los lunes al sol
fernando leon de aranoa'nın senaryosunu yazdığı ve yönettiği, 2002 yılına ait gerçekçiliği ,işçi sınıfını şiir tadında mizahi yönleri ile ele alan bir film. 2002 yılında goya ödülleri’nde en iyi yönetmen ve senaryoda olmak üzere 5 dalda ödül alan film, aynı yıl içerisinde pedro almadovar’ın habla con ella filmini geride bırakarak en iyi yabancı film oscar aday adayı seçilmiştir.
filmde vigo’da işten çıkarılan bir grup tershane işçisinin öyküsü anlatılmaktadır. bu karakterlerin hayatları film içerisinde insanı yormadan yakalar ki onların yerine yaşarken bulursunuz kendinizi.
etkileyici anlatım öyle bir etkiliki karakterler arası konuşmalarda sanki yanındaymışsınız izlenimi veriyor izleyenlere. santa (javier bardem), filmin başrolü bir nevi don kişot hikayesi , sokak lambaları ve değirmen yer değiştiriyor burada ama. avustralya’ya gitmek istiyor çünkü ona göre uzaklar her zaman güzeldir. burada ise bedava peynirler yiyor içkiler içiyor ve bütün kadınları ile arasında yakın bağ kurabiliyor hiç korkmadan. ailesizliğinin verdiği etki ile arkadaşlarına göre hayata karşı daha çok öfke dolu ama onlardan daha fazla eğlenmesini biliyor ama koskocaman bir umutsuzluğun içinde.
jose (luis tosar) ise benim kendim ile en çok özleşleştirdiğim içine girebildiğim karakter belki oyuncu performansından dolayı, jose balık fabrikasında gece vardiyasında çalışan, karısını sadece işe giderken görebilen, karısının ondan tiksindiğini düşünen filmde olan bir deodorant sahnesi var spolier olmasın. özgüvenini sıfır maddi zorlukları olan kredi imkanı bulunmayan ve evliliğinin çatırdadığını düşünen umutsuz orta yaşlı bir insan.
lino (jose angel egido), ah lino vah lino bıkmadan usanmadan iş arayan 2002 model ismail abi yol yemek sigorta tamam neye inanmak isterse ona inanan fakat hayata karşı umudu olmayan lino.
amador (celso bugallo),en yaşlı olanları bu orta yaş adamların ama en kırılgan ve en acılar çekmiş olanları karısı tarafından terkedilen ve yıkılan karısı da annesi gibi çekip giden hüzünlü... santa ile evde olan konşmaları bir dram dersi resmen.
sergey (serge riaboukine) sen sovyetlerde kozmonotluk eğitimi al dağılınca gel burada filmin mesajlarını var . filme renk ve derinli katan santa karakteri ile sohbetleri dinlenilesi olan karakter sovyet rusya ile ilgili anlattıkları anektod efsanedir.
iki arkadaş karşılaşır ve birisi şöyle der : dostum, kötü bir şeyin farkına vardım, bize komünizmle ilgili anlatılan her şey yalanmış. diğeri şöyle cevaplar : ben daha kötüsünün farkına vardım ,bize kapitalizmle ilgili anlatılan her şey doğruymuş.
filmde vigo’da işten çıkarılan bir grup tershane işçisinin öyküsü anlatılmaktadır. bu karakterlerin hayatları film içerisinde insanı yormadan yakalar ki onların yerine yaşarken bulursunuz kendinizi.
etkileyici anlatım öyle bir etkiliki karakterler arası konuşmalarda sanki yanındaymışsınız izlenimi veriyor izleyenlere. santa (javier bardem), filmin başrolü bir nevi don kişot hikayesi , sokak lambaları ve değirmen yer değiştiriyor burada ama. avustralya’ya gitmek istiyor çünkü ona göre uzaklar her zaman güzeldir. burada ise bedava peynirler yiyor içkiler içiyor ve bütün kadınları ile arasında yakın bağ kurabiliyor hiç korkmadan. ailesizliğinin verdiği etki ile arkadaşlarına göre hayata karşı daha çok öfke dolu ama onlardan daha fazla eğlenmesini biliyor ama koskocaman bir umutsuzluğun içinde.
