geceye bir not bırak
su içmeyi unutmamalıyım. sen de unutma.*
devamını gör...
mezar taşına yazılması istenen söz
" kısa yaşadım müsriflik oldu."
devamını gör...
cennette kadınlara yakışıklı erkek vaat edilmemesi
sözlük yakışıklıları elinizin altında. ondandır.
devamını gör...
okul formasıyla uyumak
görünce gülümseten başlıklardan :) kimin başına gelmedi ki. ben okul çıkışı eve varınca televizyonun karşısında uyuyup kalırdım. çok derin ve güzel bir uyku oluyordu nedense :) akşam yemeği hazır olunca annem uyandırırdı "yine forman üzerinde uyumuşsun" diye azarlardı:) güzel zamanlardı...
devamını gör...
neden sorusuna bir cevap bırak
(bkz: bilemiyorum altan)
devamını gör...
türk kahvesi
telvesi ile ikram ediklen tek kahve türüdür.
1 fincan sade türk kahvesi- 7 kcal
1 fincan orta türk kahvesi - 21 kcal
1 fincan şekerli türk kahvesi - 42 kcal
1 fincan sütlü türk kahvesi - 71 kcal
1 fincan sade türk kahvesi- 7 kcal
1 fincan orta türk kahvesi - 21 kcal
1 fincan şekerli türk kahvesi - 42 kcal
1 fincan sütlü türk kahvesi - 71 kcal
devamını gör...
işaret dilinin evrensel olmayışı
beni işaret dili öğrenmekten vaz geçiren olaydır. meğerse her dilden dileyi bırakın bölgeden bölgeye bile değişkenlik gösteriyormuş. aslında evrensel bir işaret dili olsaydı bu dili kullanmak zorunda olan insanların hayatı net daha kolaylaşırdı. bu bile engellilerin ne kadar ihmal edildiğini gösteriyor.
devamını gör...
barok
"san luigi dei francesi'nin contarelli şapeli'ne girer girmez, görmek istediğim tek şeyi düşünüyordum. caravaggio'nun onlarca keşfedilmemiş tablosunun, bir kilisenin duvarında asılı olduğunu düşündükçe, caravaggio hastalığına yakalanmanın ne kadar güzel bir şey olduğunu fark ettim. sonra onu gördüm. aziz matta'nın çağrısı'nı. hemen ardından heyecanlanma ve mide bulantısı eşlik etti bana. buna stendhal sendromu diyorlardı…"
caravaggio, rubens, rembrandt… yaptıkları eserler, ışık-gölge oyunları, azizler ve diğer dini semboller…
her sanat akımının yeri ve beğeni kitlesi, diğerlerine oranla farklılık gösterir. her akımın, sanat tarihçilerinin gözünde yeri ayrıdır elbette. amma velakin, bir sanat akımı vardır ki, bu sanat akımı, diğerlerinden de ayrı bir statüde, ayrı bir ölçütte yer alır.
ayrı değerlendirilmesinin nedenleri ise, bu sanat akımının yükseldiği dönemdeki politik olaylar ve bu sanat akımına katkıda bulunan ressamların başlarının sürekli derde girmesi sayılabilir kuşkusuz. tüm bunlar, bu sanat akımının en ünlü ressamlarından birinin tablolarından bir tanesinin, bir kilisenin şapelinde asılı vaziyette keşfedilmeyi beklediği hayalini de, biz sanat tarihçilerine kurduruyor.
anlatmak istediğim bu döneme başlamadan hemen önce, bu döneme olan ilgimi arttıran bir kitabı anlatarak başlamak istediğimi fark ediyorum. yıllar önce, lise öğretmenim benim sanata ve sanatın getirisi olan gizemlere kafayı taktığımı fark etmiş olsa gerek, yanıma gelip bir kitap vermişti. "caravaggio'nun kayıp tablosu" idi kitabın ismi.
kitabın yarısından fazlasını okuduğum halde, sınav dönemim yüzünden bir hafta sonunda kitabı elimde bitmemiş halde görünce, çok zaman geçirdiğimi fark edip ayıp olmaması adına öğretmenime geri götürmüştüm.
sonra da kitabı tamamlamak adına aramaya koyuldum. bulamadım. hiçbir yerde yoktu.
her yeri aradım, istanbul'da ne kadar sahaf varsa aradım, bulamadım. derken, caravaggio hastalığına yakalanmıştım. ışık-gölge kullanımına, işlediği dini hikayelere, yaşadığı hayata öylesine tutkuyla ilgi duymaya başladım ki, kendimi bir anda sanat tarihçisi olarak buldum. daha sonrasında ise bir insanın başına gelebilecek en güzel şey başıma geldi; üniversiteye başladığım ilk gün gittiğim bir sahafın arka raflarından birinde, bir caravaggio tablosu bulan sanat tarihçisi edasıyla gördüm kitabı, aldım, okudum ve kendimi tamamlanmış hissettim.
