901.
hayırlı sabahlar bugünkü şiirinizi huzurlarınıza sunuyorum.

adımla nasıl berabersem


hacet yok hatırlatmasına seni hatıraların
bir dakika bile çıkmıyorsun aklımdan
koşar gibi yürüyüşün
karanlıkta bir ışık gibi aydınlık gülüşün

hacet yok hatırlatmasına seni hatıraların
uzak uzak yıldızlarla çevrilmiş kainatin
karanlık boşluklarında akıp giderken zaman

adımla nasıl berabersem öylece beraberiz
seninle her saat seninle her dakika seninle her saniye
gönlümüz mutluluğa inanmış olmanın gururuyla rahat
koltuğumuzun altında birer dinamit gibi kellemiz
ve sonra her zaman her ölümlüye
aynı şartlar altında kısmet olmayan
gerçekleri görmenin aydınlığı alınlarımızda

hacet yok hatırlatmasına seni hatıraların
sen bana kalbim kadar elim kadar yakınsın
devamını gör...
902.
bugün için daha iyi bir şiir olamazdı


eğer bana evet dersen baştan aşağıya mutluluk olurum
bırakırım şairliği, şairlik zaten mutsuz adam işi,
senden âla şiir mi var senin yüzünden âla!
devamını gör...
903.
çok uzun bir şiir ama, bir kere de olsa okumuş olmanız gerek diye düşünüyorum

ah'lar ağacı

bir ilaç içsem bari diye düşündüm,
biraz kolonya sürünsem,
ferahlasam, pencereyi açsam.
şöyle bir şey yazdım sonra:
yağmur, çamurlu bir elbise dikiyor şehre
sıkılıyoruz hepimiz bu çamurlu giysinin içinde.
berbattı,
bir şiire böyle başlanmazdı.

iç ses diye söylendim,
ardından yıldırım gürses...
aptal aptal güldüm bir de buna.
ayşecik vazoyu kırıyor
ve ‘tamir et bakalım’ diyordu babasına.
yapıştırsam da parçalarını hayatımın
su sızdırıyordu çatlaklarından.
karnabahar kızartmıyordu asla
başrolde kadınlar.

güçlü bir el silkeledi beni sonra
sanırım tanrı’nın eliydi.
sayamadım kaç ah döküldü dallarımdan.
binlerce yeşil gözü olan bir zeytin ağacı gibi,
çok şey görmüşüm gibi,
ve çok şey geçmiş gibi başımdan,
ah...dedim sonra
ah!

iç ses, diye söylendim
çocukken şöyle dua ederdim tanrı’ya:
tanrım bana hiç erimeyen,
kırmızı bir bonbon şekeri yolla.
eski tül perdelerden gelinlik biçerdik
kardeşimle kendimize durmadan,
olmayan çayları,
olmayan fincanlardan içerdik.
olmayan kapıları açardık,
olmayan ziller çaldığında.
siyah papyonlu olurdu mutlaka
resim defterimizdeki damat.
yedi günde yarattığımız dünya
mutlu olurduk pastel koksa.

ve şimdi şöyle dua ediyorum tanrı’ya:
olanlar oldu tanrım
bütün bu olanların ağırlığından beni kolla!

kaybolmak istemiştim bir zamanlar
kapının arkasında yokum demiştim
ve divanın altında da.
bulamazsınız ki artık beni,
hayatın ortasında.
kaybolmak istemiştim bir zamanlar
beni kimse bulamazdı
tanrı’nın arkasına saklansam.
o kocamandı, en kocamandı o.
bir kız çocuğunun hayalleri kadar.

bir zamanlar kendimi
bulunmaz hint kumaşı sanmıştım.
kaç metredir benim yokluğum?
benden daha çok var sanmıştım.
benim yokluğumdan dünyaya
bir elbise çıkar sanmıştım.
dünyanın çıplaklığına bakmaya utanmadan
sonunda ben de alıştım.
ah...dedim sonra,
ah!

