mutlu evliliğin sırları
mutluluk daimi değildir anlardan ibarettir. bu açıdan mutlu evlilik de yoktur bence, evlilikte mutlu anlar vardır . naçizane düşüncem evliliğin sürdürülebilir* olması için iki tarafın birbiriyle arkadaşlık edebilmesi önemli. eğer taraflar aşk/ heyecan bitince de iki arkadaş kadar hayatı paylaşacak / sohbet edecek noktada kalabilirlerse; evlilik nispeten huzurlu ve uzun ömürlü olur.
devamını gör...
kül tablasına basınca ısrarla sönmeyen sigara
azıcık ıslatsanız o küllüğü bal gibi de söner. ayrıca yukarıdaki yazara katılıyorum*
devamını gör...
insan ruhuna en iyi gelen şey
gün batımında denizin üzerinde sırt üstü yatıp, gökyüzünü izlemek. iki mavi arasındaki huzur, ruhuma da bedenime de çok iyi geliyor.
devamını gör...
renkli kalem kullanarak not tutan post it'le özet çıkartan sınavda hiçbir şey yapamayan tip
başarmak için emek sarf ediyor ama sonucunu alamıyordur. sıkıntısı da çalışmayı bilmemektir. halbuki bir tükenmez kalemle kitabın altını çizerek 90 100 alan çokça insan vardır. önemli olan çizmek ya da çizerek okumak değil, okuduğunu anlamaktır.
devamını gör...
bu kitapların hepsini okudun mu diye soran tip
kendisi pek okumadığı için bunu ağır bir yük ya da angarya gibi görmesi muhtemel olan tip. bir karakter bozukluğu olan dedikoduya şaşırmaz mesela, hatta belki yapmayı da sever ama çok kitap okuyana hayretler içerisinde bakar.
bu arada (bkz: entelektüel)
bu arada (bkz: entelektüel)
devamını gör...
devrimsel eylemler
düzenbazlığın evrenselleştiği bir dönemde, gerçeği söylemek devrimsel bir eylemdir.
george orwell
george orwell
devamını gör...
yazarların en dindar özelliği
çalmıyorum.
yalan söylemiyorum.
hak yemiyor, adil olmaya özen gösteriyorum.
yalan söylemiyorum.
hak yemiyor, adil olmaya özen gösteriyorum.
devamını gör...
babanın sevilmeyen huyları
fena halde benmerkezci olması. yoruyor...
devamını gör...
the do
olivia merilahti gibi tatlı bir soliste sahip, fransız/fin folk rock ve bağımsız rock grubu.
şöyle bir performansı var ki sesine mi, hareketlerine mi hangi birine aşık olayım? bu kesmez derseniz full performance (live on kexp)den devam.
şöyle bir performansı var ki sesine mi, hareketlerine mi hangi birine aşık olayım? bu kesmez derseniz full performance (live on kexp)den devam.
devamını gör...
zeki olmanın dezavantajları
her şeyin farkında olmak.
devamını gör...
emre aydın
herkes emre aydın'ın en bilindik şarkılarını yazmış bu başlıkta.
aşağıda linkini bıraktığım şarkısını bilen çok azdır.
gecenin şarkısı bu olsun.
bin bıçak var sırtımda
biniyle de adaşsın
her biri hayran sana...
emre aydın - belki bir gün özlersin
aşağıda linkini bıraktığım şarkısını bilen çok azdır.
gecenin şarkısı bu olsun.
bin bıçak var sırtımda
biniyle de adaşsın
her biri hayran sana...
emre aydın - belki bir gün özlersin
devamını gör...
world of warships
dünya savaşlarında kullanılan gemileri başrol yapan, strateji ve pozisyon alma odaklı, gemi savaşları oyunudur.
baştan sona her noktasında inanılmaz emek ve araştırma içeren, insanı gemiler hakkında sayfalarca yazılar okuyup araştırmaya iten harikulade bir oyundur. en ufak görevlerde veya koleksiyon görevlerinde bile sembollerin ve personellerin ne anlam ifade ettiklerini, tarihsel derinliklerini en az bir paragraf ile açıklayıp bilgilendiriyorlar. wargaming'in oyunu türkiye'de oynayan insan sayısının az olmasına rağmen türkçe dil desteğini hiç bir zaman çekmemesi ve bütün metinleri gayet güzel çevirilerle oyuna eklemesi gerçekten takdire şayan. benim asıl hayran kaldığım konu ise denize indirilmiş gemilerin güçlü ve zayıf yönlerini oyunu oynarken çok rahatlıkla hissedebiliyorsunuz.
