alkarısı
lilith'in türk mitolojisindeki karşılığıdır alkarısı (albastı). farklı tasvirleri olsa da genel kanı upuzun saçları, kocaman memeleri olan çirkin mi çirkin bir cin olduğudur. viranelerde yaşar.
lohusa kadınlara, kırkı çıkmamış çocuklara ve atlara musallat olur. alkarısı kırmızı rengi hiç sevmediğinden yeni doğum yapmış kadınların başına kırmızı kurdele takılır ki bu cadı gelmesin. lohusa kadının odasına; maşa, bıçak gibi eşyalar, çörek otu, nazar boncuğu, süpürge ve eşinin bazı giysileri koyulur. bu eşyaların kırkı çıkmamış bebeklerin ve lohusa annenin ciğeriyle beslenen alkarısını korkutacağı ve anne ve bebeğinin ciğerini sökmekten alıkoyacağı düşünülür. hatta bu nedenledir ki kırkı çıkmamış bebek ve annesi evden çıkmaz, yabancıya gösterilmez. ortak noktalardan anlaşılacağı üzere şamanizm temelli bir mitostur, ayrıca (bkz: şamanizm kökenli türk adetleri).
alkarısı ata binmeyi çok sevdiğinden gözüne kestirdiği ata gece boyunca biner hayvancağızı usandırırmış eskiden. tımar edilen atlar gece bitip sabah oldu mu tüyleri birbirine dolanmış, bitap düşmüş halde bulunurmuş. hatta bu cin midir peri midir bilinmez varlığı, at üzerindeyken yakalayıp hizmetkârı olarak kullananlar bile varmış.*
belirtilerden de anlaşılacağı üzere, alkarısı lohusa humması'ndan başka bir şey değildir ve tıbbın gelişmesiyle birlikte bu cin yüzünü göstermez olmuştur.
lohusa kadınlara, kırkı çıkmamış çocuklara ve atlara musallat olur. alkarısı kırmızı rengi hiç sevmediğinden yeni doğum yapmış kadınların başına kırmızı kurdele takılır ki bu cadı gelmesin. lohusa kadının odasına; maşa, bıçak gibi eşyalar, çörek otu, nazar boncuğu, süpürge ve eşinin bazı giysileri koyulur. bu eşyaların kırkı çıkmamış bebeklerin ve lohusa annenin ciğeriyle beslenen alkarısını korkutacağı ve anne ve bebeğinin ciğerini sökmekten alıkoyacağı düşünülür. hatta bu nedenledir ki kırkı çıkmamış bebek ve annesi evden çıkmaz, yabancıya gösterilmez. ortak noktalardan anlaşılacağı üzere şamanizm temelli bir mitostur, ayrıca (bkz: şamanizm kökenli türk adetleri).
alkarısı ata binmeyi çok sevdiğinden gözüne kestirdiği ata gece boyunca biner hayvancağızı usandırırmış eskiden. tımar edilen atlar gece bitip sabah oldu mu tüyleri birbirine dolanmış, bitap düşmüş halde bulunurmuş. hatta bu cin midir peri midir bilinmez varlığı, at üzerindeyken yakalayıp hizmetkârı olarak kullananlar bile varmış.*
belirtilerden de anlaşılacağı üzere, alkarısı lohusa humması'ndan başka bir şey değildir ve tıbbın gelişmesiyle birlikte bu cin yüzünü göstermez olmuştur.
devamını gör...
yazarların gününü özetleyen kelime
tanım sonuna nokta koyar mısınız?
benim günümü bu özetliyor.
benim günümü bu özetliyor.
devamını gör...
normal sözlük yazarlarının okumakta olduğu kitaplar
yeni bir yazar keşfettim. ngũgĩ wa thiong'o adlı kenyalı bir yazar. şu an okuduğum kitabı ‘kargalar büyücüsü’.
kitaba yeni başladım, kalın da bir kitap yaklaşık 800 sayfa. sıkılırım dedim ama harika gidiyor. müthiş bir yazarmış; popüler yazarlara o kadar dalmışım ki onu geç farkettiğim için çok üzgünüm. eğlenerek, ders çıkararak okuyorum.
kitaba yeni başladım, kalın da bir kitap yaklaşık 800 sayfa. sıkılırım dedim ama harika gidiyor. müthiş bir yazarmış; popüler yazarlara o kadar dalmışım ki onu geç farkettiğim için çok üzgünüm. eğlenerek, ders çıkararak okuyorum.
devamını gör...
108 şüphelinin 101'i boğaziçili değil
boğaziçili olmayan bir adamı boğaziçi'ne rektör atamışlar adam hala protestocular boğaziçili değil diyor. he anam he.
devamını gör...
kolay gibi görünen ama çok zor olan şeyler
herhangi bir iş, uğraş, sanat, zanaat alanlarında uzmanlaşmak ya da ustalaşmak olarak örneklenedirilebilecek şeylerdir.
örneğin bir pide ustasının hamur açışı, marangozun ahşap işlemesi, modacının eskiz çizimleri, berberin makas sallaması, oyuncuların sahne performansları, davulcunun atakları vs dışardan göze, kulağa önce iyi, sonra da "aaa ben bunu yaparım yaa!" fikri ile oldukça kolay gözükür, gözükebilir.
ta ki bu veya buna benzer bir ortamda/okulda, ilgili hoca/usta yanında ilgili işi öğrenmeye adım atana dek.