şimdi de bu dönemi anlatmanın zamanı geldi. başlıyoruz!
avrupa'nın 17. yüzyılı, geçmiş yüzyılları aratmayan biçimde devam ediyordu. yine siyasi liderler, kişisel servetleriyle gösteriş yapma meraklarını en üst seviyeye arşınlamışlardı. mücevherler, altın iplikten yapılma halılar, incelik gerektiren mimari yapılarla gündeme geliyorlardı.
bunlar olup biterken, newton ve galileo gibi bilim insanları da bilim konusunda avrupa'yı sırtlamaya çalışıyor ve daha yükseğe çıkarmaya çalışıyorlardı. tüm bunlar olurken, luther ve calvin öncülüğünde yapılan reformlar sayesinde batı kilisesi ikiye bölünmüş bir hale gelmişti. daha sonrasında ise, roma kilisesi, bu reforma bir karşı reform hareketi oluşturdu ve bunun propagandasını da; resimler, mimari yapılar gibi ilgi çekici ve farklı bir atmosfer oluşturan şeyler ile yapmaya başladı. rönesans ve barok üslubu arasındaki kısa süren geçiş üslubunun adı "maniyerizm" idi.
amaç, farklı bir atmosfer hazırlayıp, yeni bir dini coşku hissedilmesini sağlayacak görsellerin kilise içerisinde kullanılması idi.
barok kelimesi, bilindiği üzere portekizce'de "kırık, yamuk, şekilsiz inci" anlamına geliyordu. kendisinden sonraki dönemin eleştirmenleri, bu dönem barok kelimesi ile anılmaya başlandığında, bu dönemin ismini de koymuş oldular.
barok dönemini kısaca anlatmak gerekse idi, çok detaylı süslemeler, karmaşık bir tasarım, renk-ışık ve gölge kullanımı diyebilirdik.
peki ya barok'un ana vatanı neresi?
rönesans'ın parladığı, medici ailesi sayesinde sanatın çok yüksek kısımlara ulaştığı floransa dediğinizi duyar gibiyim. ne, yoksa venedik rönesansı'nın ortalığı silip süpürdüğü, giorgine, bellini gibi insanların çıkış yeri olan venedik mi? hayır. ikisi de değil. yüksek rönesans'ın altın şehri roma…
niçin roma olduğuna değinecek olur isek, bunun altında çok temel bir neden yatıyor. avrupa'nın, aslında daha çok italya'nın çeşitli bölgelerinden ressamlar, rafaello ve michelangelo'nun eserlerini incelemek ve onlar gibi çalışmak üzere, 17. yüzyıl başlarında roma'ya akın etmeye başlamışlardı… klasik antik dönem ve yüksek rönesans'a olan ilgileri sayesinde bir araya gelen bu ressamlar, bu dönem karmaşası içerisinde kiliselerde şapel süslemelerine başlamış ve ülkelerine geri döndükçe de barok döneminin üslubunu avrupa'da yaygınlaştırmaya başlamışlardı.
gelelim kuzey italya'lı caravaggıo'ya!
caravaggio da, barok döneminin en çarpıcı ressamlarından biridir kuşkusuz. onu bu kadar yükselten neydi diye düşünüyor olabilirsiniz. diğerlerinin arasından bu denli sağlam adımlarla sıyrılmasının sebebi, kendinden önceki büyük ustalardan birinin bir tekniğini geliştirmesi sayılabilir. leonardo da vinci, bir yüzyıl önce chjaroscuro isminde tuhaf bir şey yaratmıştı. bu, ışık-gölge karşıtlığı olarak işlev gören bir teknik idi.
caravaggio ise, bu tekniği alıp bir güzel geliştirmiş ve ışık-gölge kullanımı sayesinde, yaptığı tabloları ile çok farklı bir sandalyeye oturmuştu. barok dönemin kadın ressamlarından olan artemisia gentilleschi'nin de esin kaynağı idi kuşkusuz. caravaggio da, döneminin ressamları gibi kutsal kitabın hikayelerini konu alan tablolar yaptıkça, ışık-gölge kullanımı sayesinde barok dönemin dönemin popüler bir hale gelmesinde öncü sayılacak bir isim.
ama kendi yüzyılında onu farklı yapan, dini tasvirlerde kullandığı erkek fahişeler, tanrısal olayları roma'da sıradan bir insanın hayatı gibi göstermesi gibi doğalcı tutumunun getirdiği saldırgan tavırlar; onu çağdaşları arasında bir şeytana dönüştürmüş olsa gerek ki, kilise, caravaggio'nun matta şapeli için yaptığı resmi geri çevirecek kadar caravaggio'yu "persona non grata", yani "istenmeyen adam" ilan ettiler.
bize göre yaptığı resim çok cesur olsa da, kiliseye göre o zamanlar bu çok aşağılayıcıdır. zira, emiş matta'yı canlandıracak figür, halkın içerisinden çıkan dinç bir yaşlı adam olamaz, bu kabul edilemez bir olaydır.
onu gerçekten farklı kılan diğer bir özelliği ise, ışığı oldukça gösterişli bir şekilde dramatize ederek kullanmasından kaynaklanır.
caravaggio, başroldeki figürleri ışıkla vurgulayarak onları gösterişli kılan ve aynı zamanda onlara ilahi bir etki yükleyen ilk ressamlardan biridir.
caravaggio'nun sonu da aslında bir efsaneye göre onu sanat şehidi kılabilir. zira, kendisi bir kavga esnasında bir adamı bıçaklar, polisten kaçarak malta'ya ve sicilya'ya gider. yolda geçtiği yerleri yapıtlarında da anlayabiliriz. napol'de acımanın yedi yapıtı, malta'da la valetta'daki s.giovanni kilisesi için vaftizci yahya'nın başının kesilmesi, sicilya'da sepultura di s.lucia, messina kenti için de çobanların bağlılık sunuşunu yapar. ölümünden önce bilinen son yapıtları bunlardır.