güzin ablası kitaplar olan bir kızdım,
içim sıkılmasa o kadar
tek bir satır bile okumazdım.
taş bebeğim ters çevrilince ağlardı
bir derdi var derdim.
derdimi demeyi ben taşbebeğimden öğrendim.
ninni derdim, ninni bebeğim!
cam gözlerini kapardı, naylon kirpiklerini.
plastik gözkapaklarının ardında,
bilirdim rüyaları yoktu bebeğimin,
gözyaşları da.
ağladıkça tükürüğümden sürerdim gözaltlarına.
bu kadar kolay harcamazdım rüyalarımı,
kırmızı çantamda bayram harçlıklarım olmasa.

insan çıtır ekmeği ısırdığında,
kırıklar dolar kucağına,
işte orası umudun tarlasıdır.
ve orada başaklar ağırlaştığında,
sayısız ah dökülür toprağa.

iç ses, diye söylendim
ve ah dedim sonra,
böyle ah demeyi beli bükük bir ahlat ağacından öğrendim.

dallarına salıncak kurardı çocuklar,
hızlı yaşanan bir hayatın şarkılarıydı salıncaklar.
meyveleri tatsızdı
eski bir lanetten dolayı
herkes dişlerdi acı meyvelerini,
ve herkes söverdi ona.
ismini yazardı herkes onun bağrına,
ah derdi o. ah!

bıçağın ucundaydı insanların hafızası
‘insan unutandır
ve insan unutulmaya mahkum olandır.’
tanrı şöyle derdi o zaman:
ah!

ne çok dikeni vardı ahlat ağacının tanrım,
ulaşılamazdı,
sen sarılmak istesen ona,
o sana sarılmazdı.
ne çok dikenin vardı tanrım!
ne çok isterdim,
sana sarılamazdım.
ve şöyle derdim o zaman:
ah!

ahlat ahların ağacıydı,
yaşlanmaya başlayanların,
itiraf edilememiş aşkların,
evde kalmış kızların.
ahlat ahların ağacıydı,
cezayir nasıl cezaların ülkesiyse,
öyleydi işte.

ve etimoloji eti’lerden kalma
bir zaman birimiydi yanılmıyorsam.
ve yanılmıyorsam yalnız insanların,
kahvaltı edip ağladıkları pazar sabahları yokmuş o zaman.
mesela o zamanlar
mutsuz olduğunda insanlar,
yok olurmuş bazı dakikalar.

gülümsedim o sıra,
bazen sevinirim,
sevinmek nedense hep yedi yaşında
ve ah... dedim sonra,
ah!

bazen ah diyorum durmadan,
şimdi ben ahlatın başında,
otuz iki yaşımda.
ahlar ağacı gibi.
rengarenk çaputlar bağladım yıllarca dallarıma,
mavi, mor, kırmızı ve yeşil,
istedim, hep istedim,
sen iste derdim, iste yeter ki
vereyim.
her istediğimi verdim.arttım, fazlalaştım,
eksikli yaşamaktan.
ahlar ağacıyım, gibisi fazla.
başka bir şey istemem
artık beyazlaşan üç-beş tel saçıma,
hesabımı vermekten başka.

vasiyetimdir:
dalgınlığınıza gelmek istiyorum
ve kaybolmak o dalgınlıkta.

at arabasıyla kağıt toplardı
her sabah çingene kadınlar.
üst üste yığılırdı buruşuk kirli kağıtlar
şaşırırdım
kadınların mı yoksa kağıtların mı memeleri kocaman?

bir zamanlar öfkem beni zora koşardı.
kızıl yelelerim yapışırdı terli alnıma
ne eğere gelirsin ne de semere derledi bana,

yeniden doğmuş olurdum oysa,
öldüğümü sandıklarında,
yalnızca kağıtlarda iyi koşan bir at olarak.

vasiyetimdir:
en güçlülerinden seçilsin
beni taşıyacak olanlar.
ahtım olsun,
yükleri ağırlaşsın diye iyice,
tabutumun içinde tepineceğim.