örneğin bir pide ustasının hamur açışı, marangozun ahşap işlemesi, modacının eskiz çizimleri, berberin makas sallaması, oyuncuların sahne performansları, davulcunun atakları vs dışardan göze, kulağa önce iyi, sonra da "aaa ben bunu yaparım yaa!" fikri ile oldukça kolay gözükür, gözükebilir.
ta ki bu veya buna benzer bir ortamda/okulda, ilgili hoca/usta yanında ilgili işi öğrenmeye adım atana dek.
devamını gör...
skull tower
o dönemlerde hurşid ahmet paşa'nın danışmanlığını yaptığım için olayın gelişimini yakinen biliyorum. hatta kendisine sidelic'in böyle bir halt yiyebileceğini defalarca söyledim. tabi bizim askerlerle birlikte kendini patlatabilir tarzında bir ifadem olmadı. bu adama karşı dikkatli olmamız gerektiğini, kendisinden her şeyin beklenebileceğini söylemiştim. ancak ne yalan söyleyeyim adamın böyle bir şey yapabileceği benim dahi aklıma gelmemişti. ama şu noktayı es geçmemek lazım; benim bilgim dışında paşa sidelic'e kendisini kazığa oturtacağını söylemiş, bu mevzunun doğruluğu nedir bilmiyorum tabi. kulaklarımla duymadım. eğer doğruysa, sidelic böyle bir ölüm yerine, tahrip etkisi daha yüksek ve onurlu bir ölümü tercih etmiş oldu. yiğidi öldür ama hakkını ver demişler. düşman da olsa adamın yaptığı azımsanacak iş değil. taktir etmek lazım.
benim uyarılarım karşısında paşa hiç istifini bozmamıştı ''ateş olsa cirmi kadar yer yakar.'' dedi. yalnız adamın cirmi de cirimmiş. o patlamadan sonra tamı tamına 952 adet isyancı kafatası topladık. topladık diyorum çünkü paşa sağ olsun böyle ayak işlerinin başına hep beni veriyordu. kafataslarını topladık ama mevzudan haberimiz yok elbette. paşa beni yanına çağırdı, ''gel bakalım tosbağa! bunlardan kule yapacağız, düşmana gözdağı vereceğiz, sen bu konuda ne düşünüyorsun?'' dedi. dondum kaldım! içimde fırtınalar kopuyor ama paşanın gözü dönmüş, şimdi diyorum ben bu mevzuya karşı çıksam, benim kelleyi de alacak ekleyecek kulenin tepesine, öbür türlüsüne de vicdanım razı gelmiyor. ''tabi paşam siz bilirsiniz ama bu kadar emek, enerji ve vakit kaybına değer mi?'' diye orta yollu bir cevap verdim. sakalını sıvazladı ve düşünceli bir şekilde ''hımmm.'' dedikten sonra ''değer değer! başlatın hazırlıkları.'' dedi. netice de emir demiri kesiyor, benim kabuğuma neler yapmaz ki? istemeye istemeye çekildik huzurdan. o zamanlar ''kanunsuz emir'' kavramından da bihaberiz. daha ortaya çıkmamış bir kavram. bilsem bir dakika durur muyum? ama o dönem bizdeki ana kaide; ''ya emre uy ya da kelleyi ver.'' olduğu için gıkımız çıkmadı. ama mevzu hep içimde ukde olarak kaldı. allah'tan biz tosbağalar uzun yaşayan canlılarız. bu yanlışın düzeltilmesi için elime geçen ilk fırsata tosbağalama atladım. niş'in son valisi olarak kayıtlara geçecek olan midhat paşa'nın danışmanlığına atanmıştım ve mevzuyu kendisine aktardım; ''bakın paşam rahmetli hurşid paşa iyi komutandı falan ama biraz ne bileyim değişik bir adamdı.'' kelimeleri de seçmeye çalışıyorum. ne olur ne olmaz. kelle mevzusu yüzünden kelleden olmayalım derdindeyim. bu şekilde üsluba dikkat ederek kendisine yaşananları anlattım. midhat paşa biraz daha vizyon sahibi bir adamdı. zaten dedi ''niş elden gitti gider tosbağa, bu ayıbın üzerini örtelim.'' tiz gidin yıkın şu kuleyi. hay hay dedim ve sevinç nidaları içerisinde ilgili emri muhataplarına aktardım ve kule yıkıldı.
ama bu seferde sırplar rahat durmadı. osmanlı niş'ten çekildikten sonra gittiler binayı restore ettiler yetmedi yanına birde şapel diktiler. seneler sonra ziyarete gittiğimde 73 tane kafatası saymıştım. şimdilerde ise sayı 58 imiş. turistik merkez oldu artık oralar. olsun tabi kusurları kabul etmek erdemdir. o iş, en başından da söylediğim gibi yanlıştı ama dinletemedik işte paşaya. ha sırplar az mı derseniz? o da ayrı mevzu. o konuya da başka zaman gireriz. neler gördü bu gözler neler! ama başkalarının ayıpları ile kendi ayıbımızı örtemeyiz değil mi?
bu arada ikinci dünya savaşı yıllarında tekrar yolum düştü oralara, sidelic'in büstü henüz dikilmişti. benden duymuş olmayın ama büstteki adamın sidelic'le uzaktan yakından alakası yok. heykeltıraş cidden kötü bir iş çıkarmış.
felix philipp kanitz'ın kulenin ilk halini resmettiği tablosunu da şuraya iliştireyim. kâh kule tam olarak böyle de değildi ama gerçeğe en yakın çizimde budur. eldeki malzeme bu, idare edeceksiniz artık. sizde tosbağa olsaydınız da gerçeğini görseydiniz. ne diyeyim ki...
