miloş obiliç
1389 yılında yapılan 1. kosova savaşın sona erdikten sonra sultan 1.murad han'ı şehid eden sırp şovalye ve aynı zamanda suikastçı.
aynı zamanda sırp soylularından lazar hrebeljanović'in damadı'dır. olay savaş sonrası 1.murad harp meydanını dolaşırken vuku bulmuştur. o sırada yaralı olan obiliç. sultan murad ve muhafızlarının bir anlık dalgınlığından faydalanarak padişahı hançerlemiştir ve kendiside hemen orada muhafızlar tarafından öldürülmüştür.
aynı zamanda sırp soylularından lazar hrebeljanović'in damadı'dır. olay savaş sonrası 1.murad harp meydanını dolaşırken vuku bulmuştur. o sırada yaralı olan obiliç. sultan murad ve muhafızlarının bir anlık dalgınlığından faydalanarak padişahı hançerlemiştir ve kendiside hemen orada muhafızlar tarafından öldürülmüştür.
devamını gör...
nude atmak
bir gece ansızın yandex ifşada kendinizi görmenize sebep olabilir.
devamını gör...
bir kadının sözlük yazarı olma nedeni
baydınız.
devamını gör...
#sapıkalihantutuklansın
6 yıl önce canice öldürülen özgecan aslan için sapıkça cümleler kuran pislik.
" ben tecavüz edicektim ona , keşke o adamın oğlu olsaydım çağırırdı , çok kıyak adamdı "
bu ülke nasıl bir hala geldi ya !
daha o ailenin acısı geçmemişken ,geçmesi de mümkün değil bir insan nasıl böyle cümleler kurabilir .
böyle insanlar gördükçe hem utanıyorum hemde oldukça kaygılanıyorum .
bu insan eğer şu an tutuklanmazsa ilerde başka kadınlara bunu yapıcak bu çok belli.kimler yetiştiriyor bu çocukları . bu çocuğun ebeveyinleri en az bu çocuk kadar suçlular.
buradan
" ben tecavüz edicektim ona , keşke o adamın oğlu olsaydım çağırırdı , çok kıyak adamdı "
bu ülke nasıl bir hala geldi ya !
daha o ailenin acısı geçmemişken ,geçmesi de mümkün değil bir insan nasıl böyle cümleler kurabilir .
böyle insanlar gördükçe hem utanıyorum hemde oldukça kaygılanıyorum .
bu insan eğer şu an tutuklanmazsa ilerde başka kadınlara bunu yapıcak bu çok belli.kimler yetiştiriyor bu çocukları . bu çocuğun ebeveyinleri en az bu çocuk kadar suçlular.
buradan
devamını gör...
varoluş sancısı anlatan cümleler
çocukluğun kendini saf bir biçimde akışa bırakması ne güzeldi. yiten bu işte!
devamını gör...
asaf halet çelebi
1907 istanbul doğumlu türk şair. sekiz yıl galatasaray sultanisi'nde okuduktan sonra sanayi-i nefise mektebi'ne kaydoldu. burada kısa bir süre öğrenim gördükten sonra adliye meslek mektebi'ne girdi ve buradan mezun oldu. hem klasik türk edebiyatına hem fars edebiyatına hakim olan şair, 18 yaşına kadar gazel ve rubai yazdı. 1937'de yazmaya başladığı serbest ölçülü şiirlerinde asıl sesini kavradı. bu şiirlerde tasavvufun ve çoğunlukla doğu medeniyetinin mistik ögeleri ve anlatılarını sezgisel bir duyuşla kaleme alan şair, bu ögeleri büyüsel bir tavırla aktardı ve türk şiirinin gizemli şairlerinden biri oldu. şiirlerini (bkz: he), (bkz: lamelif) ve (bkz: om mani padme hum) adlı kitaplarında topladı. (bkz: divan şiirinde istanbul) adlı bir antoloji kitabı yayımladı. (bkz: mevlana), (bkz: molla cami) ve (bkz: ömer hayyam) üzerine kitaplar da kaleme alan şair, 1958 yılında hayata gözlerini yumdu.
tahtadan yaptığım adam
tahtadan yaptığım adam
ne yemek yiyor
ne konuşmak biliyor
kaskatı gözlerle
görünmez yerlere bakıyor
tahtadan yaptığım adam
hatırlıyor ki
bir zaman
nefes alan
ince ince yaprakları vardı
toprağı iştiha ile yiyen
liften
ince ince ağızları vardı
tahtadan yaptığım adam
ağaçtan uzaklaştı
ve insana yaklaştı
yazık ki
ne insan oldu
ne ağaç
tahtadan yaptığım adam
tahtadan yaptığım adam
ne yemek yiyor
ne konuşmak biliyor
kaskatı gözlerle
görünmez yerlere bakıyor
tahtadan yaptığım adam
hatırlıyor ki
bir zaman
nefes alan
ince ince yaprakları vardı
toprağı iştiha ile yiyen
liften
ince ince ağızları vardı
tahtadan yaptığım adam
ağaçtan uzaklaştı
ve insana yaklaştı
yazık ki
ne insan oldu
ne ağaç
devamını gör...
pembe gezegen gj 504b
2013 yılında keşfedilen dünya'dan 57 ışık yılı uzaklıkta bulunan bu güzel pembe gezegen kız çocuklarının gitmek istediği ilk gezegen olarak biliniyor.

gezegenin oluşumu hakkındaki sırlar şu an kesin olmaktan çok uzak. meja daha iyi bilir.
yıldız sistemlerinin oluşumlarını anlatan teorilere göre; böylesi büyük kütlede bir gaz devi gezegenin, çok genç diyebileceğimiz bu sistemde yıldızına bu kadar uzak olmaması gerekiyordu.
çünkü büyük gaz devleri, yıldızlarına yakın bölgelerde oluşuyor.
pembe gezegen kendi yıldızına 4,05 milyar mil uzaklıkta. bu uzaklık, dünya ile güneş arasındaki mesafenin 43,5 katı olarak biliniyor.
pembe görünmesinin nedeninin hala sıcak olduğu için yapmış olduğu ışımadan kaynaklandığı; milyon yıllar geçip gezegen soğudukça, pembe rengini de kaybedeceği söyleniyor.
goddard uzay uçuş merkezi’nde görevli astrofizikçi michael mcelwain, “eğer bu gezegene seyahat etme şansımız olsaydı, sahip olduğu ısıyla parlayan, koyu bir kiraz çiçeği rengini andıran bir dünya görecektik” dedi.

gezegenin oluşumu hakkındaki sırlar şu an kesin olmaktan çok uzak. meja daha iyi bilir.
yıldız sistemlerinin oluşumlarını anlatan teorilere göre; böylesi büyük kütlede bir gaz devi gezegenin, çok genç diyebileceğimiz bu sistemde yıldızına bu kadar uzak olmaması gerekiyordu.
