nagyrev'in melek yapıcıları
zsuzsanna fazekas adlı bir ebenin öncülüğünde macaristan’ın nagyrev kasabasındaki bir grup kadın 1914-1929 yılları arasında 40 kadar erkeği ve çocuğu zehirledi. hatta bazılarına göre bu rakam 300 bazılarına göre ise 400'ü buluyor. mevzu esasen toplu seri katillik örneği olması açısından tarihte önemli bir yere sahip. bu ablalar neden böyle bir yola meyletti amaçları neydi diye soracak olursanız yine farklı farklı cevaplarla karşılaşıyorsunuz. bazılarına göre bunları hepsi kafayı kırmış psikopatlardı ve fazekas bu bu psikopatları domino taşı misali harekete geçirmişti. bu konuyla ilgili the angel makers adlı kurgu kitabı yazan jessica gregson gibilerse olayın tamamen kadınların içinde bulunduğu toplumsal şartlar sebebi ile geliştiğini ve kadınların tabiri caizse üzerlerindeki toplumsal baskı sebebiyle bu eylemleri yapmak zorunda kaldıkları noktasında görüş belirtiyor. baktığınız zaman bu noktada kendilerine kısmen hakta verilebilir. zira o dönemin şartlarındaki macaristan ciddi anlamda katı bir katolik inanç içerisinde yaşıyor ve anadolu coğrafyasındaki çocuk gelin kavramı o dönem özelinde macarlarda da var. katı katolik tutumun boşanmayı yasaklandığı da bir vakıa. yani kadınların kocaları onlara ne yaparlarsa yapsınlar kadınların onlardan boşanma hakları yok. çocuk yaşta başlayan evlilik içi tecavüzler, şiddet ve baskının bir nevi açığa çıkması gibi bir durum söz konusu.
mevzu şöyle gelişiyor; fazekas yasadışı olarak kürtaj yapıyor. hatta bu yüzden tutuklanıyor falan. ancak kendisine kürtaj yaptırmaya gelenlerin ardı arkası kesilmiyor. bir nevi zor durumdaki kadınların kurtarıcısı en nihayetinde ülke savaşta olduğu için kadın hakkındaki suçlamalar düşürülüyor. mevzunun üzeri kapatılmak isteniyor bir nevi. ancak kocaları yokken her işlerini kendileri yapan ve ekonomik bağımsızlıklarını kazanan kadınlar. kocalarının bu şiddet ve baskı dolu tutumlarıyla savaş sonrası tekrar karşılaşmak istemiyorlardı ve ne yazık ki boşanma seçenekleri de yoktu. hal böyle olunca bu sıkışmışlık durumu içerisinde kendilerine daha önce yardımcı olmuş olan fazekas'a gidiyorlar. ebe, kadınların çaresizliğini ve yaşadıklarını bildiği için bunu bir fırsat olarak görüyor ve belirli ücret karşılığında kadınları kocalarından kurtarabileceğini söylüyor. çözümü ise basit; kocaların arsenik marifetiyle zehirlenmesi. olaylar bu şekilde başlıyor ve sonra saçma bir noktaya doğru gidiyor. kocalarından kurtulan kadınların bir kısmı miras hakkı elde edebilmek adına ebeveylerini falan zehirlemeye başlıyor. daha da fenası rızaları hilafına doğurdukları çocukları da zehirlemeye başlıyorlar. olay tam bir delilik halini almaya başlıyor. kadınlar bir şekilde bu olayları fazekas'ın öncülüğünde gizli tutmayı başarmışlar. ölüm belgeleri vesaireler falan fazekas tarafından kadınlardan bazılarının yardımlarıyla dosyalanıp, sümen altı edilmiş. ama bir yerde kendilerini ele vermişler.. bu nasıl ve ne şekilde gelişmiş bununla ilgili de net bir bilgi yok. anlatıldığına göre olay ortaya çıkınca fazekas polis kendisini tutuklamaya gelmeden evvel pek çok insanın ölümüne sebep olduğu o çok kıymetli arseniğini kullanarak intihar ediyor ve layığını buluyor. diğer kadınlar içinse hukuki süreç başlıyor. mezarlar açıldığında ölen çoğu adamın ve çocuğun kanında arsenik bulunuyor ve zehirlenerek öldürüldükleri anlaşılıyor. konuyla ilgili psikopat ebenin müşterisi olan 34 kadın ve 1 erkek tutuklanmış. dosyadan 12 müebbet hapis 8 idam cezası çıkıyor. ancak mevzu sadece iki kişinin idamı ile sonuçlanıyor.
tabi kadınlara yaşatılanların tetiklediği bu toplu delilik hali sonrasında nagyrev'deki erkekler adam olmuşlar * cesetler mezardan çıkarıldıktan sonra kasabada resmen bir zihinsel devrim yaşanmış. derler ki; macaristan'ın eşlerine karşı en anlayışlı erkekleri nagyrev'den çıkarmış * olayı merak edip daha genişçe meseleyi öğrenmek isteyenler gregson'un yazdığı kitabı okuyabilirler. kurgusal yanları olsa da olaya dair en geniş bakış açısının yansıtıldığı çalışmadır diyebiliriz. neyse vallahi şiştim.
alın o ablalardan bazılarının cezaevine götürülürken ve mahkemedeyken çekilmiş fotoğraflarından bazıları;


değerli hemcinslerim akıllı olun! bizim coğrafya da sıkıntılı bir coğrafya kadınları delirtip başınıza iş açmayın derim. *
mevzu şöyle gelişiyor; fazekas yasadışı olarak kürtaj yapıyor. hatta bu yüzden tutuklanıyor falan. ancak kendisine kürtaj yaptırmaya gelenlerin ardı arkası kesilmiyor. bir nevi zor durumdaki kadınların kurtarıcısı en nihayetinde ülke savaşta olduğu için kadın hakkındaki suçlamalar düşürülüyor. mevzunun üzeri kapatılmak isteniyor bir nevi. ancak kocaları yokken her işlerini kendileri yapan ve ekonomik bağımsızlıklarını kazanan kadınlar. kocalarının bu şiddet ve baskı dolu tutumlarıyla savaş sonrası tekrar karşılaşmak istemiyorlardı ve ne yazık ki boşanma seçenekleri de yoktu. hal böyle olunca bu sıkışmışlık durumu içerisinde kendilerine daha önce yardımcı olmuş olan fazekas'a gidiyorlar. ebe, kadınların çaresizliğini ve yaşadıklarını bildiği için bunu bir fırsat olarak görüyor ve belirli ücret karşılığında kadınları kocalarından kurtarabileceğini söylüyor. çözümü ise basit; kocaların arsenik marifetiyle zehirlenmesi. olaylar bu şekilde başlıyor ve sonra saçma bir noktaya doğru gidiyor. kocalarından kurtulan kadınların bir kısmı miras hakkı elde edebilmek adına ebeveylerini falan zehirlemeye başlıyor. daha da fenası rızaları hilafına doğurdukları çocukları da zehirlemeye başlıyorlar. olay tam bir delilik halini almaya başlıyor. kadınlar bir şekilde bu olayları fazekas'ın öncülüğünde gizli tutmayı başarmışlar. ölüm belgeleri vesaireler falan fazekas tarafından kadınlardan bazılarının yardımlarıyla dosyalanıp, sümen altı edilmiş. ama bir yerde kendilerini ele vermişler.. bu nasıl ve ne şekilde gelişmiş bununla ilgili de net bir bilgi yok. anlatıldığına göre olay ortaya çıkınca fazekas polis kendisini tutuklamaya gelmeden evvel pek çok insanın ölümüne sebep olduğu o çok kıymetli arseniğini kullanarak intihar ediyor ve layığını buluyor. diğer kadınlar içinse hukuki süreç başlıyor. mezarlar açıldığında ölen çoğu adamın ve çocuğun kanında arsenik bulunuyor ve zehirlenerek öldürüldükleri anlaşılıyor. konuyla ilgili psikopat ebenin müşterisi olan 34 kadın ve 1 erkek tutuklanmış. dosyadan 12 müebbet hapis 8 idam cezası çıkıyor. ancak mevzu sadece iki kişinin idamı ile sonuçlanıyor.