benim uyarılarım karşısında paşa hiç istifini bozmamıştı ''ateş olsa cirmi kadar yer yakar.'' dedi. yalnız adamın cirmi de cirimmiş. o patlamadan sonra tamı tamına 952 adet isyancı kafatası topladık. topladık diyorum çünkü paşa sağ olsun böyle ayak işlerinin başına hep beni veriyordu. kafataslarını topladık ama mevzudan haberimiz yok elbette. paşa beni yanına çağırdı, ''gel bakalım tosbağa! bunlardan kule yapacağız, düşmana gözdağı vereceğiz, sen bu konuda ne düşünüyorsun?'' dedi. dondum kaldım! içimde fırtınalar kopuyor ama paşanın gözü dönmüş, şimdi diyorum ben bu mevzuya karşı çıksam, benim kelleyi de alacak ekleyecek kulenin tepesine, öbür türlüsüne de vicdanım razı gelmiyor. ''tabi paşam siz bilirsiniz ama bu kadar emek, enerji ve vakit kaybına değer mi?'' diye orta yollu bir cevap verdim. sakalını sıvazladı ve düşünceli bir şekilde ''hımmm.'' dedikten sonra ''değer değer! başlatın hazırlıkları.'' dedi. netice de emir demiri kesiyor, benim kabuğuma neler yapmaz ki? istemeye istemeye çekildik huzurdan. o zamanlar ''kanunsuz emir'' kavramından da bihaberiz. daha ortaya çıkmamış bir kavram. bilsem bir dakika durur muyum? ama o dönem bizdeki ana kaide; ''ya emre uy ya da kelleyi ver.'' olduğu için gıkımız çıkmadı. ama mevzu hep içimde ukde olarak kaldı. allah'tan biz tosbağalar uzun yaşayan canlılarız. bu yanlışın düzeltilmesi için elime geçen ilk fırsata tosbağalama atladım. niş'in son valisi olarak kayıtlara geçecek olan midhat paşa'nın danışmanlığına atanmıştım ve mevzuyu kendisine aktardım; ''bakın paşam rahmetli hurşid paşa iyi komutandı falan ama biraz ne bileyim değişik bir adamdı.'' kelimeleri de seçmeye çalışıyorum. ne olur ne olmaz. kelle mevzusu yüzünden kelleden olmayalım derdindeyim. bu şekilde üsluba dikkat ederek kendisine yaşananları anlattım. midhat paşa biraz daha vizyon sahibi bir adamdı. zaten dedi ''niş elden gitti gider tosbağa, bu ayıbın üzerini örtelim.'' tiz gidin yıkın şu kuleyi. hay hay dedim ve sevinç nidaları içerisinde ilgili emri muhataplarına aktardım ve kule yıkıldı.
ama bu seferde sırplar rahat durmadı. osmanlı niş'ten çekildikten sonra gittiler binayı restore ettiler yetmedi yanına birde şapel diktiler. seneler sonra ziyarete gittiğimde 73 tane kafatası saymıştım. şimdilerde ise sayı 58 imiş. turistik merkez oldu artık oralar. olsun tabi kusurları kabul etmek erdemdir. o iş, en başından da söylediğim gibi yanlıştı ama dinletemedik işte paşaya. ha sırplar az mı derseniz? o da ayrı mevzu. o konuya da başka zaman gireriz. neler gördü bu gözler neler! ama başkalarının ayıpları ile kendi ayıbımızı örtemeyiz değil mi?
bu arada ikinci dünya savaşı yıllarında tekrar yolum düştü oralara, sidelic'in büstü henüz dikilmişti. benden duymuş olmayın ama büstteki adamın sidelic'le uzaktan yakından alakası yok. heykeltıraş cidden kötü bir iş çıkarmış.
felix philipp kanitz'ın kulenin ilk halini resmettiği tablosunu da şuraya iliştireyim. kâh kule tam olarak böyle de değildi ama gerçeğe en yakın çizimde budur. eldeki malzeme bu, idare edeceksiniz artık. sizde tosbağa olsaydınız da gerçeğini görseydiniz. ne diyeyim ki...
devamını gör...
inci küpeli kız
ressamın kendi dilinde, meisje met de parel.
bugüne sadece 34 resmi gelebilmiş, barok dönem ressamı johannes vermeer'in 1665'te yaptığı, 44,5 cm × 39 cm. lik küçücük bir yağlıboya portre. resim 1903'ten beri muritshuis kraliyet resim galerisi'nde, lahey'de bulunuyor. resimdeki model kimdir bilinmiyor.

bir resmin nihai haline gelinceye kadar hangi süreçlerden geçtiği, ressamın çalışma esnasında neleri yok edip, nelerin kalmasına karar verdiği, altta yatan renkleri, çizgileri, kompozisyondaki farklılaşmayı bugün bazı teknik olanaklarla anlamak mümkün. bilgilenmek hak olabilir ona itiraz edemem ama esasen konu bir resim olduğunda sanki bu incelemeler ressamın özeline çomak sokmak gibi geliyor bana. nihayetinde ressam, tuval yüzeyindeki ikna/tatmin noktasına geldiğinde resminin bittiğine ve başkaları tarafından görülebilir olduğuna karar vermiş, tuvali karşısına son haliyle koyduğunda pişmanlıklarını, beceriksizliklerini, kararsızlıklarını geride bırakmış olur. onları deşip, faş etmek; işte bu noktada biraz hoşnutsuzum ben.
