durduk yere gelen baba olma isteği
dün gece saat 23.00 sularında soğukta çamaşır asarken (balkon kapısının camından gördüğüm içeride yatağına uzanmış video izleyen eşime bakınca) bir anlığına bana da geldi o duygu. allah'tan gecenin sessizliginde yere düşen mandalın çıkardığı ses dikkatimi dağıttı da, tekrar özüme döndüm.
devamını gör...
husiler
yemen'deki iran destekli şii grup. sık sık suudi arabistan'ın güney bölgelerine, özellikle de havaalanlarına saldırı düzenliyorlar.
devamını gör...
3 aylık kızını döverek öldüren kişinin ölü bulunması
ölünün arkasından gayet de konuşulur arkadaş! diriliğinde yaptıklarından da ölüm şeklinden de gayet de konuşulur. küçücük bir çocuğa bu vahşeti yapan birinin yaşama hakkı elinde olmamalı. adı ister adalet ister intikam olsun.
devamını gör...
sahibinin sesiyle okunan cümleler
devamını gör...
normal sözlük yazarlarının karalama defteri
içimde bir gram bile vicdan kalmadı fakat son bir sevgi tohumu kaldı ve o tohumu yeşillendirip eski iyi halimi yakalamaya çalışıyorum. gücüm de kalmadı pek. her gün kendime yalvarıyorum o tohumu kurutma diye ama bu yeşerme için de yine başka bir şeyi bekliyorum. son bir çabam, umudum kaldı. o da olmazsa asla eskisi gibi olamayacağımdan korkuyorum.
devamını gör...
geceye bir şiir bırak
bir gece,
gecede bir uyku..
uykunun içinde ben..
uyuyorum,
uykudayım,
yanımda sen.
uykumun içinde bir rüya,
rüyamda bir gece,
gecede ben..
bir yere gidiyorum,
delice..
aklımda sen.
ben seni seviyorum,
gizlice..
el pençe duruyorum,
yüzüne bakıyorum,
söylemeden,
tek hece.
seni yitiriyorum
çok karanlık bir anda..
birden uyanıyorum,
bakıyorum aydınlık;
uyuyorsun yanımda.
güzelce..
özdemir asaf.
devamını gör...
kendimizle aramızdaki fark
montaigne kim? ama iyi demiş.
devamını gör...
bana yücelerden
söz ve müziği büyük usta halk ozanı aşık mahzuni şerif'e ait mükemmel eser.
bu sabah torunu sevgili yiğit mahzuni'nin yorumladığı cover versiyonuyla günaydın o zaman
bu sabah torunu sevgili yiğit mahzuni'nin yorumladığı cover versiyonuyla günaydın o zaman
devamını gör...
sevilmediğini fark edip görmezden gelmek
yapmayın. kendinizi bile bile mutsuz etmeyin.
devamını gör...
dalgaların sesiyle günü karşılamak
sık sık yaptığım icraat. sadece karşılamıyorum aynı seslerle uğurluyorum da kendilerini. bazen gitmiyorlar. sürekli beynimin içinde kıyılara çarpıp duruyorlar. dalgalanıyorum da durulamıyorum. ah müzeyyen abla ah.
devamını gör...
geceye psikolojik bir telkin bırak
freud'un hipnoz altında telkin yöntemini size uyguladığını düşünün... artık bu sorunlar seni rahatsız etmeyecek sözleriyle başlıyor... sonra ne var ne yok söyleyeyip rahatlıyorsun.
saate bak

kendi kendini hipnoz et. istediğin kelimeleri kendine söyle.. freud'u çağıramayız şimdi..*
sihirli sözcükler sende.. yani iş başa düştü..
saate bak

kendi kendini hipnoz et. istediğin kelimeleri kendine söyle.. freud'u çağıramayız şimdi..*
sihirli sözcükler sende.. yani iş başa düştü..
devamını gör...
yalnız bir opera
yalnız bir opera
(bkz: murathan mungan)'ın insanda şiir yazma hevesi getiren etkileyici bir şiiri. 1992 tarihli yaz geçer adlı kitabından.
her dizesi anıları canlandırır. geçmişteki bir ilişkinizi adeta baştan sona anlatır. her okuyuşta farklı bir şeyler hissettirir. kimine göre bir şiir, kimine göre ise anlatması epey zor.
...ve bitti
ölü bir yılan gibi yatıyordu aramızda
yorgun, kirli ve umutsuz geçmişim
oysa bilmediğin bir şey vardı sevgilim
ben sende bütün aşklarımı temize çektim
imrendiğin, öfkelendiğin
kızdığın ya da kıskandığın diyelim
yani yaşamışlık sandığın
geçmişim
dile dökülmeyenin tenhalığında
kaçırılan bakışlarda
gündeliğin başıboş ayrıntılarında
zaman zaman geri tepip duruyordu. ve elbet üzerinde durulmuyordu.
sense kendini hala hayatımdaki herhangi biri sanıyordun, biraz daha
fazla sevdiğim, biraz daha önem verdiğim.
başlangıçta doğruydu belki. sıradan bir serüven, ratsgele bir ilişki
gibi başlayıp, gün günden hayatıma yayılan, büyüyüp kök salan ,
benliğimi kavrayıp, varlığımı ele geçiren bir aşka bedellendin.
ve hala bilmiyordun sevgilim
ben sende bütün aşklarımı temize çektim
anladığındaysa yapacak tek şey kalmıştı sana
bütün kazananlar gibi
terk ettin
yaz başıydı gittiğinde. ardından, senin için üç lirik parça
yazmaya karar vermiştim. kimsesiz bir yazdı. yoktun. kimsesizdim.
çıkılmış bir yolun ilk durağında bir mevsim bekledim durdum.
çünkü ben aşkın bütün çağlarından geliyordum.
sanırım lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu
yüzündeki kuşkun kedere, gür kirpiklerinin altından
kısık lambalar gibi ışıyan gözlerine
çerçevesine sığmayan
munis, sokulgan, hüzünlü resimlerine
lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu
yaz başıydı gittiğinde. sersemletici bir rüzgar gibi geçmişti
mayıs. seni bir şiire düşündükçe kanat gibi, tüy gibi, dokunmak gibi
uçucu ve yumuşak şeyler geliyordu aklıma. önceki şiirlerimde hiç kullanmadığım bu sözcük usulca düşüyordu bir kağıt aklığına, belki de
ilk kez giriyordu yazdıklarıma, hayatıma.
yaz başıydı gittiğinde. bir aşkın ilk günleriydi daha. aşk mıydı,
değil miydi? bunu o günler kim bilebilirdi? “eylül’de aynı yerde ve
aynı insan olmamı isteyen” notunu buldum kapımda. altına saat: 16.00
diye yazmıştın, ve saat 16.04’tü onu bulduğumda.
daha o gün anlamalıydım bu ilişkinin yazgısını
takvim tutmazlığını
aramızda bir düşman gibi duran
zaman’ı
daha o gün anlamalıydım
benim sana erken
senin bana geç kaldığını
gittin. koca bir yaz girdi aramıza. yaz ve getirdikleri.
döndüğünde eksik, noksan bir şeyler başlamıştı. sanki yaz, birbirimizi görmediğimiz o üç ay, alıp götürmüştü bir şeyleri hayatımızdan, olmamıştı, eksik
kalmıştı.
kırılmış bir şeyi onarır gibi başladık yarım kalmış
arkadaşlığımıza. adımlarımız tutuk, yüreğimiz çekingen, körler gibi tutunuyor, dilsizler gibi bakışıyorduk.
sanki ufacık birşey olsa birbirimizden kaçacaktık.
fotoromansız, trüksüz, hilesiz, klişesiz bir beraberlikti bizimki.
zamanla gözlerimiz açıldı, dilimiz çözüldü güvenle ilerledik birbirimize.
gittin.şimdi bir mevsim değil, koca bir hayat girdi aramıza. biliyorum ne sen dönebilirsin artık, ne de ben kapıyı açabilirim sana.
şimdi biz neyiz biliyor musun?
akıp giden zamana göz kırpan yorgun yıldızlar gibiyiz.
birbirine uzanamayan
boşlukta iki yalnız yıldız gibi
acı çekiyor ve kendimize gömülüyoruz
bir zaman sonra batık bir aşktan geriye kalan iki enkaz olacağız yalnızca
kendi denizlerimizde sessiz sedasız boğulacağız
ne kalacak bizden?
bir mektup, bir kart, birkaç satır ve benim su kırık dökük şiirim
sessizce alacak yerini nesnelerin dünyasında
ne kalacak geriye savrulmuş günlerimizden
bizden diyorum, ikimizden
ne kalacak?
şimdi biz neyiz biliyor musun?
yıkıntılar arasında yakınlarını arayan öksüz savaş çocukları
gibiyiz. umut ve korkunun hiçbir anlam taşımadığı bir dünyada bir
şey bulduğunda neyi, ne yapacağını bilemeyen çocuklar gibi.
artık hiçbir duygusunu anlamayan çocuklar gibi
ve elbet biz de bu aşkla büyüyecek
her şeyi bir başka aşka erteleyeceğiz
kış başlıyor sevgilim
hoşnutsuzluğumun kışı başlıyor
bir yaz daha geçti hiçbir şey anlamadan
oysa yapacak ne çok şey vardı
ve ne kadar az zaman
kış başlıyor sevgilim
iyi bak kendine
gözlerindeki usul şefkati
teslim etme kimseye, hiçbir şeye
upuzun bir kış başlıyor sevgilim
ayrılığımızın kışı başlıyor
giriyoruz kara ve soğuk bir mevsime.
kitaplara sarılmak, dostlarla konuşmak, yazıya oturup sonu
gelmeyen cümleler kurmak, camdan dışarı bakıp puslu şarkılar mırıldanmak…
böyle zamanlarda her şey birbirinin yerini alır
çünkü her şey bir o kadar anlamsızdır
içinizdeki ıssızlığı doldurmaz hiçbir oyun
para etmez kendinizi avutmak için bulduğunuz numaralar
bir aşkı yaşatan ayrıntıları nereye saklayacağınızı bilemezsiniz
çıplak bir yara gibi sızlar paylaştığınız anlar, eşyalar
gözünüzün önünde durur birlikte yarattığınız alışkanlıklar
korkarsınız sözcüklerden, sessizlikten de; bakamazsınız aynalara,
çağrışımlarla ödeşemezsiniz
dışarıda hayat düşmandır size
içeride odalara sığamazken siz, kendiniz
bir ayrılığın ilk günleridir daha
her şey asılı kalmıştır bitkisel bir yalnızlıkla
gün boyu hiçbir şey yapmadan oturup
kulak verdiğiniz saatin tiktakları
kaplar tekin olmayan göğünüzü
geçici bir dinginlik, düzmece bir erinç
suyu boşalmış bir havuz, fişten çekilmiş bir alet kadar tehlikesiz
bakınıp dururken duvarlara
boş bir çuval gibi, çalmayan bir org gibi, plastik bir çiçek, unutulmuş bir oyuncak, eski bir çerçeve gibi, hani, unutsam eşyanın gürültüsünü, nesnelerin dünyasında kendime bir yer bulsam, dediğimiz zamanlar gibi
kendimizin içinden yeni bir kendimiz çıkarmaya zorlandığımız anlar
gibi
yeni bir iklime, yeni bir kente, bir tutukluluk haline, bir trafik
kazasına, başımıza gelmiş bir felakete, işkenceye çekilmeye, ameliyata
alınmaya
kendimizi hazırlar gibi
yani dayanmak ve katlanmak için silkelerken bütün benliğimizi
ama öyle sessiz baktığımız duvarlar gibi olmaya çalışırken,
ve kazanmış görünürken derinliğimizi
ne zaman ki, yeniden canlanır bağışlamasız belleğimizde
bir anın, yalnızca bir anın bütün bir hayatı kapladığı anlar
o tiktaklar kadar önemsiz kalır şimdi
hayatımıza verdiğimiz bütün anlamlar
denemeseniz de, bilirsiniz
hiç yakın olmamışsınızdır intihara bu kadar
bana zamandan söz ediyorlar
gelip size zamandan söz ederler
yaraları nasıl sardığından, ya da her şeye nasıl iyi geldiğinden. zamanla ilgili bütün atasözleri gündeme gelir yeniden. hepsini bilirsiniz zaten, bir ise yaramadığını bildiğiniz gibi. dahası onlar da bilirler. ama yine de güç verir bazı sözler, sözcükler,
öyle düşünürler.
bittiğine kendini inandırmak, ayrılığın gerçeğine katlanmak, sırtınızdaki hançeri çıkartmak, yüreğinizin unuttuğunuz yerleriyle yeniden
karşılaşmak kolay değildir elbet. kolay değildir bunlarla baş etmek,
uğruna içinizi öldürmek. zaman alır.
