sistemik jia
uzun hali sistemik juvenil idiyopatik artrittir.
en az iki hafta süren günde bir iki defa yükselen 39 derece üzerinde intermittant ateş ile karakterizedir.
buna ek olarak eritematöz döküntü, jeneralize lenfadenopati hepatomegali ve/veya splenomegali bulgularından en az biri eşlik etmelidir.
en az iki hafta süren günde bir iki defa yükselen 39 derece üzerinde intermittant ateş ile karakterizedir.
buna ek olarak eritematöz döküntü, jeneralize lenfadenopati hepatomegali ve/veya splenomegali bulgularından en az biri eşlik etmelidir.
devamını gör...
tanrıça kibele
bolluk-bereket tanrıçasıdır ve anadolu'da özellikle frigya döneminde oldukça yaygın olarak görülür.
bereket dışında doğurganlığın da sembolüdür.
bereket dışında doğurganlığın da sembolüdür.
devamını gör...
kadınların kadınları sinir eden özellikleri
bir kadının başka bir kadını aşağılaması
devamını gör...
kedisi kaybolan normal sözlük yazarı
(bkz: up)
devamını gör...
biriyle tartışınca elin ayağın titremesi
sabrımın son tanecikleri de alıp götürüldükten sonra istemesem de karşılık verip biriyle tartıştıysam akabinde başıma gelen durum. ne kadar soğukkanlı görünsem de uzun bir süre konuşurken sesim, durduğum yerde elim ayağım titrer. bunu yaşamayıp yırtık bir tip olmak için yapılması gerekenlere, güzel tavsiyelere açığım.
devamını gör...
birini sevince yapılanlar
seviyorum işte ötesi var mı?
aklımda, kalbimin en güzel yerlerinde oluyor. şarkılar dinliyorum, her sözünde onu hayal ediyorum, hayallerimde sarılıyorum, öpüyorum.
gülüşüne ölmek istiyorum, eriyorum resmen. onu üzeni de dicle nehrinden ayağına taş bağlayıp sonsuzluğa atmak istiyorum. böyle sıkıca sarılıp donmak istiyorum. en güzel anım onunla diye oracıkta o mutlulukla ölmek istiyorum. gözlerimden kalbimden , benliğimden onun için aşk, sevgi fışkırsın istiyorum. o mutluysa ben de mutluyum.
aklımda, kalbimin en güzel yerlerinde oluyor. şarkılar dinliyorum, her sözünde onu hayal ediyorum, hayallerimde sarılıyorum, öpüyorum.
gülüşüne ölmek istiyorum, eriyorum resmen. onu üzeni de dicle nehrinden ayağına taş bağlayıp sonsuzluğa atmak istiyorum. böyle sıkıca sarılıp donmak istiyorum. en güzel anım onunla diye oracıkta o mutlulukla ölmek istiyorum. gözlerimden kalbimden , benliğimden onun için aşk, sevgi fışkırsın istiyorum. o mutluysa ben de mutluyum.
devamını gör...
agora meyhanesi radyo yayını
yine her zamanki gibi biraz bilimsel, biraz lay lay lom takılmak istiyorsanız, bu akşam 20:00'de agora meyhanesi'ne bekliyoruz hepinizi.
günün konusunun anlam ve önemine istinaden;
günün konusunun anlam ve önemine istinaden;
devamını gör...
vavien
bir taylan biraderler filmidir.
filmin senaryosunu başrolleri binnur kaya ile paylaşan ve çok yetenekli olmasına rağmen bu yeteneğini cıvık dizilerde vıcık vıcık rollerle heba ettiğini düşündüğüm engin günaydın yazmıştır.

dedemin iki katlı evinde geçirdiğim yazlarda en sevdiğim şeylerden biri üst kata çıkan ahşap merdivendi. bu merdiveni gümbürdeyerek çıkıp yukarıdan ışığı kapatır sonra aynı gümbürtü ile aşağı iner ve tekrar ışığı yakardım. bunun vavien olduğunu bilmezdim. bu filmi izlemesem vavien’in ne olduğunu da asla öğrenemeyecektim.
vavien’in ne olduğunu öğrendikten sonra film benim için daha anlamlı bir hale geldi aslında. filmdeki kusurlu cinayet planı ise kusursuz bir zihnin ürünü gibiydi. bütün karakterlerin tam anlamıyla gerçekçi olması ve engin günaydının canlandırdığı karakterin ivana fukalot sevdası filmin inandırıcılığını katladı.
darbeye alkış tutulan sahnede ergenlerin dünyasına devrimci bir bakış niteliğinde idi. film engin günaydın’ın deyimliyle komik bir film değildi ama beni çok güldürdü.