inci küpeli kız da böyle bir didiklenmeye maruz kaldı. güya resmin "bilinmeyen yönleri" ortaya çıkartıldı. onlara değinecek değilim isteyen bu linkten detayları okuyabilir.
ben, esas olarak "inci küpeli kız" resminden yola çıkan, önce hakkında yazılmış bir roman ve romandan uyarlanan bir filmden * feyz alarak bir başka ressamın yaptığı bir portreyi buraya iliştirmek isterim. bir neş'e erdok resmini.
suretlerin ruhlarını ifşa ettiği, simgelerle bezenmiş ve genellikle ressamın tanıklığının ürünleri olan resimlerin sahibi, toplumsal gerçekçiliğin öncüsü sayılan, figüratif resmin en önemli ressamlarından biridir neş'e erdok.
erdok, resimlerinin çoğuna isim verir ama bu portede "inci küpeli kız" olarak isim vermiş miydi, resmi yakından görmüş biri olarak bunu hatırlamıyorum. ama zaten temanın inci küpeli kız olduğuna dair su götürmez çok ip ucu var elimizde. elbette figürün pozu vermeer'inkiyle aynı değil. ama o mavi kurdele bunu anlamamız için neredeyse tek başına yeterli.
bugüne sadece 34 resmi gelebilmiş, barok dönem ressamı johannes vermeer'in 1665'te yaptığı, 44,5 cm × 39 cm. lik küçücük bir yağlıboya portre. resim 1903'ten beri muritshuis kraliyet resim galerisi'nde, lahey'de bulunuyor. resimdeki model kimdir bilinmiyor.

bir resmin nihai haline gelinceye kadar hangi süreçlerden geçtiği, ressamın çalışma esnasında neleri yok edip, nelerin kalmasına karar verdiği, altta yatan renkleri, çizgileri, kompozisyondaki farklılaşmayı bugün bazı teknik olanaklarla anlamak mümkün. bilgilenmek hak olabilir ona itiraz edemem ama esasen konu bir resim olduğunda sanki bu incelemeler ressamın özeline çomak sokmak gibi geliyor bana. nihayetinde ressam, tuval yüzeyindeki ikna/tatmin noktasına geldiğinde resminin bittiğine ve başkaları tarafından görülebilir olduğuna karar vermiş, tuvali karşısına son haliyle koyduğunda pişmanlıklarını, beceriksizliklerini, kararsızlıklarını geride bırakmış olur. onları deşip, faş etmek; işte bu noktada biraz hoşnutsuzum ben.
inci küpeli kız da böyle bir didiklenmeye maruz kaldı. güya resmin "bilinmeyen yönleri" ortaya çıkartıldı. onlara değinecek değilim isteyen bu linkten detayları okuyabilir.
ben, esas olarak "inci küpeli kız" resminden yola çıkan, önce hakkında yazılmış bir roman ve romandan uyarlanan bir filmden * feyz alarak bir başka ressamın yaptığı bir portreyi buraya iliştirmek isterim. bir neş'e erdok resmini.
suretlerin ruhlarını ifşa ettiği, simgelerle bezenmiş ve genellikle ressamın tanıklığının ürünleri olan resimlerin sahibi, toplumsal gerçekçiliğin öncüsü sayılan, figüratif resmin en önemli ressamlarından biridir neş'e erdok.
erdok, resimlerinin çoğuna isim verir ama bu portede "inci küpeli kız" olarak isim vermiş miydi, resmi yakından görmüş biri olarak bunu hatırlamıyorum. ama zaten temanın inci küpeli kız olduğuna dair su götürmez çok ip ucu var elimizde. elbette figürün pozu vermeer'inkiyle aynı değil. ama o mavi kurdele bunu anlamamız için neredeyse tek başına yeterli.
devamını gör...
normal sözlük yazarlarının karalama defteri
iyi bir insan olacağımıza dair söz verdiklerimiz gidince ne yapıyorduk? ben hiç çalışmadım buraya.
tam kırk gün oluyor bugün. seni görmeyeli, sesini duymayalı, mesajını almayalı. varlığıyla anlam bulduğun insanın varlığından bihaber olmak nedir, bunu bilir misin? bir zamanlar veya belki halen belki yüzyıl sonra da eline batan dikeni dünyanın en tehlikeli nesnesi sayan ben için elini kırk gün göremeyişimin derin sancısı nedir, ya bunu?
giden gitmiştir diye başlayan afili ve vurdumduymaz cümlelerle büyüdüm. gidenin benden de bin parça alıp götüreceğini bana söylememişlerdi. dönüp hangi parçamı nerde bıraktın acaba diye düşünüyorum. bin yolda bin parça bulsam ve yine şen kahkahalar atsam diye.
tam kırk gün oluyor bugün. ben artık asla ben olmayan biriyle yaşamaya alıştım sanıyorum artık. yalnız ve sadece bir nebze de olsa yokluğuna alışmak dilerdim. cehennemin öbür adı, dipsiz bir uçurum, bir gayya kuyusu. ne kadar kötü ne kadar korkunç ne kadar berbat şey varsa o şair gibi tuttum yokluğuna tamamladım.
