dünyanın en muhteşem üçlüleri
devamını gör...
aşı yaptırmam diyenler vatan hainidir
memlekette gelen geçen önüne gelene vatan haini damgası vuruyor bu kadar kolay mı bu yafta? birisini eleştirirsin cuntacı vatan haini, birisinin fikrine katılmazsın pkk’lı vatan haini şimdi de aşı vurdurmayanlar vatan haini. bu cidden çok ağır bir yafta herkesin ağzında sakız oldu gelen geçen birbirine kulp takıyor. ayrıca sen bir bilim insanısın ne bileyim cahildir de bilgisizdir de vatan haini ne demek?
devamını gör...
doğru söylüyor dedirten şarkı sözleri
ahmak olmasaydın insan tüm zaferler dostça kazanılırdı.
devamını gör...
kayseri pastırması
kayseri'nin zengin mutfak kültüründe akla ilk gelen yiyeceklerden olan pastırma, her sene tonlarca üretilerek yurdun her noktasına kamyonlar ve kargolar ile gönderiliyor. şehrin önemli gelir kaynaklarından olan pastırmayı diğer illerdeki muadili pastırmalardan ayıran en önemli özelliği, iklim, baharat, usta yeteneği ve kesim usulü.
pastırmanın yapıldığı aylar ekim, kasım, aralık civarıdır. bu aylarda pastırmacı dükkanlarının camekanları kırmızı çemenli pastırma ve sucuklarla süslenir. türkiye'nin dört bir yanından gelen satıcılar, pastırma arayışına düşer, pazarlık yapılır.
pastırma, yapıldığı etin bulunduğu bölüme göre farklı isimler alır. kuşgönü, sırt, kenar mehle, kanlıbez, arkabas, tütünlük, kürek, kapa, döş, şekerpare ...
kayseri pastırması, yıllardan beri karpuzatan mahallesi isimli mevkide kurutulur, imalathaneleri burada bulunur. etin kuruması için rüzgar çok önemlidir. çünkü, rüzgar fermantasyon yaparak etin kurumasına yardımcı olur. bir pastırmanın yapılması kış aylarında 1 ay, yaz döneminde ise 10 günde gerçekleşir. ama yapımı için en uygun dönem ekim sonu ve kasım başlarıdır. bulunduğu mevki, erciyes 'ten gelen rüzgarı en iyi alan yerdir. dağdan gelen esinti pastırmanın ilacı ve lezzetidir.
pastırmanın yapıldığı aylar ekim, kasım, aralık civarıdır. bu aylarda pastırmacı dükkanlarının camekanları kırmızı çemenli pastırma ve sucuklarla süslenir. türkiye'nin dört bir yanından gelen satıcılar, pastırma arayışına düşer, pazarlık yapılır.
pastırma, yapıldığı etin bulunduğu bölüme göre farklı isimler alır. kuşgönü, sırt, kenar mehle, kanlıbez, arkabas, tütünlük, kürek, kapa, döş, şekerpare ...
kayseri pastırması, yıllardan beri karpuzatan mahallesi isimli mevkide kurutulur, imalathaneleri burada bulunur. etin kuruması için rüzgar çok önemlidir. çünkü, rüzgar fermantasyon yaparak etin kurumasına yardımcı olur. bir pastırmanın yapılması kış aylarında 1 ay, yaz döneminde ise 10 günde gerçekleşir. ama yapımı için en uygun dönem ekim sonu ve kasım başlarıdır. bulunduğu mevki, erciyes 'ten gelen rüzgarı en iyi alan yerdir. dağdan gelen esinti pastırmanın ilacı ve lezzetidir.
devamını gör...
bir bilen (yazar)
bir süre dinlenip tekrar aramıza dönecek olan kafa sözlük'ün ilk göz ağrısı modumuz.
devamını gör...
mesaj atsam mı atmasam mı tereddütü
tereddut ediyorsan atma. ben simdiye kadar attigima memnun olmadim.
devamını gör...
kadının hoşlandığı erkeğe sevgisini ifade etmesi
gayet doğal bir durumdur. ama biz genel olarak ataerkil bir toplumda yetiştiğimiz için bizim için bir kadının bir erkeğe ' seni seviyorum' demesi "mucizevi" bir konudur.