çünkü büyük gaz devleri, yıldızlarına yakın bölgelerde oluşuyor.
pembe gezegen kendi yıldızına 4,05 milyar mil uzaklıkta. bu uzaklık, dünya ile güneş arasındaki mesafenin 43,5 katı olarak biliniyor.
pembe görünmesinin nedeninin hala sıcak olduğu için yapmış olduğu ışımadan kaynaklandığı; milyon yıllar geçip gezegen soğudukça, pembe rengini de kaybedeceği söyleniyor.
goddard uzay uçuş merkezi’nde görevli astrofizikçi michael mcelwain, “eğer bu gezegene seyahat etme şansımız olsaydı, sahip olduğu ısıyla parlayan, koyu bir kiraz çiçeği rengini andıran bir dünya görecektik” dedi.
devamını gör...
yeni bir anayasayı tartışma vakti geldi
darbe anayasasının bile reisi kesmediğini görmemizi sağlamış konuşma. ne yapalım reis heykeline mi tapınak artık? toplanıp allah mı diyek?
devamını gör...
normal sözlük için öneriler
#597018 numaralı iletide yazılanlara sonuna kadar katılıyorum. dün burada bildiğiniz kavimler göçü yaşandı. nereye kaçacağımızı şaşırdık. hadi bende kabuk var, soktum kafamı kabuğumun içerisine, üzerimize gelen coşkun dalgaları savuşturdum. bir çok arkadaşımız bu göçten ağır yaralar alarak kurtuldu. kimi kafa iznine çıktı. kimi kendini geri çekti vesaire. çok sayıda gazimiz var anlayacağınız. bu yazarlara istiklal madalyası verseniz yeridir. bu konu ile ilgili görüşlerimi daha önce #532486 numaralı iletide dile getirmiştim. kontrolsüz büyümenin inanın kimseye faydası yok.
bu noktada benim önerim şu; çaylaklardan sorumlu ayrı bir moderasyon kolu oluşturunuz. bu arkadaşlar sadece çaylak tanımları ile ilgilensinler, yemesinler içmesinler çaylakları okusunlar. sayıları da öyle bir elin parmakları kotasına takılmasın, 8-10 arkadaşa böyle bir vazife tevdi edin ve ciddi anlamda bu platforma katkısı olacak insanları yazar yapın. yoksa biz dün gece aldığımız darbeler gibi darbeler almaya devam edersek korkarım ki pek çok arkadaş kafa iznine çıkmaya başlayacak. kafa bir kere gitti mi geri de gelmeyebilir. sözlüğü, sol tarafın akıcılığı ayakta tutmaz. orada öyle böyle geyik zaten döner/dönecektir. ama bu ortama ciddi katkı sağlayan, okunası tanımlara imza atan pek çok yazarın gölgeler arkasında yürüyüşü devam eder ve kazığını eline alan bizi vampir belleyip, kalbimize kazığı saplamaya kalkarsa yandı gülüm keten helva.
neyse daha fazla uzatmayayım; çaylak moderasyon kuvvetleri komutanlığını acilen kurmanız gerekiyor diye düşünüyorum. umarım dikkate alırsınız zira biz siperleri terk etmesek de yoğun bombardıman altındayız haberiniz olsun.
bu noktada benim önerim şu; çaylaklardan sorumlu ayrı bir moderasyon kolu oluşturunuz. bu arkadaşlar sadece çaylak tanımları ile ilgilensinler, yemesinler içmesinler çaylakları okusunlar. sayıları da öyle bir elin parmakları kotasına takılmasın, 8-10 arkadaşa böyle bir vazife tevdi edin ve ciddi anlamda bu platforma katkısı olacak insanları yazar yapın. yoksa biz dün gece aldığımız darbeler gibi darbeler almaya devam edersek korkarım ki pek çok arkadaş kafa iznine çıkmaya başlayacak. kafa bir kere gitti mi geri de gelmeyebilir. sözlüğü, sol tarafın akıcılığı ayakta tutmaz. orada öyle böyle geyik zaten döner/dönecektir. ama bu ortama ciddi katkı sağlayan, okunası tanımlara imza atan pek çok yazarın gölgeler arkasında yürüyüşü devam eder ve kazığını eline alan bizi vampir belleyip, kalbimize kazığı saplamaya kalkarsa yandı gülüm keten helva.
neyse daha fazla uzatmayayım; çaylak moderasyon kuvvetleri komutanlığını acilen kurmanız gerekiyor diye düşünüyorum. umarım dikkate alırsınız zira biz siperleri terk etmesek de yoğun bombardıman altındayız haberiniz olsun.
devamını gör...
kendinden kaçmak
sonu felaketle sonuçlanabilecek eylem. kısa vadede oldukça yararlıdır, bir uyuşturucu etkisindedir. kendinizi unutur ve dışarıdan soyutlarsınız bir anlamda. lakin uzun vadede yüzleşmeniz gereken o kadar fazla şeyle karşılaşırsınız ki bu sizi tekrardan bunalıma sokar eğer ki bunalımdaysanız ve kendinizden kaçıyorsanız. ve yeniden kendinizden kaçmaya çalışırsınız ve bu yük birikir. en sonunda elbette patlak verecek siz ölmeden. patlak verince de ölmek isteği duyabilirsiniz. o yüzden psikolojik destek alın sözü oldukça yerinde. çünkü böyle bir döngü inanın ki dehşet verici bir şekilde üzücü.
devamını gör...
abd'nin gizli yarasa bombası projesi
abd'nin ikinci dünya savaşı sırasında japonyayı savaşdışı bırakmak için gizli olarak denemesini yaptığı silahtır. atom bombasının geliştirilmesi ile rafa kalkmıştır.
özet;
üzerine bomba bağlanmış bir milyon kadar yarasa sabah vakti uçakların içinden japonyaya bırakılacak. karanlık ortamdan aydınlık ortama düşmekte olan yarasalar buldukları her deliğe girecek. ahşaptan yapılmış japon şehri tamamen yanacak.
bundan sonrasını işsizler okusun.
--- alıntı ---
amerika birleşik devletleri'nin, japon şehirleri hiroshima ve nagasaki'ye atom bombası atmasının ardından ikinci dünya savaşı'nın kısa bir sürede sona erdiğini biliyorsunuzdur. geçenlerde, amerika'nın o dönemde üzerinde çalıştığı alternatif bir silahtan haberdar oldum. bu silah, nükleer silahların sebep olduğu can kaybına da yol açmadan japonların boyun eğmesini sağlayabilecekti. yarasalardan bahsediyorum. canlı, nefes alan, memeli yarasalardan.
sizi göremesem de kafanızın karıştığından eminim.
savaşı kazanmak için yarasaları kullanma fikri, lytle s. adams adlı pennsylvanialı bir diş doktorunun parlak buluşuydu. anlayacağınız, doktor adams boş zamanlarını bir tür mucit olarak değerlendirirdi. en başarılı icadının savaşı kazanmakla hiçbir ilgisi yoktu. 1930'larda tasarladığı hava posta sistemi, uçakların postayı teslim almak için yere inmesini gereksiz kılmıştı. ortağı richard du pont ile birlikte kurdukları tri-state havacılık şirketi, federal express'in 1930'lardaki karşılığıydı. yıllar içinde, tri-state havacılık birçok isim değişikliği geçirdi. sonunda da ismini muhtemelen duymuş olduğunuz dev bir kuruluşa dönüştü: us airways.
bir alçaklık olarak tarihe geçmiş olan 7 aralık 1941 tarihinde, new mexico'daki carlsbad mağaraları'nı ziyaretten dönen adams, japonların pearl harbor'ı bombaladığını arabasında öğrendi. doktorun beynindeki sinirler derhal ateşlendi. tutukluk yaptı demek daha doğru olur aslında. aklına, carlsbad mağaraları'ndaki milyonlarca yarasa gelen doktor, savaşı bu şekilde kazanabilecekleri sonucuna vardı.
bütün bunlar kulağa ne kadar saçma gelse de, doktor adams'ın kafasında her şey yerine oturmuştu. önerdiği şey, esas olarak, bir milyonun üzerinde yarasanın üzerlerinde yangın bombalarıyla şafak vakti bir uçaktan japonya üzerine bırakılmasıydı. uçuştan önce sakinleştirilen yarasalar, yarı kış uykusu haline sokulacaktı.
bütün bunlar kulağa ne kadar saçma gelse de, doktor adams'ın kafasında her şey yerine oturmuştu. önerdiği şey, esas olarak, bir milyonun üzerinde yarasanın üzerlerinde yangın bombalarıyla şafak vakti bir uçaktan japonya üzerine bırakılmasıydı. uçuştan önce sakinleştirilen yarasalar, yarı kış uykusu haline sokulacaktı.