jose (luis tosar) ise benim kendim ile en çok özleşleştirdiğim içine girebildiğim karakter belki oyuncu performansından dolayı, jose balık fabrikasında gece vardiyasında çalışan, karısını sadece işe giderken görebilen, karısının ondan tiksindiğini düşünen filmde olan bir deodorant sahnesi var spolier olmasın. özgüvenini sıfır maddi zorlukları olan kredi imkanı bulunmayan ve evliliğinin çatırdadığını düşünen umutsuz orta yaşlı bir insan.
lino (jose angel egido), ah lino vah lino bıkmadan usanmadan iş arayan 2002 model ismail abi yol yemek sigorta tamam neye inanmak isterse ona inanan fakat hayata karşı umudu olmayan lino.
amador (celso bugallo),en yaşlı olanları bu orta yaş adamların ama en kırılgan ve en acılar çekmiş olanları karısı tarafından terkedilen ve yıkılan karısı da annesi gibi çekip giden hüzünlü... santa ile evde olan konşmaları bir dram dersi resmen.
sergey (serge riaboukine) sen sovyetlerde kozmonotluk eğitimi al dağılınca gel burada filmin mesajlarını var . filme renk ve derinli katan santa karakteri ile sohbetleri dinlenilesi olan karakter sovyet rusya ile ilgili anlattıkları anektod efsanedir.
iki arkadaş karşılaşır ve birisi şöyle der : dostum, kötü bir şeyin farkına vardım, bize komünizmle ilgili anlatılan her şey yalanmış. diğeri şöyle cevaplar : ben daha kötüsünün farkına vardım ,bize kapitalizmle ilgili anlatılan her şey doğruymuş.
devamını gör...
sözlükten tayber doğan'ı alın geri neyi kalır ki
biz daha ölmedik.
devamını gör...
ölü dil
belirli bir dönemde kullanılırken, kullanan toplumun diğer bir dili de kullanmaya başlamasıyla ve sonradan kullanılmaya başlanan dilin daha geçerli hale gelmesiyle, önce ki dilin işlevini yitirmesi ve konuşulmamaya başlanması sonucu körelip unutulmuş dillerdir.
grekçe, akadca, frigce, göktürkçe, hititce, fenikece, urartuca, sümerce yaşamları sona ermiş dillerden sadece bir kaçıdır. allah rahmet eylesin.
günümüzde can çekişen ve yok olmaya yüz tutmuş bazı diller de vardır, son demlerini yaşayan bu diller; lazca, zazaca, hemşince, abhazca ve çerkezcedir. allah şifa versin.
grekçe, akadca, frigce, göktürkçe, hititce, fenikece, urartuca, sümerce yaşamları sona ermiş dillerden sadece bir kaçıdır. allah rahmet eylesin.
günümüzde can çekişen ve yok olmaya yüz tutmuş bazı diller de vardır, son demlerini yaşayan bu diller; lazca, zazaca, hemşince, abhazca ve çerkezcedir. allah şifa versin.
devamını gör...
hastane önünde incir ağacı
(bkz: zara) ve (bkz: volkan konak)'tan dinlediğim yozgat yöresi türküsüdür.
hikayesi öğrendiğim kadarıyla şudur:
komşu kızı ile beşik kertmesi olan bir genç askerde vereme yakalanır, hava değişimi alarak yozgat'a gelir. sözlüsünün ailesi, hasta gence kızlarını göstermek istemez. genç, tedavi için istanbul'da hastaneye yatar, pencereden gördüğü incir ağacından aldığı ilhamla bu türküyü söyler. yakalandığı amansız hastalıktan kurtulamayarak hastanede ölür. ailesi cenazesini yozgat'a getiremez, istanbul'da kalır.
hikayesi öğrendiğim kadarıyla şudur:
komşu kızı ile beşik kertmesi olan bir genç askerde vereme yakalanır, hava değişimi alarak yozgat'a gelir. sözlüsünün ailesi, hasta gence kızlarını göstermek istemez. genç, tedavi için istanbul'da hastaneye yatar, pencereden gördüğü incir ağacından aldığı ilhamla bu türküyü söyler. yakalandığı amansız hastalıktan kurtulamayarak hastanede ölür. ailesi cenazesini yozgat'a getiremez, istanbul'da kalır.
devamını gör...
keşke gerçek olsa denilen şeyler
toprağa ekilen her şeyin ağacı olsa. kalem, bilgisayar, kitap vs ekince ağacın meyveleri olarak toplayabilsek şahane olurdu.
devamını gör...
sağcı şairlerin pek kalıcı olmaması
ismet özel hepsini uçurdu gitti bence.
devamını gör...
seks otobüsü
ağlanacak halimize gülüyoruz, herkes namus abidesi maşallah, ama her yerde tecavüz, ensest, çocuk tacizi,kim lan bunları yapan madem bu kadar namus bekçisi varken.
devamını gör...
edward said
1935 yılında filistinli hıristiyan bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. lübnan ve mısır'da edebiyat, müzik ve felsefe okumuş, abd'de princeton ve harvard'da eğitimini tamamlayarak edebiyat profesörü olmuştur. kendi tabiriyle 'postmodernist entelektüeldir.'
