ilk soru şudur: bilimin nesnesi nedir?
bu soruya verilebilecek en anlamlı, en anlaşılır yanıt mevzubahis nesnenin “hakikat” olduğudur. eğer kişinin tini ve yüreği henüz sakatlanmadıysa, o zaman “hakikatin” araştırılmasına yönelik çaba, içinde büyük bir coşku uyandırmalıdır. ama, bu cevabından ardından bir “ama” ortaya çıkar.
acaba “hakikati” bilebilme kudretine sahip miyiz?
şöyle görünür: biz sınırlı insanlar ile kendinde ve kendi için var olan “hakikat” arasında bir eşitsizlik vardır. peşinden sonlu ile sonsuz arasındaki köprü sorusu doğar. “tanrı hakikattir” , onu nasıl bilebiliriz?

alçak gönüllülük ve mülayimlik gibi erdemler söz konusu arzuyla çelişkili gibi dururlar. fakat öte yandan “hakikatin” bilinip bilinemeyeceğini soran başkaları ise yaşamlarını sonlu amaçlarının sıradanlığı içinde sürdürme gayretlerine ilişkin tutarlı bir gerekçe bulma amacı taşırlar. bu tür bir alçak gönüllüğün bu noktada pek bir kıymeti olmayacaktır. “ben, zavallı solucan, hakikati nasıl bilebilirim?” sorusu artık geride kalmış yerini kibir ve kuruntu almış ve bazıları dolaysızca “hakikatin” ellerinin altında olduğunu sanmaya başlamışlardır. gençlere, daha şimdiden “dinsel ve törel hakikate” sahip olduklarına dair bir inanç aşılanmaya başlamıştır. özellikle bu bakımdan bütün bir olgunluk çağının; gerçekliği yitirmiş, taşlaşmış ve kemikleşmiş olduğu söylenir.
gençlik derler, şafağın parlak ışığını görür oysa ihtiyar dünya, kendini günlerin cürufunda ve bataklığında bulur.

tikel bilimleri, ne pahasına olursa olsun elde edilmesi gereken şeylermiş gibi gösterirler fakat yalnızca dışsal yaşam amaçlarının araçları olarak. tüm bunlara baktığımızda, “hakikatin” bilgisine erişmeye dönük çabanın ve araştırma arzusunun engellenmesine neden olan şeyin alçak gönüllülük değil, aksine insanın “hakikate” daha şimdiden kendinde ve kendi için sahip olduğuna değgin kanıdır. yaşlılar, gençlere umutla bakarlar kuşkusuz. çünkü onlar, dünyayı iyiye yöneltecek ve bilimi ilerleteceklerdir. ama bu umut, onlar ancak şimdi oldukları gibi kalmadıklarında, tinden gelen ve üstün olan emek verme sürecini sırtlandıklarında yaşar.

hakikate karşı görünürde alçak gönüllü olmanın bir başka şekli daha vardır. bu, “hakikate” karşı hafif bir kayıtsızlıktır. örneğin: isa’ya karşı pilatus’un durumunda olduğu gibi. pilatus: “hakikat” nedir? diye soruyordu. tüm vazifelerini yerine getirmiş, yapabileceklerini yapmış ve artık her şey önemsiz gibi davranmaya karar vermiş olan birinin edasıyla. solomon’un “her şey boştur” dediği anlamda. bu noktada, geriye kalan yalnızca öznel bir kofluktur.

ayrıca, “hakikatin” bilgisine ulaşma gayretinin karşısına korkaklık da bir engel olarak çıkabilir. tembel bir zihin için şunu söylemek kolaydır: felsefeyi ciddiye almamak lazımdır, mantık üzerine de çok şey söylenir durur ama bizi olduğumuz gibi bırakması gerekir. zannedilir ki, düşünce, tasarımların sıradan çemberinin ötesine geçerse kötü bir yola girecektir. kişi, böylece kendini bir denize bırakacak, orada düşüncenin dalgalarıyla bir ileri bir geri savrulacak ve sonunda yine o boşu boşuna ayrıldığı zamansallık kumsalına geri dönecektir. böyle bir zâviyenin, dünyada neyi doğurduğunu görürüz. kişi, çok yanlı beceriler ve bilgiler edinebilir, tecrübeli bir devlet memuru haline gelebilir veya kendini özel amaçları için eğitebilir.
fakat insanın tinini daha yüksek bir amaç için eğitmesi ve çabalarını buna yöneltmesi başka bir şeydir. umalım ki, çağımızdaki gençlerde daha iyiye ilişkin bir şeyin özlemi doğmuştur ve saman balyalarını andıran dışsal bilgi yığınlarıyla yetinmek istemiyorlardır.