hah, nerede kalmıştık? "sanat şehidi" kavramında. bir efsaneye göre, kendisi roma'ya geri dönerken, üzerinde çalıştığı son resminin (ki bu resim birçok efsaneye göre çalınmış durumda) boyalarından zehirlenerek öldüğü.
ama bu efsanenin yanı sıra, ölümü roma'da ölüm kaydına malarya, yani sıtma olarak geçmişti.
bir caravaggio yapıtı incelemeye ne dersiniz?
bu tablonun ismi, aziz paul'ün hristiyan oluşu.
resmin büyük kısmını atın kapladığı kuşkusuz. atın kaslı vücudunu tanımlayan güçlü ışıklandırma ile çok görkemli gözüktüğü de öyle. resimde, bu örnekte gözüktüğü gibi, beklenmedik bir kompozisyon, resmin konumu ile anlam kazanır. cerasi şapeli'nin girişinde yer alan bu resme ancak belli bir açıdan bakılabiliyor.
toynak ve seyisin eline bakar isek, sahnede dramatize edilen kurgu, belirsizlik hissinin kullanılması ile artmış, kompozisyonun merkezinde bulunan toynak sanki aziz paul'ü yerle bir edecekmiş gibi havaya kalkmış ve dikkati buraya verecek şekilde aydınlatılmıştır. ayrıca, seyis, olası bir kazayı önlemek için dizginleri sıkıca tutan ellerini de ışığa kaptırmış gibi!
aziz paul'ün yüzü… atından henüz düşen ana figür aziz paul, burada en az dikkat çeken figür gibi. yaşadığı şokun etkisini bize kollarını havaya kaldırarak göstermiş. tuhaf biçimde yatan paul'ü, sanki ilahi ışık kör etmiş gibidir. saul'ün hristiyanlık'a geçtiği andır bu. olayın kutsallığı, paul'ün kapalı gözleri, ifade yüklü jestiyle ve altın rengi ışıkla, bize o anı hissettirebilmeyi başarabilmiş caravaggio.
son olarak, pelerin ve kılıç… azizin, o ana kadarki yaşamını ifade eden romalı saldırgan bir asker olan saul, birçok hristiyan'ı öldüren kanlı bir savaşçı iken, ilahi bir sesin "saul, bana neden kıyıyorsun?" demesi sonrası hristiyan kilisesi'nin kurucusu aziz paul olarak anılmaya başlanmıştır. pelerin, hristiyanlık'ta ikonik değeri olan, bebek isa'nın sarıldığı örtüyü; hemen yanındaki at karşısında paul'ün aciz duruşu ve kolları ise ruhani bir yeniden doğuşu simgeler.
karanlıktan gelen ışığıyla bizleri aydınlatan caravaggio ve barok sanatına katkısını az çok anladık.
ama barok en çok roma'da mı seviliyordu? hayır. cevabı, kesinlikle hayır.
roma'dan fırlayan barok akımı, hollanda'yı da etkisi altına almaya girişiyor. biz bu döneme, "hollanda'nın altın çağı" diyoruz.
hollanda cumhuriyeti, münster antlaşması sonrası bağımsızlık elde etmişti. katolik hükümdarlardan bir an önce kurtulmaya can atan flemenkler, seçim yolu ile başa getirdikleri askerler, tüccarlar ve belirlenen diğer vatandaşlar ile bir hükümet kurdular. bu hükümet, onları 17. yüzyılın en zengin ülkesi konumuna getirdi. cumhuriyetin başarısı genel olarak denizcilik ve dış ticarete dayanıyor idi, bu dönemin şartları göz önünde bulundurulur ise, burjuvazinin istekleri doğrultusunda, sanat ilgi duyulmaya ve talep edilmeye başlanmıştı.
ama bu istekler, kilise ve soyluların yerini alan orta sınıftan ısmarlandığı için, zevkler roma'ya oranla çok daha farklı idi. hollanda'da portre, natürmort, ev içi hayatı, ibadet ve diğer kutsal kitap imgelerinden daha popüler bir hale ulaşmış ve tercih edilir bir vaziyet kazanmıştı.
yeni ve özgür yaşam isteği karşısında gerek pagan gerek ise hristiyan mitlerinin anlamını yitirdiği dönemde, rembrant, tek başına dinin bayrağını taşıyan bir azize benzetilebilir. bu durumu, gerçeği şiirleştiren vermeer için de geçerlidir kuşkusuz.
kuşkusuz ki, hollandalı ressamların arasından, italyanların arasından sıyrılmış caravaggio kadar keskin bir ressam yok. bunun nedeni, hollanda'nın altın çağındaki ressamların hepsinin, rönesans italya'sı kadar ustalar ile dolu olmasıdır.
biz, bugünlük içlerinden kura çeker gibi yaparak, benim, onların arasından evladım gibi ayırdığım rembrandt'ı kısaca tanıyacağız.
yapıtlarında yalnızca hollanda'ya özgü öğelere yer vermeyen rembrandt, insanın tanrı ve sonsuzluk karşısındaki yalnızlığını içten bir şekilde düşünmüş, altın rengi ışığını, siyah-kahverengi gölgeleri ile harmanlamış, daha önce kimsenin yapamadığı kadar şahane bir görüntü ortaya çıkarmıştır.
hayatı şanssızlıklarla geçmiş olsa da, en büyük şansı, eserlerinde taklit edilemeyecek bir saygınlığa ulaşabilmesidir.