2-
bir göl vardı evimizin karşısında,
mavi gözleri olan,
kara yağız bir şehirde yaşamışım meğer yıllarca.

ya siz,
nasıl bilirdiniz çocukluğunuzu ey cemaat?
nasıldı
öldürdüğünüz birinin cenaze namazını kılmak?

ilk üç vişneyi verdiğinde bahçedeki ağaç
annem sevindiydi hatırlarım.
ah demişti.
ah!
üç küçük kırmızı dünya verilmişti sanki ona.
annem çok sevinmelerin kadınıydı.
bazen sevinince annem gibi,
rengarenk reçeller dizerim kalbimin raflarına.
annem çok sevinmelerin kadınıydı,
sıcak yemeklerin.
başına diktikleri o taş,
ne zaman dokunsam soğuktur oysa.
ben okşadığımda ama, ısınır sanki biraz.

iç ses!
bu bahsi kapa!

mutfağa gidip domates çorbası pişirdim.
çoktandır öksüz olan mutfakta
buğulandı ve ağladı camlar,
gözyaşlarını kuruladım perdelerin ucuyla.
çoktandır öksüz olan dünyaya baktım,
allah babasıyla baş başa kalmış insanlara,
poşetin tamamını beş bardak suya boşaltınca,
sanki biraz rahatladım.
kazanlar dolusu çorba kaynatsam sanki,
artık kimse mutsuz olmayacaktı.
ah...dedim sonra,
ah!
iç sıkıntımla çektirdiğimiz bu fotoğrafta,
aynı vampir gibi çıkacağız.
kırmızı çorbama ekmek doğrayınca,
sanki biraz ferahladım.
karıştırdım ve iç ses diye fısıldadım:
hala aç mısın?

bir tren geçti yine tam o sıra
ustura gibi kara,
düdük çala çala,
geçti şiirimin ortasından.
kes şunu dedim, kes artık!
oldu olacak,
kan kardeşi olsun ruhumla yollar.
merak ederdim,
kesik başları ve sarı ışıklarıyla
nereye gider bu insanlar?
raylar uzanırdı içimde kilometrelerce
bir kara yılan gibi,
bilemezdim menzil neresi?

ah...dedim sonra
ve acilen makas değiştirdim.
iç ses, diye söylendim,
raydan çıkma bundan sonra.

kuyruk sallardı,
annemden kalma maaşım
her üç ayın sonunda.
sevinirdi,
kocaman bir kara kediyi okşamış gibi ellerim.
sarımsak kokulu fötr şapkalı amcalarla,
muhabbet ederdik kuyrukta.
bizler sarımsak kokan uzun bir dizenin,
fötr şapkalı kelimeleriydik,
çürük dişlerimizle bizler,
dökülmüş harfler gibi kelimelerden,
saf ve pembe gülümserdik.
bizler her üç ayın sonunda yeniden doğan bebeklerdik.
neden ilerlemiyor bu kuyruk derdik,
neden hep aynı yerdeyiz,
hayattan söz edilirdi,
zor denirdi,
ve ardından susulurdu mutlaka.

fötr şapkalı amcalardan biri
ah derdi sonra,
ah!
kuyruk öfkeyle kıpırdanırdı o zaman.

3-
“bir arap şairi şöyle demiş,
savaşta yenilen halkına,
ağlamayın, ağlamayın, acınız azalır”

uzun bir dize dayardı hayat her sabah karnıma
şiir için düelloya gelmiş bir sevgili gibi,
sorardı:
daha yazacak mısın?
hayır derdim,
artık yazmayacağım.
ama şöyle denir:
kılıç çeken kılıçla ölür.
ama şöyle denir:
kaderden kaçılmaz.