mantığın nesnesinin “düşünme” olduğu hususunda fikir birliği vardır. fakat “düşünme” oldukça önemsiz bir şey gibi görülebilir veya ona çok yüksek bir değer biçilebilir. böylece bir yandan “bu yalnızca bir düşüncedir” denir ve bununla anlatılmak istenen düşüncenin yalnızca öznel, keyfi ve olumsal olduğu, olgunun kendisi, gerçek ve edimsel bir şey olmadığıdır. öte yandan yine düşünceye yüksek bir kanıyla yaklaşılabilir ve bu açıdan değerlendirilebilir. böylece tanrı’nın doğasına erişebilecektir, en yüksek olana ulaşmak için çıkılan yerde.
duyular ile tanrı üzerine hiçbir şey bilmek mümkün değildir. söylenir ki: tanrı tindir, ona tinde ve hakikatte tapınmalıdır. ama kabul etmek zorundayız ki salt duyumsanan ve zâhiri olan tinsel/entelektüel olan değildir. onun, en içi düşüncedir ve tini ancak tin bilebilir.
tin, hiç kuşkusuz ( örneğin dinde) duyumsayan olarak da davranabilir. ama duygu olarak duygu; duygunun kipi bir şeydir, içeriği bir şey. duygu olarak duygu, zâhiri olanın biçimidir ve bunu genel olarak hayvanlar ile ortaklaşa taşırız.
söz konusu biçim şek ve şüpheye yer bırakmadan somut içeriği kendi altına alabilir ama bu içerik bu biçime uymaz. duygu biçimi, tinsel içerik için en alt biçimdir. mevzubahis içerik, tanrı’nın kendisi, gerçeklik içerisinde yalnızca düşüncede ve düşünce olarak vardır. öyleyse, düşünce “salt bir düşünce” olmamakla kalmaz, tersine ilksiz - sonsuz olanı, kendinde ve kendi için var olanı kavramanın en yüksek, daha doğrusu biricik kipini oluşturur.

düşünce üzerine olduğu gibi, düşüncenin bilimine de fazlasıyla önem verebiliriz veya onu umursamayabiliriz. insanın “mantık” olmaksızın da düşünebildiğine inanılır, tıpkı fizyoloji çalışmadığı halde sindirim yapabilmesi gibi. biri, “mantık” üzerine belirli bir çalışma yaptığı zaman bile eskisi gibi düşünmeye devam eder. belki daha yöntemli bir şekilde, ama gene de çok az bir fark ile. eğer “mantığın” işi insanları salt biçimsel düşünme etkinliğiyle tanıştırmaktan öte bir şey olmasaydı o zaman hiç kuşkusuz daha önceden yapılmış olmayan hiçbir şeyi üretmiyor olurdu. gerçekten de “mantığın” durumu bugüne dek böyleydi. yine de, düşünmenin yalnızca öznel bir etkinlik olarak bilinmesi bile insan için onur verici ve ilginç bir şeydir. insan, ne olduğunu ve ne yaptığını bilerek kendini hayvandan ayırır. ama beri yandan “mantık” , düşünmenin bilimi olarak yüksek bir konumda durur. çünkü yalnızca düşünce, en yüksek ve gerçek olanın deneyimine kapı aralayabilir.

demiş “hegel”
devamını gör...
1770-1831 yılları arasında yaşamış alman filozof olarak tanınır.
hem ilahiyat okumuş, hem de felsefe öğretmenliği yapmıştır.
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel


hegel, kant'ın felsefesine inanmakla beraber onun fikirlerini yetersiz buluyordu.

kant'ın aksine insanların her şeyi öğrenebileceklerine inanmıştı. hegel'e göre dünya demek mantık demekti. insanlar mantığın sınırlarını çözdükleri anda beşerin sınırlarını da çözmüş olacaklardı.
devamını gör...
alman hegel uzmanlarının bile anlamakta zorlandığı adam. hem cümleleri aşırı uzatıyor da uzatıyor hem de iki sayfa sonra kendi dediğine tam ters şeyler yazıyor. bir yandan bakınca tamamen teorik ön kabuller ve varsayımlar, diğer yandan o varsayımlara hapsedilen çeşitli kategoriler falan derken ortaya korkutucu ve kabus gibi bir manzara çıkıyor.

bir yandan dayattığı şeyleri diğer yönden imha etmeye çalışırken ortaya çıkan şeyler gerçekten şaka gibi. ha ömer albayrak gibi hegel'e ömrünü vermiş adamlar bu tür çelişik durumlardan iyi ekmek yiyor. sadece albayrak değil tabi, hegel'in üslup zorluğundan faydalanıp , hegel'in ortaya koyduğu kavramları iyice abuklaştıranlar da var . neyse ben hegelci değilim , hegelci eleştiriyi falan da pek iplemiyorum. bir sürü filozof varken bu adam da ısrar etmek akıl işi değil zaten. hegel'in derdi de beni hiç bir zaman germedi.
devamını gör...
gerçek, ne tezde ne antitezdedir; ancak özelleştirilmiş uzlaştıran yeni bir sentezdedir.

hegel; 1770-1831 yılları arasında yaşamış alman filozof olarak tanınır.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

bu başlığa tanım girmek için olabilirsiniz.

zaten üye iseniz giriş yapabilirsiniz.

"georg wilhelm friedrich hegel" ile benzer başlıklar

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim