prense dönüp ona çok güzel bir içecek hazırladığını ve prensesin elinden o içeceği içmesini istedi. prens melina'nın elinden içmek için ısrar etti. prenses artık umutsuzluğa kapılmaya başlamıştı ki, melina hemen çözüm üretmişti.
prense: "tamam, benim ellerimden içeceksin bunu yalnız bir şartım var: gözlerini kapat ve kana kana iç sana olan tüm sevgimi kattığım üstelik bir de sürpriz eklediğim bu şarabı." dedi.
prens sevinçle kabul etti. gözlerini kapatır kapatmaz prenses hemen yanına geldi ve iksiri içirdi prensine. prens duraksadı. sanki zaman onun için durmuş gibiydi. kaşlarını çattı, gözleri hala kapalıydı. yumruklarını sıktı, dişlerini gıcırdattı. sanki nefretin vücut bulmuş hali gibi burnundan alev solumaya başlamıştı. prenses ve melina birkaç adım geri çekildiler. her şeye hazırlardı. ama bir iki dakika sonra prens sakinleşmişti. yumruklarını gevşetti. sanki dudaklarından bir tebessüm geçti. yavaş yavaş gözlerini açtı karşısında prensesi gördü yanında da melina vardı. prens yıllardır görmemiş gibi gözlerini kırpmadan prensese bakıyordu. sanki son defa görüyormuşçasına gözleri ile sarılıyordu prensesin yüreğine.
bu bakışların neticesinde prensesin kalbi artık göğüs kafesinden çıkacakmış gibi delicesine atıyordu. prens koşup sımsıkı sarıldı prensesine. prensesimiz de öyle bir sarıldı ki sevdiğine, prens kaburgaları kırılacakmış gibi hissetti. kısa bir süre sonra prenses uzun zamandır içinde tuttuğu bütün duyguları artık yüreğinde tutamayacağını anladı ve ağlamaya başladı. hıçkıra hıçkıra çığlıklar ata ata ağlıyordu. prensin onu bir daha sevemeyeceğini düşündüğü anlar, bir daha ona asla böyle bakmayacağını hissettiği anlar, hepsi geride kalmıştı. öyle acı vermişti ki bu anılar, şu an gözlerinin dolup dolup taşmasına neden oluyorlardı. gözyaşları adeta krallığı silip süpürebilecek bir sel gibiydi.
prenses melina'nın da bu aşk ve dram dolu sahne karşısında gözleri dolmuştu. sonunda başarmışlardı. prens ve prenses tekrardan birliktelerdi. kabus bitmişti ve prens o kötü rüyadan uyanmıştı. prenses gözyaşlarının arasından konuştu: "seni o kadar çok seviyorum ki bundan sonraki her anımı seninle geçirmek istiyorum. senden bir saniye bile ayrı kalmak istemiyorum."
prens: "evet sevgilim haklısın sana olan sevgim o kadar fazla ki artık senden ayrı kalamam. tek isteğim şuan seni öpmek ve bir daha da ayrılmamak."
melina artık onları yalnız bırakması gerektiğini anlamıştı. sevinçle arkasını döndü ve şatoya doğru yürümeye başladı. bizim aşıkların konuşacak çok şeyleri vardı. biraz hasret gidermeleri gerekiyordu. bu ayrılık onları daha da birbirlerine bağlamıştı.
prens tutkuyla prensesi öptü. prenses de aynı tutkuyla karşılık verdi. ikisi de çölde günlerce susuz kalmış ve birbirlerinin dudaklarında su bulmuşçasına öpüştüler. dolunayın aydınlattığı o gecede, elleri bir daha ayrılmak istemezcesine kenetlenmiş bir şekilde...
edit: herkeseee tekrardan merhabaaa ikinci bölümün son kısmı olan üçüncü kısım ile karşınızdayız. umarım beğenmişsinizdir. açıkçası biz her bir bölümü yazarken çok eğleniyoruz*. haftaya yeni ve son bölümde görüşmek dileğiyle aşk dolu günler dilerizzz*.
devamını gör...
pierluigi collina
sahada patronun kim olduğunu gerek vucut dili ile gerek kararları ile ıspatlamış eski hakem. şu videodan ne kadar baskın karakteri olduğunu görebilirsiniz;
devamını gör...
kök hücre lösemi
fgfr1 füzyon genlerinin görüldüğü, lenfoblastik lösemi ve lenfoma ile birlikteliği olabilen miyeloproloferatif hastalıktır.
devamını gör...
gboard
bana göre; şimdiye dek tasarlanmış en işlevsel mobil klavyedir. kaydırarak yazmaya bir kez alışıldı mı diğer türlü yazmak o kadar zor geliyor ki anlatamam...
devamını gör...
hibrit tohum
gdo'lu tohum ile çoğu zaman bir tutulan hakkında büyük bir önyargının var olduğu tohumdur. diğer adı f1 olan bu tohumların @2'de bahsedildiği gibi kısır olduğu ve ekildiğinde mahsul vermediği safsatadan ibarettir. çok basit bir şekilde anlatacağım.
benim elimde soğuk havalara dayanıklı ama lezzetsiz bir domates olsun. bir tane de muhteşem lezzetli ama kabuğu ince, hassas domatesim olsun. benim istediğim soğuk havaya dayanıklı lezzetli domates elde etmek. bu noktada yapay döllenme devreye giriyor. o da öyle öcü kaka bir şey değil. bitkinin kendi kendine yaptığı şey serada insan eliyle yapılıyor. bu sırada o bitkinin genetiğini alayım şuraya aktarayım biraz da peri tozu ekleyeyim durumu yok. seçilmiş bir spermi seçilmiş bir yumurtayla basitçe buluşturma işlemi yani.