1967 arap-israil savaşı'na kadar herhangi bir politik hareketin içinde olmayan said, bu savaşla birlikte yahudi karşıtı bir görüş sergileyerek abd'de büyük bir tepkiyle karşılaşmıştır. daha sonra enver sedat ve yaser arafat tarafından barış görüşmelerinde filistin temsilcisi olarak atansa da sonrasında arafat'la görüş ayrılığına düşerek geri çekilmiştir.
pek çok dilde eserleri bulunan bu ortadoğunun en ünlü barış elçisi 2003 yılında lösemiden vefat etmiştir.
edward said fikrimce, en değerli iki eseriyle o zamanlar batılıların içini boşalttıkları ve daha ziyade küçümsemek için kullandıkları 'oryantalizm' ve 'entelektüel' sözcüklerinin gerçek anlamlarını bize ve literatüre yeniden kazandırmıştır. said'e göre oryantalizm, batılıların ortadoğuyu sömürmek için onların bilim, düşünce ve sanat alanlarından ve dolayısıyla modern toplumlar oluşturmaktan uzak oldukları bahanesiyle uydurdukları bir kolonileşme hareketidir. ve gerçek bir entelektüel bütün siyasi erkten ve yetkeden bağımsız, ahlaksal ortamda doğruları söylemek ve değişim yaratmak zorundadır. aşağıdaki alıntı entelektüel kitabındandır.
"bir entelektüel olmanın en çetin yanı, yazdıkların ve yaptığın müdahaleler aracılığıyla vazettiğin şeyi, bir kuruma, bir sistemin ya da yöntemin emriyle harekete geçen bir robota dönüşüp katılaşmadan temsil etmektir. hem bunu hem de tetikte durup iradeni gevşetmemeyi başarabilmiş olmanın coşkusunu hissetmiş olan varsa, bu çakışmanın ne kadar nadir gerçekleştiğini takdir edecektir.
fakat bunu başarabilmenin tek yolu, bir entelektüel olarak, elinizden geldiğince iyi ve aktif bir biçimde hakikati temsil etmek ile bir haminin ya da otoritenin sizi yönlendirmesine pasif bir biçimde izin vermek arasında seçim yapmanın sizin elinizde olduğunu kendinize hatırlatmanızdır.
laik entelektüel için o tanrılar hep iflas eder."
1967 arap-israil savaşı'na kadar herhangi bir politik hareketin içinde olmayan said, bu savaşla birlikte yahudi karşıtı bir görüş sergileyerek abd'de büyük bir tepkiyle karşılaşmıştır. daha sonra enver sedat ve yaser arafat tarafından barış görüşmelerinde filistin temsilcisi olarak atansa da sonrasında arafat'la görüş ayrılığına düşerek geri çekilmiştir.
pek çok dilde eserleri bulunan bu ortadoğunun en ünlü barış elçisi 2003 yılında lösemiden vefat etmiştir.
edward said fikrimce, en değerli iki eseriyle o zamanlar batılıların içini boşalttıkları ve daha ziyade küçümsemek için kullandıkları 'oryantalizm' ve 'entelektüel' sözcüklerinin gerçek anlamlarını bize ve literatüre yeniden kazandırmıştır. said'e göre oryantalizm, batılıların ortadoğuyu sömürmek için onların bilim, düşünce ve sanat alanlarından ve dolayısıyla modern toplumlar oluşturmaktan uzak oldukları bahanesiyle uydurdukları bir kolonileşme hareketidir. ve gerçek bir entelektüel bütün siyasi erkten ve yetkeden bağımsız, ahlaksal ortamda doğruları söylemek ve değişim yaratmak zorundadır. aşağıdaki alıntı entelektüel kitabındandır.