şimdi bu tanımı bir kenara bırakalım, ben üst kattan ışığı açıyorum siz de tanımı okuduktan sonra alt kattan kapatın ışığı. bu karanlık böyle güzel.
filmin senaryosunu başrolleri binnur kaya ile paylaşan ve çok yetenekli olmasına rağmen bu yeteneğini cıvık dizilerde vıcık vıcık rollerle heba ettiğini düşündüğüm engin günaydın yazmıştır.

dedemin iki katlı evinde geçirdiğim yazlarda en sevdiğim şeylerden biri üst kata çıkan ahşap merdivendi. bu merdiveni gümbürdeyerek çıkıp yukarıdan ışığı kapatır sonra aynı gümbürtü ile aşağı iner ve tekrar ışığı yakardım. bunun vavien olduğunu bilmezdim. bu filmi izlemesem vavien’in ne olduğunu da asla öğrenemeyecektim.
vavien’in ne olduğunu öğrendikten sonra film benim için daha anlamlı bir hale geldi aslında. filmdeki kusurlu cinayet planı ise kusursuz bir zihnin ürünü gibiydi. bütün karakterlerin tam anlamıyla gerçekçi olması ve engin günaydının canlandırdığı karakterin ivana fukalot sevdası filmin inandırıcılığını katladı.
darbeye alkış tutulan sahnede ergenlerin dünyasına devrimci bir bakış niteliğinde idi. film engin günaydın’ın deyimliyle komik bir film değildi ama beni çok güldürdü.
şimdi bu tanımı bir kenara bırakalım, ben üst kattan ışığı açıyorum siz de tanımı okuduktan sonra alt kattan kapatın ışığı. bu karanlık böyle güzel.
devamını gör...
john locke
john locke: sessizlik abidesi, nesne sınıfı: keter
oxford'da okuduğu yıllar boyunca sessizlik abidesi olarak anılan locke, siyaset felsefesinde kilit bir öneme sahip bir kimsedir. thomas hobbes başlığındaki yazım tamamen bitmemişti ve muhtemelen locke hakkında yazdıklarımı da bitiremeyeceğim ama madem hobbes'tan bahsettim o halde locke'tan bahsetmenin de zamanı gelmiştir. (biraz da olsa.) konumuz siyaset felsefesi.
thomas hobbes vahşiydi. dünyasını, kurgulamış olduğu doğa durumunu güvensizlik ve korku üzerine inşa etmişti. ardından da insanların, gurur ve korkunun çekişmesinden doğan yaratık "leviathan"a yetkilerini bir sözleşmeyle devrettiğinden bahsetmişti. hatta makyavelist bir üslup geliştirip insan doğası'nın kötücüllüğünden söz etmişti. dolayısıyla anlıyoruz ki hobbes da birilerinden etkilenmiş. tıpkı locke'un hobbes'tan etkilendiği gibi.
tam olarak etkilendi diyemeyiz belki fakat locke, hobbes'un geliştirdiği doğa durumunu yumuşatan kişidir. daha liberal bir anayasal devlet teorisi geliştirdiğini söyleyebiliriz locke'un. seküler bir mutlakiyet doktrini geliştiren hobbes'un tam karşısına yerleştirebiliriz locke'un dinsel hoşgörüyle sentezlenmiş liberal anayasal teorisini.
locke için mülkiyet kavramı çok önemli bir kere. insanın mülkiyete yönelik doğal hakları olduğunu söyler ki biraz sonra doğa durumunda bu konuyu açacağım. locke için meşru yönetim, sınırlı yönetimdir ve rızaya dayalı yönetimdir. pek mutlak monarşi taraftarı olmasa da herhangi bir yönetim şekli sınırlı olması şartıyla pekala meşrudur. tiranlık bile...
ki bunun karşısında da direnme hakkı denen şeyi ortaya atar. sınırlı yönetimden sapan bir yönetim (örneğin bir tiran), kendi bireysel çıkarına göre hareket ediyorsa halk, bu kamu yararından uzaksallığa karşı direnebilir, devrim yapabilir. çünkü sözleşme yapılmıştır. fakat bu sözleşme thomas hobbes'un leviathan'ından farklıdır. bu sözleşmenin bir tarafıdır devlet. fakat leviathan'da her ne kadar geçenki yazıda da "sözleşme" demişsem de bir sözleşme yoktur. bir ahit vardır. tek taraflıdır. locke'unki ise tam anlamıyla bir sözleşmedir. ve eğer ki yönetim, yani egemen bu sözleşmeyi bozacak olursa ve sınırlarını halkın rızası aleyhine ihlal edecek olursa işte o zaman halkın yani yönetilenlerin direnme hakkı meşru hale gelecektir.
locke tam bir halk adamıdır denilebilir bu açıdan. zaten eserlerini de halkın anlaması için yazmıştır, filozoflar için değil.