zaman
alır sizden bunların yükünü
o boşluk dolar elbet, yaralar kabuk bağlar, sızılar diner, acılar
dibe çöker. hayatta sevinilecek şeyler yeniden fark edilir. bir
yerlerden
bulunup yeni mutluluklar edinilir.
o boşluk doldu sanırsınız
oysa o boşluğu dolduran eksilmenizdir
gün gelir bir gün
başka bir mevsim, başka bir takvim, başka bir ilişkide
o eski ağrı
ansızın geri teper.
dilerim geri teper. yoksa gerçekten
bitmişsinizdir.
zamanla yerleşir yaşadıkların, yeniden konumlanır, çoğalır, anlamları
önemi kavranır. bir zamanlar anlamadan yaşadığın şey, çok sonra değerini
kazanır. yokluğu derin ve sürekli bir sızı halini alır.
oysa yapacak hiçbir şey kalmamıştır artık
mutluluk geçip gitmiştir yanınızdan
herşeye iyi gelen zaman sizi kanatır
ölmüş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla
günlerin dökümünü yap
benim senden, senin benden habersiz alıp verdiklerini
kim bilebilir ikimizden başka?
sözcüklerin ve sessizliklerin yeri iyi ayarlanmış
bir ilişkiyi, duyguların birliğini, bir aşkı beraberlik haline getiren
kendiliğindenliği
yani günlerimiz aydınlıkken kaçırdığımız her şeyi
bir düşün
emek ve aşkla güzelleştirilmiş bir dünya
şimdi ağır ağır batıyor ve yokluğa karışıyor orada
ölmüş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla
bunlar da bir ise yaramadıysa
demek yangında kurtarılacak hiçbir şey kalmamış aramızda
bu şiire başladığımda nerde,
şimdi nerdeyim?
solgun yollardan geçtim. bakışımlı mevsimlerden
ikindi yağmurlarını bekleyen
yaz sonu hüzünlerinden
gün günden puslu pencerelere benzeyen gözlerim
geçti her çağın bitki örtüsünden
oysa şimdi içimin yıkanmış taşlığından
bakarken dünyaya
yangınlarda bayındır kentler gibiyim:
çiçek adlarını ezberlemekten geldim
eski şarkıları, sarhoşların ve suçluların
unuttuklarını hatırlamaktan
uzak uzak yolları tarif etmekten
haydutluktan ve melankoliden
giderken ya da dönerken atlanan eşiklerden
duyarlığın gece mekteplerinden geldim
bütünlemeli çocuklarla geçti
gençliğimin rüzgara verdiğim yılları
dokunmaların ve içdökmelerin vaktinden geldim.
bu şiire başladığımda nerde,
şimdi nerdeyim?
yaram vardı. bir de sözcükler
sonra vaat edilmiş topraklar gibi
sayfalar ve günler
ışık istiyordu yalnızlığım
kötülükler imparatorluğunda bir tek şiir yazmayı biliyordum
ilerledikçe… kaybolup gittin bu şiirin derinliklerinde
aşk ve acı usul usul eriyen bir kandil gibi söndü
daha şiir bitmeden. karardı dizeler.
aşk… bitti. soldu şiir.
büyük bir şaşkınlık kaldı o fırtınalı günlerden
daha önce de başka şiirlerde konaklamıştım
ağır sınavlar vermiştim değişen ruh iklimlerinde
aşk yalnız bir operadır, biliyordum: operada bir gece
uyudum, hiç uyanmadım.
barbarların seyrettiği trapezlerden geçtim
her adımda boynumdan bir fular düşüyordu
el kadar gökyüzü mendil kadar ufuk
birlikte çıkılan yolların yazgısıdır:
eksiliyorduk
mataramda tuzlu suyla, oteller kentinden geldim
her otelde biraz eksilip, biraz artarak
yani çoğalarak
tahvil ve senetlerini intiharla değiştirenlerin
birahaneler ve bankalar üzerine kurulu hayatlarında
ağır ve acı tanıklıklardan
geçerek geldim. terli ve kirliydim.
sonra tımarhanelerde tımar edilen ruhum
maskeler ve çiçekler biriktiriyordu
linç edilerek öldürülenlerin hayat hikayelerini de…
korsan yazıları, kara şiirleri, gizli kitapları
ve açık hayatları seviyordu.
buraya gelirken
uzun uzak yollar için her menzilde at değiştirdim
atlarla birlikte terledim yolları ve geceleri
ödünç almadım hiç kimseden hiçbir şeyi
çıplak ve sahici yaşayıp çıplak ve sahici ölmek için
panayır yerleri… panayır yerleri…
ölü kelebekler… ölü kelebekler…
sonra dünyanın bütün sinemalarında bütün filmleri seyrettim.
adım onların adının yanına yazılmasın diye
acı çekecek yerlerimi yok etmeden
acıyla baş etmeyi öğrendim.
yoksa bu kadar konuşabilir miydim?
ipek yollarında kuzey yıldızı
aşkın kuzey yıldızı
sanırsın durduğun yerde
ya da yol üstündedir
oysa çocukluktan kalma gökyüzünde hileli zar
ölü yanardağlar, ölü yıldızlar
ve toy yaşın bilmediği hesap: ışık hızı
aşkın bir yolu vardır
her yaşta başka türlü geçilen
aşkın bir yolu vardır
her yaşta biraz geçikilen
gökyüzünde yalnız bir yıldız arar gözler
gözlerim
aşkın kuzey yıldızıdır bu
yazları daha iyi görülen
ben, öteki, bir diğeri ona doğru ilerler
ilerlerim
zamanla anlarsın bu bir yanılsama
ölü şairlerin imgelerinden kalma
sen de değilsin. o da değil
kuzey yıldızı daha uzakta
yeniden yollara düşerler
düşerim
bir şiir yaşatır her şeyi yaşamın anlamı solduğunda
ben yoluma devam ederim. bitmemiş bir şiirin ortasında
darmadağınık imgeler, sözcükler ve kafiyeler
yaşamsa yerli yerinde
yerli yerinde her şey
şimdi her şey doludizgin ve çoğul
şimdi her şey kesintisiz ve sürekli bir devrim gibi
şimdi her şey yeniden
yüreğim, o eski aşk kalesi
yepyeni bir mazi yarattı sözüklerin gücünden
dönüp ardıma bakıyorum
yoksun sen
ey sanat! her şeyi hayata dönüştüren...