"bir entelektüel olmanın en çetin yanı, yazdıkların ve yaptığın müdahaleler aracılığıyla vazettiğin şeyi, bir kuruma, bir sistemin ya da yöntemin emriyle harekete geçen bir robota dönüşüp katılaşmadan temsil etmektir. hem bunu hem de tetikte durup iradeni gevşetmemeyi başarabilmiş olmanın coşkusunu hissetmiş olan varsa, bu çakışmanın ne kadar nadir gerçekleştiğini takdir edecektir.
fakat bunu başarabilmenin tek yolu, bir entelektüel olarak, elinizden geldiğince iyi ve aktif bir biçimde hakikati temsil etmek ile bir haminin ya da otoritenin sizi yönlendirmesine pasif bir biçimde izin vermek arasında seçim yapmanın sizin elinizde olduğunu kendinize hatırlatmanızdır.
laik entelektüel için o tanrılar hep iflas eder."
devamını gör...
son 50 yılın en yüksek asgari ücreti
asgari ücretin 4 bin 250 tl olması ardından cumhurbaşkanımızın sarf ettiği cümle.
devamını gör...
hoşlanılan kişinin önünde rezil olmak
günlük hayatımızda yaptığımız hareketlerin neredeyse tamamından beyinciğimiz sorumludur.
fakat bu hareketleri yapma komutunu veren beyindir yani beynimiz bir işi yapmayı düşünür, emri verir, yürürlüğe koyma işi beyinciktedir.
beynimiz karar merci, beyincik ise o kararı uygulayandır.
peki neden hoşlandığımız kişinin yanında, normalde çok kolay yapabileceğimiz bir şeyi yanlış yaparız?
bunun cevabı beynimizin bu işi gözünde fazla büyütmesidir. hata yapmaktan korktuğu için bütün kontrolü eline almak istiyor ve beyinciğin yaptığı işi de kendisi yapmaya karar veriyor.
halbuki bu senin işin değil sayın beyin.
bırak herkes kendi işini yapsın, sen komutunu ver, beyincik halleder gerisini.
lütfen çok rica ediciim. sonra mağdur oluyoruz.
fakat bu hareketleri yapma komutunu veren beyindir yani beynimiz bir işi yapmayı düşünür, emri verir, yürürlüğe koyma işi beyinciktedir.
beynimiz karar merci, beyincik ise o kararı uygulayandır.
peki neden hoşlandığımız kişinin yanında, normalde çok kolay yapabileceğimiz bir şeyi yanlış yaparız?
bunun cevabı beynimizin bu işi gözünde fazla büyütmesidir. hata yapmaktan korktuğu için bütün kontrolü eline almak istiyor ve beyinciğin yaptığı işi de kendisi yapmaya karar veriyor.
halbuki bu senin işin değil sayın beyin.
bırak herkes kendi işini yapsın, sen komutunu ver, beyincik halleder gerisini.
lütfen çok rica ediciim. sonra mağdur oluyoruz.
devamını gör...
benjamin franklin etkisi
insanların sizi sevmesini sağlamanın bilimsel yoludur. bunu yaptım hadi insanlar beni sevsin demekle olmaz tabii ki. önce iyi ahlaklı, dürüst, çalışkan, cana yakın olacaksınız.
mr. 100 dolar yani benjamin franklin amerika birleşik devletleri’nin kurucu babaları arasında yer alan , çok yönlü bir insan. yayımcı, yazar, kaşif, bilim adamı, diplomat ve siyasetçi yani ne ararsan var adamda. zamanında demiş ki:
“bir zamanlar size iyilik yapan biri sizin ona borçlu hissetmenize kıyasla yeni bir iyilik yapmaya daha hazır olacaktır.”
franklin ünlü otobiyografisinde politikadaki bir rakibinden nadir bulunan ve sadece onda olan bir kitabı ödünç istediği hikayeyi anlatıyor. rakibi, franklin’in istediği kitabı vermeyi kabul ediyor ve ardından franklin kendisine bir teşekkür notu gönderiyor. ikili, hayatlarına yakın arkadaşlar olarak devam ediyor.
peki bu nasıl olmuş? franklin'e göre birinin sizden hoşlanmasını istiyorsanız ondan küçük yardımlar isteyin çünkü iyilik yaptığımız kişilere kendimizi daha yakın hissedermişiz, işin mantığı buymuş.