alman donanmasının ağır zırhlı grubundan 8. seviye bismarck'ın ikincil toplarının uzun menzilli olması, zırhının kolay kolay penetre edilememesi ve torpido korumalarının sağlamlığını o kadar güzel işlemişler ki oyuna, 3 e tek kaldığım zaman oynarken sanki raf ve royal navy peşimdeymiş de norveç'e doğru kaçıyormuşum gibi hissediyorum. eğer karşıda hms hood varsa yaldır yaldır üstüne gidip tarih tekerrürden ibarettir diye dalıyorum.
ağır zırhlılarda her ülkenin belirli başlı özellikleri var.
japon zırhlılılarının üst tierleri halen dengesiz. yamato'yu görünce gözüm seyirmeye başlıyor. hayvan gibi toplarını size döndürdüyse ve biraz yetenekliyse oynayanı deniz yatağınızı alın.
alman zırhlıları cidden tank gibi. yüksek mm'lik topu olmayan gemilerin attıkları salvolarda gıdıklanıyorlar anca.
ingiliz zırhlılarının he mermileri çok tehlikeli.aynı zamanda can yenileme hızları ve miktarları diğerlerine göre avantajlı.
amerikan zırhlıları ise hantal görünümlerinin ardında az top dağılımı ve yüksek hasarlı salvolar atabilen gemilerden oluşuyor. aynı zamanda uçaksavar hasarları da yüksek.
fransız zırhlıları ise yüksek hız ve manevra yeteneğine dayalı, topların güvertedeki konumları sayesinde mobil bir oynanış sağlıyor.
tarihsel dayanağının olması, optimizasyon'un verimliliği ve oyunun teorik anlamda tamamen stratejiye ve biraz da hesaplama ve bilek yeteneğine bağlılığı gerçekten uzun süreli oynayabileceğiniz ve keyifli vakit geçirebileceğiniz bir oyun olmasını sağlıyor.
baştan sona her noktasında inanılmaz emek ve araştırma içeren, insanı gemiler hakkında sayfalarca yazılar okuyup araştırmaya iten harikulade bir oyundur. en ufak görevlerde veya koleksiyon görevlerinde bile sembollerin ve personellerin ne anlam ifade ettiklerini, tarihsel derinliklerini en az bir paragraf ile açıklayıp bilgilendiriyorlar. wargaming'in oyunu türkiye'de oynayan insan sayısının az olmasına rağmen türkçe dil desteğini hiç bir zaman çekmemesi ve bütün metinleri gayet güzel çevirilerle oyuna eklemesi gerçekten takdire şayan. benim asıl hayran kaldığım konu ise denize indirilmiş gemilerin güçlü ve zayıf yönlerini oyunu oynarken çok rahatlıkla hissedebiliyorsunuz.
alman donanmasının ağır zırhlı grubundan 8. seviye bismarck'ın ikincil toplarının uzun menzilli olması, zırhının kolay kolay penetre edilememesi ve torpido korumalarının sağlamlığını o kadar güzel işlemişler ki oyuna, 3 e tek kaldığım zaman oynarken sanki raf ve royal navy peşimdeymiş de norveç'e doğru kaçıyormuşum gibi hissediyorum. eğer karşıda hms hood varsa yaldır yaldır üstüne gidip tarih tekerrürden ibarettir diye dalıyorum.
ağır zırhlılarda her ülkenin belirli başlı özellikleri var.
japon zırhlılılarının üst tierleri halen dengesiz. yamato'yu görünce gözüm seyirmeye başlıyor. hayvan gibi toplarını size döndürdüyse ve biraz yetenekliyse oynayanı deniz yatağınızı alın.
alman zırhlıları cidden tank gibi. yüksek mm'lik topu olmayan gemilerin attıkları salvolarda gıdıklanıyorlar anca.
ingiliz zırhlılarının he mermileri çok tehlikeli.aynı zamanda can yenileme hızları ve miktarları diğerlerine göre avantajlı.
amerikan zırhlıları ise hantal görünümlerinin ardında az top dağılımı ve yüksek hasarlı salvolar atabilen gemilerden oluşuyor. aynı zamanda uçaksavar hasarları da yüksek.
fransız zırhlıları ise yüksek hız ve manevra yeteneğine dayalı, topların güvertedeki konumları sayesinde mobil bir oynanış sağlıyor.
tarihsel dayanağının olması, optimizasyon'un verimliliği ve oyunun teorik anlamda tamamen stratejiye ve biraz da hesaplama ve bilek yeteneğine bağlılığı gerçekten uzun süreli oynayabileceğiniz ve keyifli vakit geçirebileceğiniz bir oyun olmasını sağlıyor.
devamını gör...
bering boğazı
ismini boğazı 1728 yılında geçen danimarkalı kâşif vitus bering'den almıştır. boğazın iki yakası arasında bir günlük tarih farkı vardır.
devamını gör...
anadolu efes
türkiye’de yapılmış, en iyi reklam filmine sahip basketbol takımı. o kadro, o süprizi ve daha fazlasını sonuna kadar hak etmişti.