(bkz: murathan mungan)'ın insanda şiir yazma hevesi getiren etkileyici bir şiiri. 1992 tarihli yaz geçer adlı kitabından.
her dizesi anıları canlandırır. geçmişteki bir ilişkinizi adeta baştan sona anlatır. her okuyuşta farklı bir şeyler hissettirir. kimine göre bir şiir, kimine göre ise anlatması epey zor.
...ve bitti
ölü bir yılan gibi yatıyordu aramızda
yorgun, kirli ve umutsuz geçmişim
oysa bilmediğin bir şey vardı sevgilim
ben sende bütün aşklarımı temize çektim
imrendiğin, öfkelendiğin
kızdığın ya da kıskandığın diyelim
yani yaşamışlık sandığın
geçmişim
dile dökülmeyenin tenhalığında
kaçırılan bakışlarda
gündeliğin başıboş ayrıntılarında
zaman zaman geri tepip duruyordu. ve elbet üzerinde durulmuyordu.
sense kendini hala hayatımdaki herhangi biri sanıyordun, biraz daha
fazla sevdiğim, biraz daha önem verdiğim.
başlangıçta doğruydu belki. sıradan bir serüven, ratsgele bir ilişki
gibi başlayıp, gün günden hayatıma yayılan, büyüyüp kök salan ,
benliğimi kavrayıp, varlığımı ele geçiren bir aşka bedellendin.
ve hala bilmiyordun sevgilim
ben sende bütün aşklarımı temize çektim
anladığındaysa yapacak tek şey kalmıştı sana
bütün kazananlar gibi
terk ettin
yaz başıydı gittiğinde. ardından, senin için üç lirik parça
yazmaya karar vermiştim. kimsesiz bir yazdı. yoktun. kimsesizdim.
çıkılmış bir yolun ilk durağında bir mevsim bekledim durdum.
çünkü ben aşkın bütün çağlarından geliyordum.
sanırım lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu
yüzündeki kuşkun kedere, gür kirpiklerinin altından
kısık lambalar gibi ışıyan gözlerine
çerçevesine sığmayan
munis, sokulgan, hüzünlü resimlerine
lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu
yaz başıydı gittiğinde. sersemletici bir rüzgar gibi geçmişti
mayıs. seni bir şiire düşündükçe kanat gibi, tüy gibi, dokunmak gibi
uçucu ve yumuşak şeyler geliyordu aklıma. önceki şiirlerimde hiç kullanmadığım bu sözcük usulca düşüyordu bir kağıt aklığına, belki de
ilk kez giriyordu yazdıklarıma, hayatıma.
yaz başıydı gittiğinde. bir aşkın ilk günleriydi daha. aşk mıydı,
değil miydi? bunu o günler kim bilebilirdi? “eylül’de aynı yerde ve
aynı insan olmamı isteyen” notunu buldum kapımda. altına saat: 16.00
diye yazmıştın, ve saat 16.04’tü onu bulduğumda.
daha o gün anlamalıydım bu ilişkinin yazgısını
takvim tutmazlığını
aramızda bir düşman gibi duran
zaman’ı
daha o gün anlamalıydım
benim sana erken
senin bana geç kaldığını
gittin. koca bir yaz girdi aramıza. yaz ve getirdikleri.
döndüğünde eksik, noksan bir şeyler başlamıştı. sanki yaz, birbirimizi görmediğimiz o üç ay, alıp götürmüştü bir şeyleri hayatımızdan, olmamıştı, eksik
kalmıştı.
kırılmış bir şeyi onarır gibi başladık yarım kalmış
arkadaşlığımıza. adımlarımız tutuk, yüreğimiz çekingen, körler gibi tutunuyor, dilsizler gibi bakışıyorduk.
sanki ufacık birşey olsa birbirimizden kaçacaktık.
fotoromansız, trüksüz, hilesiz, klişesiz bir beraberlikti bizimki.
zamanla gözlerimiz açıldı, dilimiz çözüldü güvenle ilerledik birbirimize.
gittin.şimdi bir mevsim değil, koca bir hayat girdi aramıza. biliyorum ne sen dönebilirsin artık, ne de ben kapıyı açabilirim sana.
şimdi biz neyiz biliyor musun?
akıp giden zamana göz kırpan yorgun yıldızlar gibiyiz.
birbirine uzanamayan
boşlukta iki yalnız yıldız gibi
acı çekiyor ve kendimize gömülüyoruz
bir zaman sonra batık bir aşktan geriye kalan iki enkaz olacağız yalnızca
kendi denizlerimizde sessiz sedasız boğulacağız
ne kalacak bizden?
bir mektup, bir kart, birkaç satır ve benim su kırık dökük şiirim
sessizce alacak yerini nesnelerin dünyasında
ne kalacak geriye savrulmuş günlerimizden
bizden diyorum, ikimizden
ne kalacak?
şimdi biz neyiz biliyor musun?
yıkıntılar arasında yakınlarını arayan öksüz savaş çocukları
gibiyiz. umut ve korkunun hiçbir anlam taşımadığı bir dünyada bir
şey bulduğunda neyi, ne yapacağını bilemeyen çocuklar gibi.
artık hiçbir duygusunu anlamayan çocuklar gibi
ve elbet biz de bu aşkla büyüyecek
her şeyi bir başka aşka erteleyeceğiz
kış başlıyor sevgilim
hoşnutsuzluğumun kışı başlıyor
bir yaz daha geçti hiçbir şey anlamadan
oysa yapacak ne çok şey vardı
ve ne kadar az zaman
kış başlıyor sevgilim
iyi bak kendine
gözlerindeki usul şefkati
teslim etme kimseye, hiçbir şeye
upuzun bir kış başlıyor sevgilim
ayrılığımızın kışı başlıyor
giriyoruz kara ve soğuk bir mevsime.