sonuçta bize öğrettikleri kadınlar öyle değildir. o kadınlar çok konuşmaz, öyle sesli gülmez, bir erkekle arkadaş olmaz, hatta yüzüne bile bakmaz eğer bakarsa "ahlaksız, namussuz" olur.
bize öğretilen bu kadına başkaldıran kadınları görünce de yadırgarız bir çoğumuz. çünkü biz ; bizden öncekilerin doğru sandıkları o saçmalıkları sırtımıza yüklemiş çoktan evlatlarımıza öğretmeye götürüyoruzdur.
bu yüzden size çat diye sizi sevdiğini söyleyen o kadın var ya... bu ataerkil toplumu yenmiş, üstüne üstlük sizin ne düşüneceğizi takmadan karşınıza geçmiş ve 'senden hoşlanıyorum' demişse çok şanslısınız. başınıza her ne gelirse gelsin sırtınızı yaslayacağınız bir hayat ortağınız var artık. üstelik birlikte ''kahkaha" da atabilirsiniz o zor günlerinizde...
sonuçta bize öğrettikleri kadınlar öyle değildir. o kadınlar çok konuşmaz, öyle sesli gülmez, bir erkekle arkadaş olmaz, hatta yüzüne bile bakmaz eğer bakarsa "ahlaksız, namussuz" olur.
bize öğretilen bu kadına başkaldıran kadınları görünce de yadırgarız bir çoğumuz. çünkü biz ; bizden öncekilerin doğru sandıkları o saçmalıkları sırtımıza yüklemiş çoktan evlatlarımıza öğretmeye götürüyoruzdur.
bu yüzden size çat diye sizi sevdiğini söyleyen o kadın var ya... bu ataerkil toplumu yenmiş, üstüne üstlük sizin ne düşüneceğizi takmadan karşınıza geçmiş ve 'senden hoşlanıyorum' demişse çok şanslısınız. başınıza her ne gelirse gelsin sırtınızı yaslayacağınız bir hayat ortağınız var artık. üstelik birlikte ''kahkaha" da atabilirsiniz o zor günlerinizde...
devamını gör...
into the wild
2007'de yayınlanan, sean penn'in yazıp yönettiği biografik film. film, gazeteci jon kraukauer'in cristopher mccandless'ın hayatı üzerine yaptığı araştırmaları kapsayan, 1996'da yayımlanan into the wild kitabının beyaz perdeye uyarlamasıdır.
into the wild'ı ilk kez, ciddi anlamda başımı alıp gitmeyi düşündüğüm bir vakit seyretmiştim. lise 3'teydim. bütün hayatımda geçirdiğim en zor dönemdi belki de. küçüklüğümden beri dağcılık başta olmak üzere doğa sporlarıyla ilgilenen biriydim. biliyorum, başımı alıp gitsem, gerçekten gidebilirdim. kendimi şehirde, sosyetenin, toplumun içinde kaybolmuş hissediyordum. nereye gitsem, ne yapsam bir ait olduğum yeri bulamama hissi vardı içimde. hayatımda ilk kez, okulda kötü notlar alıyordum. arkadaşlarımın hepsinden giderek uzaklaşıyordum. bir liseliye göre inanılmaz derecede yalnızdım. artık hayat dayanılmaz bir hale gelmişti. doğanın, yabanın içinde tek başıma olduğum her an cennet gibi geliyordu. öte yandan, şehirde, insanların içinde geçirdiğim her an işkence gibi geliyordu.
işte hayatımın böyle bir döneminde ilk kez izledim into the wild'ı. cristopher mccandless'dan çok kendimi özdeşleştirdiğim bir karakter olmamıştır muhtemelen hayatımda. nereye gitsem bir ait olamama, kimle beraber olsam bir bağlanamama hissi içerisindeydim. nasıl anlatılır bu duygu bilmiyorum ama film açıklıyor aslında bu duyguyu: insanlarla geçirdiğim vakitten zevk alıyordum lakin kimse benim hayatıma yerleşemiyordu. insanlar, benim hayat yolculuğumda mola verdiğim yerlerdeki hancılar gibiydi adeta. hayatımdaki bütün insanları öyle ya da böyle bırakıp gidiyordum.