ama yazgısını yaldızlı çokomel kağıtları gibi,
tırnaklarıyla düzeltemiyor insan.
yıllarca biriktirdim
rengarenk çokomel kağıtlarını kitap aralarında.
aşık olduğumda,
çikolata kokardı kırmızı yazgım.
hayatıma hayat diyemem artık.
sarı yazgım her sonbahar onu
biraz daha fazla, ömür yaptı.
maviye de, yeşile de dili dönmez ömrümün artık.

kara yazgımı şimdi kim bilir
hangi kitabın arasında saklıyorsun tanrım?
ah.. dedim sonra
ah!

iç ses, diye söylendim,
başımda rüzgar vardı
başımda uğultular...
kalbim usulca kıpırdardı
ve ses çıkarırdı dokununca
çan çiçeğiyle karıştırırdı onu belki
bir başkası olsa.
başımda rüzgar vardı,
yine esiyordum
hızla dönmeye başladı kalbim
rüzgargülüyle karıştırırdı onu belki
bir başkası olsa.
başımda uğultular...
fırtına çıktı sonra,
yaşadığını anladı kalbim,
böyle yaşanamaz derdi
bir başkası olsa.

bir zamanlar meydan okumak isterdim.
kaç meydanını okudum da bu hayatın.
yalnızca iki harfini öğrendim:
a
h!

ah benim nergis kokulu cehaletim...
ruj lekeleri bıraktın bardaklarda
anlatmak isterdin kendini durmadan
bir bardağa bile olsa.
ne diyecektin, ne söyleyecektin
şairlerin şahı olsan,
bir ah’dan başka.
ah benim nergis kokulu cehaletim
bana yıllarca, bunca sözü boşa söylettin.
ah!

güçlü bir el silkeledi beni sonra
sanırım tanrının eliydi,
sayamadım kaç ah döküldü dallarımdan,
çok şey geçmiş gibi başımdan
ah dedim sonra,
ah!

iç ses, diye söylendim.
gel!
ahlar ağacından sen de biraz meyve topla.

vasiyetimdir:
bin ahımın hakkı toprağa kalsın...
devamını gör...
904.
dili mercan, dizi mercan, dişi mercan
yoluna bir can koyduğum,
gökte ararken yerde bulduğum,
karadutum, çatal karam, çingenem,
daha nem olacaktın bir tanem
gülen ayvam, ağlayan narımsın
kadınım, kısrağım, karımsın..

bedri rahmi eyüboğlu
devamını gör...
905.
bazen birine sadece git diyebilirsiniz ama gitmesin istersiniz.
"ya ne olurdu bir kere de benim git dediğim biri gitmesin"
bazende çaresizlikten, belki de öyle bırakılmaktan.
bazen sadece gitme diyemezsiniz. bir kere de anlaşılmak uğruna belki de..
lavinia tam da böyle bir şiir. klasiklerdendir ama bende yeri hep ayrıdır.

sana gitme demeyeceğim.
üşüyorsun ceketimi al.
günün en güzel saatleri bunlar.
yanımda kal.

sana gitme demeyeceğim.
gene de sen bilirsin.
yalanlar istiyorsan yalanlar söyleyeyim,
incinirsin.

sana gitme demeyeceğim,
ama gitme, lavinia.
adını gizleyeceğim
sen de bilme, lavinia.
devamını gör...
906.
şiir bırakacak kadar güne güvenmiyorum. akşama doğru ne bok yiyeceği belli değil.
devamını gör...
907.
odanın bir köşesinde asılı duruyor sesin
herkese sağır, bir tek sana uyanık zihnim
cebimde sakladığım birkaç saniye
gözlerini kaçırdığın o anlardan aşırdığım...