kitaplara sarılmak, dostlarla konuşmak, yazıya oturup sonu
gelmeyen cümleler kurmak, camdan dışarı bakıp puslu şarkılar mırıldanmak…
böyle zamanlarda her şey birbirinin yerini alır
çünkü her şey bir o kadar anlamsızdır
içinizdeki ıssızlığı doldurmaz hiçbir oyun
para etmez kendinizi avutmak için bulduğunuz numaralar
bir aşkı yaşatan ayrıntıları nereye saklayacağınızı bilemezsiniz
çıplak bir yara gibi sızlar paylaştığınız anlar, eşyalar
gözünüzün önünde durur birlikte yarattığınız alışkanlıklar
korkarsınız sözcüklerden, sessizlikten de; bakamazsınız aynalara,
çağrışımlarla ödeşemezsiniz
dışarıda hayat düşmandır size
içeride odalara sığamazken siz, kendiniz
bir ayrılığın ilk günleridir daha
her şey asılı kalmıştır bitkisel bir yalnızlıkla
gün boyu hiçbir şey yapmadan oturup
kulak verdiğiniz saatin tiktakları
kaplar tekin olmayan göğünüzü
geçici bir dinginlik, düzmece bir erinç
suyu boşalmış bir havuz, fişten çekilmiş bir alet kadar tehlikesiz
bakınıp dururken duvarlara
boş bir çuval gibi, çalmayan bir org gibi, plastik bir çiçek, unutulmuş bir oyuncak, eski bir çerçeve gibi, hani, unutsam eşyanın gürültüsünü, nesnelerin dünyasında kendime bir yer bulsam, dediğimiz zamanlar gibi
kendimizin içinden yeni bir kendimiz çıkarmaya zorlandığımız anlar
gibi
yeni bir iklime, yeni bir kente, bir tutukluluk haline, bir trafik
kazasına, başımıza gelmiş bir felakete, işkenceye çekilmeye, ameliyata
alınmaya
kendimizi hazırlar gibi
yani dayanmak ve katlanmak için silkelerken bütün benliğimizi
ama öyle sessiz baktığımız duvarlar gibi olmaya çalışırken,
ve kazanmış görünürken derinliğimizi
ne zaman ki, yeniden canlanır bağışlamasız belleğimizde
bir anın, yalnızca bir anın bütün bir hayatı kapladığı anlar
o tiktaklar kadar önemsiz kalır şimdi
hayatımıza verdiğimiz bütün anlamlar
denemeseniz de, bilirsiniz
hiç yakın olmamışsınızdır intihara bu kadar
bana zamandan söz ediyorlar
gelip size zamandan söz ederler
yaraları nasıl sardığından, ya da her şeye nasıl iyi geldiğinden. zamanla ilgili bütün atasözleri gündeme gelir yeniden. hepsini bilirsiniz zaten, bir ise yaramadığını bildiğiniz gibi. dahası onlar da bilirler. ama yine de güç verir bazı sözler, sözcükler,
öyle düşünürler.
bittiğine kendini inandırmak, ayrılığın gerçeğine katlanmak, sırtınızdaki hançeri çıkartmak, yüreğinizin unuttuğunuz yerleriyle yeniden
karşılaşmak kolay değildir elbet. kolay değildir bunlarla baş etmek,
uğruna içinizi öldürmek. zaman alır.
zaman
alır sizden bunların yükünü
o boşluk dolar elbet, yaralar kabuk bağlar, sızılar diner, acılar
dibe çöker. hayatta sevinilecek şeyler yeniden fark edilir. bir
yerlerden
bulunup yeni mutluluklar edinilir.
o boşluk doldu sanırsınız
oysa o boşluğu dolduran eksilmenizdir
gün gelir bir gün
başka bir mevsim, başka bir takvim, başka bir ilişkide
o eski ağrı
ansızın geri teper.
dilerim geri teper. yoksa gerçekten
bitmişsinizdir.
zamanla yerleşir yaşadıkların, yeniden konumlanır, çoğalır, anlamları
önemi kavranır. bir zamanlar anlamadan yaşadığın şey, çok sonra değerini
kazanır. yokluğu derin ve sürekli bir sızı halini alır.
oysa yapacak hiçbir şey kalmamıştır artık
mutluluk geçip gitmiştir yanınızdan
herşeye iyi gelen zaman sizi kanatır
ölmüş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla
günlerin dökümünü yap
benim senden, senin benden habersiz alıp verdiklerini
kim bilebilir ikimizden başka?
sözcüklerin ve sessizliklerin yeri iyi ayarlanmış
bir ilişkiyi, duyguların birliğini, bir aşkı beraberlik haline getiren
kendiliğindenliği
yani günlerimiz aydınlıkken kaçırdığımız her şeyi
bir düşün
emek ve aşkla güzelleştirilmiş bir dünya
şimdi ağır ağır batıyor ve yokluğa karışıyor orada
ölmüş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla
bunlar da bir ise yaramadıysa
demek yangında kurtarılacak hiçbir şey kalmamış aramızda
bu şiire başladığımda nerde,
şimdi nerdeyim?
solgun yollardan geçtim. bakışımlı mevsimlerden
ikindi yağmurlarını bekleyen
yaz sonu hüzünlerinden
gün günden puslu pencerelere benzeyen gözlerim
geçti her çağın bitki örtüsünden
oysa şimdi içimin yıkanmış taşlığından
bakarken dünyaya
yangınlarda bayındır kentler gibiyim:
çiçek adlarını ezberlemekten geldim
eski şarkıları, sarhoşların ve suçluların
unuttuklarını hatırlamaktan
uzak uzak yolları tarif etmekten
haydutluktan ve melankoliden
giderken ya da dönerken atlanan eşiklerden
duyarlığın gece mekteplerinden geldim
bütünlemeli çocuklarla geçti
gençliğimin rüzgara verdiğim yılları
dokunmaların ve içdökmelerin vaktinden geldim.
bu şiire başladığımda nerde,
şimdi nerdeyim?
yaram vardı. bir de sözcükler
sonra vaat edilmiş topraklar gibi
sayfalar ve günler
ışık istiyordu yalnızlığım
kötülükler imparatorluğunda bir tek şiir yazmayı biliyordum
ilerledikçe… kaybolup gittin bu şiirin derinliklerinde
aşk ve acı usul usul eriyen bir kandil gibi söndü
daha şiir bitmeden. karardı dizeler.
aşk… bitti. soldu şiir.
büyük bir şaşkınlık kaldı o fırtınalı günlerden
daha önce de başka şiirlerde konaklamıştım
ağır sınavlar vermiştim değişen ruh iklimlerinde
aşk yalnız bir operadır, biliyordum: operada bir gece
uyudum, hiç uyanmadım.
barbarların seyrettiği trapezlerden geçtim
her adımda boynumdan bir fular düşüyordu
el kadar gökyüzü mendil kadar ufuk
birlikte çıkılan yolların yazgısıdır:
eksiliyorduk
mataramda tuzlu suyla, oteller kentinden geldim
her otelde biraz eksilip, biraz artarak
yani çoğalarak
tahvil ve senetlerini intiharla değiştirenlerin
birahaneler ve bankalar üzerine kurulu hayatlarında
ağır ve acı tanıklıklardan
geçerek geldim. terli ve kirliydim.
sonra tımarhanelerde tımar edilen ruhum
maskeler ve çiçekler biriktiriyordu
linç edilerek öldürülenlerin hayat hikayelerini de…
korsan yazıları, kara şiirleri, gizli kitapları
ve açık hayatları seviyordu.
buraya gelirken
uzun uzak yollar için her menzilde at değiştirdim
atlarla birlikte terledim yolları ve geceleri
ödünç almadım hiç kimseden hiçbir şeyi
çıplak ve sahici yaşayıp çıplak ve sahici ölmek için
panayır yerleri… panayır yerleri…
ölü kelebekler… ölü kelebekler…
sonra dünyanın bütün sinemalarında bütün filmleri seyrettim.
adım onların adının yanına yazılmasın diye
acı çekecek yerlerimi yok etmeden
acıyla baş etmeyi öğrendim.
yoksa bu kadar konuşabilir miydim?
ipek yollarında kuzey yıldızı
aşkın kuzey yıldızı
sanırsın durduğun yerde
ya da yol üstündedir
oysa çocukluktan kalma gökyüzünde hileli zar
ölü yanardağlar, ölü yıldızlar
ve toy yaşın bilmediği hesap: ışık hızı
aşkın bir yolu vardır
her yaşta başka türlü geçilen
aşkın bir yolu vardır
her yaşta biraz geçikilen
gökyüzünde yalnız bir yıldız arar gözler
gözlerim
aşkın kuzey yıldızıdır bu
yazları daha iyi görülen
ben, öteki, bir diğeri ona doğru ilerler
ilerlerim
zamanla anlarsın bu bir yanılsama
ölü şairlerin imgelerinden kalma
sen de değilsin. o da değil
kuzey yıldızı daha uzakta
yeniden yollara düşerler
düşerim
bir şiir yaşatır her şeyi yaşamın anlamı solduğunda
ben yoluma devam ederim. bitmemiş bir şiirin ortasında
darmadağınık imgeler, sözcükler ve kafiyeler
yaşamsa yerli yerinde
yerli yerinde her şey
şimdi her şey doludizgin ve çoğul
şimdi her şey kesintisiz ve sürekli bir devrim gibi
şimdi her şey yeniden
yüreğim, o eski aşk kalesi
yepyeni bir mazi yarattı sözüklerin gücünden
dönüp ardıma bakıyorum
yoksun sen
ey sanat! her şeyi hayata dönüştüren...
devamını gör...
ebu profen
beğeni yapmaktan çekinmeyen nüktedan bir yazar arkadaşımız.
devamını gör...
trip olarak sofrayı terk ettikten sonraki süreç
annemin "hadi gel oğlum aç kalma kurban olurum sana" diye odaya girmesini beklemekti.. ya da herkes kalktıktan sonra yemeğin en güzel yerinden, salata yoğurt vs tepsiyle odaya servis yapmasıyla sürecin tok olarak sonlanmasıydı*
hakkını ödeyemem canım ciğerim annem..
hakkını ödeyemem canım ciğerim annem..
devamını gör...
her ortamda sakinliğini korumak
son derece kontrollü insandır. olmuşla ölmüşün çaresi olmadığını bilir. çözüm odaklıdır. tehlike içeren durumlarda da bu sakinliğini koruması aslında evrime terstir. çığlık atma, kaçma davranışları göstermez.
devamını gör...
yastık adam
senarist ve tiyatro yazarı martin mcdonagh’ın bir oyunudur.

martin mcdonagh six shooter isimli muhteşem kısa filmi ile en iyi kısa film oscar ödülünü kazanmıştır. aynı zamanda in bruges ve three billboards outside ebbing, missouri isimli harika filmlerin de senaristidir.
yastık adam oyunu türkiye’de birkaç devlet tiyatrosu tarafından oynanmıştır ve bu sezon da antalya devlet tiyatrosu tarafından sahnelenmektedir.
oyunun senaryosunun mükemmel olduğunu söylemekle başlamalıyım işe. izlediğim birçok tiyatro oyunu arasında en sevdiğim hikayelerden biridir yastık adam. izlediğim iki seferde de beni derinden etkileyen bir öykü.
çocukluk travmaları ve kötü ebeveyn karakteri üzerine inanılmaz bir öykü. ve sadece bu kadar değil. bir yazarın yazdığı şeylerin sonuçlarından nereye kadar sorumlu olduğunu da düşündürüyor size.
iki perdelik oyun dört oyuncu ile yürüyor. ve özellikle k. katuryan katuryan karakterinin derinliği beni çok ama çok etkiledi. diğer karakterler de en az yazar olan katuryan kadar etkileyici idi ama ben oyunu izlediğimde yazarın yaşadığı her şeyi iliklerime kadar hissettiğimi hatırlıyorum.
oyunu izleme şansınız olursa, öncesinde bir yastıkla neler yapabileceğinizi düşünün.

martin mcdonagh six shooter isimli muhteşem kısa filmi ile en iyi kısa film oscar ödülünü kazanmıştır. aynı zamanda in bruges ve three billboards outside ebbing, missouri isimli harika filmlerin de senaristidir.
yastık adam oyunu türkiye’de birkaç devlet tiyatrosu tarafından oynanmıştır ve bu sezon da antalya devlet tiyatrosu tarafından sahnelenmektedir.
oyunun senaryosunun mükemmel olduğunu söylemekle başlamalıyım işe. izlediğim birçok tiyatro oyunu arasında en sevdiğim hikayelerden biridir yastık adam. izlediğim iki seferde de beni derinden etkileyen bir öykü.