locke'un doğa durumunda sivil otoritenin olmadığı bir durum vardır. bir özgürlük betimler bize. hobbes ve aristoteles'in tasvirlerinin aksine yönetme yönetilme durumu da söz konusu değildir.
hobbes herkesin herkesle savaştığı bir korku dünyası çizmişti. savaş vardı ve bu kaos halinden kurtulmak için insanlar haklarını leviathan'a devretmişti. aristoteles'te ise polis doğaldı ve varlığımız o toplumun üyesi olmakla gerçekleşiyordu.
locke daha farklı bir çerçeve çizer. hobbes'un fikrini evcilleştirmesi de bu yüzdendir. locke için doğa durumu dinsel bir hoşgörüye dayandırılabilir. ahlakidir, toplumsal bir düzeni buyurur. herkesin mülkü kendinedir. bu mülkiyet sözünü birazdan açacağım. çünkü mülkiyet denince sadece eşya anlaşılmamalı, özgürlüğümüz de anlaşılmalı.
doğa durumu, doğa kanunlarıyla barışı amaçlar. fakat buradaki barışı amaçlaması insanlarla beraber bir ölçüde bozulur. bir belirsizlik hakim olur ve ardından da bir huzursuzluk. buraya birazdan geliriz.
bütün bu "hoşgörü hali" aslında geleneksel bir yaklaşımdır da denebilir.
fakat sivil otoritenin olmadığından bahsedince bu doğa durumunu, ahlaki durumun da denetlenmesi söz konusu olamıyor. çünkü bir makam yok. dolayısıyla denetleyici olmadığından kaos doğuyor. bir güvensizlik doğuyor. ve bu güvensizlik zaman içinde doğa durumunu yozlaştırmaya başlar. bu durumda da bir iktidarın olmadığı toplumda yaşayan bireyler kendi kendilerinin hakimi, infazcısı hatta ve hatta tanrısı olur. ve hobbes'un bahsettiği o kaos, savaş hali doğmuş olur. niye? çünkü doğanın temel kanunudur insanların kendi kendisini koruması hakkı. ve bu durumda da bir sivil yönetime ihtiyaç duyulur.
o halde sorabilirsiniz: hobbes aslında locke mu? ya da locke, hobbes'un şekil değiştirmiş hali midir?
hayır. locke geleneksel bir dil kullanır. ayrıyeten hobbesçu bir dil de ullanır, kişinin güvenlik ihtiyacı bakımından.
en temel kavram locke için mülkiyettir.
mülkiyet çalışmamız sonucu elde ettiğimiz şeydir. bizler locke için mülk edinen hayvanlarızdır. ve sivil bir otoritenin olmadığı doğa durumunda mülkiyet, tüm insanlara ortak olarak verilmiştir. bu, ortak mülkiyettir. diğer yandan doğa durumunda özel bir çaba, emek harcayan insan ortaya özel mülkiyeti çıkarır. emek sayesinde doğanın bize verdiğinden fazlasını üretmiş oluruz ve üretimimiz kişinin özel hakkı haline gelir. locke bize tam olarak bunu söylüyor işte. emek, özel hakkın da mülkiyet hakkının da kaynağıdır. dolayısıyla doğal hukuk, özel mülkiyet hakkını öngören bir yapılanmadır. ve yönetim de bu hakkı güvence altına almak adına kurulmuştur. kim tarafından? rızasıyla bunu isteyen halk tarafından.
bütün bu anlattıklarımı ileriki zamanlarda tamamlayacak isim adam smith'tir. söylememe gerek yok gerçi, apaçık görülüyor. ticari bir devlet modeliyle karşı karşıyayız. locke bugüne kadar geri planda kalmış ekonomiyi, politikanın önüne geçirmeye çalışır aslında. dünya, çalışana ve rasyonel olana aittir., der.
emek neydi? emek her şeydi. toplum emek sayesinde yaratılmıştı. dolayısıyla mülkiyet edinmenin doğal sınırlarının da olmadığını söyler. para da ortaya çıktıktan sonra, sınırsız sermaye birikimiyle bir görev haline gelir adeta. çünkü olay ilahi bir egemenlik doktrinine de dayandırılabilir geleneksel bir tavırla. tanrı, dünyayı insanlara bahşetmiştir der çünkü. ve bunlar sonucunda da artık erdemle değil, ticaretle ilgilenmeye başlarız. locke'un inancına göre de zaten ticaret; insanı uysallaştırır, savaştan uzaklaştırır ve daha medeni yapar.
dolayısıyla devlet, işte bu ticaret halini korumayı amaçlayan bir varlık olarak ortaya çıkarılmıştır.
peki ya böyle bir piyasa ekonomisine geçişi ne meşru kılar?
bu kısımdan sonra hobbes'un gurur-korku çekişmesine benzer bir çekişmeden bahsedeceğiz: mülkiyet ve mülkiyet üzerine çıkan anlaşmazlıklar.