(bkz: dream team)
(bkz: dream team)
devamını gör...
çiğ köfteciye yapılan ikinci saldırı
şahısın yakınlarının dükkana saldırması ile zorbalık devam ediyor. ekmek parası derdine düşülmüşken bir de bu kalıpsızlarla uğraşılıyor. yazık.
buradan
buradan
devamını gör...
sevilen kitabın en vurucu cümlesi
devamını gör...
ferrero
karadeniz'de fındık tekelini eline alan italyan şirketi. ihracatın yüzde 60'ını gerçekleştiriyor. ürettiği nutella gibi markalar piyasada yüksek ciro sağlıyor.
devamını gör...
bizim rütbesiz yazara verecek kızımız yok diyen adam
müstakbel kayınbabam oluyor sevgili dostlar.
biliyorsunuz esra ile yıllardır süren düzenli bir ilişkimiz var. müstakbel kayınbabam murat bey ve eşi cevahir hanım teyze oldukça pimpirikli bir çift. barış manço'nun işte hendek işte deve şarkısındaki bedbaht damat adayı gibi sürekli farklı koşulları yerine getiremediğimiz için geri dönüyoruz. sürekli hendekler var fakat atlatamıyoruz deveyi. sürekli madlen çikolata götüre götüre boyuna eti'yi ülker'i zengin ettik anasını satim.
neyse işte bugün fabrikada vardiya bitti. yorgun argın eve geldim. akşamleyin esra'mı (yani ay çöreğimi) istemeye gideceğimden içimde hoş bir umut vardı. zaten iyi kötü bir mesleğim var, evim vs. var onlarda sıkıntı yok gül gibi yaşarız. cevahir teyze vegan olduğu için %100 polyesterden yapılmış takım elbisemi giydim. çünkü daha önceden ipek takım elbiseyi gördüğünde kriz geçirmişti. sütlü çikolata getirdiğimiz gün, evine polonyalı yahudi girmiş bir nazi subayı edasıyla sonsuz bir nefret + tiksintiyle karışık bir yüz ifades takınarak bakmıştı. çikolatalar da %100 vegan. tam takım hazırız yani.
babamcağızla, müstakbel kayınpederim arap baharından, türkiye'nin suriye sınırındaki söz hakkından, ali babacan'ın partisinden bahsederken; annemceğiz ile müstakbel kayınvalidem yeni aldıkları koltuklarından bahsedip birbirlerine caka satıyorlardı. oldum olası kadınların böylesine mobilya takıntısı olmasına anlam veremem. mobilya fetişizmi mi desem ne desem... mobilya yenileyip durmak zaten başlı başına saçmalık ötesi değil midir? o esnada chuck palahniuk'un fight club'ından bir aforizma patlattım;
"mobilya satın alırsınız. kendinize dersiniz ki, bu hayatım boyunca ihtiyaç duyacağım son kanepe... bir zamanlar sahip olduklarınız artık sizin sahibiniz olur"
bir süre yüzüne özel harekat feneri tutulmuş esenyurt torbacısı gibi mel mel baktılar, sonra:
cevahir teyze: bir şey mi istedin oğlum.
annem: susadın mı guzum?
ben: eheh yok bir şey siz devam edin.
esra'mın yanına gittim sonra. ona arkadan sinsice yaklaştım, az daha kahveyi dökecekti.
ben: aklından bile geçirme seni küçük tatlı şey.
esra: ya furkan ödümü patlattın! neyi geçirmeyeyim, ne diyorsun?
ben: tükürmek ya da tuz katmak gibi köylüce bir âdete teşebbüs etmeyeceksin değil mi söz ver.
esra: tabii ki de hayır furkan! ne alakası var hihi
ben: tamam ben yine de güvenmiyorum. tarkan arkası dönükken, yüzüğündeki zehri kadehe gizlice dolduran viking prensesi gibi iş yapmayasın sonra?
esra: furkan üçe kadar sayıyorum gitmezsen kahveyi suratına atacağım hah hah!
ben: ok... ok... i know i know
murat bey: furkan oğlumuz ne iş yapar?
babam: oğlum?
ben: kafa sözlük'te yazarım efendim.