çocukluk travmaları ve kötü ebeveyn karakteri üzerine inanılmaz bir öykü. ve sadece bu kadar değil. bir yazarın yazdığı şeylerin sonuçlarından nereye kadar sorumlu olduğunu da düşündürüyor size.
iki perdelik oyun dört oyuncu ile yürüyor. ve özellikle k. katuryan katuryan karakterinin derinliği beni çok ama çok etkiledi. diğer karakterler de en az yazar olan katuryan kadar etkileyici idi ama ben oyunu izlediğimde yazarın yaşadığı her şeyi iliklerime kadar hissettiğimi hatırlıyorum.
oyunu izleme şansınız olursa, öncesinde bir yastıkla neler yapabileceğinizi düşünün.
devamını gör...
senjutsu
an itibarı ile içindeki şarkıları full dinlediğim iron maiden adındaki yüce metal grubunun albümü...
albüm ile alakalı diyeceğim ilk şey, ''olmuş''. şüphesi olan beyaz şov izlesin burda dikiş var dikiş... neyse şaka bir yana, albümde babalar enteresan bir kompozisyon izlemişler dolar misali kademeli olarak bir artış var albümün hızı ve temposunda... özellikle 2. disk ile beraber artık o daha alışık olduğumuz ultra melodik maiden havasını iyiden iyiye hissediyoruz. the time machine'i kesinlikle book of souls zamanı kaydetmişler midyenin yarısıyla tereyağında book of souls bestelenmiş kalanını da deep freeze'e atıp paneleriz deyip senjutsu'ya the time machine olarak eklemişler...
albümde ağır derecede bir smith/harris etkisi mevcut. gitar partisyonlarında artık adrian smith balıktan arta kalan zamanında daha değişik neler besteleyebilirim diye aksonometrik şeyler falan denemiş solo bestelerken dsfjgh zaten iron maiden'ın en güzel şeylerinden birisi de hangi soloyu kimin attığını anlıyorsunuz. adrian smith teknik solo atar. kolay görünür çalması adamı çıldırtan şeyler dener falan... murray harmonik şeylerin adamıdır melodik solo bundan sorulur. janick gers ise tam manası ile gitar çalan bir eddie... alabildiğine dağınık bir tarzı var. tıpkı eddie gibi...
allah'tan burda görmedim ancak bazı malum yeşil damla logolu yerlerde falan albümü beğenmeyen paşalar çıkmış gep gep yazmış... bu heriflerin yaşına geldiğinde hayatındaki en büyük atraksiyonu ziraat bankamatiğinde sıra bekleyip otobüste oturabilmek için gençleri spamleyecek adamlar iron maiden eleştiriyor... ahlaksız mankurt münafıklar sizi...
albüm güzel. book of souls'a göre çok daha oturaklı bir albüm olmuş ki book of souls'e de zaten bir şey diyemem adamın sağlık sorunu falan vardı...
ha maiden nerd'ü intibası verdik negatif eleştiri de yapmalıyız. albümdeki konsept danışmanları ya da illüstratörleri kimse bence değiştirmeliler... book of souls'da da aynı adamla çalışmışlardı... albüm kapağı ve concept art kısımları çok cılız kalıyor. iron maiden'ın albüm kapağı van gogh ya da ne bileyim goya tablosu gibi olur. iki albümdür kimse o zırtapoz siyah plan önüne eddie çiziyor. çok canım isterse ben de yeniçeri eddie ya da ne bileyim harbiyeli eddie falan çizebilirim... mevcut albüm kapağı çok cılız... samuray temasına ama hiçbir şey diyemem. sengoku jidai, şogunluk veya meiji restorasyonu dönemleri falan çok severim feodal japonya'yı...
editjutsu:
albümden öne çıkan parçaları yazıyorum:
stratego: nakaratı tam konserlik. biraz da kendimle özdeştirme fırsatım oldu son 6-7 senelik geçmişim sağ olsun
the writing on the wall: klasik orthodoks maiden fanları çok beğenmeyebilir ama ben klibiyle beraber özellikle bayıldım. arka planda belshazzar'a yapılan atıf falan çok hoş nüanslar
lost in a lost world: sonundaki epik outrosu çok güzel. tabi eğer ingilizce biliyorsanız dsfkljgh
days of future past: bildiğiniz iron maiden işte yani çogzel
death of the celts: yine bir harris epiği ile karşı karşıyayız.
the parchment: çok dark bir havası var. şarkının yarısı da solo... tabi üç lead gitarlı bir grup olduklarını düşünürsek de ha-ri-ka
son not: bu albümü beğenmeyen kendini bilmez münafıklar; sizin layığınız ben fero ya da ne bileyim kibariye falan. gidin onları dinleyin. biz metalciler olarak mutluyuz. 30 senelik hayatımda sevdiğim iki yüce şey var zaten. biri atatürk diğeri de iron maiden. kalbinizi kırarım. ağzınızı tuzlu suyla çalkalayın ''iron maiden'' demeden önce...
albüm ile alakalı diyeceğim ilk şey, ''olmuş''. şüphesi olan beyaz şov izlesin burda dikiş var dikiş... neyse şaka bir yana, albümde babalar enteresan bir kompozisyon izlemişler dolar misali kademeli olarak bir artış var albümün hızı ve temposunda... özellikle 2. disk ile beraber artık o daha alışık olduğumuz ultra melodik maiden havasını iyiden iyiye hissediyoruz. the time machine'i kesinlikle book of souls zamanı kaydetmişler midyenin yarısıyla tereyağında book of souls bestelenmiş kalanını da deep freeze'e atıp paneleriz deyip senjutsu'ya the time machine olarak eklemişler...
albümde ağır derecede bir smith/harris etkisi mevcut. gitar partisyonlarında artık adrian smith balıktan arta kalan zamanında daha değişik neler besteleyebilirim diye aksonometrik şeyler falan denemiş solo bestelerken dsfjgh zaten iron maiden'ın en güzel şeylerinden birisi de hangi soloyu kimin attığını anlıyorsunuz. adrian smith teknik solo atar. kolay görünür çalması adamı çıldırtan şeyler dener falan... murray harmonik şeylerin adamıdır melodik solo bundan sorulur. janick gers ise tam manası ile gitar çalan bir eddie... alabildiğine dağınık bir tarzı var. tıpkı eddie gibi...
allah'tan burda görmedim ancak bazı malum yeşil damla logolu yerlerde falan albümü beğenmeyen paşalar çıkmış gep gep yazmış... bu heriflerin yaşına geldiğinde hayatındaki en büyük atraksiyonu ziraat bankamatiğinde sıra bekleyip otobüste oturabilmek için gençleri spamleyecek adamlar iron maiden eleştiriyor... ahlaksız mankurt münafıklar sizi...
albüm güzel. book of souls'a göre çok daha oturaklı bir albüm olmuş ki book of souls'e de zaten bir şey diyemem adamın sağlık sorunu falan vardı...
ha maiden nerd'ü intibası verdik negatif eleştiri de yapmalıyız. albümdeki konsept danışmanları ya da illüstratörleri kimse bence değiştirmeliler... book of souls'da da aynı adamla çalışmışlardı... albüm kapağı ve concept art kısımları çok cılız kalıyor. iron maiden'ın albüm kapağı van gogh ya da ne bileyim goya tablosu gibi olur. iki albümdür kimse o zırtapoz siyah plan önüne eddie çiziyor. çok canım isterse ben de yeniçeri eddie ya da ne bileyim harbiyeli eddie falan çizebilirim... mevcut albüm kapağı çok cılız... samuray temasına ama hiçbir şey diyemem. sengoku jidai, şogunluk veya meiji restorasyonu dönemleri falan çok severim feodal japonya'yı...