geri kalanını sonra yazarım. çok üşengecim. her yazıyı yarıda kesiyorum. *
yazının devamında bu sözleşmenin nasıl bir şey olduğundan falan bahseder, vatandaşlık mevzusuna değinir, mülkiyeti açar ve kuvvetler ayrılığından bahsederim.
oxford'da okuduğu yıllar boyunca sessizlik abidesi olarak anılan locke, siyaset felsefesinde kilit bir öneme sahip bir kimsedir. thomas hobbes başlığındaki yazım tamamen bitmemişti ve muhtemelen locke hakkında yazdıklarımı da bitiremeyeceğim ama madem hobbes'tan bahsettim o halde locke'tan bahsetmenin de zamanı gelmiştir. (biraz da olsa.) konumuz siyaset felsefesi.
thomas hobbes vahşiydi. dünyasını, kurgulamış olduğu doğa durumunu güvensizlik ve korku üzerine inşa etmişti. ardından da insanların, gurur ve korkunun çekişmesinden doğan yaratık "leviathan"a yetkilerini bir sözleşmeyle devrettiğinden bahsetmişti. hatta makyavelist bir üslup geliştirip insan doğası'nın kötücüllüğünden söz etmişti. dolayısıyla anlıyoruz ki hobbes da birilerinden etkilenmiş. tıpkı locke'un hobbes'tan etkilendiği gibi.
tam olarak etkilendi diyemeyiz belki fakat locke, hobbes'un geliştirdiği doğa durumunu yumuşatan kişidir. daha liberal bir anayasal devlet teorisi geliştirdiğini söyleyebiliriz locke'un. seküler bir mutlakiyet doktrini geliştiren hobbes'un tam karşısına yerleştirebiliriz locke'un dinsel hoşgörüyle sentezlenmiş liberal anayasal teorisini.
locke için mülkiyet kavramı çok önemli bir kere. insanın mülkiyete yönelik doğal hakları olduğunu söyler ki biraz sonra doğa durumunda bu konuyu açacağım. locke için meşru yönetim, sınırlı yönetimdir ve rızaya dayalı yönetimdir. pek mutlak monarşi taraftarı olmasa da herhangi bir yönetim şekli sınırlı olması şartıyla pekala meşrudur. tiranlık bile...
ki bunun karşısında da direnme hakkı denen şeyi ortaya atar. sınırlı yönetimden sapan bir yönetim (örneğin bir tiran), kendi bireysel çıkarına göre hareket ediyorsa halk, bu kamu yararından uzaksallığa karşı direnebilir, devrim yapabilir. çünkü sözleşme yapılmıştır. fakat bu sözleşme thomas hobbes'un leviathan'ından farklıdır. bu sözleşmenin bir tarafıdır devlet. fakat leviathan'da her ne kadar geçenki yazıda da "sözleşme" demişsem de bir sözleşme yoktur. bir ahit vardır. tek taraflıdır. locke'unki ise tam anlamıyla bir sözleşmedir. ve eğer ki yönetim, yani egemen bu sözleşmeyi bozacak olursa ve sınırlarını halkın rızası aleyhine ihlal edecek olursa işte o zaman halkın yani yönetilenlerin direnme hakkı meşru hale gelecektir.
locke tam bir halk adamıdır denilebilir bu açıdan. zaten eserlerini de halkın anlaması için yazmıştır, filozoflar için değil.
locke'un doğa durumunda sivil otoritenin olmadığı bir durum vardır. bir özgürlük betimler bize. hobbes ve aristoteles'in tasvirlerinin aksine yönetme yönetilme durumu da söz konusu değildir.
hobbes herkesin herkesle savaştığı bir korku dünyası çizmişti. savaş vardı ve bu kaos halinden kurtulmak için insanlar haklarını leviathan'a devretmişti. aristoteles'te ise polis doğaldı ve varlığımız o toplumun üyesi olmakla gerçekleşiyordu.
locke daha farklı bir çerçeve çizer. hobbes'un fikrini evcilleştirmesi de bu yüzdendir. locke için doğa durumu dinsel bir hoşgörüye dayandırılabilir. ahlakidir, toplumsal bir düzeni buyurur. herkesin mülkü kendinedir. bu mülkiyet sözünü birazdan açacağım. çünkü mülkiyet denince sadece eşya anlaşılmamalı, özgürlüğümüz de anlaşılmalı.
doğa durumu, doğa kanunlarıyla barışı amaçlar. fakat buradaki barışı amaçlaması insanlarla beraber bir ölçüde bozulur. bir belirsizlik hakim olur ve ardından da bir huzursuzluk. buraya birazdan geliriz.
bütün bu "hoşgörü hali" aslında geleneksel bir yaklaşımdır da denebilir.