gördüğünüz üzere dünyayı iyilik kurtaracak. iyilik yap iyilik bul, kim kazanmış kötülükten?
mr. 100 dolar yani benjamin franklin amerika birleşik devletleri’nin kurucu babaları arasında yer alan , çok yönlü bir insan. yayımcı, yazar, kaşif, bilim adamı, diplomat ve siyasetçi yani ne ararsan var adamda. zamanında demiş ki:
“bir zamanlar size iyilik yapan biri sizin ona borçlu hissetmenize kıyasla yeni bir iyilik yapmaya daha hazır olacaktır.”
franklin ünlü otobiyografisinde politikadaki bir rakibinden nadir bulunan ve sadece onda olan bir kitabı ödünç istediği hikayeyi anlatıyor. rakibi, franklin’in istediği kitabı vermeyi kabul ediyor ve ardından franklin kendisine bir teşekkür notu gönderiyor. ikili, hayatlarına yakın arkadaşlar olarak devam ediyor.
peki bu nasıl olmuş? franklin'e göre birinin sizden hoşlanmasını istiyorsanız ondan küçük yardımlar isteyin çünkü iyilik yaptığımız kişilere kendimizi daha yakın hissedermişiz, işin mantığı buymuş.
gördüğünüz üzere dünyayı iyilik kurtaracak. iyilik yap iyilik bul, kim kazanmış kötülükten?
devamını gör...
louis william wain
londra'nın sakinliği ile göze çarpan yerleşmelerinden birinde, 1860 yılı dolaylarında doğmuş bir ressam.

kendisi ölümden yaklaşık on yıl kadar önce şizofreni olduğunu öğrenmiştir. öncesinde kedi çizimleri ile meşhur olan bu sanatçı, hastalığının atak gösterdiği zamanlara göre çizimlerinde soyutluğa ve değişikliğe gitmiştir. kronolojik sıralamaya göre linkini verdiğim yukarıdaki görsel; wain'in buhranının resmine ne derece yansıdığını realist bir şekilde gösteriyor.
peki, bu adamın ilham kaynağı nedir ve hastalığı nasıl nüksetmiştir?
louis william wain'in evinde çok severek baktığı bir kedisi vardı. ondan esinleniyor, arada şakasına insansı görünümlü de kedişler de çiziyordu. bir gün yine kedisini resmettiği komikli bir tabloyu çok sevdiği eşine gösterdi ve eşi tabloyu çok sevdi. bunu gören wain, eşini güldürmek adına çeşitli kedi resimleri yapmaya başladı. (hayırlı koca ya resmen swh)
daha sonra bizler için üzücü, wain için korkunç derece yıkım gücü olan bir olay oldu; eşi kansere yakalanmıştı. günler günleri kovalarken eşi gözleri önünde yitip gitti. onun ölümünden sonra şizofreni teşhisi konulan wain, ölünceye değin kedileri çizmeye devam etti ancak hastalığı dolayısıyla çizimleri gittikçe soyutlaşıyordu. baktığımızda "bu ne la?" diyeceğim, karmaşık, fraktal şeklindeki tablolar vardı fakat louis hâlâ kedi çizdiğini düşünüyordu. eşinden yaklaşık on yıl sonra kendisi de yaşama veda etti.
hastalığından evvelki bir tablosu için; #958424.

kendisi ölümden yaklaşık on yıl kadar önce şizofreni olduğunu öğrenmiştir. öncesinde kedi çizimleri ile meşhur olan bu sanatçı, hastalığının atak gösterdiği zamanlara göre çizimlerinde soyutluğa ve değişikliğe gitmiştir. kronolojik sıralamaya göre linkini verdiğim yukarıdaki görsel; wain'in buhranının resmine ne derece yansıdığını realist bir şekilde gösteriyor.
peki, bu adamın ilham kaynağı nedir ve hastalığı nasıl nüksetmiştir?
louis william wain'in evinde çok severek baktığı bir kedisi vardı. ondan esinleniyor, arada şakasına insansı görünümlü de kedişler de çiziyordu. bir gün yine kedisini resmettiği komikli bir tabloyu çok sevdiği eşine gösterdi ve eşi tabloyu çok sevdi. bunu gören wain, eşini güldürmek adına çeşitli kedi resimleri yapmaya başladı. (hayırlı koca ya resmen swh)
daha sonra bizler için üzücü, wain için korkunç derece yıkım gücü olan bir olay oldu; eşi kansere yakalanmıştı. günler günleri kovalarken eşi gözleri önünde yitip gitti. onun ölümünden sonra şizofreni teşhisi konulan wain, ölünceye değin kedileri çizmeye devam etti ancak hastalığı dolayısıyla çizimleri gittikçe soyutlaşıyordu. baktığımızda "bu ne la?" diyeceğim, karmaşık, fraktal şeklindeki tablolar vardı fakat louis hâlâ kedi çizdiğini düşünüyordu. eşinden yaklaşık on yıl sonra kendisi de yaşama veda etti.