uçak hedefin üstüne geldiğinde yarasalar bırakılacak ve düşerken kendilerine gelen yarasalar her tarafa uçmaya başlayacaklardı. gece yaratıkları oldukları için, kolayca yanabilen japon binalarında buldukları her deliğe gireceklerdi. yaklaşık on beş dakika sonra, zaman ayarlı bombalar şehrin dört bir yanında binlerce yangın başlatacaktı. hiçbir şehir böyle bir felakete karşı hazırlıklı olamayacağı için, 'yarasa bombardımanına' maruz kalan her şehir alevlere teslim olacaktı.
peki, aklınıza böyle çılgınca bir plan gelse ne yapardınız? herhalde pek bir şey değil. ancak, adams'ın tanıdıkları vardı. aynı zamanda havayoluyla posta sisteminin sahibiydi ve o sıralarda abd'nin first lady'si eleanor roosevelt'e birçok seyahatinde eşlik etmişti. bu da doktor adams'ı, başkan'a yaklaştırıyordu. fdr (franklin delano roosevelt) koordinasyon danışmanına yazdığı bir notta "bu adam deli değil" demişti. "kulağa ne kadar olanaksız gelse de önerisini düşünmeye değer." fdr'nin desteğiyle -buna destek demek doğru olursa- yarasa bombası projesi, ulusal savunma araştırmaları komitesi ve hava kuvvetleri'ne gönderildi.
bomba taşımaya uygun birçok tür yarasa vardı ama sayılan bu projeyi yürütmek için yeterli değildi. tercih edilen yarasa türü, new mexico ve texas'taki mağaralarda sıkça rastlanan, kuyruksuz meksika yarasasıydı. başlangıç testleri, bu yarasaların en fazla on gram ağırlık taşıyabildiklerini göstermişti. testlerin daha ileri aşamalarında, on beş ile on sekiz gram arasındaki ağırlıkları da kaldırmayı başardıkları anlaşıldı. bu düşük yük kapasitesi, minyatürleştirme öncesi bir dönem için büyük bir sorundu. abd ordusunun elindeki en ufak yangın bombası yaklaşık bir kilogram ağırlığındaydı! bu bombayı bir yarasa sürüsü bile taşıyamazdı! ayrıca, yarasaların uçakla çıkartılacakları yüksek irtifada yaşayıp yaşamayacakları da bilinmiyordu. çok sayıda test yapılması gerektiği ortadaydı.
bir sonraki yıl, tüm yarasaları incelemek üzere bir ekip oluşturuldu. oldukça ilerleme kaydettiler ama ordudaki birçok yetkilinin anlam veremediği bu proje birkaç kez rafa kaldırılma tehlikesi atlattı. 'adams planı'nın sürebilmesi için doktorun sık sık washington'a ziyaret yapması gerekiyordu. doktor, bu seyahatlerden birinde, milyonlarca dolar değerindeki bir başka çok-gizli projenin kendi projesini gölgede bıraktığını öğrendi. görüşmelerden sonra evine döndüğünde, bugüne dek duyduğum en unutulmaz açıklamalardan birini yaptı: "evet! biz burada savaşı kazandırması garanti olan yarasa bombaları üzerinde çalışıyoruz, onlarsa küçük atomlarıyla oynuyorlar. ağlamak istiyorum."
hükümet, atom bombası projesine çok fazla para harcadığı için, doktor adams'a fazla destek olamıyordu. doktor masrafların büyük kısmını kendi cebinden karşılıyordu. (maliye vergiler için peşine takıldığında, bu durum başını çok ağrıtacaktı. devletin kendisine hiç geri ödemediği borcu kapatmak için evini satmak zorunda kalacaktı.)
doktor, proje için önerdiği yarasa taşıyan kovanın bir örneğini hazırladı. bir konvansiyonel hava bombasına benziyordu ama içinde, yarasaları tutmak için tasarlanmış, yumurta kabına benzeyen yirmi altı tane bölmeden oluşan bir istif vardı. toplamda, her yarasa bombası, 1040 tane yarasayı ve bir paraşütü uygun koşullarda taşıyabiliyordu. metal plakadan kaplamalar, ünlü kadife sesli şarkıcı bing crosby ve pek ünlü biri olduğunu söyleyemeyeceğim erkek kardeşi larry'nin sahibi olduğu crosby şirketi tarafından yapılmıştı.
adams planı'nda görevlendirilmiş baş kimyager louis feiser, minyatür bir bomba hazırlamaktan sorumluydu. 'napalm' adını verdiği yeni bir yanıcı maddeyi kullanmayı tercih etmişti. (bugün duyulmamış bir isim olmadığı muhakkak muhakkak!) bunu, yanabilir bir selüloit kabın içine yerleştirmişti. böylece, toplam ağırlığı 17.5 grama indirmişti.
3 mayıs 1943'te, california'daki muroc gölü'nde (artık bir uzay mekiği iniş alanı olarak kullanılıyor) yapılan ilk testler başarıya ulaşmadı, çünkü parçaların neredeyse hiçbiri hazır değildi. ikinci posta testler, 15 mayıs 1943'te, new mexico'da yeni inşa edilmiş carlsbad hava kuvvetleri merkezi'nde gerçekleştirildi. üzerlerine sahte bombalar bağlanmış olan yarasalar uçaklardan atıldılar, paraşütleri açıldı ve kendilerine bir sığmak arayan yarasalar bulabildikleri her deliğe girdiler. araştırmacılar, yarasaların üzerinde gerçek patlayıcılar olduğu takdirde binaların yanacağından emindi.
feiser, testlerin fotoğraflarının çekiliyor olmasından faydalanmaya karar verdi. altı tane sakinleştirilmiş yarasayı aldı ve üzerlerine gerçek bombalar yerleştirdi. yarı kış uykusundaki yarasaların, bombalar patlayıp onları bin parçaya ayırana kadar hareketsiz duracaklarına inanmıştı. (böyle bir zamanda hayvan haklarını umursamadıkları açık.) ama yanıldı.
işte hikayenin bundan sonrası gerçekten şahane.
çöl sıcağı ile kendilerine gelen yarasalar her yönde uçuşmaya başladılar. birkaç dakika içinde, kontrol kulesi alevler içinde kaldı. barakalar cehennem yerine döndü. yangın binadan binaya sıçrayarak bütün tesisi sardı. projenin gizliliği nedeniyle, testler sürerken hiçbir itfaiyecinin merkeze sokulması söz konusu değildi, itfaiye araçları geldiğinde, görevliler onları içeri bırakmadı. ellerinden gelen tek şey, tüm tesisin kül oluşunu ve kara duman bulutlarının gökyüzünü kaplayışını uzaktan izlemekti.
bu, hiç şüphesiz, adams planı ekibi için büyük bir utançtı. ancak, yine de yarasa bombalarının işe yaradığını göstermişti. altı yarasa tüm bir hava kuvvetleri merkezini küle çevirmeye yetiyorsa, bir milyon yarasanın tamamen kağıt malzemeden inşa edilmiş bir japon şehrine neler yapabileceğini düşünün.
fakat ordu hala ikna olmuş sayılmazdı. adams planı'na verilen destek geri çekildi ve proje suya düşmüş kabul edildi.
gerçekten öyle miydi?
anlaşılan şans yarasa ekibinden yanaydı, en azından bir süre daha. kaderin oyunu olarak, louis dehaven adında bir deniz subayı, carlsbad testleri sırasında ortaya çıkan felaketi izlemişti. ordu gözlemcilerinden farklı olarak, dehaven'ın üstlerine raporu son derece olumluydu. bu tavsiye, adams'ın etkili halkla ilişkiler kampanyasıyla birleşince, bu projenin umut vaat ettiğine donanmayı ikna etti. ekim 1943'te projenin başına geçen deniz kuvvetleri, adams planı ismini de değiştirdi. yeni isim, proje x-ray'di. doktorun sadece ismi değil kendisi de ortada yoktu. donanma onu sepetledi.