fakat sivil otoritenin olmadığından bahsedince bu doğa durumunu, ahlaki durumun da denetlenmesi söz konusu olamıyor. çünkü bir makam yok. dolayısıyla denetleyici olmadığından kaos doğuyor. bir güvensizlik doğuyor. ve bu güvensizlik zaman içinde doğa durumunu yozlaştırmaya başlar. bu durumda da bir iktidarın olmadığı toplumda yaşayan bireyler kendi kendilerinin hakimi, infazcısı hatta ve hatta tanrısı olur. ve hobbes'un bahsettiği o kaos, savaş hali doğmuş olur. niye? çünkü doğanın temel kanunudur insanların kendi kendisini koruması hakkı. ve bu durumda da bir sivil yönetime ihtiyaç duyulur.
o halde sorabilirsiniz: hobbes aslında locke mu? ya da locke, hobbes'un şekil değiştirmiş hali midir?
hayır. locke geleneksel bir dil kullanır. ayrıyeten hobbesçu bir dil de ullanır, kişinin güvenlik ihtiyacı bakımından.
en temel kavram locke için mülkiyettir.
mülkiyet çalışmamız sonucu elde ettiğimiz şeydir. bizler locke için mülk edinen hayvanlarızdır. ve sivil bir otoritenin olmadığı doğa durumunda mülkiyet, tüm insanlara ortak olarak verilmiştir. bu, ortak mülkiyettir. diğer yandan doğa durumunda özel bir çaba, emek harcayan insan ortaya özel mülkiyeti çıkarır. emek sayesinde doğanın bize verdiğinden fazlasını üretmiş oluruz ve üretimimiz kişinin özel hakkı haline gelir. locke bize tam olarak bunu söylüyor işte. emek, özel hakkın da mülkiyet hakkının da kaynağıdır. dolayısıyla doğal hukuk, özel mülkiyet hakkını öngören bir yapılanmadır. ve yönetim de bu hakkı güvence altına almak adına kurulmuştur. kim tarafından? rızasıyla bunu isteyen halk tarafından.
bütün bu anlattıklarımı ileriki zamanlarda tamamlayacak isim adam smith'tir. söylememe gerek yok gerçi, apaçık görülüyor. ticari bir devlet modeliyle karşı karşıyayız. locke bugüne kadar geri planda kalmış ekonomiyi, politikanın önüne geçirmeye çalışır aslında. dünya, çalışana ve rasyonel olana aittir., der.
emek neydi? emek her şeydi. toplum emek sayesinde yaratılmıştı. dolayısıyla mülkiyet edinmenin doğal sınırlarının da olmadığını söyler. para da ortaya çıktıktan sonra, sınırsız sermaye birikimiyle bir görev haline gelir adeta. çünkü olay ilahi bir egemenlik doktrinine de dayandırılabilir geleneksel bir tavırla. tanrı, dünyayı insanlara bahşetmiştir der çünkü. ve bunlar sonucunda da artık erdemle değil, ticaretle ilgilenmeye başlarız. locke'un inancına göre de zaten ticaret; insanı uysallaştırır, savaştan uzaklaştırır ve daha medeni yapar.
dolayısıyla devlet, işte bu ticaret halini korumayı amaçlayan bir varlık olarak ortaya çıkarılmıştır.
peki ya böyle bir piyasa ekonomisine geçişi ne meşru kılar?
bu kısımdan sonra hobbes'un gurur-korku çekişmesine benzer bir çekişmeden bahsedeceğiz: mülkiyet ve mülkiyet üzerine çıkan anlaşmazlıklar.
geri kalanını sonra yazarım. çok üşengecim. her yazıyı yarıda kesiyorum. *
yazının devamında bu sözleşmenin nasıl bir şey olduğundan falan bahseder, vatandaşlık mevzusuna değinir, mülkiyeti açar ve kuvvetler ayrılığından bahsederim.
devamını gör...
moderasyonun anlama kıtlığı yaşıyor olması
isim verip ağlatmak istemem ama içlerinde bazıları var ki (gerekirse isimler açıklanır) bir havalar bir havalar sanki ejderyaları var gibi takılıyor.
ya diyorum ve tekerleğin icadından anlatmaya başlıyorum füze falan atıyorlar.
ya diyorum ve tekerleğin icadından anlatmaya başlıyorum füze falan atıyorlar.
devamını gör...
yazarların itiraf köşesi
tam anlamıyla martin eden hayatı yaşıyorum. yazdıklarım adresini bulmuyor, bulsa da amacıyla alakası olmayacak şekilde algılanıyor. sorunun kaynağını da bilmediğim için can sıkıcı bir durum.
kelimeler kifayetsiz sözlük. sende ne var ne yok.
kelimeler kifayetsiz sözlük. sende ne var ne yok.
devamını gör...
siz aşktan ne anlarsınız bayım
didem madak ahlar ağacı kitabında yayınlanan şiirdir. senelerdir severek sık sık okurum.