1606 yılında, leyden'de bir değirmencinin oğlu olarak doğan bu usta, pieter lastman'ın öğrencisi olmuş, hollanda'da bir anda inanılmaz şekilde yükselmiş, onlarca harika tablo yapmış, tüm bunlar olurken eşiyle birlikte onlarca kez kilise ile başını derde sokmuş ve 1669 yılında hayat gözlerini yummuştur.
birlikte bir rembrandt tablosu incelemeye ne dersiniz?
rembradnt denildiği zaman, onu bilen herkesin aklına gelen ilk tablo şüphesiz ki gece devriyesi'dir.
1642 yılında rembradnt kariyerinin zirvesinde iken yapılan bu tablo, gece devriyesi olarak bilinmesine rağmen, gerçek ismi yüzbaşı frans bagging cocq ve teğmen willem van ruytenburch'ün bölüğü'dür.
kırmızı kuşaklı, siyah kıyafetli olan yüzbaşı frans, hemen yanında ona eşlik eden ise teğmen willem'dir.
biraz da detaylara göz atalım!
silah dolduran adam… hollanda cumhuriyeti'nde muhafızlar, taşıdıkları silahlarla tanınırlardı. milis içerisinde, arkebüz olarak bilinen bu uzun namlulu silahı taşıyanlar, arkebüzcülerdi.
rembrandt'ın kendi portesi… resmin sol alt köşesine imzasını atması bir kenara dursun, kompozisyonun gerisinde kalan mızraklı askerlerin arkasına kendi portresini de koymuştur. iri burnu ile bizlere adeta göz kırpar!
van ruytenburch'un teğmen olduğu kolaylıkla anlaşılabilir. çünkü yanında partisan, yani ucunda düz bir demir bıçağı olan silah taşımakta ve yüzbaşından emir almaktadır.
yüzbaşı frans'ın arkasında çömelen, silahını henüz ateşlememiş muhafızın başına dikkat kesilelim! meşe yapraklı amblemi gördünüz mü? bu, arkebüzcülerin geleneksel simgesi olup amsterdam'a çakılan ufak bir selamdır!
yüzbaşının solunda, beklenmedik bir şekilde, altına bürünen kızın dikkatinizi çektiğinin farkındayım. o da birliğin maskotu rolünü üstlenmiştir. belindeki kemerde ölü bir kuş vardır. milislerin armaları, tavuk pençesi olduğuna göre, bu küçük kızımızın yaptığı gönderme, aslında eli silah tutan askerlerden daha acımasızdır.
hollanda resmine de kısaca göz attıktan sonra, son olarak, barok sanat hakkında verdiğim ufak çaplı bilgiler, kısaca anlattığım iki büyük ressam ile, gölge ve ışığın kullanımının, yarattığı ilahi ambians bir yana dursun, ufak bir kilise eleştirisi ile başlayan sürecin büyüyerek, adeta kelebek etkisi ile kocaman bir sanat akımı başlattığına şahit olduk.
bizim zamanımızdaki politik çatışmalar, kavgalar, gürültüler de acaba pozitif tarafımızı görmemizi sağlayacağımız şekilde, yeni bir sanat akımı ortaya çıkartır mı diye düşünmeden edemiyorum.
her ne olursa olsun, kötü olan her şey, yanında mutlaka iyiyi de getirir. umarım bize de barok kadar asil bir akım gelir!
caravaggio'nun fırçası kadar yaratıcı, rembrandt'ın sanat şöhreti kadar temiz kalmanız dileğiyle.
caravaggio, rubens, rembrandt… yaptıkları eserler, ışık-gölge oyunları, azizler ve diğer dini semboller…
her sanat akımının yeri ve beğeni kitlesi, diğerlerine oranla farklılık gösterir. her akımın, sanat tarihçilerinin gözünde yeri ayrıdır elbette. amma velakin, bir sanat akımı vardır ki, bu sanat akımı, diğerlerinden de ayrı bir statüde, ayrı bir ölçütte yer alır.
ayrı değerlendirilmesinin nedenleri ise, bu sanat akımının yükseldiği dönemdeki politik olaylar ve bu sanat akımına katkıda bulunan ressamların başlarının sürekli derde girmesi sayılabilir kuşkusuz. tüm bunlar, bu sanat akımının en ünlü ressamlarından birinin tablolarından bir tanesinin, bir kilisenin şapelinde asılı vaziyette keşfedilmeyi beklediği hayalini de, biz sanat tarihçilerine kurduruyor.
anlatmak istediğim bu döneme başlamadan hemen önce, bu döneme olan ilgimi arttıran bir kitabı anlatarak başlamak istediğimi fark ediyorum. yıllar önce, lise öğretmenim benim sanata ve sanatın getirisi olan gizemlere kafayı taktığımı fark etmiş olsa gerek, yanıma gelip bir kitap vermişti. "caravaggio'nun kayıp tablosu" idi kitabın ismi.
kitabın yarısından fazlasını okuduğum halde, sınav dönemim yüzünden bir hafta sonunda kitabı elimde bitmemiş halde görünce, çok zaman geçirdiğimi fark edip ayıp olmaması adına öğretmenime geri götürmüştüm.
sonra da kitabı tamamlamak adına aramaya koyuldum. bulamadım. hiçbir yerde yoktu.
her yeri aradım, istanbul'da ne kadar sahaf varsa aradım, bulamadım. derken, caravaggio hastalığına yakalanmıştım. ışık-gölge kullanımına, işlediği dini hikayelere, yaşadığı hayata öylesine tutkuyla ilgi duymaya başladım ki, kendimi bir anda sanat tarihçisi olarak buldum. daha sonrasında ise bir insanın başına gelebilecek en güzel şey başıma geldi; üniversiteye başladığım ilk gün gittiğim bir sahafın arka raflarından birinde, bir caravaggio tablosu bulan sanat tarihçisi edasıyla gördüm kitabı, aldım, okudum ve kendimi tamamlanmış hissettim.