hastalığından evvelki bir tablosu için; #958424.
devamını gör...
fön
saça şekil verme amaçlı saç kurutma makinesiyle yüksek ısıda yapılan işlem. bir de fön rüzgarları vardı coğrafya dersinden.
devamını gör...
sen başlık açmazsan ben açmazsam nasıl akacak bu akış
sürekli kaliteli başlık yok diye yakınan yazarlara karşı sürekli kalitesiz başlık açan yazarların sitemini içeren söz.
devamını gör...
klişe teselli cümleleri
olsun senin de kalbin güzel.
devamını gör...
yetişkinlerin yalan hayatı
napoli romanları'nın da yazarı olan (bkz: elena ferrante) nin mükemmel kitabı. ben napoli kitapları'nı (4 kitaptan oluşan bir seri) henüz okumadım ancak bu kitaptan sonra direkt sepetime koydum ve okuyacağım. elena ferrante bildiğim kadarıyla yazarın gerçek ismi değil. takma isim kullanıyor ve ismi bilinmiyor. kitaptan biraz bahsetmek gerekirse çocukluktan ergenliğe geçmekte olan gioavanna'nın yaşı ilerledikçe ve aklı erdikçe etrafında olan bitenlerin farkına varması ve gerçekten de yetişkinlerin hayatlarının yalanlar üzerine kurulu olmasını okuyoruz. kitapta giovanna ile birlikte şaşırıp, birlikte üzülüyoruz. anne ve babası gayet kültürlü, zengin, okumuş entellektüel tipler. ancak babası napoli'nin gettolarında büyümüş ve babasının ailesi ile neredeyse hiç görüşmüyorlar. annesi ise daha aristokrat bir ailede büyümüş napoli2nin zengin muhitinden gelen bir tip. babası kendi ailesinden adeta utanıyor. giovanna büyüdükçe ters giden bir şeyler olduğunu fark ediyor. laf arasında evlerinde adeta lanetle bahsedilen halasına benzediğini duyuyor. ve halasını ve babasının ailesini kültürünü büyüdüğü yerleri öğrenmek tanımak istiyor. bu sırada aile dostları olan bir diğer çift ve çocuklarıyla da yakın arkadaşlıkları var. aile dostlarının iki kız çocuğu ile adeta kardeşmiş gibi birbirlerini seviyorlar. giovanna hem halası ile görüşmelerinde babası ile ilgili bazı gerçekleri öğreniyor hem de anne ve babasının birbirlerini aldatmalarına şahit oluyor.
kitap o kadar akıcı ki adete napoli'de bir gezinti yapıyor gibi hissediyorsunuz bazı bölümlerde. güney italya'nın o çekici alt kültürünü iliklerinize kadar hissediyorsunuz. aynı zamanda gioavanna ile birlikte siz de büyüyorsunuz kitabı okurken. ve büyüdükçe masumiyetinizin kaybolduğunu, hatta bütün yetişkinlerin artık masum olmadığını görüyorsunuz. ben kitabı bitirdiğimde içimde bir napoli gezisi yapma isteği oluştu. ve ilk işim yazarın diğer eseri olan napoli romanları'nı almak oldu.
kitap o kadar akıcı ki adete napoli'de bir gezinti yapıyor gibi hissediyorsunuz bazı bölümlerde. güney italya'nın o çekici alt kültürünü iliklerinize kadar hissediyorsunuz. aynı zamanda gioavanna ile birlikte siz de büyüyorsunuz kitabı okurken. ve büyüdükçe masumiyetinizin kaybolduğunu, hatta bütün yetişkinlerin artık masum olmadığını görüyorsunuz. ben kitabı bitirdiğimde içimde bir napoli gezisi yapma isteği oluştu. ve ilk işim yazarın diğer eseri olan napoli romanları'nı almak oldu.
devamını gör...