--- alıntı ---
çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca
alt katında uyumayı bir ranzanın
üst katında çocukluğum...
kağıttan gemiler yaptım kalbimden
ki hiçbiri karşıya ulaşmazdı.
aşk diyorsunuz,
limanı olanın aşkı olmaz ki bayım!
allah’la samimi oldum geçen üç yıl boyunca
havı dökülmüş yerlerine yüzümün
büyük bir aşk yamadım
hayır
yüzüme nur inmedi, yüzüm nura indi bayım
gözyaşlarım bitse tesbih tanelerim vardı
tesbih tanelerim bitse göz yaşlarım...
saydım, insanın doksan dokuz tane yalnızlığı vardı.
aşk diyorsunuz ya
ben istemenin allahını bilirim bayım
çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca
balkona yorgun çamaşırlar asmayı
ki uçlarından çile damlardı.
güneşte nane kurutmayı
ben acılarımın başını
evcimen telaşlarla okşadım bayım.
bir pardösüm bile oldu içinde kaybolduğum.
insan kaybolmayı ister mi?
ben işte istedim bayım.
uzaklara gittim
uzaklar sana gelmez, sen uzaklara gidersin
uzaklar seni ister, bak uzaklar da aşktan anlar bayım
süt içtim acım hafiflesin diye
çikolata yedim bir köşeye çekilip
zehrimi alsın diye
sizin hiç bilmediğiniz, bilmeyeceğiniz
ilahiler öğrendim.
siz zehir nedir bilmezsiniz
zehir aşkı bilir oysa bayım!
ben işte miraç gecelerinde
bir peygamberin kanatlarında teselli aradım,
birlikte yere inebileceğim bir dost aradım,
uyuyan ve acılı yüzünde kardeşimin
bir şiir aradım.
geçen üç yıl boyunca
yüzü dövmeli kadınların yüzünde yüzümü aradım.
ülkem olmayan ülkemi
kayboluşumu aradım.
bulmak o kadar kolay olmasa gerek diye düşünmüştüm.
bir ters bir yüz kazaklar ördüm
haroşa bir hayat bırakmak için.
bırakmak o kadar kolay olmasa gerek diye düşünmüştüm.
kimi gün öylesine yalnızdım
derdimi annemin fotoğrafına anlattım.
annem
ki beyaz bir kadındır
ölüsünü şiirle yıkadım.
bir gölgeyi sevmek ne demektir bilmezsiniz siz bayım
öldüğü gece terliklerindeki izleri okşadım.
çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca
acının ortasında acısız olmayı,
kalbim ucu kararmış bir tahta kaşık gibiydi bayım.
kendimin ucunu kenar mahallelere taşıdım.
aşk diyorsunuz ya,
işte orda durun bayım
ıslak unutulmuş bir taş bezi gibi kalakaldım
kendimin ucunda
öyle ıslak,
öyle kötü kokan,
yırtık ve perişan.
siz aşkı ne bilirsiniz bayım
aşkı aşk bilir yalnız!
--- alıntı ---
--- alıntı ---
çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca
alt katında uyumayı bir ranzanın
üst katında çocukluğum...
kağıttan gemiler yaptım kalbimden
ki hiçbiri karşıya ulaşmazdı.
aşk diyorsunuz,
limanı olanın aşkı olmaz ki bayım!
allah’la samimi oldum geçen üç yıl boyunca
havı dökülmüş yerlerine yüzümün
büyük bir aşk yamadım
hayır
yüzüme nur inmedi, yüzüm nura indi bayım
gözyaşlarım bitse tesbih tanelerim vardı
tesbih tanelerim bitse göz yaşlarım...
saydım, insanın doksan dokuz tane yalnızlığı vardı.
aşk diyorsunuz ya
ben istemenin allahını bilirim bayım
çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca
balkona yorgun çamaşırlar asmayı
ki uçlarından çile damlardı.
güneşte nane kurutmayı
ben acılarımın başını
evcimen telaşlarla okşadım bayım.
bir pardösüm bile oldu içinde kaybolduğum.
insan kaybolmayı ister mi?
ben işte istedim bayım.
uzaklara gittim
uzaklar sana gelmez, sen uzaklara gidersin
uzaklar seni ister, bak uzaklar da aşktan anlar bayım
süt içtim acım hafiflesin diye
çikolata yedim bir köşeye çekilip
zehrimi alsın diye
sizin hiç bilmediğiniz, bilmeyeceğiniz
ilahiler öğrendim.
siz zehir nedir bilmezsiniz
zehir aşkı bilir oysa bayım!
ben işte miraç gecelerinde
bir peygamberin kanatlarında teselli aradım,
birlikte yere inebileceğim bir dost aradım,
uyuyan ve acılı yüzünde kardeşimin
bir şiir aradım.
geçen üç yıl boyunca
yüzü dövmeli kadınların yüzünde yüzümü aradım.