şimdi de bu dönemi anlatmanın zamanı geldi. başlıyoruz!
avrupa'nın 17. yüzyılı, geçmiş yüzyılları aratmayan biçimde devam ediyordu. yine siyasi liderler, kişisel servetleriyle gösteriş yapma meraklarını en üst seviyeye arşınlamışlardı. mücevherler, altın iplikten yapılma halılar, incelik gerektiren mimari yapılarla gündeme geliyorlardı.
bunlar olup biterken, newton ve galileo gibi bilim insanları da bilim konusunda avrupa'yı sırtlamaya çalışıyor ve daha yükseğe çıkarmaya çalışıyorlardı. tüm bunlar olurken, luther ve calvin öncülüğünde yapılan reformlar sayesinde batı kilisesi ikiye bölünmüş bir hale gelmişti. daha sonrasında ise, roma kilisesi, bu reforma bir karşı reform hareketi oluşturdu ve bunun propagandasını da; resimler, mimari yapılar gibi ilgi çekici ve farklı bir atmosfer oluşturan şeyler ile yapmaya başladı. rönesans ve barok üslubu arasındaki kısa süren geçiş üslubunun adı "maniyerizm" idi.
amaç, farklı bir atmosfer hazırlayıp, yeni bir dini coşku hissedilmesini sağlayacak görsellerin kilise içerisinde kullanılması idi.
barok kelimesi, bilindiği üzere portekizce'de "kırık, yamuk, şekilsiz inci" anlamına geliyordu. kendisinden sonraki dönemin eleştirmenleri, bu dönem barok kelimesi ile anılmaya başlandığında, bu dönemin ismini de koymuş oldular.
barok dönemini kısaca anlatmak gerekse idi, çok detaylı süslemeler, karmaşık bir tasarım, renk-ışık ve gölge kullanımı diyebilirdik.
peki ya barok'un ana vatanı neresi?
rönesans'ın parladığı, medici ailesi sayesinde sanatın çok yüksek kısımlara ulaştığı floransa dediğinizi duyar gibiyim. ne, yoksa venedik rönesansı'nın ortalığı silip süpürdüğü, giorgine, bellini gibi insanların çıkış yeri olan venedik mi? hayır. ikisi de değil. yüksek rönesans'ın altın şehri roma…
niçin roma olduğuna değinecek olur isek, bunun altında çok temel bir neden yatıyor. avrupa'nın, aslında daha çok italya'nın çeşitli bölgelerinden ressamlar, rafaello ve michelangelo'nun eserlerini incelemek ve onlar gibi çalışmak üzere, 17. yüzyıl başlarında roma'ya akın etmeye başlamışlardı… klasik antik dönem ve yüksek rönesans'a olan ilgileri sayesinde bir araya gelen bu ressamlar, bu dönem karmaşası içerisinde kiliselerde şapel süslemelerine başlamış ve ülkelerine geri döndükçe de barok döneminin üslubunu avrupa'da yaygınlaştırmaya başlamışlardı.
gelelim kuzey italya'lı caravaggıo'ya!
caravaggio da, barok döneminin en çarpıcı ressamlarından biridir kuşkusuz. onu bu kadar yükselten neydi diye düşünüyor olabilirsiniz. diğerlerinin arasından bu denli sağlam adımlarla sıyrılmasının sebebi, kendinden önceki büyük ustalardan birinin bir tekniğini geliştirmesi sayılabilir. leonardo da vinci, bir yüzyıl önce chjaroscuro isminde tuhaf bir şey yaratmıştı. bu, ışık-gölge karşıtlığı olarak işlev gören bir teknik idi.
caravaggio ise, bu tekniği alıp bir güzel geliştirmiş ve ışık-gölge kullanımı sayesinde, yaptığı tabloları ile çok farklı bir sandalyeye oturmuştu. barok dönemin kadın ressamlarından olan artemisia gentilleschi'nin de esin kaynağı idi kuşkusuz. caravaggio da, döneminin ressamları gibi kutsal kitabın hikayelerini konu alan tablolar yaptıkça, ışık-gölge kullanımı sayesinde barok dönemin dönemin popüler bir hale gelmesinde öncü sayılacak bir isim.
ama kendi yüzyılında onu farklı yapan, dini tasvirlerde kullandığı erkek fahişeler, tanrısal olayları roma'da sıradan bir insanın hayatı gibi göstermesi gibi doğalcı tutumunun getirdiği saldırgan tavırlar; onu çağdaşları arasında bir şeytana dönüştürmüş olsa gerek ki, kilise, caravaggio'nun matta şapeli için yaptığı resmi geri çevirecek kadar caravaggio'yu "persona non grata", yani "istenmeyen adam" ilan ettiler.
bize göre yaptığı resim çok cesur olsa da, kiliseye göre o zamanlar bu çok aşağılayıcıdır. zira, emiş matta'yı canlandıracak figür, halkın içerisinden çıkan dinç bir yaşlı adam olamaz, bu kabul edilemez bir olaydır.
onu gerçekten farklı kılan diğer bir özelliği ise, ışığı oldukça gösterişli bir şekilde dramatize ederek kullanmasından kaynaklanır.
caravaggio, başroldeki figürleri ışıkla vurgulayarak onları gösterişli kılan ve aynı zamanda onlara ilahi bir etki yükleyen ilk ressamlardan biridir.
caravaggio'nun sonu da aslında bir efsaneye göre onu sanat şehidi kılabilir. zira, kendisi bir kavga esnasında bir adamı bıçaklar, polisten kaçarak malta'ya ve sicilya'ya gider. yolda geçtiği yerleri yapıtlarında da anlayabiliriz. napol'de acımanın yedi yapıtı, malta'da la valetta'daki s.giovanni kilisesi için vaftizci yahya'nın başının kesilmesi, sicilya'da sepultura di s.lucia, messina kenti için de çobanların bağlılık sunuşunu yapar. ölümünden önce bilinen son yapıtları bunlardır.
hah, nerede kalmıştık? "sanat şehidi" kavramında. bir efsaneye göre, kendisi roma'ya geri dönerken, üzerinde çalıştığı son resminin (ki bu resim birçok efsaneye göre çalınmış durumda) boyalarından zehirlenerek öldüğü.
ama bu efsanenin yanı sıra, ölümü roma'da ölüm kaydına malarya, yani sıtma olarak geçmişti.
bir caravaggio yapıtı incelemeye ne dersiniz?
bu tablonun ismi, aziz paul'ün hristiyan oluşu.
resmin büyük kısmını atın kapladığı kuşkusuz. atın kaslı vücudunu tanımlayan güçlü ışıklandırma ile çok görkemli gözüktüğü de öyle. resimde, bu örnekte gözüktüğü gibi, beklenmedik bir kompozisyon, resmin konumu ile anlam kazanır. cerasi şapeli'nin girişinde yer alan bu resme ancak belli bir açıdan bakılabiliyor.
toynak ve seyisin eline bakar isek, sahnede dramatize edilen kurgu, belirsizlik hissinin kullanılması ile artmış, kompozisyonun merkezinde bulunan toynak sanki aziz paul'ü yerle bir edecekmiş gibi havaya kalkmış ve dikkati buraya verecek şekilde aydınlatılmıştır. ayrıca, seyis, olası bir kazayı önlemek için dizginleri sıkıca tutan ellerini de ışığa kaptırmış gibi!
aziz paul'ün yüzü… atından henüz düşen ana figür aziz paul, burada en az dikkat çeken figür gibi. yaşadığı şokun etkisini bize kollarını havaya kaldırarak göstermiş. tuhaf biçimde yatan paul'ü, sanki ilahi ışık kör etmiş gibidir. saul'ün hristiyanlık'a geçtiği andır bu. olayın kutsallığı, paul'ün kapalı gözleri, ifade yüklü jestiyle ve altın rengi ışıkla, bize o anı hissettirebilmeyi başarabilmiş caravaggio.
son olarak, pelerin ve kılıç… azizin, o ana kadarki yaşamını ifade eden romalı saldırgan bir asker olan saul, birçok hristiyan'ı öldüren kanlı bir savaşçı iken, ilahi bir sesin "saul, bana neden kıyıyorsun?" demesi sonrası hristiyan kilisesi'nin kurucusu aziz paul olarak anılmaya başlanmıştır. pelerin, hristiyanlık'ta ikonik değeri olan, bebek isa'nın sarıldığı örtüyü; hemen yanındaki at karşısında paul'ün aciz duruşu ve kolları ise ruhani bir yeniden doğuşu simgeler.
karanlıktan gelen ışığıyla bizleri aydınlatan caravaggio ve barok sanatına katkısını az çok anladık.
ama barok en çok roma'da mı seviliyordu? hayır. cevabı, kesinlikle hayır.
roma'dan fırlayan barok akımı, hollanda'yı da etkisi altına almaya girişiyor. biz bu döneme, "hollanda'nın altın çağı" diyoruz.
hollanda cumhuriyeti, münster antlaşması sonrası bağımsızlık elde etmişti. katolik hükümdarlardan bir an önce kurtulmaya can atan flemenkler, seçim yolu ile başa getirdikleri askerler, tüccarlar ve belirlenen diğer vatandaşlar ile bir hükümet kurdular. bu hükümet, onları 17. yüzyılın en zengin ülkesi konumuna getirdi. cumhuriyetin başarısı genel olarak denizcilik ve dış ticarete dayanıyor idi, bu dönemin şartları göz önünde bulundurulur ise, burjuvazinin istekleri doğrultusunda, sanat ilgi duyulmaya ve talep edilmeye başlanmıştı.
ama bu istekler, kilise ve soyluların yerini alan orta sınıftan ısmarlandığı için, zevkler roma'ya oranla çok daha farklı idi. hollanda'da portre, natürmort, ev içi hayatı, ibadet ve diğer kutsal kitap imgelerinden daha popüler bir hale ulaşmış ve tercih edilir bir vaziyet kazanmıştı.
yeni ve özgür yaşam isteği karşısında gerek pagan gerek ise hristiyan mitlerinin anlamını yitirdiği dönemde, rembrant, tek başına dinin bayrağını taşıyan bir azize benzetilebilir. bu durumu, gerçeği şiirleştiren vermeer için de geçerlidir kuşkusuz.
kuşkusuz ki, hollandalı ressamların arasından, italyanların arasından sıyrılmış caravaggio kadar keskin bir ressam yok. bunun nedeni, hollanda'nın altın çağındaki ressamların hepsinin, rönesans italya'sı kadar ustalar ile dolu olmasıdır.
biz, bugünlük içlerinden kura çeker gibi yaparak, benim, onların arasından evladım gibi ayırdığım rembrandt'ı kısaca tanıyacağız.
yapıtlarında yalnızca hollanda'ya özgü öğelere yer vermeyen rembrandt, insanın tanrı ve sonsuzluk karşısındaki yalnızlığını içten bir şekilde düşünmüş, altın rengi ışığını, siyah-kahverengi gölgeleri ile harmanlamış, daha önce kimsenin yapamadığı kadar şahane bir görüntü ortaya çıkarmıştır.
hayatı şanssızlıklarla geçmiş olsa da, en büyük şansı, eserlerinde taklit edilemeyecek bir saygınlığa ulaşabilmesidir.