tabi kadınlara yaşatılanların tetiklediği bu toplu delilik hali sonrasında nagyrev'deki erkekler adam olmuşlar * cesetler mezardan çıkarıldıktan sonra kasabada resmen bir zihinsel devrim yaşanmış. derler ki; macaristan'ın eşlerine karşı en anlayışlı erkekleri nagyrev'den çıkarmış * olayı merak edip daha genişçe meseleyi öğrenmek isteyenler gregson'un yazdığı kitabı okuyabilirler. kurgusal yanları olsa da olaya dair en geniş bakış açısının yansıtıldığı çalışmadır diyebiliriz. neyse vallahi şiştim.
alın o ablalardan bazılarının cezaevine götürülürken ve mahkemedeyken çekilmiş fotoğraflarından bazıları;


değerli hemcinslerim akıllı olun! bizim coğrafya da sıkıntılı bir coğrafya kadınları delirtip başınıza iş açmayın derim. *
devamını gör...
iki sevda
nâzım hikmet'in galina ile birlikteyken vera'ya aşık olması ile hissettiği huzursuzluğu dile getirdiği, "bir gönülde iki sevda olamaz, yalan olabilir" diye başlayan şiir.*
kişisel tavsiye: hikayeyi kronolojik olarak takip edebilmek için öncelikle hoş geldin kadınım başlığındaki şu giriyi okumanızı öneririm: #425631
yıl 1951. nâzım türkiye'den kaçmış, önce bükreş'e ardından da moskova'ya gitmiştir. bunun duyulması üzerine bakanlar kurulu kararı ile türk vatandaşlığından tamamen çıkarılır.
moskova'daki yılları nâzım için zorludur, zira eşi münevver ve oğlu memed istanbul'dadır ve yurt dışına çıkmaları kât'i suretle yasaktır. fakat bütün bu olumsuzlukların yanında nâzım rusya'da el üstünde tutuluyordur.
nâzım' her ne kadar evli olsa da bu onun başka kadınlarla yakınlaşmasına engel olmaz. şiddetli göğüs ağrıları nedeniyle yattığı hastanede kendisine aşık genç bir doktor olan galina grigoryevna kolesnikova ile 8 yıl sürecek bir ilişki yaşar.
istanbul'da eşi münevver, moskova'da sevgilisi galina var iken "ilk kez aşık oldum" diyeceği, son eşi vera tulyakova ile de bir ilişkiye girişir.
vera ile karşılaşması bir telefon görüşmesi ile başlar. bir film enstitüsü bir konuda bilgi almak için nâzım'la iletişime geçer:
‘‘alo, nazım hikmet mi? sizinle redaktör* vera tulyakova konuşuyor.’’
bu sözlerin ardından vera bilgi almak için nazım hikmet'in evine gider. nazım kendisine gerekli bilgileri verir. bu sırada odada nâzım'ın tatar, şair bir dostu da vardır. vera tam kalkarken nazım, dostuna dönerek:
‘‘fena kız değil, ilginç, ama göğsü düz.’’ der.
tatarca söylenen bu cümleyi vera anlamış ve yüzü kıpkırmızı kesilmiştir. nazım'la vera'nın aşkı işte böyle başlar.
nâzım, "ilginç ve göğsü düz" dediği vera'nın çalıştığı film enstitüsüne sık sık gitmeye başlar.
vera, şöyle anlatıyor:
salondan çıktık. alışılmışın dışında hızlı yürüyor, neredeyse koşar adım gidiyordun. ilk aklıma gelen kalbinden rahatsızlandığın oldu. çok gururlu bir insandın, dertlenmeyi, kişisel sıkıntılarını başkasına yansıtmayı sevmezdin. birinci katla ikinci kat arasındaki merdiven boşluğunda durdun. kollarımdan sıkıca tutmuş suskun bir halde yüzüme bakıyordun ve hiç konuşmadan öylece duruyorduk. gözlerin yüzümde dolaşıyordu.
‘sizi seviyorum. anlıyor musunuz? sizi seviyorum.’
çok alçak bir sesle söyledin bunları. ağlıyordun. daha önce hiç ağlayan bir erkek görmemiştim. işittiklerimden, gözyaşlarından, yer ayağımın altında kaymaya başladı… merdiven boşluğunda durmaya devam ediyorduk. gözlerimi ayırmadan ıslak yüzüne bakıyordum. öğle tatili olmuştu. insanlar önümüzden geçip koşuşturuyorlardı. aşağı-yukarı, yukarı-aşağı. ama biz onları farketmiyorduk bile.
[…]herhalde bu durum size gülünç geliyordur. sizin ancak dedeniz olabileceğim aklınızdan geçiyordur. sizin yerinizde olsam ben de öyle düşünürdüm… ama anlayın, yüreğim yanıyor, kan akışım hızlanıyor. sizi öylesine seviyorum.
‘lütfen ağlamayın,’ diye usulca rica ettim. ‘lütfen ağlamayın.’
‘iki saat sonra yurtdışına gidiyorum. bana hiç ümit veremeyeceğinizi anlıyorum. bir daha bu konuyu açmayacağıma, asla anımsatmayacağıma söz veriyorum. moskova’ya ancak sizi unutmayı başardığımda döneceğim.’
nihayetinde vera ile aralarında bir ilişki başlar.