ülkem olmayan ülkemi
kayboluşumu aradım.
bulmak o kadar kolay olmasa gerek diye düşünmüştüm.
bir ters bir yüz kazaklar ördüm
haroşa bir hayat bırakmak için.
bırakmak o kadar kolay olmasa gerek diye düşünmüştüm.
kimi gün öylesine yalnızdım
derdimi annemin fotoğrafına anlattım.
annem
ki beyaz bir kadındır
ölüsünü şiirle yıkadım.
bir gölgeyi sevmek ne demektir bilmezsiniz siz bayım
öldüğü gece terliklerindeki izleri okşadım.
çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca
acının ortasında acısız olmayı,
kalbim ucu kararmış bir tahta kaşık gibiydi bayım.
kendimin ucunu kenar mahallelere taşıdım.
aşk diyorsunuz ya,
işte orda durun bayım
ıslak unutulmuş bir taş bezi gibi kalakaldım
kendimin ucunda
öyle ıslak,
öyle kötü kokan,
yırtık ve perişan.
siz aşkı ne bilirsiniz bayım
aşkı aşk bilir yalnız!
--- alıntı ---
devamını gör...
kediyi kısırlaştırmak
edit: kısırlaştırma konusundaki soruların ardından bu hafta kedi ve köpeklerde kısırlaştırma konusunda yazmaya karar verdim. buradan
kedilerde kısırlaştırma konusu kedinin içinde yaşadığı ortama, uygulanacak kısırlaştırma metoduna ( desexing, sterilizasyon, enjeksiyon) , kedinin yaşına ( gelişim dönemine ) ve sağlık durumuna bağlı olarak ele alınmalıdır.
desexing- dişilerde yumurtalıkların ve rahmin alınması, erkeklerde testislerin çıkarılması uygulamasıdır. herhangi bir medikal sorunu çözme amacıyla olmadığı sürece bu yöntemin üremeyi durdurmak amacıyla kullanımı tartışılmaktadır.
sterilizasyon - dişilerde ovariectomy yani sadece yumurtalıkların alınması , erkeklerde tüp ligasyonu ve vazektomi yöntemleriyle vas deferens olarak bilinen iki tübüler yapının her birinden kısa bir segmentin çıkarılmasıdır. desexing ile kıyaslandığında çok daha hafif bir operasyondur, hızlıdır, riski çok daha azdır.
zeuterin - zeuterin erkeklerde her iki testisin merkezine enjekte edilir.
desexing uygulamasının hayvan sağlığına olumsuz etkileri sterilizasyon yöntemine göre çok daha fazladır.
kısırlaştırma toplumda hayvan davranış problemleri konusunda mucize tedavi gibi görülmekte. davranış problemine, problemin nedenine, hayvanın kısırlaştırılacağı yaşa - gelişim dönemine bağlı olarak kısırlaştırmanın hayvan davranışları üstüne etkisi değişir.
sahipsiz bu kadar çok kedi ve köpek varken ortada kedinin sağlık durumu yerindeyse, gelişme döneminde korku periyodu içinde değilse, kısırlaştırmanın olumsuz etkileyeceği bir davranış problemlemi yoksa kısırlaştırılması taraftarı olmamak elde değil.
bu duyguyu bir kere yaşasın, anne - baba olmak onların hakkı tarzındaki yaklaşımın bilimsel temeli yoktur. hayvanlarda cinsellik ve üremeye dair içgüdüler ve duygular insanlardan farklıdır.
birlikte yaşadığı evcil hayvanı kısırlaştırmayan herkes sorumsuz değildir. sorumlu evcil hayvan ebeveynleri arasında bu kararı evcil hayvanlarının fizyolojik ve psikolojik ihtiyaçları doğrultusunda alanlar vardır.
hayvanın doğasını değiştiren her uygulama olumlu ve olumsuz etkileri beraberinde getirmektedir.
kedilerde kısırlaştırma konusu kedinin içinde yaşadığı ortama, uygulanacak kısırlaştırma metoduna ( desexing, sterilizasyon, enjeksiyon) , kedinin yaşına ( gelişim dönemine ) ve sağlık durumuna bağlı olarak ele alınmalıdır.
desexing- dişilerde yumurtalıkların ve rahmin alınması, erkeklerde testislerin çıkarılması uygulamasıdır. herhangi bir medikal sorunu çözme amacıyla olmadığı sürece bu yöntemin üremeyi durdurmak amacıyla kullanımı tartışılmaktadır.