1606 yılında, leyden'de bir değirmencinin oğlu olarak doğan bu usta, pieter lastman'ın öğrencisi olmuş, hollanda'da bir anda inanılmaz şekilde yükselmiş, onlarca harika tablo yapmış, tüm bunlar olurken eşiyle birlikte onlarca kez kilise ile başını derde sokmuş ve 1669 yılında hayat gözlerini yummuştur.
birlikte bir rembrandt tablosu incelemeye ne dersiniz?
rembradnt denildiği zaman, onu bilen herkesin aklına gelen ilk tablo şüphesiz ki gece devriyesi'dir.
1642 yılında rembradnt kariyerinin zirvesinde iken yapılan bu tablo, gece devriyesi olarak bilinmesine rağmen, gerçek ismi yüzbaşı frans bagging cocq ve teğmen willem van ruytenburch'ün bölüğü'dür.
kırmızı kuşaklı, siyah kıyafetli olan yüzbaşı frans, hemen yanında ona eşlik eden ise teğmen willem'dir.
biraz da detaylara göz atalım!
silah dolduran adam… hollanda cumhuriyeti'nde muhafızlar, taşıdıkları silahlarla tanınırlardı. milis içerisinde, arkebüz olarak bilinen bu uzun namlulu silahı taşıyanlar, arkebüzcülerdi.
rembrandt'ın kendi portesi… resmin sol alt köşesine imzasını atması bir kenara dursun, kompozisyonun gerisinde kalan mızraklı askerlerin arkasına kendi portresini de koymuştur. iri burnu ile bizlere adeta göz kırpar!
van ruytenburch'un teğmen olduğu kolaylıkla anlaşılabilir. çünkü yanında partisan, yani ucunda düz bir demir bıçağı olan silah taşımakta ve yüzbaşından emir almaktadır.
yüzbaşı frans'ın arkasında çömelen, silahını henüz ateşlememiş muhafızın başına dikkat kesilelim! meşe yapraklı amblemi gördünüz mü? bu, arkebüzcülerin geleneksel simgesi olup amsterdam'a çakılan ufak bir selamdır!
yüzbaşının solunda, beklenmedik bir şekilde, altına bürünen kızın dikkatinizi çektiğinin farkındayım. o da birliğin maskotu rolünü üstlenmiştir. belindeki kemerde ölü bir kuş vardır. milislerin armaları, tavuk pençesi olduğuna göre, bu küçük kızımızın yaptığı gönderme, aslında eli silah tutan askerlerden daha acımasızdır.
hollanda resmine de kısaca göz attıktan sonra, son olarak, barok sanat hakkında verdiğim ufak çaplı bilgiler, kısaca anlattığım iki büyük ressam ile, gölge ve ışığın kullanımının, yarattığı ilahi ambians bir yana dursun, ufak bir kilise eleştirisi ile başlayan sürecin büyüyerek, adeta kelebek etkisi ile kocaman bir sanat akımı başlattığına şahit olduk.
bizim zamanımızdaki politik çatışmalar, kavgalar, gürültüler de acaba pozitif tarafımızı görmemizi sağlayacağımız şekilde, yeni bir sanat akımı ortaya çıkartır mı diye düşünmeden edemiyorum.
her ne olursa olsun, kötü olan her şey, yanında mutlaka iyiyi de getirir. umarım bize de barok kadar asil bir akım gelir!
caravaggio'nun fırçası kadar yaratıcı, rembrandt'ın sanat şöhreti kadar temiz kalmanız dileğiyle.
devamını gör...
aşılandım videosuna karşı çıkanlar cahildir
tamamı “ bu kampanyada aşağılayıcı hiçbir şey yok. itiraz edenler ya cahil ya da müzmin muhalif. türkiye için hepimizin bekası için doğrusu bu! cesur olun, devam.” şeklinde olan bir prof ali atıf bir beyanıdır. beka sorunu imiş bu, türkiye turizmde ikna edici bir şey yapmaz ise hepimiz iflas edecekmişiz.
tcmb bankası rezervleri eksiye düşerken neredeydiniz siz bayım?
neden her saçmalığın savunmasını “beka” üzerinden yapıyorsunuz? vatandaşların aşılanması, ülkenin sınırlarının adam gibi korunması da beka meselesi değil mi?
böyle bir aşağılayıcı kampanyayı desteklemek , bunun sahiden turistleri ikna ederek ülkemize gelmelerini sağlayacağına inanmaktır esas cehalet, esas öngörüsüzlük. sen önce en çok turist gelen ülkelerin karantina listelerinden ülkeni çıkar sonra konuşursun…
buradan
tcmb bankası rezervleri eksiye düşerken neredeydiniz siz bayım?
neden her saçmalığın savunmasını “beka” üzerinden yapıyorsunuz? vatandaşların aşılanması, ülkenin sınırlarının adam gibi korunması da beka meselesi değil mi?