yeni yarasa bombası testleri, 15 aralık 1943'te, utah'daki dugway deneme alanı'nda başladı. yerel inşaat metot ve malzemeleri kullanılarak taklit alman ve japon köyleri inşa edildi. bir dizi kontrollü deney ile (iki itfaiye aracı hazır bekliyordu!) yarasa bombaları sınandı. donanmaya sunulan ulusal savunma araştırmaları komitesi raporunda şöyle diyordu: "x-ray'in etkili bir plan olduğu sonucuna varılmıştır." bir uçak dolusu yarasanın, yangın başlatmak konusunda, abd cephanesinde bulunan tüm silahlardan daha etkili olabileceği görülmüştü.
bu başarının ardından, mayıs 1944'te geniş kapsamlı üretime geçilmesi emri verildi. bir milyon adet yarasa bombası üretilmesi planlanıyordu. tam adams'ın çılgınca rüyası gerçeğe dönüşmek üzereyken, 1945 mart'ında, donanma projeyi durdurdu. yirmi yedi ay ve araştırmalara harcanan yaklaşık iki milyon dolardan sonra, yarasalar havalanamadılar. yarasaların neden savaşa gitmediğini hala kimse kesin olarak bilmiyor.
fikir doktor adams'ın aklına düştüğünden beri geçen yıllar boyunca, elektronik bilimi minyatürleştirildi ve plastik patlayıcılar keşfedildi. belki de yarasa bombalarım yeniden ele almanın zamanı gelmiştir. yarasaların bizim yerimize savaşmasını sağlayabilecekken, atom bombalarına ne gerek var?
--- alıntı ---
einstein'in buz dolabı - steve silverman
özet;
üzerine bomba bağlanmış bir milyon kadar yarasa sabah vakti uçakların içinden japonyaya bırakılacak. karanlık ortamdan aydınlık ortama düşmekte olan yarasalar buldukları her deliğe girecek. ahşaptan yapılmış japon şehri tamamen yanacak.
bundan sonrasını işsizler okusun.
--- alıntı ---
amerika birleşik devletleri'nin, japon şehirleri hiroshima ve nagasaki'ye atom bombası atmasının ardından ikinci dünya savaşı'nın kısa bir sürede sona erdiğini biliyorsunuzdur. geçenlerde, amerika'nın o dönemde üzerinde çalıştığı alternatif bir silahtan haberdar oldum. bu silah, nükleer silahların sebep olduğu can kaybına da yol açmadan japonların boyun eğmesini sağlayabilecekti. yarasalardan bahsediyorum. canlı, nefes alan, memeli yarasalardan.
sizi göremesem de kafanızın karıştığından eminim.
savaşı kazanmak için yarasaları kullanma fikri, lytle s. adams adlı pennsylvanialı bir diş doktorunun parlak buluşuydu. anlayacağınız, doktor adams boş zamanlarını bir tür mucit olarak değerlendirirdi. en başarılı icadının savaşı kazanmakla hiçbir ilgisi yoktu. 1930'larda tasarladığı hava posta sistemi, uçakların postayı teslim almak için yere inmesini gereksiz kılmıştı. ortağı richard du pont ile birlikte kurdukları tri-state havacılık şirketi, federal express'in 1930'lardaki karşılığıydı. yıllar içinde, tri-state havacılık birçok isim değişikliği geçirdi. sonunda da ismini muhtemelen duymuş olduğunuz dev bir kuruluşa dönüştü: us airways.
bir alçaklık olarak tarihe geçmiş olan 7 aralık 1941 tarihinde, new mexico'daki carlsbad mağaraları'nı ziyaretten dönen adams, japonların pearl harbor'ı bombaladığını arabasında öğrendi. doktorun beynindeki sinirler derhal ateşlendi. tutukluk yaptı demek daha doğru olur aslında. aklına, carlsbad mağaraları'ndaki milyonlarca yarasa gelen doktor, savaşı bu şekilde kazanabilecekleri sonucuna vardı.
bütün bunlar kulağa ne kadar saçma gelse de, doktor adams'ın kafasında her şey yerine oturmuştu. önerdiği şey, esas olarak, bir milyonun üzerinde yarasanın üzerlerinde yangın bombalarıyla şafak vakti bir uçaktan japonya üzerine bırakılmasıydı. uçuştan önce sakinleştirilen yarasalar, yarı kış uykusu haline sokulacaktı.
bütün bunlar kulağa ne kadar saçma gelse de, doktor adams'ın kafasında her şey yerine oturmuştu. önerdiği şey, esas olarak, bir milyonun üzerinde yarasanın üzerlerinde yangın bombalarıyla şafak vakti bir uçaktan japonya üzerine bırakılmasıydı. uçuştan önce sakinleştirilen yarasalar, yarı kış uykusu haline sokulacaktı.
uçak hedefin üstüne geldiğinde yarasalar bırakılacak ve düşerken kendilerine gelen yarasalar her tarafa uçmaya başlayacaklardı. gece yaratıkları oldukları için, kolayca yanabilen japon binalarında buldukları her deliğe gireceklerdi. yaklaşık on beş dakika sonra, zaman ayarlı bombalar şehrin dört bir yanında binlerce yangın başlatacaktı. hiçbir şehir böyle bir felakete karşı hazırlıklı olamayacağı için, 'yarasa bombardımanına' maruz kalan her şehir alevlere teslim olacaktı.
peki, aklınıza böyle çılgınca bir plan gelse ne yapardınız? herhalde pek bir şey değil. ancak, adams'ın tanıdıkları vardı. aynı zamanda havayoluyla posta sisteminin sahibiydi ve o sıralarda abd'nin first lady'si eleanor roosevelt'e birçok seyahatinde eşlik etmişti. bu da doktor adams'ı, başkan'a yaklaştırıyordu. fdr (franklin delano roosevelt) koordinasyon danışmanına yazdığı bir notta "bu adam deli değil" demişti. "kulağa ne kadar olanaksız gelse de önerisini düşünmeye değer." fdr'nin desteğiyle -buna destek demek doğru olursa- yarasa bombası projesi, ulusal savunma araştırmaları komitesi ve hava kuvvetleri'ne gönderildi.
bomba taşımaya uygun birçok tür yarasa vardı ama sayılan bu projeyi yürütmek için yeterli değildi. tercih edilen yarasa türü, new mexico ve texas'taki mağaralarda sıkça rastlanan, kuyruksuz meksika yarasasıydı. başlangıç testleri, bu yarasaların en fazla on gram ağırlık taşıyabildiklerini göstermişti. testlerin daha ileri aşamalarında, on beş ile on sekiz gram arasındaki ağırlıkları da kaldırmayı başardıkları anlaşıldı. bu düşük yük kapasitesi, minyatürleştirme öncesi bir dönem için büyük bir sorundu. abd ordusunun elindeki en ufak yangın bombası yaklaşık bir kilogram ağırlığındaydı! bu bombayı bir yarasa sürüsü bile taşıyamazdı! ayrıca, yarasaların uçakla çıkartılacakları yüksek irtifada yaşayıp yaşamayacakları da bilinmiyordu. çok sayıda test yapılması gerektiği ortadaydı.
bir sonraki yıl, tüm yarasaları incelemek üzere bir ekip oluşturuldu. oldukça ilerleme kaydettiler ama ordudaki birçok yetkilinin anlam veremediği bu proje birkaç kez rafa kaldırılma tehlikesi atlattı. 'adams planı'nın sürebilmesi için doktorun sık sık washington'a ziyaret yapması gerekiyordu. doktor, bu seyahatlerden birinde, milyonlarca dolar değerindeki bir başka çok-gizli projenin kendi projesini gölgede bıraktığını öğrendi. görüşmelerden sonra evine döndüğünde, bugüne dek duyduğum en unutulmaz açıklamalardan birini yaptı: "evet! biz burada savaşı kazandırması garanti olan yarasa bombaları üzerinde çalışıyoruz, onlarsa küçük atomlarıyla oynuyorlar. ağlamak istiyorum."
hükümet, atom bombası projesine çok fazla para harcadığı için, doktor adams'a fazla destek olamıyordu. doktor masrafların büyük kısmını kendi cebinden karşılıyordu. (maliye vergiler için peşine takıldığında, bu durum başını çok ağrıtacaktı. devletin kendisine hiç geri ödemediği borcu kapatmak için evini satmak zorunda kalacaktı.)
doktor, proje için önerdiği yarasa taşıyan kovanın bir örneğini hazırladı. bir konvansiyonel hava bombasına benziyordu ama içinde, yarasaları tutmak için tasarlanmış, yumurta kabına benzeyen yirmi altı tane bölmeden oluşan bir istif vardı. toplamda, her yarasa bombası, 1040 tane yarasayı ve bir paraşütü uygun koşullarda taşıyabiliyordu. metal plakadan kaplamalar, ünlü kadife sesli şarkıcı bing crosby ve pek ünlü biri olduğunu söyleyemeyeceğim erkek kardeşi larry'nin sahibi olduğu crosby şirketi tarafından yapılmıştı.
adams planı'nda görevlendirilmiş baş kimyager louis feiser, minyatür bir bomba hazırlamaktan sorumluydu. 'napalm' adını verdiği yeni bir yanıcı maddeyi kullanmayı tercih etmişti. (bugün duyulmamış bir isim olmadığı muhakkak muhakkak!) bunu, yanabilir bir selüloit kabın içine yerleştirmişti. böylece, toplam ağırlığı 17.5 grama indirmişti.
3 mayıs 1943'te, california'daki muroc gölü'nde (artık bir uzay mekiği iniş alanı olarak kullanılıyor) yapılan ilk testler başarıya ulaşmadı, çünkü parçaların neredeyse hiçbiri hazır değildi. ikinci posta testler, 15 mayıs 1943'te, new mexico'da yeni inşa edilmiş carlsbad hava kuvvetleri merkezi'nde gerçekleştirildi. üzerlerine sahte bombalar bağlanmış olan yarasalar uçaklardan atıldılar, paraşütleri açıldı ve kendilerine bir sığmak arayan yarasalar bulabildikleri her deliğe girdiler. araştırmacılar, yarasaların üzerinde gerçek patlayıcılar olduğu takdirde binaların yanacağından emindi.
feiser, testlerin fotoğraflarının çekiliyor olmasından faydalanmaya karar verdi. altı tane sakinleştirilmiş yarasayı aldı ve üzerlerine gerçek bombalar yerleştirdi. yarı kış uykusundaki yarasaların, bombalar patlayıp onları bin parçaya ayırana kadar hareketsiz duracaklarına inanmıştı. (böyle bir zamanda hayvan haklarını umursamadıkları açık.) ama yanıldı.
işte hikayenin bundan sonrası gerçekten şahane.
çöl sıcağı ile kendilerine gelen yarasalar her yönde uçuşmaya başladılar. birkaç dakika içinde, kontrol kulesi alevler içinde kaldı. barakalar cehennem yerine döndü. yangın binadan binaya sıçrayarak bütün tesisi sardı. projenin gizliliği nedeniyle, testler sürerken hiçbir itfaiyecinin merkeze sokulması söz konusu değildi, itfaiye araçları geldiğinde, görevliler onları içeri bırakmadı. ellerinden gelen tek şey, tüm tesisin kül oluşunu ve kara duman bulutlarının gökyüzünü kaplayışını uzaktan izlemekti.
bu, hiç şüphesiz, adams planı ekibi için büyük bir utançtı. ancak, yine de yarasa bombalarının işe yaradığını göstermişti. altı yarasa tüm bir hava kuvvetleri merkezini küle çevirmeye yetiyorsa, bir milyon yarasanın tamamen kağıt malzemeden inşa edilmiş bir japon şehrine neler yapabileceğini düşünün.
fakat ordu hala ikna olmuş sayılmazdı. adams planı'na verilen destek geri çekildi ve proje suya düşmüş kabul edildi.
gerçekten öyle miydi?
anlaşılan şans yarasa ekibinden yanaydı, en azından bir süre daha. kaderin oyunu olarak, louis dehaven adında bir deniz subayı, carlsbad testleri sırasında ortaya çıkan felaketi izlemişti. ordu gözlemcilerinden farklı olarak, dehaven'ın üstlerine raporu son derece olumluydu. bu tavsiye, adams'ın etkili halkla ilişkiler kampanyasıyla birleşince, bu projenin umut vaat ettiğine donanmayı ikna etti. ekim 1943'te projenin başına geçen deniz kuvvetleri, adams planı ismini de değiştirdi. yeni isim, proje x-ray'di. doktorun sadece ismi değil kendisi de ortada yoktu. donanma onu sepetledi.
yeni yarasa bombası testleri, 15 aralık 1943'te, utah'daki dugway deneme alanı'nda başladı. yerel inşaat metot ve malzemeleri kullanılarak taklit alman ve japon köyleri inşa edildi. bir dizi kontrollü deney ile (iki itfaiye aracı hazır bekliyordu!) yarasa bombaları sınandı. donanmaya sunulan ulusal savunma araştırmaları komitesi raporunda şöyle diyordu: "x-ray'in etkili bir plan olduğu sonucuna varılmıştır." bir uçak dolusu yarasanın, yangın başlatmak konusunda, abd cephanesinde bulunan tüm silahlardan daha etkili olabileceği görülmüştü.
bu başarının ardından, mayıs 1944'te geniş kapsamlı üretime geçilmesi emri verildi. bir milyon adet yarasa bombası üretilmesi planlanıyordu. tam adams'ın çılgınca rüyası gerçeğe dönüşmek üzereyken, 1945 mart'ında, donanma projeyi durdurdu. yirmi yedi ay ve araştırmalara harcanan yaklaşık iki milyon dolardan sonra, yarasalar havalanamadılar. yarasaların neden savaşa gitmediğini hala kimse kesin olarak bilmiyor.
fikir doktor adams'ın aklına düştüğünden beri geçen yıllar boyunca, elektronik bilimi minyatürleştirildi ve plastik patlayıcılar keşfedildi. belki de yarasa bombalarım yeniden ele almanın zamanı gelmiştir. yarasaların bizim yerimize savaşmasını sağlayabilecekken, atom bombalarına ne gerek var?
--- alıntı ---
einstein'in buz dolabı - steve silverman
devamını gör...
laplace'ın şeytanı teorisi
adam fawer'in olasılıksız isimli kitabında uzunca anlatılan teori.hatta kitabın ana karakteri,kendini yakalamak isteyen bilim adamlarınca laplace'ın şeytanı olarak nitelendiriliyordu.
devamını gör...
1.55 boyuna rağmen 1.90 sevgili isteyen kadın
kurban olduğum rabbim bazen ufacık tefecik 1.55'e ne güzellikler sığdırıyor.
devamını gör...
belki üstümüzden bir kuş geçer
o ne güzel şarkı, o ne güzel klip, o ne güzel ambiyans.
devamını gör...