tam kırk gün oluyor bugün. kırk gün geçince güzel şeyler yazacağım ve şen kahkahalarımı yeniden atacağım diye söz verdim kendime. ancak artık güzel şeylere ve şen kahkahalara kırk yıl daha erişemeyecek sanıyorum kendimi. giderken beni tüm güzel duygulardan uzakta bir köşede bırakacağını da söylemedin, buna da aşk olsun. tüm güzel şeylerle beraber yollardan bin parçamı alıp da aynı köşeye dönersen beni bulamayacaksın. o köşede artık bir boşluk var. günleri sayan bir boşluk. bugün kırkı bitirdi, birden farkı yok.
tam kırk gün oluyor bugün. seni görmeyeli, sesini duymayalı, mesajını almayalı. varlığıyla anlam bulduğun insanın varlığından bihaber olmak nedir, bunu bilir misin? bir zamanlar veya belki halen belki yüzyıl sonra da eline batan dikeni dünyanın en tehlikeli nesnesi sayan ben için elini kırk gün göremeyişimin derin sancısı nedir, ya bunu?
giden gitmiştir diye başlayan afili ve vurdumduymaz cümlelerle büyüdüm. gidenin benden de bin parça alıp götüreceğini bana söylememişlerdi. dönüp hangi parçamı nerde bıraktın acaba diye düşünüyorum. bin yolda bin parça bulsam ve yine şen kahkahalar atsam diye.
tam kırk gün oluyor bugün. ben artık asla ben olmayan biriyle yaşamaya alıştım sanıyorum artık. yalnız ve sadece bir nebze de olsa yokluğuna alışmak dilerdim. cehennemin öbür adı, dipsiz bir uçurum, bir gayya kuyusu. ne kadar kötü ne kadar korkunç ne kadar berbat şey varsa o şair gibi tuttum yokluğuna tamamladım.
tam kırk gün oluyor bugün. kırk gün geçince güzel şeyler yazacağım ve şen kahkahalarımı yeniden atacağım diye söz verdim kendime. ancak artık güzel şeylere ve şen kahkahalara kırk yıl daha erişemeyecek sanıyorum kendimi. giderken beni tüm güzel duygulardan uzakta bir köşede bırakacağını da söylemedin, buna da aşk olsun. tüm güzel şeylerle beraber yollardan bin parçamı alıp da aynı köşeye dönersen beni bulamayacaksın. o köşede artık bir boşluk var. günleri sayan bir boşluk. bugün kırkı bitirdi, birden farkı yok.
devamını gör...
yazları yapılan kuran kursuna gitmediği için dayak yiyen efsane nesil
gitmiştim bir dönem, sonra saçma geldi gitmemeye başladım.
evden cüz alıp çıkıyordum, dışarda takılıp geri geliyordum.
tabi öğrenmiş peder bey, sağlam bir zılgıt yemiştim. ama kar etmedi tabi.
yine kaçtım, hep kaçtım.. tersti çünkü bana. en nihayetinde tamamen terk ettik o yolları.
evden cüz alıp çıkıyordum, dışarda takılıp geri geliyordum.
tabi öğrenmiş peder bey, sağlam bir zılgıt yemiştim. ama kar etmedi tabi.
yine kaçtım, hep kaçtım.. tersti çünkü bana. en nihayetinde tamamen terk ettik o yolları.
devamını gör...
anın fotoğrafı
kedili evde asla iş bitmez. bakın kanıt.

dinlenmeyeyim mi ben?
çocuğum sen ne istiyorsun çamaşırlardan. yıkanmış asılmış mis gibi. uyuyacağım zalımın oğlu.

bu cokcok beni öldürecek ortalıktan kaybolduysa kesin bir haltlar yiyor demek. sen dün gece odamın kapısını aç. casperla birlikte terasa çık. gece bir miyav sesleri gözümü açtım terasta neymiş sineklik varmış gelmiyormuş. acaba oraya nasıl geçtin diye sormazlar mı kediye? oraya nasıl geçtiysen gel geri buraya. sinirli sinirli kalktım yataktan zaten içeri almamla odadan kaçması bir oldu biliyor başına gelecekleri.
yattım uyuyacağım tam dalacağım aa casper. o çıktıysa onu casper çıkarmıştır terasa dedim. çıktım baktım kimse yok. geri girdim yattım yok bir daha kalktım aşağı indim tek tek bütün odalara baktım casper yok. delireceğim gece 03.00 nerede bu dingil. ev halkı tabi benim kontrolsüz tavırlarıma uyandı. geri terasa geldik hayda karşı terasta. geçen sefer arka terastan yine böyle kapı açıp geçmişlerdi oraya geçip almıştım bu sefer imkan yok.
hayır yan komşu kediden çok korkuyor düşünsenize benim odam diye kadının odasına girmiş kadınla gece denk gelmişler evde kıyamet kıyamet.
neyse bağır çağır yarım saat dil dök geldi bu tarafa. şuan cezalı bu hafta yaş mama yok. ve bugün yanıma hiç yanaştırmadım. gündüz bir ara yanlışlıkla casper dedim nasıl koştu geldi dikti gözlerini bana. hadi kaybol git burdan dedim suratını asıp geri gitti.
ne yapacağım ben bu haydutu bilmem anlık bir oda kitlemeyi unutalım hemen terastalar. kesin bir çözüm bulmak lazım püff.

dinlenmeyeyim mi ben?
çocuğum sen ne istiyorsun çamaşırlardan. yıkanmış asılmış mis gibi. uyuyacağım zalımın oğlu.

bu cokcok beni öldürecek ortalıktan kaybolduysa kesin bir haltlar yiyor demek. sen dün gece odamın kapısını aç. casperla birlikte terasa çık. gece bir miyav sesleri gözümü açtım terasta neymiş sineklik varmış gelmiyormuş. acaba oraya nasıl geçtin diye sormazlar mı kediye? oraya nasıl geçtiysen gel geri buraya. sinirli sinirli kalktım yataktan zaten içeri almamla odadan kaçması bir oldu biliyor başına gelecekleri.
yattım uyuyacağım tam dalacağım aa casper. o çıktıysa onu casper çıkarmıştır terasa dedim. çıktım baktım kimse yok. geri girdim yattım yok bir daha kalktım aşağı indim tek tek bütün odalara baktım casper yok. delireceğim gece 03.00 nerede bu dingil. ev halkı tabi benim kontrolsüz tavırlarıma uyandı. geri terasa geldik hayda karşı terasta. geçen sefer arka terastan yine böyle kapı açıp geçmişlerdi oraya geçip almıştım bu sefer imkan yok.
hayır yan komşu kediden çok korkuyor düşünsenize benim odam diye kadının odasına girmiş kadınla gece denk gelmişler evde kıyamet kıyamet.
neyse bağır çağır yarım saat dil dök geldi bu tarafa. şuan cezalı bu hafta yaş mama yok. ve bugün yanıma hiç yanaştırmadım. gündüz bir ara yanlışlıkla casper dedim nasıl koştu geldi dikti gözlerini bana. hadi kaybol git burdan dedim suratını asıp geri gitti.
ne yapacağım ben bu haydutu bilmem anlık bir oda kitlemeyi unutalım hemen terastalar. kesin bir çözüm bulmak lazım püff.
devamını gör...
oruç tutmayanın başı ağrısın
yetmiyor müdür, bunlara ibadet etmek yetmiyor sadece. tüm dünya hatta galaksi ibadet etmeli, etmeyen de saygı duymalı bunlara ibadet ederken.
tuttuğu tüm oruçların sevaplarını alıp götürecek türden abuk subuk, ayrımcılık içeren bir beddua. yine hoşgörüden geberiyoruz maşallah!
tuttuğu tüm oruçların sevaplarını alıp götürecek türden abuk subuk, ayrımcılık içeren bir beddua. yine hoşgörüden geberiyoruz maşallah!
devamını gör...
karkamış savaşı
firavun ikinci neko asya'ya doğru genişleme ve babil ilerlemesini durdurma niyetindeydi. asur kralı asur-uballit ıı (son asur hükümdarı) ile ittifak yaptı ve milattan önce 609 yılında babillilerin üstüne yürüdü. milattan önce 605 yılında babil krallığı ile yaptığı karkamış savaşı sonrasında ordusu; o zamanlar babasının asur ilerleyişinde ordulara komutanlık yapan, sonrasında ise yeni babil imparatorluğu'nun kurucusu olacak ve kudüs'ü fethedecek ıı. nebukadnezar'ın ordusu karşısında ağır bir mağlubiyet aldı. bu savaş sonucunda mısır suriye'den çekildi, asur devleti bağımsızlığını kaybetti ve babil devleti ekonomik güç kazanmıştı. nebukadnezar tahta geçmişti ve basra körfezi'ne kadar uzanan bir imparatorluk kurdu.
savaşın gerçekleşmesi süresince biraz sebeplerinden de bahsetmemiz gerekirse asur başkenti ninova m.ö 612'de babil işgaline uğradı. yeni başkenti harran'a taşıdılar fakat burası da m.ö 610 yılında tekrar babiller tarafından işgal edildi. başkent karkamış'a taşındı. asur kralı babil üzerine yürürken bahsettiğimiz mısır desteğini de almıştı. tarihçilerin bir kısmı neko'nun asur devletine yardım için, bir kısmı da asur devletinin güçsüzlüğünden faydalanmak için bu sefere çıktığını söyler. beklenmedik bir şekilde gelişen babil ordusunun yeni başkent önündeki baskısı orduları mağlup eder. mısırlıların yardıma giderken josiah ile megiddo'da yaptıkları çatışmanın da orduyu yıpratması göz önüne alınmalıdır. buna karşılık babil ordusunun da tamamının savaşta olmadığını, büyük ordunun gelecekteki muharebe yerine gönderildiğini de biliyoruz.
bu savaşın kayıtları şu an british museum'da bulunan nebuchadnezzar chronicles denen tarih yazmalarında bulunmaktadır. yazılanlara göre savaş alanından kaçanlar bile öldürülmüş, hiç kimse ülkesine geri dönememiştir. savaş incil'de ve yeremya kitabı'nda da geçmektedir.
kaynakça ve daha fazlası: britannica - topic carchemish: vikipedi - karkamış savaşı, wikipedia - battle of carchemish, vikipedi - ıı. nebukadnezar, wikipedia - nebuchadnezzar ıı, vikipedi - neko ıı, wikipedia - necho ıı, arsbellica.it - battle of carchemish,
savaşın gerçekleşmesi süresince biraz sebeplerinden de bahsetmemiz gerekirse asur başkenti ninova m.ö 612'de babil işgaline uğradı. yeni başkenti harran'a taşıdılar fakat burası da m.ö 610 yılında tekrar babiller tarafından işgal edildi. başkent karkamış'a taşındı. asur kralı babil üzerine yürürken bahsettiğimiz mısır desteğini de almıştı. tarihçilerin bir kısmı neko'nun asur devletine yardım için, bir kısmı da asur devletinin güçsüzlüğünden faydalanmak için bu sefere çıktığını söyler. beklenmedik bir şekilde gelişen babil ordusunun yeni başkent önündeki baskısı orduları mağlup eder. mısırlıların yardıma giderken josiah ile megiddo'da yaptıkları çatışmanın da orduyu yıpratması göz önüne alınmalıdır. buna karşılık babil ordusunun da tamamının savaşta olmadığını, büyük ordunun gelecekteki muharebe yerine gönderildiğini de biliyoruz.