murat bey: heh daha önce söylemiştin oğlum hatırladım. nasıl durumlar.
ben: çok şükür efendim. daha iyi günlerimiz oldu buna da şükür tabii.
murat bey: olsun olsun maaşallah. hangi rütbeliydin oğlum?
babam söze karıştı:
"aman efendim ne rütbesi... bedelli yaptı geçen sene. bakaya bu"
murat bey: biliyorum efendim onu sormadım. kafa sözlük'te yazıyor oğlumuz maaşallah ne güzel... yazarlık rütbesi neydi diye soruyorum.
ben: rütbe yok bildiğim kadarıyla efendim.
murat bey: var oğlum yeni geldi. hah hah ben senden iyi biliyorum demek ki, işe bak.
"hemen bakıyorum efendim" dedim. elime telefonumu aldım. yanıma sokulmuş telefonumu dikizliyor. arama geçmişi görünüyor orada. çok utandım ve sıkıldım bu duruma... "sagopa ile ceza neden küstü. van gogh neden kulağını kesti, caillou son bölüm, saddam'ın idam edilişi" vs. gibi absürt aramaların hepsini gördü. o an yer yarılsaydı da yerin dibine girseydim dedim. bunu gerçekten istedim dostlarım. allahtan daha ötesini görmedi diye kendimi teselli ediyorum.
bir de baktık ki herkes şövalye, para babası, filozof, ninja vs. diye rütbelenmişken bende bomboş bir ekran çıktı. bir iki saniye odaklanınca o ekranda nah çeken çocuk gifi çıkıyor. o bana baktı ben ona baktım. şaban oğlu şaban filminde kemal sunal ile onun kumandanı şener şen'in birbirlerine mel mel baktığı sahne gibi baktık birbirimize.
murat bey: öhöm.. efendim çocuklar birbirlerini sevmiş lakin onların biraz daha birbirlerini tanıması icap eder diye düşünüyorum. delikanlı henüz çok toy. bizim kız da fakülteyi yeni bitirdi, yeni işe girdi.. biraz bekleyelim isterim.
o anda tamamıyla yıkılmıştım. kafa sözlük yine bize giderayak yaptı yapacağını. sezercik gibi sesim ağlamaklı : "kıyak adammışsın.. helal olsun..." demek istedim o'na o an... yine avucumuzu yalayarak döndük 14. kere ...
bu iş burada bitmeyecek ama. dönüşüm fena olacak ve esra'mı bir romans şövalyesi olup kurtaracağım o derebeyinin evinden!
biliyorsunuz esra ile yıllardır süren düzenli bir ilişkimiz var. müstakbel kayınbabam murat bey ve eşi cevahir hanım teyze oldukça pimpirikli bir çift. barış manço'nun işte hendek işte deve şarkısındaki bedbaht damat adayı gibi sürekli farklı koşulları yerine getiremediğimiz için geri dönüyoruz. sürekli hendekler var fakat atlatamıyoruz deveyi. sürekli madlen çikolata götüre götüre boyuna eti'yi ülker'i zengin ettik anasını satim.
neyse işte bugün fabrikada vardiya bitti. yorgun argın eve geldim. akşamleyin esra'mı (yani ay çöreğimi) istemeye gideceğimden içimde hoş bir umut vardı. zaten iyi kötü bir mesleğim var, evim vs. var onlarda sıkıntı yok gül gibi yaşarız. cevahir teyze vegan olduğu için %100 polyesterden yapılmış takım elbisemi giydim. çünkü daha önceden ipek takım elbiseyi gördüğünde kriz geçirmişti. sütlü çikolata getirdiğimiz gün, evine polonyalı yahudi girmiş bir nazi subayı edasıyla sonsuz bir nefret + tiksintiyle karışık bir yüz ifades takınarak bakmıştı. çikolatalar da %100 vegan. tam takım hazırız yani.
babamcağızla, müstakbel kayınpederim arap baharından, türkiye'nin suriye sınırındaki söz hakkından, ali babacan'ın partisinden bahsederken; annemceğiz ile müstakbel kayınvalidem yeni aldıkları koltuklarından bahsedip birbirlerine caka satıyorlardı. oldum olası kadınların böylesine mobilya takıntısı olmasına anlam veremem. mobilya fetişizmi mi desem ne desem... mobilya yenileyip durmak zaten başlı başına saçmalık ötesi değil midir? o esnada chuck palahniuk'un fight club'ından bir aforizma patlattım;
"mobilya satın alırsınız. kendinize dersiniz ki, bu hayatım boyunca ihtiyaç duyacağım son kanepe... bir zamanlar sahip olduklarınız artık sizin sahibiniz olur"
bir süre yüzüne özel harekat feneri tutulmuş esenyurt torbacısı gibi mel mel baktılar, sonra:
cevahir teyze: bir şey mi istedin oğlum.
annem: susadın mı guzum?
ben: eheh yok bir şey siz devam edin.
esra'mın yanına gittim sonra. ona arkadan sinsice yaklaştım, az daha kahveyi dökecekti.
ben: aklından bile geçirme seni küçük tatlı şey.
esra: ya furkan ödümü patlattın! neyi geçirmeyeyim, ne diyorsun?
ben: tükürmek ya da tuz katmak gibi köylüce bir âdete teşebbüs etmeyeceksin değil mi söz ver.
esra: tabii ki de hayır furkan! ne alakası var hihi
ben: tamam ben yine de güvenmiyorum. tarkan arkası dönükken, yüzüğündeki zehri kadehe gizlice dolduran viking prensesi gibi iş yapmayasın sonra?
esra: furkan üçe kadar sayıyorum gitmezsen kahveyi suratına atacağım hah hah!
ben: ok... ok... i know i know
murat bey: furkan oğlumuz ne iş yapar?
babam: oğlum?
ben: kafa sözlük'te yazarım efendim.
murat bey: heh daha önce söylemiştin oğlum hatırladım. nasıl durumlar.
ben: çok şükür efendim. daha iyi günlerimiz oldu buna da şükür tabii.
murat bey: olsun olsun maaşallah. hangi rütbeliydin oğlum?
babam söze karıştı:
"aman efendim ne rütbesi... bedelli yaptı geçen sene. bakaya bu"
murat bey: biliyorum efendim onu sormadım. kafa sözlük'te yazıyor oğlumuz maaşallah ne güzel... yazarlık rütbesi neydi diye soruyorum.
ben: rütbe yok bildiğim kadarıyla efendim.
murat bey: var oğlum yeni geldi. hah hah ben senden iyi biliyorum demek ki, işe bak.
"hemen bakıyorum efendim" dedim. elime telefonumu aldım. yanıma sokulmuş telefonumu dikizliyor. arama geçmişi görünüyor orada. çok utandım ve sıkıldım bu duruma... "sagopa ile ceza neden küstü. van gogh neden kulağını kesti, caillou son bölüm, saddam'ın idam edilişi" vs. gibi absürt aramaların hepsini gördü. o an yer yarılsaydı da yerin dibine girseydim dedim. bunu gerçekten istedim dostlarım. allahtan daha ötesini görmedi diye kendimi teselli ediyorum.
bir de baktık ki herkes şövalye, para babası, filozof, ninja vs. diye rütbelenmişken bende bomboş bir ekran çıktı. bir iki saniye odaklanınca o ekranda nah çeken çocuk gifi çıkıyor. o bana baktı ben ona baktım. şaban oğlu şaban filminde kemal sunal ile onun kumandanı şener şen'in birbirlerine mel mel baktığı sahne gibi baktık birbirimize.
murat bey: öhöm.. efendim çocuklar birbirlerini sevmiş lakin onların biraz daha birbirlerini tanıması icap eder diye düşünüyorum. delikanlı henüz çok toy. bizim kız da fakülteyi yeni bitirdi, yeni işe girdi.. biraz bekleyelim isterim.
o anda tamamıyla yıkılmıştım. kafa sözlük yine bize giderayak yaptı yapacağını. sezercik gibi sesim ağlamaklı : "kıyak adammışsın.. helal olsun..." demek istedim o'na o an... yine avucumuzu yalayarak döndük 14. kere ...
bu iş burada bitmeyecek ama. dönüşüm fena olacak ve esra'mı bir romans şövalyesi olup kurtaracağım o derebeyinin evinden!
devamını gör...
uğultulu tepeler
aşk, nefret, intikam duygularının çok iyi işlendiği, bir solukta bitirilebilen kitaptır.
okunması gerekenlerden...
okunması gerekenlerden...
devamını gör...
yaralı diz katliamı
lakota siyularıadlı kızılderili kabilesi ile amerika birleşik devletleri arasında gerçekleşen ve 150'den fazla kızılderili ile 20'den fazla süvarinin ölümüyle sonuçlanan çatışma. çatışmanın nedeni, yerlilerin yaptığı hayalet dansının birleşik devletlerce savaş dansı sanılması.
bana biraz bahane etmişler gibi geldi, bu insanlara saldırmak için.
bana biraz bahane etmişler gibi geldi, bu insanlara saldırmak için.
devamını gör...