kalabalığın ortasında karşılaşan iki yabancı gibi
herkesin unuttuğu bir dilde susuyoruz sanki
adını koyamadığım bir şey var aramızda
yaklaştıkça uzaklaşıyor, sustukça çoğalıyor

bütün haritalarım yanmış, yönler karışmış
bir tek senin yüzün kalmış aklımda
ve ben gözlerinde kaybolurken
sadece seni görüyorum.
gözlerinde kaybolurken
bütün yollar yabancı artık bana
bırak, öylece kayıp kalayım orada.
devamını gör...
908.
bir kapıyı çekip çıkmak ne kadar sürer?
anahtarın o soğuk metali çevirdiği yarım saniye.
ardımdan kapanırken kapı, bir sessizlik içeride.
adımlarım sokağa değil, kaçar gibi benden uzağa.

köşeyi dönünce yavaşlıyor adımlarım.
bir kadın küfürler savuruyor rüzgâra
yeni yaptırdığı saçlarını düzeltirken.

bir sokağın daha sonuna geldim,
yine deniz falan yok ileride.
sadece çatlamış beton,
boyası dökülen sağır bir duvar.

sokak lambaları tek tek açılıyor,
tellerin arasından sızan soluk, gri bir aydınlık.
kendi gölgeme takılıp düşüyorum yere
bir an afallasa da,
gölgem benden önce kalkıyor ayağa.

şimdi önümde eskimiş bir duvar,
cebimde o soğuk metalin ağırlığı.
yukarıda silinmiş bir ışık.

bir sokağın daha sonuna geldim.
deniz falan bekleme.
yalnızca yarım saniye.
devamını gör...
909.
sana ne yaptılar?
o sabah mı çıkmıştın, bir gün önce mi
bir bıçağın ağzında yürür gibiydin
demirlerin soğukluğu soluk dudaklarında
gözlerinde karanlığı dar hücrelerin
seni görür görmez özgürlüğümden utandım
söyle ne içersin, çay mı kahve mi
çok değişmişsin birden tanıyamadım.

saçların uzundu, omuzlarına akardı
gönlümüz şenlenirdi sarışınlığından
onlar mı kestiler, sen mi kısalttın
gülerdin, içimize aylar doğardı
görünmez dağların arkasından
eski gülümsemeni beyhude aradım
o sabah mı çıkmıştın bir gün önce mi
çok değişmişsin birden tanıyamadım.

bir çay içer misin, yoksa kahve mi
kibritim yok, demek cigaraya başladın
ellerin de titriyor, bir şeyin mi var
böyle bir kız değildin sen eskiden
sana ne yaptılar, sana ne yaptılar?
kirpiklerin ıslanıyor durup dururken
o sabah mı çıkmıştın, bir gün önce mi
çok değişmişsin birden tanıyamadım
devamını gör...
910.
şiir yazmak ne haddime
utanmadan denerim yine de
beğenmezseniz banane
şiir olmadı bu pek ama
olmuş gibi yapmayı dene
devamını gör...
911.
"sen ve ben acıdan bir dağız,
sen ve ben bu dünyada bir daha hiç karşılaşmayacağız.
hiç olmazsa gece yarıları
bir selam gönderebilsen yıldızlardan."


*
devamını gör...
912.
sana kek yaptım
ağzına alsana.

çok ama çok iyi niyetli ve masumum. sısııss
devamını gör...
913.
yazıldı son şiir sevdaya dair,
şimdi hayalleri asma vaktidir.
ne sen aşıkmışsın ne de ben şair,
derhal sırra kadem basma vaktidir.
devamını gör...
914.
sen güneşin altında yeşil gözlerinle
çırılçıplak yatacaksın
ben üstüne eğilip senin
ben kainatın en müthiş hadisesini
seyreder gibi seyredeceğim seni
sen kollarını boynuma atacaksın
boynumda kıvıl kıvıl ağırlığın
ben ölümsüzlüğü tadacağım
kıpkırmızı ağzından.

nâzım hikmet
devamını gör...
915.
aşkın ekim'i kasım'ı olmaz ki
ılık bir nisan sabahında
ayaz bir şubat akşamında
yada temmuz güneşinde sevemez miyim seni?
severim
hem de çok
devamını gör...
916.
düşüncelerin kemirdiği bir aklın çıkmaz sokaklarında,
zırhını kaybetmiş bedenim, bitmeyen bir savaşın açık hedefi.
gözlerimi her kapattığımda aynı duvara çarpıyor rüyalarım,
bütün adımlarım, kendi ellerimle ördüğüm o çıkmaz sokağa dökülüyor.