tabii buluşturma yapıldığında ortaya çıkan tohum direkt piyasaya sürülmüyor. en az beş yıl süren bir saflaştırma işlemi söz konusu. serada sürekli ekimi yapılıyor yine. istenen ürüne ulaşılıncaya kadar, bütün meyveler aynı özellik gösterene kadar sürdürülüyor. sonrasında bu hibrit tohumlar piyasaya sürüldüğünde ekildiğinde daha verimli daha estetik ve beklenti yönünde mahsul veriyor. tablo gibi, iki hafta dışarda kalsa dahi buruşmayan ürünler elde edilebilir fakat tabii ki bazı yönlerden eksik olabilmektedir hibrit tohumlar.
hibrit bitkiden elde edilen tohum çıkmaz diye bir şey yok demiştim. hibritin tohumu ekildiğinde, hibrit tohumun elde edildiği ana tohumlardan birinin özelliklerine çeker ve o türde ürün verir. yani soğuğa dayanıklı domates ve ince kabuklu lezzetli domatesten elde edilen hibrit tohumu ektiğimizde hem soğuğa dayanıklı hem de lezzetli domates elde ediyoruz. elde ettiğimiz bu domatesin tohumunu alıp tekrar ektiğimizde ise ortaya çıkan domates ana bireylerden sadece birinin özelliğini gösteriyor. ya ince kabuklu lezzetli ya da soğuğa dayanıklı lezzetsiz oluyor.
hibrit tohuma karşı çıkılmasının temel nedeni de bu durum oluyor aslında. hibrit tohumlar çok pahalıdır ve bir kez ekildiğinde tekrar aynı tohum etkilemez. ekilir fakat bir önceki yılın ürünüyle aynı randımanı vermez. bu nedenle her yıl yeniden yeniden hibrit tohum satın almak gerekir. bu da üreticiyi, çiftçiyi bağımlı kılar. sorun budur.
not: bu ülkede yerli tohum almak, satmak, yetiştirmek yasak değildir. yerli tohum yasaklandı diyenlerin bahsettiği yasak, tohumların tescillenmiş ve sertifikalı olmasıyla ilgilidir. twitter'dan öğrenince böyle oluyor demek ki, insanlar neyden söz ettiğini dahi bilmeden bir konuda karara varabiliyor.
benim elimde soğuk havalara dayanıklı ama lezzetsiz bir domates olsun. bir tane de muhteşem lezzetli ama kabuğu ince, hassas domatesim olsun. benim istediğim soğuk havaya dayanıklı lezzetli domates elde etmek. bu noktada yapay döllenme devreye giriyor. o da öyle öcü kaka bir şey değil. bitkinin kendi kendine yaptığı şey serada insan eliyle yapılıyor. bu sırada o bitkinin genetiğini alayım şuraya aktarayım biraz da peri tozu ekleyeyim durumu yok. seçilmiş bir spermi seçilmiş bir yumurtayla basitçe buluşturma işlemi yani.
tabii buluşturma yapıldığında ortaya çıkan tohum direkt piyasaya sürülmüyor. en az beş yıl süren bir saflaştırma işlemi söz konusu. serada sürekli ekimi yapılıyor yine. istenen ürüne ulaşılıncaya kadar, bütün meyveler aynı özellik gösterene kadar sürdürülüyor. sonrasında bu hibrit tohumlar piyasaya sürüldüğünde ekildiğinde daha verimli daha estetik ve beklenti yönünde mahsul veriyor. tablo gibi, iki hafta dışarda kalsa dahi buruşmayan ürünler elde edilebilir fakat tabii ki bazı yönlerden eksik olabilmektedir hibrit tohumlar.
hibrit bitkiden elde edilen tohum çıkmaz diye bir şey yok demiştim. hibritin tohumu ekildiğinde, hibrit tohumun elde edildiği ana tohumlardan birinin özelliklerine çeker ve o türde ürün verir. yani soğuğa dayanıklı domates ve ince kabuklu lezzetli domatesten elde edilen hibrit tohumu ektiğimizde hem soğuğa dayanıklı hem de lezzetli domates elde ediyoruz. elde ettiğimiz bu domatesin tohumunu alıp tekrar ektiğimizde ise ortaya çıkan domates ana bireylerden sadece birinin özelliğini gösteriyor. ya ince kabuklu lezzetli ya da soğuğa dayanıklı lezzetsiz oluyor.
hibrit tohuma karşı çıkılmasının temel nedeni de bu durum oluyor aslında. hibrit tohumlar çok pahalıdır ve bir kez ekildiğinde tekrar aynı tohum etkilemez. ekilir fakat bir önceki yılın ürünüyle aynı randımanı vermez. bu nedenle her yıl yeniden yeniden hibrit tohum satın almak gerekir. bu da üreticiyi, çiftçiyi bağımlı kılar. sorun budur.
not: bu ülkede yerli tohum almak, satmak, yetiştirmek yasak değildir. yerli tohum yasaklandı diyenlerin bahsettiği yasak, tohumların tescillenmiş ve sertifikalı olmasıyla ilgilidir. twitter'dan öğrenince böyle oluyor demek ki, insanlar neyden söz ettiğini dahi bilmeden bir konuda karara varabiliyor.
devamını gör...
acaba sadece bana mı oluyor diye düşünülen şeyler
denize doğru bakarken telefonumu aniden atar mıyım diye bir endişe ediyorum
devamını gör...
dinozorların hiç jurassic park izleyememiş olması
balıkların kayıp balık nemo izleyememiş olması kadar üzücüdür.
devamını gör...
yazarların itiraf köşesi
mantığım ve duygularımla savaş halindeyim.
devamını gör...