filmi seyrettikten sonra, internette insanların film üzerine ne dediklerine baktığımı hatırlıyorum. ekşide bir sürü insan, mccandless'la ergen, salak, bilmem ne diye dalga geçiyordu. o vakit çok önemli bir şey anladım. bakınız film, lord byron'ın şu şiiri ile başlar:
"there is a pleasure in the pathless woods,
there is a rapture on the lonely shore,
there is society, where none intrudes,
by the deep sea, and music in its roar:
ı love not man the less, but nature more"
her insan, kendini anlaşılmaz, yalnız hissedebilir bazen. lakin bazı insanların hayatı anlaşılmamakla geçer, ne yaparlarsa yapsınlar kendilerini yalnız hissederler. kimseye bağlanamazlar, hiçbir yuvaları yoktur. lakin doğada, insanların yalnızlık olarak gördüğü yabanda kendilerini bulurlar. hakikati bulurlar. yaban belki de beni kimsenin dinlemediği kadar dinlemiştir, kimsenin sevmediği kadar sevmiştir. hiçbir zaman olmadığı kadar tam ve bütün hissetmişimdir.
peki bunlara rağmen neden ben buradayım? neden halen başımı alıp gitmedim mccandless gibi? birincisi, mccandless'ın geçirdiği devrimi geçirmeye cürretim yoktu: mccandless'in, bir bakıma, macerasının nedeni ailesinin/toplumun ondan beklentilerine karşı çıkması ve kişisel bir devrim geçirmesiydi. ikincisi, into the wild bana bir şey farkettirdi: "happiness is only real when shared" (mutluluk sadece paylaşıldığında gerçektir). chris'in yolculuğunun amacı aslında kendini bulmak ve chris'in, bütün macerasından yaptığı çıkarım bu cümleyle özetleniyor. chris gibi toplumda kendine yer bulamayan biri olsam da, doğada gerçek anlamda kendimi bulsam da; hayatımın en güzel anları, en mutlu anları başkaları ile paylaştığım anlar. sean penn de film boyunca bunu göstermekte aslında: chris, doğada ne kadar huzur içinde olsa da, insanlarla geçirdiği anlarda bir tık daha mutlu. ben de belki insanlara bağlanmakta zorluk çekebilirim, belki kendimi insanların arasında kaybolmuş ve yalnız hissedebilirim ama dönüp baktığımda insanlarla, şu an çoktan unutup gittiğim insanlarla bile geçirdiğim anların ne kadar değerli olduğunu fark ediyorum.
into the wild'ı ilk kez, ciddi anlamda başımı alıp gitmeyi düşündüğüm bir vakit seyretmiştim. lise 3'teydim. bütün hayatımda geçirdiğim en zor dönemdi belki de. küçüklüğümden beri dağcılık başta olmak üzere doğa sporlarıyla ilgilenen biriydim. biliyorum, başımı alıp gitsem, gerçekten gidebilirdim. kendimi şehirde, sosyetenin, toplumun içinde kaybolmuş hissediyordum. nereye gitsem, ne yapsam bir ait olduğum yeri bulamama hissi vardı içimde. hayatımda ilk kez, okulda kötü notlar alıyordum. arkadaşlarımın hepsinden giderek uzaklaşıyordum. bir liseliye göre inanılmaz derecede yalnızdım. artık hayat dayanılmaz bir hale gelmişti. doğanın, yabanın içinde tek başıma olduğum her an cennet gibi geliyordu. öte yandan, şehirde, insanların içinde geçirdiğim her an işkence gibi geliyordu.
işte hayatımın böyle bir döneminde ilk kez izledim into the wild'ı. cristopher mccandless'dan çok kendimi özdeşleştirdiğim bir karakter olmamıştır muhtemelen hayatımda. nereye gitsem bir ait olamama, kimle beraber olsam bir bağlanamama hissi içerisindeydim. nasıl anlatılır bu duygu bilmiyorum ama film açıklıyor aslında bu duyguyu: insanlarla geçirdiğim vakitten zevk alıyordum lakin kimse benim hayatıma yerleşemiyordu. insanlar, benim hayat yolculuğumda mola verdiğim yerlerdeki hancılar gibiydi adeta. hayatımdaki bütün insanları öyle ya da böyle bırakıp gidiyordum.