çevrelerince garipsenir bu ilişki, zira nâzım, vera'nın savaşta ölen babasından 3 yaş büyüktür. üstelik vera evlidir.nâzım değil midir sanki? eşi münevver ve oğlu memed istanbul'dadır nâzım'ın da.
şair, mevzu bahis şiiri de onun için çalkantılı bir yıl olan 1959'da kaleme alır:
***
bir gönülde iki sevda olamaz
yalan
olabilir.
şehrinde soğuk yağmurların
gece otel odasında sırtüstü yatıyorum
gözlerim tavana dikili
bulutlar geçiyor tavandan
ıslak asfaltı geçen kamyonlar gibi ağır
ve sağda uzakta
ak bir yapı
yüz katlı belki
tepesinde altın iğne parlıyor.
bulutlar geçiyor tavandan
karpuz kayıkları gibi güneş yüklü bulutlar.
oturmuşum cumbaya
yüzüme suların ışığı düşüyor
bir ırmak kıyısında mıyım
bir deniz kıyısında mı?
o tepsideki ne
o güllü tepsideki
yer çileği mi kara dut mu?
fulya tarlasında mıyım
karlı kayın ormanında mı?
gülüp ağlıyor sevdiğim kadınlar
iki dilde.
dostlar nasıl bir araya geldiniz?
birbirinizi tanımazsınız.
nerde bekliyorsunuz beni?
beyazıt’ta çınarlı kahve’de mi gorki parkı’nda mı?
şehrinde soğuk yağmurların
gece otel odasında sırtüstü yatıyorum
gözlerim yanıyor gözlerim alabildiğine açık
bir hava çalındı
armonikle başladı utla bitti.
içimde sarmaş dolaş karmakarışıktı
büyük uzak iki şehrin hasreti.
fırlamak yataktan
koşmak altında yağmurun
istasyona koşmak
-sür kardeşim makinist
götür beni oraya.
-nereye?
***
peki devamında ne olur?
nâzım çekoslavakya ziyareti sırasında fenalaşır, göğsündeki ağrı* ilerlemiştir, moskova'ya dönmesi mümkünatsızdır. 9 ay kadar çekoslavakya'da tedavi görür. bu sıralar vera'ya mektuplar yazar, ilişkilerini bitirmeleri gerektiğini söyler. fakat tam tersi olur, moskova'da buluşur buluşmaz tüm olumsuzluklar ortadan kalkar, ilişkileri devam eder.
yıl 1960. nâzım nihayet vera ile hayatını birleştirmek ister, birlikte gittikleri 3 aylık bir tatilin dönüşünde vera eşinden ayrılır. nâzım'ın ise münevver'den ayrılmasına gerek yoktur fakat galina ile olan 8 yıllık ilişkisini bitirir. ardından vera ile nâzım nikahlanır.
kişisel tavsiye: hikayenin bir başka kısmı için sen mutluluğun resmini yapabilir misin abidin başlığındaki şu giriyi okuyabilirsiniz: #439739
vera, nâzım ölene kadar onun tek ve son eşi olur.
vera, nâzım'a son kez bakıyor:
kişisel tavsiye: hikayeyi kronolojik olarak takip edebilmek için öncelikle hoş geldin kadınım başlığındaki şu giriyi okumanızı öneririm: #425631
yıl 1951. nâzım türkiye'den kaçmış, önce bükreş'e ardından da moskova'ya gitmiştir. bunun duyulması üzerine bakanlar kurulu kararı ile türk vatandaşlığından tamamen çıkarılır.
moskova'daki yılları nâzım için zorludur, zira eşi münevver ve oğlu memed istanbul'dadır ve yurt dışına çıkmaları kât'i suretle yasaktır. fakat bütün bu olumsuzlukların yanında nâzım rusya'da el üstünde tutuluyordur.
nâzım' her ne kadar evli olsa da bu onun başka kadınlarla yakınlaşmasına engel olmaz. şiddetli göğüs ağrıları nedeniyle yattığı hastanede kendisine aşık genç bir doktor olan galina grigoryevna kolesnikova ile 8 yıl sürecek bir ilişki yaşar.
istanbul'da eşi münevver, moskova'da sevgilisi galina var iken "ilk kez aşık oldum" diyeceği, son eşi vera tulyakova ile de bir ilişkiye girişir.
vera ile karşılaşması bir telefon görüşmesi ile başlar. bir film enstitüsü bir konuda bilgi almak için nâzım'la iletişime geçer:
‘‘alo, nazım hikmet mi? sizinle redaktör* vera tulyakova konuşuyor.’’
bu sözlerin ardından vera bilgi almak için nazım hikmet'in evine gider. nazım kendisine gerekli bilgileri verir. bu sırada odada nâzım'ın tatar, şair bir dostu da vardır. vera tam kalkarken nazım, dostuna dönerek:
‘‘fena kız değil, ilginç, ama göğsü düz.’’ der.
tatarca söylenen bu cümleyi vera anlamış ve yüzü kıpkırmızı kesilmiştir. nazım'la vera'nın aşkı işte böyle başlar.
nâzım, "ilginç ve göğsü düz" dediği vera'nın çalıştığı film enstitüsüne sık sık gitmeye başlar.
vera, şöyle anlatıyor:
salondan çıktık. alışılmışın dışında hızlı yürüyor, neredeyse koşar adım gidiyordun. ilk aklıma gelen kalbinden rahatsızlandığın oldu. çok gururlu bir insandın, dertlenmeyi, kişisel sıkıntılarını başkasına yansıtmayı sevmezdin. birinci katla ikinci kat arasındaki merdiven boşluğunda durdun. kollarımdan sıkıca tutmuş suskun bir halde yüzüme bakıyordun ve hiç konuşmadan öylece duruyorduk. gözlerin yüzümde dolaşıyordu.
‘sizi seviyorum. anlıyor musunuz? sizi seviyorum.’
çok alçak bir sesle söyledin bunları. ağlıyordun. daha önce hiç ağlayan bir erkek görmemiştim. işittiklerimden, gözyaşlarından, yer ayağımın altında kaymaya başladı… merdiven boşluğunda durmaya devam ediyorduk. gözlerimi ayırmadan ıslak yüzüne bakıyordum. öğle tatili olmuştu. insanlar önümüzden geçip koşuşturuyorlardı. aşağı-yukarı, yukarı-aşağı. ama biz onları farketmiyorduk bile.
[…]herhalde bu durum size gülünç geliyordur. sizin ancak dedeniz olabileceğim aklınızdan geçiyordur. sizin yerinizde olsam ben de öyle düşünürdüm… ama anlayın, yüreğim yanıyor, kan akışım hızlanıyor. sizi öylesine seviyorum.