çaylaklara oy verirken gelen his
en kısa zamanda yazar olmalarını destekliyorum elimden gelen bir şey varsa da yazabilirler.
devamını gör...
cadı hikayeleri

hayatımda karşılaştığım ilk cadı bir kelt cadısıydı. o zamanlar ankarada öğrenciydim, avukatlık bir işim vardı sakarya caddesinde, baya eski, büyük bir bina vardı adını hatırlayamıyorum iş hanı gibi bir şeydi, ama öyle betonarme ve ruhsuz cansız kasvetli bir yapı inşaa etmişlerki daha içeri girer girmez insanı boğuyor. dışarısı baya canlı ve kalabalıkken binaya girince simülasyondan gerçek hayata geçmişsiniz gibi tuaf bir his uyandırıyordu. işin garip tarafı bende, ustalıkla, ciddiyetle yapılmış mimari yapıların ve el yapımı objelerin eskidikçe ve diğer insanların yaşantılarına şahit oldukça onların enerjisini biriktirip kendine yeni bir kişilik oluşturduklarına dair garip bir inançta var. öyle yapılarla ve objelerle karşılaşınca enerjilerini hissedebiliyorum. bu bina da uğursuz ve kötü bir enerji yayıyordu.
asansör ilk 3 kata çıkmıyordu sonraki katlara çalışıyordu sadece, tek başıma bindim ve 5. kata çıktım, ucuz yollu iş çözen bir avukat için şaşılacak bir yazıhane olmamalı diye düşündüm. asansörden çıkınca koridordaki temizlikçi veya çaycıdan birisine 49 nolu yazıhaneyi sormak istedim fakat ikiside aynı yöne doğru hızlıca gittikleri için yetişemedim. arkama baktığımda yönlendirici bir tablo gördüm koridorun solundan tekrar sola dönmem gerekiyordu. odayı buldum ve kapının dışındaki zile kısa aralıklarla iki defa bastım. yüzlerce yazıhane olmasına rağmen pek az insan vardı binada, boğuk sesler ve duvarlarda oynayan gölgeler dışında birine denk gelmek güçtü. herkes terkedilmiş metruk bir binada saklambaç oynuyor gibiydi.
kapıyı orta yaşlı bir teyze açtı, avukat beyle görüşeceğimi söyledim, içeri aldı beni, bekleme odasına geçtim, avukatın görüştüğü bir müvekkili varmış. binadaki atmosfere uygun bir şekilde, bekleme odasındaki her şey en az 20 yıllık belki daha eski şeylerdi. binanın iç kısmındaki havalandırma alanına bakan küçük bir pencere vardı odada, diğer yazıhanelerin pencerelerini görebiliyordum oturduğum yerden ama çoğuna perde çekilmiş yada hareketsizlerdi. sekreterin, beklerken bir şey içmek ister misiniz? sorusuyla irkildim,
-orta şekerli kahve mümkünse.
masadaki gazete ve dergilerden avukatın politik duruşu rahatça anlaşılabilirdi. içeriden zaman zaman kahkaha sesleri geliyordu. avukat müvekkiliyle iyi vakit geçiriyor gibiydi. umarım işi erken hallederimde çıkışta yağmura yakalanmam diye düşünüyordum. hava kapalıydı yanımda şemsiye yoktu kıyafetlerim mahvolurdu. birden zilin çaldığını duydum, uzunca ve tek sefer basıldı zile. sekreterin giydiği topukludan çıkan tak tak sesler kapıyı açmasıyla son buldu. ağlamaklı bir kadın sesi işittim avukat beyi soruyordu sekreter onuda içeri, bekleme odasına aldı. en az 1.80 boyunda beyaz tenli, siyah saçlarını topuz yapmış vatkalı uzun lacivert bir elbise giymiş ay tanrıçası gibi bir kadın. kahretsin ki bende venüstrafobi var güzel bir kadın görünce anlamsız bir şekilde tedirgin oluyorum. kadını görür görmez oturduğum yerde daha bi toparlanma ihtiyacı hissettim. bana bakıp nazikçe merhabalar dedikten sonra, kolundaki çantasını kucağına koyup karşımdaki koltuğa yerleşti. görgülü bir hanımefendi gibi bacaklarını birleştirip ikisini de yana doğru yatırarak oturup, ellerini dizlerinin üzerinde birleştirdi.
güzel kadınlar beni çok rahatsız eder, aynı ortamda durmak bile işkence gibi gelir. kan basıncım yükselir, elimi ayağımı nereye koyacağımı bilemem...sekreter, beklerken ikram olarak ne arzu ettiğini sordu. kadın, eğer varsa bir fincan karadut çayı, yoksa bir bardak su kafi, dedi. kapıdan girdiği sıra hariç, kadına tekrar bakmaya çekindim, göz göze gelmemek için dergilerden birini alıp karıştırmaya ve rahatlamaya çalıştım. aşırı güzel kadınlardan korktuğum kadar o ürkütücü güzelliğin cazibenin beni çekmesinede dayanamam, içimi kemiren bir merakla daha iyi görmek bakmak isterim. gizlice gayet doğal refleksleri taklit ederek, çok kısa bir anlığına tekrar kadını süzdüm. kocaman göğüsler ve gayet cüretkar bir degaje ortasında, ucunda haç olan bir kolyesi vardı. bu farklı bir haçtı katolik haçı yada malta haçı değil, bu ortasında küçük bir daire olan kelt haçıydı.
***********
ankara, keltlerin yani galatyalıların kurduğu bir şehir, belkide buranın en soylu ailelerindendir, gibi saçma bir düşünce geçti kafamdan, binlerce yıl sonra hala burda kalan keltler olabilir mi? kelt haçı paganların haçı olarakta bilinir, hristiyanlıktan çok iskandinav paganlarıyla ilişkili hatta mısırlıların ankh haçıyla çok benzer bir sembol. sıradan bir hristiyan neden kelt haçı taksın ki? bu dini bir sembolden çok paganik bir haç, hiç bir hristiyan mezhep bu haçı kullanmaz. belki de kullanır bilemiyordum. sekreter elinde tepsiyle içeri girdi ve herkesin dikkatinin dağıldığı bu anda kadına tekrar bir anlığına bakma şansım oldu.
-orta şekerli kahveniz.
-teşekkür ederim.
çayını alırken bir kaç defa daha baktım, dolgun bir yüzü, düzgün ve biçimli hatları var, neredeyse kusursuz diye içimden geçirdim. elimde oyalanıp durduğum dergiyi kahvemi içmek için kenara bıraktım. bu kadar güzel bir kadınla aynı odada kalmak beni çok geriyordu. ruhum sıkışıyor, bedenim eziliyordu sanki. rujunu kırmızının öyle bir tonundan seçmişki teniyle dudakları arasında, düşünmeden ölüme atlamak isteyeceğiniz derin bir uçurum varmış gibiydi.
-siz, ne kadar oldu bekleyeli?
kısa bir anlığına, hiç üzerime alınmadım benimle konuştuğu aklımın ucundan bile geçmedi. kiminle konuştuğuna şaşırdım hatta. biraz afalladıktan sonra,
-yoo, sizden bir kaç dakika önce geldim bende.
birden kafasını dış kapıya doğru çevirip, yüksek ve tehditkar bir ses tonuyla,
-pardon, burda sigara içebiliyor muyuz? diye seslenmesiyle sekreterin kapıya gelmesi çok sürmedi,
-tabi, size küllük getireyim.
sekreterin onayını aldıktan sonra bana dönüp,
-rahatsız olmazsınız değil mi?
-aslında bende kullanıyorum. dedim, şimdi beklediğim şey sigarasından bana da ikram etmesiydi sonuçta ortamın kontrolünü hak talep ederek ele geçirmişti. şimdi adalet dağıtması gereken kısım başlıyordu. yalandan hesabı ödemeye çalışan ama pekte hevesli olmayan tipler gibi ceplerimi yoklamaya başladım.
-buyrun, burdan için.
normalde başkasının uzattığı sigarayı reddederim ama bu kadar güzel bir kadının ikram ettiği sigarayı içmemeye kesinlikle karşı koyamazdım. ademin kendisine uzatılan yasak elmayı neden reddedemediğini o an büyük bir aydınlanma yaşıyormuşçasına idrak ettim. yinede tuaf bir şey vardı, sigaralar elle sarılmış ve bir tabakanın içindeydi. bir defa almak için uzanmış bulundum ne olursa olsun içecektim, üstelik içinde kenevir falan varsa pekte yabancı olduğum bir şey değildi.