editjutsu:
albümden öne çıkan parçaları yazıyorum:
stratego: nakaratı tam konserlik. biraz da kendimle özdeştirme fırsatım oldu son 6-7 senelik geçmişim sağ olsun
the writing on the wall: klasik orthodoks maiden fanları çok beğenmeyebilir ama ben klibiyle beraber özellikle bayıldım. arka planda belshazzar'a yapılan atıf falan çok hoş nüanslar
lost in a lost world: sonundaki epik outrosu çok güzel. tabi eğer ingilizce biliyorsanız dsfkljgh
days of future past: bildiğiniz iron maiden işte yani çogzel
death of the celts: yine bir harris epiği ile karşı karşıyayız.
the parchment: çok dark bir havası var. şarkının yarısı da solo... tabi üç lead gitarlı bir grup olduklarını düşünürsek de ha-ri-ka
son not: bu albümü beğenmeyen kendini bilmez münafıklar; sizin layığınız ben fero ya da ne bileyim kibariye falan. gidin onları dinleyin. biz metalciler olarak mutluyuz. 30 senelik hayatımda sevdiğim iki yüce şey var zaten. biri atatürk diğeri de iron maiden. kalbinizi kırarım. ağzınızı tuzlu suyla çalkalayın ''iron maiden'' demeden önce...
devamını gör...
yılan hikayesi
1999-2002 yıllarında yönetmenliğini nihat durak'ın senaristliğini tayfun güneyer'in yaptığı ve kanal d'de yayımlanmış komedi, polisiye, dram ve aile dizisidir.
başrollerini meltem cumbul ve mehmet ali alabora paylaşmaktadır. yapımcı osman yağmurdereli'dir. 3 sezon devam etmiş ve meltem cumbul diziden ayrılmış fakat bir süre daha devam etmiştir.
ayten gökçer, çetin tekindor, emre kınay, tunca aydoğan ve süleyman turan dizinin kadrosu arasındadır.
zeyno'yu (meltem cumbul) kandıran erkan (emre kınay) köyü terk etmiş ve peşinden istanbul'a kadar zeyno'yu sürüklemiştir.
zeyno istanbul'da komiser memoli'nin (mehmet ali alobora) yanına gider ve erkan'ı bulmak için yardım ister. hikaye böylece başlar.
memoli başarılı ve bir çok düşmanı olan bir polistir. mafyanın korkulu rüyasıdır ve bu durum başına bir çok olayın gelmesine sebep olmuştur. can düşmanları tarafından öldürülür ve memoli oğlunun ölümü üzerine hayata küser ve mafyaya kök söktürür.
memoli ve ailesi geçmişte zeynoların köyünde yaşamış ve zeyno'yu oradan tanıyordur. zeyno, istanbul'a geldikten sonra o da maceradan maceraya savrulur. zeyno'nun kanlısı erkan, istanbul'un en büyük mafyalarından biri olan hasan ağa'nın yeğenidir. hasan ağa ölmüş ve tüm miras erkan'a kalmıştır. hasan ağanın sağ kolu kürşat (tunca aydoğan) ve genç karısı gülsüm (neriman uğur), erkan'nın varlığından rahatsız olur ve çeşitli planlar kurarlar. bu nefretten memoli'de payını alır ve dizi boyu bu ikiliden yakasını kurtaramayacaktır. tabi onlarda memoli'den.
mafyaların mafyası sinan (çetin tekindor), ölmüş numarası yapmış ve sırra kadem basmıştır. ama varlığı hala dizi içinde gizliden gizliye devam etmektedir.
memoli ve zeyno yakınlaşmış farklı bir ilişki içerisine girmişlerdir. olaylar 'yılan hikaye' sine dönüşmüş ve dizi değişik olay örgüleriyle örülmüştür. dizi yayınlandığı dönemde en çok izlenen diziler arasındadır. reyting rekorları kırmıştır.
başrollerini meltem cumbul ve mehmet ali alabora paylaşmaktadır. yapımcı osman yağmurdereli'dir. 3 sezon devam etmiş ve meltem cumbul diziden ayrılmış fakat bir süre daha devam etmiştir.
ayten gökçer, çetin tekindor, emre kınay, tunca aydoğan ve süleyman turan dizinin kadrosu arasındadır.
zeyno'yu (meltem cumbul) kandıran erkan (emre kınay) köyü terk etmiş ve peşinden istanbul'a kadar zeyno'yu sürüklemiştir.
zeyno istanbul'da komiser memoli'nin (mehmet ali alobora) yanına gider ve erkan'ı bulmak için yardım ister. hikaye böylece başlar.
memoli başarılı ve bir çok düşmanı olan bir polistir. mafyanın korkulu rüyasıdır ve bu durum başına bir çok olayın gelmesine sebep olmuştur. can düşmanları tarafından öldürülür ve memoli oğlunun ölümü üzerine hayata küser ve mafyaya kök söktürür.
memoli ve ailesi geçmişte zeynoların köyünde yaşamış ve zeyno'yu oradan tanıyordur. zeyno, istanbul'a geldikten sonra o da maceradan maceraya savrulur. zeyno'nun kanlısı erkan, istanbul'un en büyük mafyalarından biri olan hasan ağa'nın yeğenidir. hasan ağa ölmüş ve tüm miras erkan'a kalmıştır. hasan ağanın sağ kolu kürşat (tunca aydoğan) ve genç karısı gülsüm (neriman uğur), erkan'nın varlığından rahatsız olur ve çeşitli planlar kurarlar. bu nefretten memoli'de payını alır ve dizi boyu bu ikiliden yakasını kurtaramayacaktır. tabi onlarda memoli'den.
mafyaların mafyası sinan (çetin tekindor), ölmüş numarası yapmış ve sırra kadem basmıştır. ama varlığı hala dizi içinde gizliden gizliye devam etmektedir.
memoli ve zeyno yakınlaşmış farklı bir ilişki içerisine girmişlerdir. olaylar 'yılan hikaye' sine dönüşmüş ve dizi değişik olay örgüleriyle örülmüştür. dizi yayınlandığı dönemde en çok izlenen diziler arasındadır. reyting rekorları kırmıştır.
devamını gör...