bu savaşın kayıtları şu an british museum'da bulunan nebuchadnezzar chronicles denen tarih yazmalarında bulunmaktadır. yazılanlara göre savaş alanından kaçanlar bile öldürülmüş, hiç kimse ülkesine geri dönememiştir. savaş incil'de ve yeremya kitabı'nda da geçmektedir.
kaynakça ve daha fazlası: britannica - topic carchemish: vikipedi - karkamış savaşı, wikipedia - battle of carchemish, vikipedi - ıı. nebukadnezar, wikipedia - nebuchadnezzar ıı, vikipedi - neko ıı, wikipedia - necho ıı, arsbellica.it - battle of carchemish,
devamını gör...
normal sözlük yazarlarının çektiği fotoğraflar

canım üzgün serçem.
edit: bu fotoğrafı çektiğimde çok melankolik ama bir o kadar da huzurlu bir dönemdeydim. o serçeye dedim ki " gülüm zaten ömrün bir kaç yıl, daha ne gördün ki bu hayatta? bütün ömrünce üç kilo tohum yiyip öleceksin. ya biz insanlar?"
bu güzel serçenin yorgun ve bitmiş hali beni çok etkiledi. elli gramlık bir kuşcağızın yaşam mücadelesini gördüm onda. biz hayatla boğuşurken dünya bizim için planlar yapıyor sanrısındayız. en küçük böcekten en büyük ağaca tek gayemiz hayatta kalmak aslında. ayrıntılarda boğuluyoruz. yetmiyoruz, yetiştiremiyoruz....
devamını gör...
plasebo etkisi
kısaca iyileşmeye inanmaktır.
plasebo etkisi bilindiği üzere hastanın kendi kendine düşünce yoluyla iyileştirmesi üzerine yöneliktir. bu yöntemle tedavide kullanılan ilaç yerine boş ilaç verilebilir ya da sahte bir operasyon yapılabilir
ve bu insanların belli bir kısmı hiç analiz etmeden gerçek ilacı ya da tedaviyi aldıkları düşüncesini kabul eder, ona inanır ve teslim olur.
(bu durumda otonom sinir sistemi tam olarak ilaç ya da tedaviyle olan kimyasalları kendi yapmaya ve vücudu buna göre programlamaya başlar)
plasebo etkisinin bize anlattığı şey kısaca şudur: her şeyden önce bu durumda iyileştirmeyi gerçekleştiren dışarıdan alınan madde değil.
vücudun iyileşmesini, var olan bir iç potansiyel sağlıyor. bu da zihin ile beden arasında bir bağlantının var olması anlamına geliyor. yani o hap; içen kişi içen mümküniyeti, umudu temsil ediyor.
*****
bir kişi üzerinde deneyince işe yaradığını görebilirsiniz. tedavi gören bir hastaya iyi şeyler söyleyerek, iyileşeceğine inandırarak psikolojik destek verirseniz hastanın iyileşme süresi kısalır.
plasebo etkisi bilindiği üzere hastanın kendi kendine düşünce yoluyla iyileştirmesi üzerine yöneliktir. bu yöntemle tedavide kullanılan ilaç yerine boş ilaç verilebilir ya da sahte bir operasyon yapılabilir
ve bu insanların belli bir kısmı hiç analiz etmeden gerçek ilacı ya da tedaviyi aldıkları düşüncesini kabul eder, ona inanır ve teslim olur.
(bu durumda otonom sinir sistemi tam olarak ilaç ya da tedaviyle olan kimyasalları kendi yapmaya ve vücudu buna göre programlamaya başlar)
plasebo etkisinin bize anlattığı şey kısaca şudur: her şeyden önce bu durumda iyileştirmeyi gerçekleştiren dışarıdan alınan madde değil.
vücudun iyileşmesini, var olan bir iç potansiyel sağlıyor. bu da zihin ile beden arasında bir bağlantının var olması anlamına geliyor. yani o hap; içen kişi içen mümküniyeti, umudu temsil ediyor.
*****
bir kişi üzerinde deneyince işe yaradığını görebilirsiniz. tedavi gören bir hastaya iyi şeyler söyleyerek, iyileşeceğine inandırarak psikolojik destek verirseniz hastanın iyileşme süresi kısalır.
devamını gör...
sen ve kendin
bir necati tosuner kitabıdır.
necati tosuner okumak çok zor benim için. gerçekten zor. anlamıyor değilim yazdıklarını. aslında çok iyi anladığım için zor. necati tosuner’i anlamak canımı yakıyor. her bitirdiğim kitabının son kitap olacağına karar verip sonra da gidip başka bir kitabını okuyorum. necati tosuner sayesindedir ki acıyı bal eğledim.
bazen necati tosuner okumak daha tam kabuk bağlamamış bir yaranın üzerindeki yumuşak kabuğu tırnaklarımla kazıyıp akan kanın akışını zevkle izlemekmiş gibi geliyor bana. bazen de çok hasta olmanın getirdiği can yakan sorumsuzluk duygusu çörekleniyor içime yazarın kitaplarını okurken. ama her seferinde sırtımdaki küfelerce acıyla kitaplarına geri dönüyorum. acıya, hüzne bağımlı bir bumerang gibiyim.