‘lütfen ağlamayın,’ diye usulca rica ettim. ‘lütfen ağlamayın.’
‘iki saat sonra yurtdışına gidiyorum. bana hiç ümit veremeyeceğinizi anlıyorum. bir daha bu konuyu açmayacağıma, asla anımsatmayacağıma söz veriyorum. moskova’ya ancak sizi unutmayı başardığımda döneceğim.’
nihayetinde vera ile aralarında bir ilişki başlar.
çevrelerince garipsenir bu ilişki, zira nâzım, vera'nın savaşta ölen babasından 3 yaş büyüktür. üstelik vera evlidir.nâzım değil midir sanki? eşi münevver ve oğlu memed istanbul'dadır nâzım'ın da.
şair, mevzu bahis şiiri de onun için çalkantılı bir yıl olan 1959'da kaleme alır:
***
bir gönülde iki sevda olamaz
yalan
olabilir.
şehrinde soğuk yağmurların
gece otel odasında sırtüstü yatıyorum
gözlerim tavana dikili
bulutlar geçiyor tavandan
ıslak asfaltı geçen kamyonlar gibi ağır
ve sağda uzakta
ak bir yapı
yüz katlı belki
tepesinde altın iğne parlıyor.
bulutlar geçiyor tavandan
karpuz kayıkları gibi güneş yüklü bulutlar.
oturmuşum cumbaya
yüzüme suların ışığı düşüyor
bir ırmak kıyısında mıyım
bir deniz kıyısında mı?
o tepsideki ne
o güllü tepsideki
yer çileği mi kara dut mu?
fulya tarlasında mıyım
karlı kayın ormanında mı?
gülüp ağlıyor sevdiğim kadınlar
iki dilde.
dostlar nasıl bir araya geldiniz?
birbirinizi tanımazsınız.
nerde bekliyorsunuz beni?
beyazıt’ta çınarlı kahve’de mi gorki parkı’nda mı?
şehrinde soğuk yağmurların
gece otel odasında sırtüstü yatıyorum
gözlerim yanıyor gözlerim alabildiğine açık
bir hava çalındı
armonikle başladı utla bitti.
içimde sarmaş dolaş karmakarışıktı
büyük uzak iki şehrin hasreti.
fırlamak yataktan
koşmak altında yağmurun
istasyona koşmak
-sür kardeşim makinist
götür beni oraya.
-nereye?
***
peki devamında ne olur?
nâzım çekoslavakya ziyareti sırasında fenalaşır, göğsündeki ağrı* ilerlemiştir, moskova'ya dönmesi mümkünatsızdır. 9 ay kadar çekoslavakya'da tedavi görür. bu sıralar vera'ya mektuplar yazar, ilişkilerini bitirmeleri gerektiğini söyler. fakat tam tersi olur, moskova'da buluşur buluşmaz tüm olumsuzluklar ortadan kalkar, ilişkileri devam eder.
yıl 1960. nâzım nihayet vera ile hayatını birleştirmek ister, birlikte gittikleri 3 aylık bir tatilin dönüşünde vera eşinden ayrılır. nâzım'ın ise münevver'den ayrılmasına gerek yoktur fakat galina ile olan 8 yıllık ilişkisini bitirir. ardından vera ile nâzım nikahlanır.
kişisel tavsiye: hikayenin bir başka kısmı için sen mutluluğun resmini yapabilir misin abidin başlığındaki şu giriyi okuyabilirsiniz: #439739
vera, nâzım ölene kadar onun tek ve son eşi olur.
vera, nâzım'a son kez bakıyor:
devamını gör...
seksten önce edilecek dua
kaldur yarapbüm heç inmûye
telaşemuz yoktur hemen gelmûye!
yani en azından osmanlı zamanında böyle edilirdi.
telaşemuz yoktur hemen gelmûye!
yani en azından osmanlı zamanında böyle edilirdi.
devamını gör...
suç olmadığı halde yaparken öyle hissettiren durumlar
okulda günlerce elim kopa kopa çıkardığım notları armut piş ağzıma düş diyen insanlara vermemek.
devamını gör...
all of me
john legend - all of me (official video) *
nakarat:
'cause all of me
loves all of you
love your curves and all your edges
all your perfect imperfections
give your all to me
ı'll give my all to you
you're my end and my beginnin'
even when ı lose, ı'm winnin'
nakarat:
'cause all of me
loves all of you
love your curves and all your edges
all your perfect imperfections
give your all to me
ı'll give my all to you
you're my end and my beginnin'
even when ı lose, ı'm winnin'
devamını gör...
gök tengri
gök tengri / tengricilik
araplaştırılmadan yani islamiyet öncesi, eski atalarımın türklerin dini "gök tengri"cilik
"bu inancın kökenleri hun türkleri’ne kadar dayanmaktadır. öyle ki bu inanca göre, herşeyi görüp gözeten, bilip işleyen ve mekânı gökler olarak tanımlanan bir tanrı olduğuna inanılmış ve türk hakanları’nın da bu tanrı tarafından yetkilendirildiği düşünülmüştür. türk tarihi’nde kut anlayışı denilen bu inanç, bir anlamda “tanrı’nın onadığı” anlamına gelmektedir.
göktanrı inancında tabiatla iç içe yaşayan türkler, tabiattaki bazı şeylere de kutsiyet atfetmişler ancak bunları tanrı olarak nitelememişlerdir. örneğin güneş figürü, türk kültürü’nde çok önemli olsa da, bahar dönemi kutsal bir havayla geçirilse de bozkurt figürü tanrısallığı çağrıştırsa da bunlar birer puta dönüştürülmemiş, sadece gök tanrı tarafından türklere gönderilen nimetler olarak görülmüştür.
eski türkler’de kutsallık “ıduk” kavramıyla ifade edilmiş ve özellikle birer tabiat unsuru olan sular ve dağlar ıduk sayılmıştır. öyle ki her boyun bir kutsal dağı olmuş ve bu dağ adeta tanrı’nın bu boya hediyesi gibi görülüp bu boy için ıduk olarak kabul edilmiştir.
eski türkler, tanrı tarafından gönderilen dişi kurdun soyundan türediklerine (bozkurt efsanesi) inanmışlardır ki, bu da bir nevi mitolojik ıduk sayılır.
tengriciliğin inanç esasları:
tek tanrı inancına dayalı bu inanç sisteminde insanların dünyadaki yaşamlarına göre ahirette yer tutacaklarına inanılmış, tanrı adına kurbanlar (daha çok atlar) kesilmiş, haşre olan inançtan ötürü ölüler eşyalarıyla birlikte gömülmüş ve ölen kişilerin ruhları rahatsız edilmesin diye adeta mezarların üzerine titrenilmiştir. öyle ki attila’nın sırf bazı türkler’in mezarları margus papazları tarafından açıldığı için çıktığı bir sefer bile vardır.
orhun abideleri’nde rastlanan tengri lafzı, köktürkler’den önce de sonra da kullanılmıştır. öyle ki büyük hun hakanı mete han bile tanrıkut ismini kullanarak, bir anlamda göktanrı tarafından yetkilendirildiğini belirtmek istemiştir.
gök tanrı inancında ahiret, cennet ve cehennem :
bu inanca göre ruh (tin) ölümsüzdür. ölenlerin iyilerinin uçmak'a (cennet kavramının karşılığı) gideceğine inanılırken, kötülerin tamu'ya (cehennem kavramının karşılığı) yedi kat yerin dibine gideceği dile getirilmiş ve tabiata saygılı olunduğu ve töreye uyulduğu sürece tanrı’nın kendilerinden razı olacağına inanılmıştır."
araplaştırılmadan yani islamiyet öncesi, eski atalarımın türklerin dini "gök tengri"cilik
"bu inancın kökenleri hun türkleri’ne kadar dayanmaktadır. öyle ki bu inanca göre, herşeyi görüp gözeten, bilip işleyen ve mekânı gökler olarak tanımlanan bir tanrı olduğuna inanılmış ve türk hakanları’nın da bu tanrı tarafından yetkilendirildiği düşünülmüştür. türk tarihi’nde kut anlayışı denilen bu inanç, bir anlamda “tanrı’nın onadığı” anlamına gelmektedir.
göktanrı inancında tabiatla iç içe yaşayan türkler, tabiattaki bazı şeylere de kutsiyet atfetmişler ancak bunları tanrı olarak nitelememişlerdir. örneğin güneş figürü, türk kültürü’nde çok önemli olsa da, bahar dönemi kutsal bir havayla geçirilse de bozkurt figürü tanrısallığı çağrıştırsa da bunlar birer puta dönüştürülmemiş, sadece gök tanrı tarafından türklere gönderilen nimetler olarak görülmüştür.
eski türkler’de kutsallık “ıduk” kavramıyla ifade edilmiş ve özellikle birer tabiat unsuru olan sular ve dağlar ıduk sayılmıştır. öyle ki her boyun bir kutsal dağı olmuş ve bu dağ adeta tanrı’nın bu boya hediyesi gibi görülüp bu boy için ıduk olarak kabul edilmiştir.
eski türkler, tanrı tarafından gönderilen dişi kurdun soyundan türediklerine (bozkurt efsanesi) inanmışlardır ki, bu da bir nevi mitolojik ıduk sayılır.
tengriciliğin inanç esasları:
tek tanrı inancına dayalı bu inanç sisteminde insanların dünyadaki yaşamlarına göre ahirette yer tutacaklarına inanılmış, tanrı adına kurbanlar (daha çok atlar) kesilmiş, haşre olan inançtan ötürü ölüler eşyalarıyla birlikte gömülmüş ve ölen kişilerin ruhları rahatsız edilmesin diye adeta mezarların üzerine titrenilmiştir. öyle ki attila’nın sırf bazı türkler’in mezarları margus papazları tarafından açıldığı için çıktığı bir sefer bile vardır.
orhun abideleri’nde rastlanan tengri lafzı, köktürkler’den önce de sonra da kullanılmıştır. öyle ki büyük hun hakanı mete han bile tanrıkut ismini kullanarak, bir anlamda göktanrı tarafından yetkilendirildiğini belirtmek istemiştir.
gök tanrı inancında ahiret, cennet ve cehennem :
bu inanca göre ruh (tin) ölümsüzdür. ölenlerin iyilerinin uçmak'a (cennet kavramının karşılığı) gideceğine inanılırken, kötülerin tamu'ya (cehennem kavramının karşılığı) yedi kat yerin dibine gideceği dile getirilmiş ve tabiata saygılı olunduğu ve töreye uyulduğu sürece tanrı’nın kendilerinden razı olacağına inanılmıştır."
devamını gör...
normal sözlük'teki ittihat ve terakkiciler
kendimi ittihatçı olarak tanımlamasamda enverin, cemalin ve talatın yolunda olmaktan, mustafa kemalin askeri olmaktan gurur duyuyorum.
devamını gör...
benim burada ne işim var denilen anlar
biraz kibirli gelebilir kulağa ama bazen arkadaş hatırına kahveye kağıt oynamaya gidince insanın aklından ulan benim burada ne işim var cümlesi geçiyor.
orijinal tanım: (bkz: odadaki en zeki insansan yanlış odadasın demektir)
orijinal tanım: (bkz: odadaki en zeki insansan yanlış odadasın demektir)
devamını gör...
stockholm
harika müzelere ev sahipliği yapan, mimarisi ve eğlence anlayışı ile yaz kış ziyaret etmekten çok hoşlanacağınız kuzey avrupa şehri.
kışın ziyaret ediyorsanız, loş, bolca mumla süslenmiş kafelerinde öğleden sonra fika saatlerinde sıcak içecekler eşliğinde yeni br şehir ve kültür keşfediyor olmanın ne kadar güzel bir şey olduğunu düşünerek ısınabilirsiniz. gamla stan eski bir yerleşim ve turistlere hitap eden bir yer. bir günde buradaki müzeleri ya da gezilecek yerleri bitiremiyorsunuz. halbuki harita üzerinden incelerseniz o kadar da büyük değilmiş gibi gelecektir.
nobel ödülleri müzesi'ni cuma günleri ücretsiz gezebiliyordunuz. pandemi öncesinde tabi. vasa museum gezginler tarafından da sıkça yazılmasına rağmen benim en çok hoşuma giden kültüre ait bir çok detay içeren nordiska museet oldu. müzelerin neredeyse tamamında çocukların da ilgisini çekmek adına minik oyunlar var. ayrıca içeride minik hediyelik eşyalar alabileceğiniz standlar, hatta daha önce müze içerisinde de sergilenmiş, minik kafeler mevcut. insanlar yemeklerini de yanında getirerek gün boyu aailecek bir aktivite gerçekleştirebiliyorlar. müzelerin bazıları büyük ama dinlenecek bolca keyifli yer var içlerinde.
kapalı alanların neredeyse tamamında ücretsiz kablosuz internet var. internet hızı gayet iyi. sadece kablosuz internete bağlanabilen herhangi bir cihazla tüm şehri rahatlıkla gezebilirsiniz. insanları yardım sever ve ingilizce biliyorlar. kaybolurum endişeniz olmasın.
şehri gezerken isveç'e neden tasarım ülkesi dendiğini çok iyi anlıyorsunuz. yıllık mum tüketim istatistikleri çok yüksek. bu istatistiğin paylaşıldığını görünce biraz şaşırabilirsiniz, fakat her yerde loş, abartısız, beyaz mumlar ve şamdanlarla süslü mekanlar karşınıza çıkıyor. buraları gördüğünüzde bu istatistiğin ortaya çıkış nedeni anlamlanıyor.
kışın ziyaret ediyorsanız, loş, bolca mumla süslenmiş kafelerinde öğleden sonra fika saatlerinde sıcak içecekler eşliğinde yeni br şehir ve kültür keşfediyor olmanın ne kadar güzel bir şey olduğunu düşünerek ısınabilirsiniz. gamla stan eski bir yerleşim ve turistlere hitap eden bir yer. bir günde buradaki müzeleri ya da gezilecek yerleri bitiremiyorsunuz. halbuki harita üzerinden incelerseniz o kadar da büyük değilmiş gibi gelecektir.
nobel ödülleri müzesi'ni cuma günleri ücretsiz gezebiliyordunuz. pandemi öncesinde tabi. vasa museum gezginler tarafından da sıkça yazılmasına rağmen benim en çok hoşuma giden kültüre ait bir çok detay içeren nordiska museet oldu. müzelerin neredeyse tamamında çocukların da ilgisini çekmek adına minik oyunlar var. ayrıca içeride minik hediyelik eşyalar alabileceğiniz standlar, hatta daha önce müze içerisinde de sergilenmiş, minik kafeler mevcut. insanlar yemeklerini de yanında getirerek gün boyu aailecek bir aktivite gerçekleştirebiliyorlar. müzelerin bazıları büyük ama dinlenecek bolca keyifli yer var içlerinde.
kapalı alanların neredeyse tamamında ücretsiz kablosuz internet var. internet hızı gayet iyi. sadece kablosuz internete bağlanabilen herhangi bir cihazla tüm şehri rahatlıkla gezebilirsiniz. insanları yardım sever ve ingilizce biliyorlar. kaybolurum endişeniz olmasın.
şehri gezerken isveç'e neden tasarım ülkesi dendiğini çok iyi anlıyorsunuz. yıllık mum tüketim istatistikleri çok yüksek. bu istatistiğin paylaşıldığını görünce biraz şaşırabilirsiniz, fakat her yerde loş, abartısız, beyaz mumlar ve şamdanlarla süslü mekanlar karşınıza çıkıyor. buraları gördüğünüzde bu istatistiğin ortaya çıkış nedeni anlamlanıyor.
devamını gör...
anksiyete bozukluğu
aslında kişinin sahip olduğu her şeyini sınayan bir durumdur.anksiyete = kaygı bozukluğudur.
bununla ilgili bir kaç yanılgıyı düzeltmek istiyorum;
- anksiyete ömür boyu süren bir rahatsızlık değildir.gelip- geçer bir duygu durumudur fakat nedense insanlar bunu “asla geçmeyen- tehdit bir rahatsızlık’’ gibi anlatıyorlar. arkadaşlar itibar etmeyin.anksiyete gayet kendi kendinize ya da psikologla yaptığınız terapiler eşliğinde aşabileceğiniz bir problem.
- anksiyete bir rahatsızlık değildir.kısa süreli duygusal dengeyi şaşırmaktır.şu şekilde ; kişi düşüncelerini kontrol etme konusunda sıkıntı yaşar çünkü kaygı bozukluğuna sahip kişiler en çok değer verdikleri ya da ürktükleri şeylerle ilgili endişe duyarlar.bu sebeple düşüncelerinden korkar ve endişelenmeye başlarlar.bu bir döngü haline gelir ve umutsuz bir ruh hali gelir.
anksiyete genel açılımı ile budur.buna ek olarak; kaygının boyutuna göre fiziksel semptomlar gelişebilir.
ama kendi kendinize aşabilirsiniz.yapmanız gereken tek şey; olabildiğince pozitif olmaya çalışmak ki bu kolay değil fakat anksiyeteye pozitif bir bakış açısıyla giderseniz gittikçe üzerinizdeki etkisi yok olmaya başlar.
örnek olarak ;
anksiyete der ki “ öleceksin”
siz diyeceksiniz ki “ taş gibiyim, hala nefes alıyorum, şükürler olsun’’
anksiyete der ki “ burdan geçersen düşersin”
siz diyeceksiniz ki “ düşeceğim nereden belli? her yerim gayet güçlü.ayrıca düşersemde eğlenceli olur bu aralar hiç uçmadım.”
yani size gelen endişeye makyaj yapın.eğlenceli hale getirin.bunu yapamıyorsanız, kendinizi mutlu edecek şeyler ile sürekli oyalayın.özellikle sosyal olmanızı tavsiye ediyorum.evet pandemide zor ama arkadaşlarınıza gidin ya da onları çağırın.hiç bir şey yapamıyorsanız, mutfaga girin.
kafayı hep dolu tutun.
ve en önemlisi; kaygı geldiğinde dinlemeyin onu.fark ettiğiniz anda dikkatinizi ondan çekin ve kendinizi serbest bırakın.( düşünmemeye calışmak değil, bunu yaparsanız daha fazla düşünürsünüz) bırakın duygu sizi etkilemeye çalışsın ama onu dinlemeyin.
anneniz size söylenirken , kitap okudugunuzu düşünün ya da televizyon izlediğinizi.
orada bir eylem var ama siz onu ekarte ediyorsunuz.
en önemlisi hep pozitif olun.kendinizi hep motive edin.mesela beni alışveriş motive eden bir durumdur.bir şeyler alırım.küçükte olsa , alırım.
müzik dinlerim, insanlarla konusurum.amaç ; kendinizle kalmayı engellemek.
yalnız kaldığınızda düşündüğünüz tek bu olur.başkalarıyla olursanız , kendinizi dinlemeye vaktiniz kalmaz, olsa bile arkadaşlarınız/ sevgiliniz direk modunuzu etkileyebilir.
kısacası reçete ;
pozitif olun/ sürekli hareket edin/ düşünmeyin.
kaygınız üzerine düşünür, çözmeyi denerseniz sadece kendinizi yorarsınız çünkü kafanız hemen farklı bir kaygı daha üretebilir.düşünceyi ekarte edin.zamanla zihin dikkate alınmadığı için bu kaygıyı sizden silecektir.
kendinize inanın! allaha inanın! ve şükredin!
believe, pray , love durumu çok iyi kurtarıcı.
bknz : gamsız olmak.
üstünüze çamurlu su sıçrasa, allahım ne güzel yağmur diyin.
bununla ilgili bir kaç yanılgıyı düzeltmek istiyorum;
- anksiyete ömür boyu süren bir rahatsızlık değildir.gelip- geçer bir duygu durumudur fakat nedense insanlar bunu “asla geçmeyen- tehdit bir rahatsızlık’’ gibi anlatıyorlar. arkadaşlar itibar etmeyin.anksiyete gayet kendi kendinize ya da psikologla yaptığınız terapiler eşliğinde aşabileceğiniz bir problem.