böyle bir aşağılayıcı kampanyayı desteklemek , bunun sahiden turistleri ikna ederek ülkemize gelmelerini sağlayacağına inanmaktır esas cehalet, esas öngörüsüzlük. sen önce en çok turist gelen ülkelerin karantina listelerinden ülkeni çıkar sonra konuşursun…
buradan
devamını gör...
normal sözlük moderasyonu
sözlükte yetkili olmak zordur. sürekli kontrol altında tutman gerekir. neredeyse yazılan her yazıya bakman lazımdır. sürekli çoklu ip kontrolü gerektirir. ve bütün bunlar yetmezmiş gibi mesajla gelen şikayetler de cabası. şu yazar saçımı çekti. şu gaz çıkardı gibi şikayetlerle uğraşmak gerekir.
tabi birde yazarlar tarafından dışlanma söz konusudur. sevmezler sizi. halbuki sadece görevini yapıyorsundur. o başlığı yada o yorumu niye sildin lan diye bir mesajla adrenalin tavan yapar. halbuki sadece görevini yapmıştır.
bunların dışında sözlüğün daha kaliteli hale gelmesini sağlamaya çalışırlar. sürekli fikir üretmek zorundadırlar. daha geniş kitlelere ulaşma çabası da cabasıdır.
kolay gelsin sizlere
tabi birde yazarlar tarafından dışlanma söz konusudur. sevmezler sizi. halbuki sadece görevini yapıyorsundur. o başlığı yada o yorumu niye sildin lan diye bir mesajla adrenalin tavan yapar. halbuki sadece görevini yapmıştır.
bunların dışında sözlüğün daha kaliteli hale gelmesini sağlamaya çalışırlar. sürekli fikir üretmek zorundadırlar. daha geniş kitlelere ulaşma çabası da cabasıdır.
kolay gelsin sizlere
devamını gör...
tatlı yemek yerine kadın yazarların entrylerini okumak
devamını gör...
ilk buluşmada yapılmaması gerekenler
devamını gör...
normal sözlük yazarlarının ruh halleri
stresten ders çalışamıyorum. çok bunaldım
devamını gör...
sözlükte güzel kız olmaması
neeee? sözlükte nasıl güzel kız olmaz ağbi? bunu neden daha önce söylemediniz? buraya güzel kız var diye geldim ben. 2 aydır sözlükte yaşıyorum ve bu sabah öğreniyorum ki sözlükte güzel kız yokmuş. ne diyeyim ki ben şimdi. allah hepinizin belasını versin gidiyom ben.
devamını gör...
en yakın arkadaşa sevgili emanet edilir mi sorunsalı
bir çocuk vardı benden hoşlanıyordu, aynı şehirde yaşamadığımız için eski en yakın arkadaşımla bana sürpriz hazırlamak için konuşmaya başlamışlardı. neyse aradan birkaç gün geçti baktım çocuk yazmıyor, ben de kıza "bak bunun da sevgisi yalan çıktı, heveslikmiş." diyerek yazmadığını anlatıyorum. iki gün sonra ne öğrendim biliyor musunuz? meğer bunlar bana sürpriz hazırlarken sevgili olmuşlar, çocuk bana o yüzden yazmıyormuş.. ilk duyduğumda şok geçirdim hahahahahahaha , kızla konuşmadım bir süre. hatta çocuk benim için gelecekken onun için gelmiş, ben markete giderken arkadaşım süslenmiş püslenmiş çocukla buluşmaya gidiyormuş ama bana "işim var" demişti.. ve aynı kızımız bunu bana iki kere yaptı ama salak ben ne yaptı? affetti. o yüzden aslaa emanet etmem sevgilimi. daha flörtken bunu yapan sevgilime neler yapmaz. o kızla konuşmama sebebim çok farklı tabii. daha sonraları ona çok "sen elimden aldın, ayarttın kaç kişiyi." dedim şakayla karışık.
değişik olaylar, koyverdim artık. iki arkadaşım var yetiyor, onların bana bunu yapmayacağını biliyorum çünkü.
değişik olaylar, koyverdim artık. iki arkadaşım var yetiyor, onların bana bunu yapmayacağını biliyorum çünkü.
devamını gör...
30 ağustos zafer bayramı
öyle bir zaferdir ki en zor anda, subayların 2/3 şehit olmuşken, ordunun %40'ı kaçmış iken; silah, cephane ve erzakların gerekirse kars kalesinden gerekirse inebolu'dan getirildiği; cephenin bir tarafını tamamen boş bırakıp diğer tarafına tüm kuvvetleri yığıp kazanılan bir zaferdir.
ve bunların planlayıcıları atatürk ve silah arkadaşlarını rahmetle anıyorum.
ve bunların planlayıcıları atatürk ve silah arkadaşlarını rahmetle anıyorum.
devamını gör...
cinsiyetsiz tuvaletler istiyoruz
sormadan geçemedim,
emin misin?
not;cinsiyet ayrımı yada tüm ayrımların dışında,
hormonal dengesi sebebiyle tamamamen iki farklı tür 'ün hijyen koşullarında temel oluşturması biraz sancılı bir süreç olurduda.
ondan şeedeyim dedim:)
emin misin?
not;cinsiyet ayrımı yada tüm ayrımların dışında,
hormonal dengesi sebebiyle tamamamen iki farklı tür 'ün hijyen koşullarında temel oluşturması biraz sancılı bir süreç olurduda.
ondan şeedeyim dedim:)
devamını gör...