sen ve kendin adı gibi bir kitap. yazar kendisi ile yüzleşmek için yazmış kitabı. okuyucu sadece bir baba oğul dalaşmasının ortasında kalmış misafir gibi kenardan köşeden izleyebiliyor olan biteni, içinde bir huzursuzluk ve kendi geleceğine dair keskin ama kısa süreli bir tedirginlikle.
yine de kitap bitince uzun süre ağladıktan sonra gelen o sakin ve huzurlu ruh haline giriyor insan. sırf bunun için bile okunmaya değer.
necati tosuner okumak çok zor benim için. gerçekten zor. anlamıyor değilim yazdıklarını. aslında çok iyi anladığım için zor. necati tosuner’i anlamak canımı yakıyor. her bitirdiğim kitabının son kitap olacağına karar verip sonra da gidip başka bir kitabını okuyorum. necati tosuner sayesindedir ki acıyı bal eğledim.
bazen necati tosuner okumak daha tam kabuk bağlamamış bir yaranın üzerindeki yumuşak kabuğu tırnaklarımla kazıyıp akan kanın akışını zevkle izlemekmiş gibi geliyor bana. bazen de çok hasta olmanın getirdiği can yakan sorumsuzluk duygusu çörekleniyor içime yazarın kitaplarını okurken. ama her seferinde sırtımdaki küfelerce acıyla kitaplarına geri dönüyorum. acıya, hüzne bağımlı bir bumerang gibiyim.
sen ve kendin adı gibi bir kitap. yazar kendisi ile yüzleşmek için yazmış kitabı. okuyucu sadece bir baba oğul dalaşmasının ortasında kalmış misafir gibi kenardan köşeden izleyebiliyor olan biteni, içinde bir huzursuzluk ve kendi geleceğine dair keskin ama kısa süreli bir tedirginlikle.
yine de kitap bitince uzun süre ağladıktan sonra gelen o sakin ve huzurlu ruh haline giriyor insan. sırf bunun için bile okunmaya değer.
devamını gör...
13 mayıs 2021 doların 8.50 tl olması
bayram bereketiyle (?) geldi.
devamını gör...
düşünüyorum öyleyse vurun
bir ilhan selçuk kitabıdır.
dünya sanki bir yanlış anlaşılmalar tarihidir. kimse kimsenin ne demek istediğini tam olarak anlayamıyor. kimisi karşındaki yanlış anlamaya şartlanmış, bir şey söylese de yanlış anlasam diye tetikte beklemekte. kimisi aklı yetmediği için yanlış anlayıp anlatanın zekasından şüphelenecek kadar vahim bir durumda. kimisi ise yanlış anlıyor herkesi çünkü dinlemek o kadar zor ki içinde mantığın kırıntısı bile olan cümleleri.
ilhan selçuk bir dönem sıklıkla köşe yazılarını okuduğum bir yazardı. ama o şimdiki köşe yazarlarından biraz farklı. şimdilerde el üstünde tutulan fason muhalif yılmaz özdil gibi üç kelimelik cümleler kurup, her cümleden sonra dört satır ara verip herkesin bildiği şeyleri sanki sadece kendisi biliyormuş gibi anlatanlardan değil.
ilhan selçuk’un yazdığı her köşe yazısı edebi bir eser niteliğinde. çalakalem yazmamış hiçbir yazıyı. sanki günlük köşe yazıları değil de kapsamlı denemeler gibi ve büyük ustanın mizahi yanına da diyecek yok. okuduğum zaman aldığım keyfi hala da unutmadım. iyi köşe yazısı da iyi edebiyattır.
dünya sanki bir yanlış anlaşılmalar tarihidir. kimse kimsenin ne demek istediğini tam olarak anlayamıyor. kimisi karşındaki yanlış anlamaya şartlanmış, bir şey söylese de yanlış anlasam diye tetikte beklemekte. kimisi aklı yetmediği için yanlış anlayıp anlatanın zekasından şüphelenecek kadar vahim bir durumda. kimisi ise yanlış anlıyor herkesi çünkü dinlemek o kadar zor ki içinde mantığın kırıntısı bile olan cümleleri.
ilhan selçuk bir dönem sıklıkla köşe yazılarını okuduğum bir yazardı. ama o şimdiki köşe yazarlarından biraz farklı. şimdilerde el üstünde tutulan fason muhalif yılmaz özdil gibi üç kelimelik cümleler kurup, her cümleden sonra dört satır ara verip herkesin bildiği şeyleri sanki sadece kendisi biliyormuş gibi anlatanlardan değil.
ilhan selçuk’un yazdığı her köşe yazısı edebi bir eser niteliğinde. çalakalem yazmamış hiçbir yazıyı. sanki günlük köşe yazıları değil de kapsamlı denemeler gibi ve büyük ustanın mizahi yanına da diyecek yok. okuduğum zaman aldığım keyfi hala da unutmadım. iyi köşe yazısı da iyi edebiyattır.
devamını gör...
hangi yazar gözünde nasıl canlanıyor sorusu
devamını gör...
her sabah kahve içmek
sadece sabah değil, her gün ve gün içinde çok defa yaptığım eylem. canım mı sıkıldı yap bi kahve, neşem yerinde hoop bi kahve, uykum gelmiyo bi kahve içeyim de uykum gelsin. sebepler mi kahve içiriyor, kahve içmek için mi sebep arıyorum orası muamma. bildiğim şu ki, ben bağımlı değilim tiryakisi olmuşum
devamını gör...