-teşekkürler, sarma sigara mı bu? yinede sorguladım ama tamamen normal davranmak için kendimi zorladığım için sordum.
-evet, özel bir harman tütünü bazı bitkilerle aromalandırdım.
ne? tütünü neyle aromalandırabilir ki yaban mersini suyuna batırıp marine mi etti? inanılmaz zevkleri olan gizemli bir kadın.
-ne tür bitkiler? bu soruyu ancak sigaramı yakıyorken sorabilirdim, yakmadan sormak güvensizlik yaratırdı.
-atropa belladona ve pelin otuyla karıştırdım. pelin otu güzel bir tat bırakıyor, diğeride biraz gevşemeni sağlıyor.
-ilginç, daha önce hiç böyle bir karışım duymadım, dedim. sigaradan çektiğim ilk nefes biraz sertti farklı bir tadı vardı, sigaranın içinde başka bir şeyler olduğu kesindi. artık kadına daha rahat bakabiliyordum, degajesi öyle bir girdap yaratıp beni içine çekiyordu ki gözlerimin kaymasına engel olamıyordum. göğüslerinin arasındaki kelt haçına tutunup kendimi boğulmaktan kurtarıyordum her seferinde. kadınla iletişim kurdukça daha çok rahatsız olsamda kendimi alıkoyamıyordum. şu kelt haçını neden takmıştı acaba.
masada ki gazetenin tarihi gözüme takıldı 31 ekim, kenarda, üzerine korkutucu bir gülen surat kazınmış bal kabağı fotoğrafı duruyordu. 31 ekim, 1 kasım... bu gece samhain bayramı yani cadılar bayramı diye bildiğimiz aslında kelt halkına ait olan kutsal bir gün. kendiliğinden kaşlarım çatılmaya başladı. arkama yaslandım, sigaradan daha derin ve daha hızlı nefesler alıyordum, elimde olmadan zihnim bir şeyleri birleştirmek istiyordu...
**********
buraya ne için gelmiştim? kadın resmen aklımı başımdan aldı. hava kararmak üzere, avukat hala içerdeki müvekkili ile görüşüyor. bende burda venüstrafobi atakları geçiriyorum. çıplak gözle güneşe bakmaya ne kadar dayanabiliyorsam, bu kadına bakmaya da o kadarcık dayanabiliyordum. karbeyaz teninin ne kadar yumuşak ve pürüzsüz olabileceğini hayal ettim. yüzüne nispeten ayaklarına bakmaya cesaret edebiliyordum, bu havalarda çorapsız, bilekten sarmalı topuklu ayakkabı giyilir mi üstelik tertemiz, dış kapıya kadar arabayla gelmiş olmalı. sadece ayak bilekleri bile bir kadının güzelliğini tek başına anlatabilecek kadar bilgi verir insana. bilekten sarmalı topuklu, ayağı kitap gibi gösteren en hoş kadın ayakkabısı, kadın çok zevkli kıyafeti, çantası sigara içerken ki yüz ifadesi, jestler dumanı üfleyişi, o dumanın odanın içinde yayılıp soluduğum havayla ciğerlerime dolması, her şey fevkalade...
-öğrenci misiniz?
duyduğu sesle irkilip, uykudan uyanan bir çocuk gibi ayıldım daldığım yerden.
-evet öğreniyoruz. yani evet öğrenciyim.
öğreniyoruz mu dedim ben? ağzım mı gevşedi acaba, kendimi tuaf hissediyordum.
-hangi bölüm?
-türk ana halk dilimi bölü, nele oluyor konujamıogn. (öksürüp boğazımı temizlemeye çalışıyorum) kahvemden bir yudum aldım, dilim kütük gibi ağır, oynatamıyordum.
-ahhaahaa iyi misiniz?
bu sinsi gülüş, tam bir cadı kahkahası.
-ana veriğin sıgara işinde ne ardı?
öyle küçümseyici bakışlarla, bana bir kuklaymışım gibi bakıp gülümsüyordu.
-biraz atropa belladonna yağı ve pelin otu vardı sadece, hoşuna gitmedi mi?
atropa belladonna bella güzel donna kadın demek italyancada, ne yani güzel avrat otundan mı bahsediyor, bu tam cadı işi işte beni zehirledi mi şimdi?
-seeen irrr jadızınn.
ağzım yüzüm yamulmuş gibi hissediyordum çenemi dilimi dudağımı zorla kımıldatabiliyordum. daha önce güzelliğinden korktuğum kadının şimdide şerrinden korkmaya başladım psikoz geçirmeme ramak kalmıştı. tüm uzuvlarıma ağırlıklar çökmüş vucudumda bir karıncalanma başlamıştı kıpırdayamıyordum ve odadaki her şey büyüyordu. kadın bana sinsice baktı ve,
-beni farkedeceğini biliyordum bu yüzden seni seçtim.
-he sejmesi?
-auranı görebiliyorum, seni içeri girerken gördüm ve takip ettim, bu gece birini baştan çıkarmam lazımdı malum ritüeller, sende bunun için çok uygun görünüyordun. aahhhahhhaa.
-gkonyen, zeen ir helt jadısızın.
-ahhhaaahhhha yok artık bunu nasıl anladın, seni hafife almışım sanırım. söylemek istediğin başka bir şey varsa şimdi tam zamanı çünkü birazdan uçmaya başlayacaksın ve uyanınca benimle karşılaştığın için çok sevineceksin.
-zehnde aynı sıgaradn içjdin ama benib givi olmadın neden??
-ahhhahhhaa çok sevdim seni, bundan sonra yediğine içtiğine dikkat edersin...
bunu söylerken karadut çayı içtiği fincanı elinde sallıyordu cümlesini bitirip fincandaki son yudumuda içerken bana göz kırptı. karadut çayı pan zehir olmalıydı. tanrım dünyanın en güzel kadını karşımda ve ben çarpılmış gibi hissediyordum. cadı veya uzaylı daha önce bu levelde bir güzellik görmemiştim şiddeti giderek artan bir zarafet... onu istiyordum, yürekten istiyordum, her zerrem onu arzuluyormuşçasına dilim damağım kurumaya başladı. kilitlenen vucudum hafiflemeye başladı, kasıklarımda soğuk ve ferahltıcı bir esinti başladı, testislerimin içindeki 4 silindirli turbo motorun pistonları vızırvızır çalışmaya başladı. aletim, paladyum nikel karışımı tank zırhı delen kalibresi 1500 bir mermi gibi ateşlenmeye hazır hale geldi.
sertleştim, kilitlendim, öfkeliydim, şehvet doluydum, eğer bana verdiği zehirli bitki beni öldürmezse çok kötü bir trip yaşayacaktım. önce bakışım bulandı daha sonra renkler hiç olmadıkları kadar parlamaya başladılar. kafam kafatasımdan sızıyordu, istediğim her şeyi görebiliyordum, kadının bacaklarını hayal etmeye başladığımda elbisesi yok oluyordu. hemen göğüslerini görmek istedim kadın çırılçıplaktı, uzanmak istiyordum, bedenim koltuğa yapışık olduğu halde hayaletimin kadına doğru uzanmasını hissettim. bedenimden çıkabiliyordum kadın çıplaktı, göğüslerini tutmak için elimi uzatıp dokunduğumda parmağıma bir diken battığını hissettim, dokunduğum yerden yani göğsünden bir anda çiçekler yeşillenmeye başladı hızlıca büyüyen sarmaşık çiçeği kadının bütün vucudunu sardı ve daha sonra koltuktaki bedenimi de ayaklarından yakalayıp sarmaya başladı o sarmaşık.