sterilizasyon - dişilerde ovariectomy yani sadece yumurtalıkların alınması , erkeklerde tüp ligasyonu ve vazektomi yöntemleriyle vas deferens olarak bilinen iki tübüler yapının her birinden kısa bir segmentin çıkarılmasıdır. desexing ile kıyaslandığında çok daha hafif bir operasyondur, hızlıdır, riski çok daha azdır.
zeuterin - zeuterin erkeklerde her iki testisin merkezine enjekte edilir.
desexing uygulamasının hayvan sağlığına olumsuz etkileri sterilizasyon yöntemine göre çok daha fazladır.
kısırlaştırma toplumda hayvan davranış problemleri konusunda mucize tedavi gibi görülmekte. davranış problemine, problemin nedenine, hayvanın kısırlaştırılacağı yaşa - gelişim dönemine bağlı olarak kısırlaştırmanın hayvan davranışları üstüne etkisi değişir.
sahipsiz bu kadar çok kedi ve köpek varken ortada kedinin sağlık durumu yerindeyse, gelişme döneminde korku periyodu içinde değilse, kısırlaştırmanın olumsuz etkileyeceği bir davranış problemlemi yoksa kısırlaştırılması taraftarı olmamak elde değil.
bu duyguyu bir kere yaşasın, anne - baba olmak onların hakkı tarzındaki yaklaşımın bilimsel temeli yoktur. hayvanlarda cinsellik ve üremeye dair içgüdüler ve duygular insanlardan farklıdır.
birlikte yaşadığı evcil hayvanı kısırlaştırmayan herkes sorumsuz değildir. sorumlu evcil hayvan ebeveynleri arasında bu kararı evcil hayvanlarının fizyolojik ve psikolojik ihtiyaçları doğrultusunda alanlar vardır.
hayvanın doğasını değiştiren her uygulama olumlu ve olumsuz etkileri beraberinde getirmektedir.
devamını gör...
11 ağustos 2021 sözlüğün birbirine girmesi
sözlükteki 3-4 kişinin birbirlerini ırkçı, terörist ilan edip ülkedeki en ayrıştırıcı, en manasız meseleleri harıl harıl tartışarak tadımızı kaçırdıkları olaydır.
devamını gör...
israil'in mescid-i aksa'ya saldırması
arap arap arap... öncelikle şunu söyleyeyim müslüman olmak arap olmak değil. yanı müslümana yapılan her işkencede " ama araplar böyle yaptı " denilmesi biraz tuhaf. kılıç hakkı diyenler olmuş. o kadar çocuğu öldürerek aldığın kılıç hakkı olmaz olsun! bunu yapan da olmaz olsun! ısrail insanının nasıl olduğunu bilmez gibi şu şeyleri söylemeniz çok acınası. ama zihniyet belli. bir açık bulayım, bir açık bulayım ki müslümana saldırayım. yok şunun hakkı yok bunun hakkı... yahu yaşama hakki yaşama. 10 yaşındaki çocukların elif gibi dim dik duruşuna bir bakın bir allah aşkına. o çocukların gözünde ölüm korkusu yok. şimdi eleştirecekseniz eleştirin. ama önce o çocuğun fotoğrafına bakabilin. çocuğunun cesedini saran anneye bakin da eleştirin.
neymiş biz susmuşuz. evet susmuşuz hem de çok susmuşuz. ama onlara değil size susmuşuz. sizin şu söylediklerinize susmuşuz.
neymiş biz susmuşuz. evet susmuşuz hem de çok susmuşuz. ama onlara değil size susmuşuz. sizin şu söylediklerinize susmuşuz.
devamını gör...
kavga başlığında herkesi oylamak
tam bir sözlük sırtlanının işidir. bu sözlük sırtlanı kaos düşkünüdür, nerede kavga varsa oraya gider, kavga eden yazarları oylar. akabinde böyle kavga mı olur diyerek kavga başlığında her iki yazara da gaz verici sözler kullanır. yatacak yeri yok bunların şiddetle kınıyorum. ayıracakları yere iyice ortalığı kızıştırıyorlar. çok ayıp! hiç yakışmıyor!
devamını gör...
nasıl eğleniyor muyuz diyen kişi
kimsenin eğlenmediğinin farkında olan kişidir. kendisi de çok zor durumdadır.
devamını gör...
karma puanı biriktiren yazarlar
biriktiremiyoruz efenim. dün’den beri onlarca bildirim geliyor, noktadan sonra ki rakam bile yükselmiyor. kaldı öyle. bugün ki derdim bu. evet. bende hunharca alışveriş yapmak istiyorum bendeee. neyse ki sorunla ilgileniyor şuan. akşam düzelirse storedan bi adet güneş gözlüğü alacağım.*
devamını gör...
güne bir söz bırak
ben,saplanan oku çıkarmak yerine kalktım, oku atanı sordum. işte yenilmek böyle bir acı ile başladı...
devamını gör...