filmi seyrettikten sonra, internette insanların film üzerine ne dediklerine baktığımı hatırlıyorum. ekşide bir sürü insan, mccandless'la ergen, salak, bilmem ne diye dalga geçiyordu. o vakit çok önemli bir şey anladım. bakınız film, lord byron'ın şu şiiri ile başlar:
"there is a pleasure in the pathless woods,
there is a rapture on the lonely shore,
there is society, where none intrudes,
by the deep sea, and music in its roar:
ı love not man the less, but nature more"
her insan, kendini anlaşılmaz, yalnız hissedebilir bazen. lakin bazı insanların hayatı anlaşılmamakla geçer, ne yaparlarsa yapsınlar kendilerini yalnız hissederler. kimseye bağlanamazlar, hiçbir yuvaları yoktur. lakin doğada, insanların yalnızlık olarak gördüğü yabanda kendilerini bulurlar. hakikati bulurlar. yaban belki de beni kimsenin dinlemediği kadar dinlemiştir, kimsenin sevmediği kadar sevmiştir. hiçbir zaman olmadığı kadar tam ve bütün hissetmişimdir.
peki bunlara rağmen neden ben buradayım? neden halen başımı alıp gitmedim mccandless gibi? birincisi, mccandless'ın geçirdiği devrimi geçirmeye cürretim yoktu: mccandless'in, bir bakıma, macerasının nedeni ailesinin/toplumun ondan beklentilerine karşı çıkması ve kişisel bir devrim geçirmesiydi. ikincisi, into the wild bana bir şey farkettirdi: "happiness is only real when shared" (mutluluk sadece paylaşıldığında gerçektir). chris'in yolculuğunun amacı aslında kendini bulmak ve chris'in, bütün macerasından yaptığı çıkarım bu cümleyle özetleniyor. chris gibi toplumda kendine yer bulamayan biri olsam da, doğada gerçek anlamda kendimi bulsam da; hayatımın en güzel anları, en mutlu anları başkaları ile paylaştığım anlar. sean penn de film boyunca bunu göstermekte aslında: chris, doğada ne kadar huzur içinde olsa da, insanlarla geçirdiği anlarda bir tık daha mutlu. ben de belki insanlara bağlanmakta zorluk çekebilirim, belki kendimi insanların arasında kaybolmuş ve yalnız hissedebilirim ama dönüp baktığımda insanlarla, şu an çoktan unutup gittiğim insanlarla bile geçirdiğim anların ne kadar değerli olduğunu fark ediyorum.
devamını gör...
ahmet hakan'ın medya oscarı ödülünü alması
oscarlık oyuncu olmak bunu gerektirir. rolünün hakkını veriyor.
devamını gör...
insan ilişkilerinden çıkarılmış en önemli ders
eğer şüpheniz varsa doğrudur.
devamını gör...
madalya müracaatları
başlık sadece madalya müracaatları için uygundur.
benim şu an yaptığımı yapmayınız efendiler.
benim şu an yaptığımı yapmayınız efendiler.
devamını gör...
öz güveni zedeleyen öğretmen
maalesef kendini eğitemeyen öğrenci psikolojisinden anlamayanı mevcuttur.lisede ve üniversitede başıma gelmiştir.-sizden bişey olmaz diyen eğitmenlik görevini almış ama kendini eğitememiş insandır.
küçüklükte yaşayanlar bilir farketmeden daha büyük tramvalar yaşatanları vardır.
küçüklükte yaşayanlar bilir farketmeden daha büyük tramvalar yaşatanları vardır.
devamını gör...
yazarların normal sözlük'ten öğrendikleri
bir çevre oluşturmadığınız zaman yaptıklarınızın çok da anlamı yoktur. sözlükte bile. *
devamını gör...
islam’da kadının yeri
konuya hakim değilim ama çok fazla bir yerinin olduğunu düşünmüyorum. özellikle eşitlik konusunda.
devamını gör...
edebiyattan anlayan kız vs mantıdan anlayan kız
niye bir versus olsun? ek olarak resim çiziyor, müzik aleti çalıyor, yüzüyor, başarılı bir iş kadını oluyor olabilir.
kıyasa ne gerek var? *
kıyasa ne gerek var? *
devamını gör...
şahit olduğunuz en ilginç cinsel fetişizm
(bkz: yine seks hikayesi mi yazıyorsun feridun abi) dedirten başlık.
devamını gör...
o sene bu sene
genellikle uzun zamandır dördüncü yıldızı bekleyen fenerbahçeli taraftar ve yöneticilerin ve üniversite hazırlık öğrencilerinin kullandığı söz öbeği.
devamını gör...
çocukken inanılmaz kıymetli olan şeyler
barbie ve el emeği göz nuru olan kıyafetleri.
devamını gör...