yavaşça farklı bir şekilde nefes aldığımı hissettim hayalet gibiydim silüetim vardı ama cismim yoktu duvarlardan geçebilirdim. sarmaşık yavaş yavaş kaybolmaya başladı ve tarifi imkansız bir huzur kaplamaya başladı içimi. her şey mavinin ve beyazın boşluğuna dönüşmeye başladı, her hangi bir zemine basmıyordum yerde yada havada değildim ama istediğim yöne süzülebiliyordum. var olmanın dayanılmaz hafifliği böyle bir şey olmalıydı galiba. zihnim giderek bulanıklaşmaya başladı sanki hep buradaymışım gibi hissetmeye başladım. gözlerimi kapatsamda görmeye devam ediyordum. artık başka bir şey olduğumu düşünmeye çalışırken tam orada film koptu ve gerisini hatırlayamıyorum malesef...
gözümü açtığımda acilde kolumda serumlaydım, hemşireyi yıllardır tanıyormuşum gibi o kadın nerde diye sordum hala bilincim yerinde değildi. daha sonra acil çalışanlarından öğrendiğim kadarıyla avukatın sekreteri beni baygınlık sebebi ile hastahaneye getirmiş tam 4 saattir kendimde değilmişim.
bir daha o cadıyla hiç karşılaşmadım, beni bir kurban olarak seçmişti beni bir oyuncak gibi kullanmıştı, bir daha asla böyle bir şeye izin vermemek için cadılara karşı yöntemler geliştirmeye karar verdim.
devamını gör...
meja (yazar)
fantastik filmlerde şehrin girişlerine konulan dev heykeller oluyor ya, sözlük girişine ahan öyle heykeli yapılması gereken bir yazar.
tüm tanımlarını okusam cern beni davet eder gel şu projeyi masadan kaldıralım diye.
tüm tanımlarını okusam cern beni davet eder gel şu projeyi masadan kaldıralım diye.
devamını gör...
bu yazara yakın zamanda çok fazla beğeni yaptığınız için oyunuz kaydedilmedi
eğer herhangi yardımcı algoritmalardan yararlanmadan, direkt belli bir zamana bağlı olarak işliyorsa çok büyük hata. hatta sözlüğü bildim bileli yapılan geliştirmeler arasında yarardan çok zarar getireceğini düşündüğüm tek yenilik. ve hatta bir gecede cahil kaldık.
zamanında bu konu hakkında bir iki kelâm etmiştim: #381985. kısaca şöyle demişim: "yeni keşfettiğim ya da hâlihazırda takip ettiğim yazarların ben yokken neler yazdığını açarım, (genelde muhteşem insanlar olduklarından ve muhteşem şeyler yazdıklarından) keyifle okurum ve doğal olarak da oylarım." mevzubahis alışkanlığımı da yitirmedim. hâlâ daha mürekkep yalamak adına yaptığım favori hobilerimden biri.
mesela, bu aralar sözlüğü okumaya pek vaktim olmuyor. başlıklar arasında gezinecek zamanım olmadığından, en azından takip ettiğim yazarları okumaya gayret gösteriyorum. var olsunlar, bu insanlar da genelde ürettikçe üreten bilgi ve deneyim fabrikaları oldukları için, yazdıkça yazmış oluyorlar. okuyorum, beğeniyorum ve hakkını vermek, oylamak istiyorum; ne yapacağım? yer imlerine kaydedip zamanın geçmesini mi bekleyeceğim? böyle saçmalık olur mu?
o yüzden, böyle bir sistem illa var olacaksa, girilerin uzunluğuna ve tahmini okunma sürelerine göre ayarlanabilir misal. eğer insanların okumadan oylamasından yakınıyorsak ve buna karşın önlem alıyorsak, okuyarak oylayan insanları da düşünmek gerek. ya da başlı başına oylama anonim kılınıp, yalnızca favoriler herkese açık görünebilir. böylece "çok oylayayım da millet de beni oylasın" düşüncesi geçerliliğini yitirir. ya da bunların dışında çeşitli yöntemler de geliştirilebilir elbette.
ama tahmin ettiğim gibi, örneğin "bir yazara 30 dakikada verilebilecek maksimum oy 5'tir" gibi basit bir sistemse, işte böylesi kolaya kaçmak olur ve sistemi hakkıyla kullanan insanları da olumsuz etkiler. zaten hakkıyla okuyup oylayan bir avuç insan var, onları da bu şekilde oylamaya küstürürsek, zaten pek de sağlıklı olmayan etkileşimi iyice mahvetmiş olmaz mıyız? herhalde oluruz.
zamanında bu konu hakkında bir iki kelâm etmiştim: #381985. kısaca şöyle demişim: "yeni keşfettiğim ya da hâlihazırda takip ettiğim yazarların ben yokken neler yazdığını açarım, (genelde muhteşem insanlar olduklarından ve muhteşem şeyler yazdıklarından) keyifle okurum ve doğal olarak da oylarım." mevzubahis alışkanlığımı da yitirmedim. hâlâ daha mürekkep yalamak adına yaptığım favori hobilerimden biri.
mesela, bu aralar sözlüğü okumaya pek vaktim olmuyor. başlıklar arasında gezinecek zamanım olmadığından, en azından takip ettiğim yazarları okumaya gayret gösteriyorum. var olsunlar, bu insanlar da genelde ürettikçe üreten bilgi ve deneyim fabrikaları oldukları için, yazdıkça yazmış oluyorlar. okuyorum, beğeniyorum ve hakkını vermek, oylamak istiyorum; ne yapacağım? yer imlerine kaydedip zamanın geçmesini mi bekleyeceğim? böyle saçmalık olur mu?
o yüzden, böyle bir sistem illa var olacaksa, girilerin uzunluğuna ve tahmini okunma sürelerine göre ayarlanabilir misal. eğer insanların okumadan oylamasından yakınıyorsak ve buna karşın önlem alıyorsak, okuyarak oylayan insanları da düşünmek gerek. ya da başlı başına oylama anonim kılınıp, yalnızca favoriler herkese açık görünebilir. böylece "çok oylayayım da millet de beni oylasın" düşüncesi geçerliliğini yitirir. ya da bunların dışında çeşitli yöntemler de geliştirilebilir elbette.
ama tahmin ettiğim gibi, örneğin "bir yazara 30 dakikada verilebilecek maksimum oy 5'tir" gibi basit bir sistemse, işte böylesi kolaya kaçmak olur ve sistemi hakkıyla kullanan insanları da olumsuz etkiler. zaten hakkıyla okuyup oylayan bir avuç insan var, onları da bu şekilde oylamaya küstürürsek, zaten pek de sağlıklı olmayan etkileşimi iyice mahvetmiş olmaz mıyız? herhalde oluruz.
devamını gör...
20'lik diş
günümüzde, insanların %35’inde yirmilik dişler tamamen ortadan kaybolmuş durumda. bende istedim onların kaybolmasına.özellikle anne babama soruyorum biri hiç çıkarmamış diğeri varlığından haberi yok belki operasyon gerekmemiş.büyüklerimde genelde böyle bir sıkıntı olmamışken ben neden 2 tanesini operasyonla aldırdım,kardeşim neden 3.'yü çıkarıyor pek akibetini çözemedim kimi çene yapısıyla ilgili diyor ama şunu belirtmeliyim ki çıkarmayanlar çok şanslı.
devamını gör...
okuduğun bölümü söylediğinde sorulan garip sorular
''yegenim mezun olunca ilk bizi tedavi eden de mi ? hahahahaha''
''bir kaç haftadır içim sıkılıyor sence nedendir ?''
''sizin psikologlardan farkınız ne ?''
''bir kaç haftadır içim sıkılıyor sence nedendir ?''
''sizin psikologlardan farkınız ne ?''
devamını gör...