- anksiyete bir rahatsızlık değildir.kısa süreli duygusal dengeyi şaşırmaktır.şu şekilde ; kişi düşüncelerini kontrol etme konusunda sıkıntı yaşar çünkü kaygı bozukluğuna sahip kişiler en çok değer verdikleri ya da ürktükleri şeylerle ilgili endişe duyarlar.bu sebeple düşüncelerinden korkar ve endişelenmeye başlarlar.bu bir döngü haline gelir ve umutsuz bir ruh hali gelir.
anksiyete genel açılımı ile budur.buna ek olarak; kaygının boyutuna göre fiziksel semptomlar gelişebilir.
ama kendi kendinize aşabilirsiniz.yapmanız gereken tek şey; olabildiğince pozitif olmaya çalışmak ki bu kolay değil fakat anksiyeteye pozitif bir bakış açısıyla giderseniz gittikçe üzerinizdeki etkisi yok olmaya başlar.
örnek olarak ;
anksiyete der ki “ öleceksin”
siz diyeceksiniz ki “ taş gibiyim, hala nefes alıyorum, şükürler olsun’’
anksiyete der ki “ burdan geçersen düşersin”
siz diyeceksiniz ki “ düşeceğim nereden belli? her yerim gayet güçlü.ayrıca düşersemde eğlenceli olur bu aralar hiç uçmadım.”
yani size gelen endişeye makyaj yapın.eğlenceli hale getirin.bunu yapamıyorsanız, kendinizi mutlu edecek şeyler ile sürekli oyalayın.özellikle sosyal olmanızı tavsiye ediyorum.evet pandemide zor ama arkadaşlarınıza gidin ya da onları çağırın.hiç bir şey yapamıyorsanız, mutfaga girin.
kafayı hep dolu tutun.
ve en önemlisi; kaygı geldiğinde dinlemeyin onu.fark ettiğiniz anda dikkatinizi ondan çekin ve kendinizi serbest bırakın.( düşünmemeye calışmak değil, bunu yaparsanız daha fazla düşünürsünüz) bırakın duygu sizi etkilemeye çalışsın ama onu dinlemeyin.
anneniz size söylenirken , kitap okudugunuzu düşünün ya da televizyon izlediğinizi.
orada bir eylem var ama siz onu ekarte ediyorsunuz.
en önemlisi hep pozitif olun.kendinizi hep motive edin.mesela beni alışveriş motive eden bir durumdur.bir şeyler alırım.küçükte olsa , alırım.
müzik dinlerim, insanlarla konusurum.amaç ; kendinizle kalmayı engellemek.
yalnız kaldığınızda düşündüğünüz tek bu olur.başkalarıyla olursanız , kendinizi dinlemeye vaktiniz kalmaz, olsa bile arkadaşlarınız/ sevgiliniz direk modunuzu etkileyebilir.
kısacası reçete ;
pozitif olun/ sürekli hareket edin/ düşünmeyin.
kaygınız üzerine düşünür, çözmeyi denerseniz sadece kendinizi yorarsınız çünkü kafanız hemen farklı bir kaygı daha üretebilir.düşünceyi ekarte edin.zamanla zihin dikkate alınmadığı için bu kaygıyı sizden silecektir.
kendinize inanın! allaha inanın! ve şükredin!
believe, pray , love durumu çok iyi kurtarıcı.
bknz : gamsız olmak.
üstünüze çamurlu su sıçrasa, allahım ne güzel yağmur diyin.
devamını gör...
sadece namaz kılarak cennete gideceğine inanan insan
öncelikle şunu söylemek isterim ki her şey allah'ın taktiridir.
amma velakin allah c.diyor kiki ben kulumun samimi olanını severim.
kıldığımız namazların yaradan allah tarafından yüzümüze çarpılmasını ihtimalide vardır.
cennet namaz oruç merhamet kul hakkı yememek vs gibi şartlar için geçerlidir.
yaradılanı severim yaradandan ötürü diyeceksin kendine merhametli olacaksın ihtiyacı olana bir ağaç'da olsa bir hayvanda olsa insanda olsa elinden geleni yapacaksın ihtiyacı olanını görmeden geçip gidersen bu merhamete sığmaz.
bir cana kıymayacaksın insan olur hayvan olur canı veren canı alacaktır bunun yetkin yoktur. yüzünü dahi görmediğin hakkında hiçbir şey bilmediğin ya da bildiğin bir insana kâfir diyemezsin mesela.
işte bunların hepsini boş geçip sadece namaz kılarak cenneti hayal etmek işi zora sokar.
amma velakin allah c.diyor kiki ben kulumun samimi olanını severim.
kıldığımız namazların yaradan allah tarafından yüzümüze çarpılmasını ihtimalide vardır.
cennet namaz oruç merhamet kul hakkı yememek vs gibi şartlar için geçerlidir.
yaradılanı severim yaradandan ötürü diyeceksin kendine merhametli olacaksın ihtiyacı olana bir ağaç'da olsa bir hayvanda olsa insanda olsa elinden geleni yapacaksın ihtiyacı olanını görmeden geçip gidersen bu merhamete sığmaz.
bir cana kıymayacaksın insan olur hayvan olur canı veren canı alacaktır bunun yetkin yoktur. yüzünü dahi görmediğin hakkında hiçbir şey bilmediğin ya da bildiğin bir insana kâfir diyemezsin mesela.
işte bunların hepsini boş geçip sadece namaz kılarak cenneti hayal etmek işi zora sokar.
devamını gör...
yazmayan yazar
şu an 284 online yazar var. yazan kişi sayısı ise kabaca 8-10 kişi.
kalan 274 kişi ne yazıyor, nereye yazıyor, kime yazıyor, bu 274 kişi ne yapmak, nereye varmak istemektedir falan filan. evet.
kalan 274 kişi ne yazıyor, nereye yazıyor, kime yazıyor, bu 274 kişi ne yapmak, nereye varmak istemektedir falan filan. evet.
devamını gör...
normal sözlük hunidaşlar kulübü

beni de hunidaşınız olarak kabul ettiğinizi varsayıyorum. etmezseniz benden duymuş olmayın ama hepinizin hunilerini çalarım. sonra çaldığım hunileri iki katı fiyatına size satarım. bakın bu kadın şiir yazıyor, edebiyat parçalıyor demeyin, huniler sizi çarpsın ki yaparım.
dip not: kayseriyle aramda organik bir bağ bulunmamaktadır.
devamını gör...
gökhan kırdar
yabancı damat dizisinde çalıyordu hep şarkıları.
devamını gör...
yazarların itiraf köşesi
650 lira elektrik faturası geldi. artık akşamları sofra kuramıyorum. en son makarnaya patates kızartmasına kadar düştük. yakıştı mı bize be. yazıklar olsun.
devamını gör...
güne bir şarkı sözü bırak
öldürmez gerçek aşk, süründürmez
aşk yaşatandır nihayetinde
dünya var olalı beri
ne aşk affetti ihaneti
ne de söndü geride kalanların intikam ateşi
ve tutsaydı eğer sevdalılar verdiği tüm sözleri
dönmeselerdi yarı yoldan
aşk efendimiz olur hükmü alırdı dünyadan
aşk yaşatandır nihayetinde
dünya var olalı beri
ne aşk affetti ihaneti
ne de söndü geride kalanların intikam ateşi
ve tutsaydı eğer sevdalılar verdiği tüm sözleri
dönmeselerdi yarı yoldan
aşk efendimiz olur hükmü alırdı dünyadan
devamını gör...
blind guardian
krefeld, almanya çıkışlı olan power metal grubu blind guardian, 80lerin ortalarında andré olbrich (gitar), hansi kürsch (vokal, bas), marcus siepen (gitar) ve (2005te ayrılan ve yerine frederik ehmkenin getirildiği) thomas thomen stauch (bateri) tarafından kuruldu.
blind guardian adıyla tanınmadan önce grup, lucifers heritage adıyla 1985 ve 1986 yıllarında iki demo albümü çıkardı. blind guardian her zaman j.r.r. tolkien, michael moorcock, margaret weis, tracy hickman, alfred hitchcock gibi fantazi yazarlarının kurgusal dünyalarından, bir o kadar da geleneksel efsanelerden ve destanlardan esinlenmiştir.
stephen kingin kara kule (dark tower) serisinin de, sayısız demons and wizards şarkısında olduğu gibi, grup üzerinde büyük etkisi olduğu somewhere far beyond şarkısından da açıkça anlaşılıyor. yıllar geçtikçe süregelen bir izlenim, grup üyelerini gezgin ozanlar olarak bir arada tuttu. grup üyeleri 1988 yılından, 2005 te baterist, thomas stauch, gruptan ayrılana kadar değişmedi. frederik ehmkenin yerini aldığı stauchun ayrılma nedeni, grubun son albümleri nightfall in middle-earth ve a night at the operayla birlikte aldığı yeni yöndü.
2006’ da a twist in the myth, 2010’da at the edge of time, 2015’de ise son albümleri olan beyond the red mirror’ı çıkardılar.
blind guardian adıyla tanınmadan önce grup, lucifers heritage adıyla 1985 ve 1986 yıllarında iki demo albümü çıkardı. blind guardian her zaman j.r.r. tolkien, michael moorcock, margaret weis, tracy hickman, alfred hitchcock gibi fantazi yazarlarının kurgusal dünyalarından, bir o kadar da geleneksel efsanelerden ve destanlardan esinlenmiştir.
stephen kingin kara kule (dark tower) serisinin de, sayısız demons and wizards şarkısında olduğu gibi, grup üzerinde büyük etkisi olduğu somewhere far beyond şarkısından da açıkça anlaşılıyor. yıllar geçtikçe süregelen bir izlenim, grup üyelerini gezgin ozanlar olarak bir arada tuttu. grup üyeleri 1988 yılından, 2005 te baterist, thomas stauch, gruptan ayrılana kadar değişmedi. frederik ehmkenin yerini aldığı stauchun ayrılma nedeni, grubun son albümleri nightfall in middle-earth ve a night at the operayla birlikte aldığı yeni yöndü.
2006’ da a twist in the myth, 2010’da at the edge of time, 2015’de ise son albümleri olan beyond the red mirror’ı çıkardılar.
devamını gör...
kara delik
bir gök cismi. hakkında çok fazla bilinmeyen olmasına rağmen bilinen az şeyin de toplum tarafından yanlış bilindiği veya abartıldığını düşünüyorum.
görme olayının, görmek istenilen cisimden gözlemciye ışık gelmesi koşulu sağlanmadığı zaman gerçekleşmesi imkansızdır. işte bu yüzden kara delikleri göremiyoruz.
bir gök cisminin çekim kuvvetinden kurtulmak için sahip olunması gereken bir hız vardır, buna kaçış hızı denir. kaçmak isteyen cismin kütlesinden bağımsız, gök cisimlerine göre farklılık gösteren bir hızdır. neyse uzatmayayım, bir kara deliğin kütle çekimi o kadar büyüktür ki belirli bir yakınlıktan sonra kaçış hızı ışık hızından büyük olur. ışık hızı evrenimiz için limit hız olduğu için bu sınırı geçen hiçbir şey geri dönemez. bahsedilen sınıra olay ufku denir.
bir zamanlar bilim adamlarının bir bölümü kara deliklerin bir sistemi tamamen yutabileceği ve hiçbir şey dönemediği için sistemin entropisini de yutacağını böylelikle evrendeki toplam entropinin azalacağını yani termodinamiğin ikinci yasasının ihlal edileceğini söyleyerek böyle bir gök cisminin var olamayacağını söylediler. sonra stephan hawking buldu ki kara delikler vardı ve yasalarla çelişmiyordu: (bkz: hawking radyasyonu).
görme olayının, görmek istenilen cisimden gözlemciye ışık gelmesi koşulu sağlanmadığı zaman gerçekleşmesi imkansızdır. işte bu yüzden kara delikleri göremiyoruz.
bir gök cisminin çekim kuvvetinden kurtulmak için sahip olunması gereken bir hız vardır, buna kaçış hızı denir. kaçmak isteyen cismin kütlesinden bağımsız, gök cisimlerine göre farklılık gösteren bir hızdır. neyse uzatmayayım, bir kara deliğin kütle çekimi o kadar büyüktür ki belirli bir yakınlıktan sonra kaçış hızı ışık hızından büyük olur. ışık hızı evrenimiz için limit hız olduğu için bu sınırı geçen hiçbir şey geri dönemez. bahsedilen sınıra olay ufku denir.
bir zamanlar bilim adamlarının bir bölümü kara deliklerin bir sistemi tamamen yutabileceği ve hiçbir şey dönemediği için sistemin entropisini de yutacağını böylelikle evrendeki toplam entropinin azalacağını yani termodinamiğin ikinci yasasının ihlal edileceğini söyleyerek böyle bir gök cisminin var olamayacağını söylediler. sonra stephan hawking buldu ki kara delikler vardı ve yasalarla çelişmiyordu: (bkz: hawking radyasyonu).
devamını gör...