beni tanrıların sofrasına oturtan o tanıdık tebessümündü,
oradan dipsiz bir çaresizliğin içine iten de...
biliyorum, dünyanın bütün zehirleri aksa damarlarıma,
ne asklepios fayda eder ne panakeia, sensin panzehir bana.

ve ne tuhaf; aklımın ipleri tek tek çözülürken,
delirmenin o sessiz boşluğuna düşmeden hemen önce,
bu enkaz, yine sadece...


(echoes of the past)
devamını gör...
917.
hasretinden prangalar eskittim

seni, anlatabilmek seni.
iyi çocuklara, kahramanlara.
seni anlatabilmek seni,
namussuza, halden bilmeze,
kahpe yalana.

ard-arda kaç zemheri,
kurt uyur, kuş uyur, zindan uyurdu.
dışarda gürül-gürül akan bir dünya...
bir ben uyumadım,
kaç leylim bahar,
hasretinden prangalar eskittim.
saçlarına kan gülleri takayım,
bir o yana
bir bu yana...

seni bağırabilsem seni,
dipsiz kuyulara,
akan yıldıza,
bir kibrit çöpüne varana,
okyanusun en ıssız dalgasına
düşmüş bir kibrit çöpüne.

yitirmiş tılsımını ilk sevmelerin,
yitirmiş öpücükleri,
payı yok, apansız inen akşamdan,
bir kadeh, bir cigara, dalıp gidene,
seni anlatabilsem seni...
yokluğun, cehennemin öbür adıdır
üşüyorum, kapama gözlerini...
devamını gör...
918.
hayatım...
çok uzun bir şiir o yüzden kısa kesiyorum.
devamını gör...
919.
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
pinterestte bu gün :d
devamını gör...
920.
“. . . kalbime döneceğim, ama hangi yolla?
yedeğimdeki okunaksız
şarapla lekelenmiş, solgun harita
uyduruk bir şey mi bilmiyorum
yoksa sahiden definenin yeri
gösteriliyor mu orada?
ama boşver... nasıl bir ilgi olabilir
kalbe dönmekle define bulmak arasında?
lâkin ben inerken her dönemeçte
bir parçasını ele geçirdiğim
her molada, her zorlanışında nefesimin
her ayak sürçmesinde çiziktirdiğim haritamın
bütün paftalarında sabit mürekkeple işaretlenmiştir
nerelerde kıraçlaşır
rahminde levendane öcün tohumları yatan gece
güneşin şifa diye bilinen ışıkları
nerelerde kıyıcı bir zehre çevrilir
haritamda caddeyi ürpertiye açacak
birkaç kaçıktan başka nirengi noktası yok.
açıkça gösteriyor haritam farkı nedir
bir cenaze kalkarken yağan yağmurun
bir hükümet darbesinden sonra yağan yağmurdan.
yağmalar belli ki kim bulsa defineyi, umurumda mı
ben kalbime döneceğim fokurdayıp pörtlemek için
hep fokurdak ve pörtlek kalacağım kalp içinde
canı sıkkın kızların yüzlerinden
döşünden ahı kalmış delikanlıların
dünyaya habire pörtleyeceğim
evlerin olanca tınısı dindiği zaman
kısıldığı zaman bütün şarkıların kanatları
fokurtum dokunacak herkese yedi ırkın kavşağından.
yahudi değilsem bile
bende yahudalık da mı yok—
kimi öptüm de kurtuldu çarmıha çakılmaktan?”
devamını gör...

bu başlığa tanım girmek için olabilirsiniz.

zaten üye iseniz giriş yapabilirsiniz.

"güne bir şiir bırak" ile benzer başlıklar

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim