atm'lerde hâlâ kart kullanan insan
maalesef bulunduğum şehirde hala para yatırılmayan bile atmler var, qr kod çalışmasını falan bırakın yani. burası türkiye cumhuriyeti burda elektriği olmayan yerleşim yeri var hala. bunu mu taktınız kafaya da üzüldünüz?
devamını gör...
herkesin sevdiği sizin sevmediğiniz şey
kahve... sevemedim gitti bir türlü. bazen içnek için zorluyorum kendimi veya ortama ayak uydurmak için ama yok, çaya ihanet etmiş gibi hissediyorum. çayın o mis kokusu buram buram burnuma gelince hemen yarım bırakıp kahveyi, ezelden ebede yarenime koşuyorum.
devamını gör...
cahil insanlarla baş etme yolları
hehe diyip arkanıza bakmadan kaçın. ne derseniz diyin laf anlatamazsınız çünkü. cahil kalmasının sebebi sabit fikirli olmasıdır. yoksa etrafına bakan bile birşeyler öğrenir. öğrenmede de önemli olan niyettir. niyet yoksa hiç kendinizi yormayın değmez.
devamını gör...
tcg kocatepe
kıbrıs barış harekatı sırasında bizzat kendi savaş uçaklarımız tarafından yanlışlıkla batırılan muhrip gemimiz. türkiye cumhuriyeti'nin harp durumunda kaybettiği ilk gemidir.
takvimler 21 temmuz 1974'ü* gösterdiğinde yunanistan'ın kıbrıs'taki baf limanına gitmek üzere bir gemi konvoyu çıkardığına dair istihbarat alınmıştı. aslında bu, koca bir yanlış anlaşılmadan ibarettir. esasında türk keşif uçakları rodos'tan savaş gemisine nakledilen 12 askeri kamyon rapor edecek, birimler arası iletişim eksikliği neticesinde bu durum türk deniz kuvvetleri ve türk hava kuvvetleri'ne "12 gemilik bir konvoy" olarak ulaştırılacaktır.
harekat planı hazırlanır. buna göre; yunan gemilerine önce hava taarruzu gerçekleştirilecek, bombalamanın ardından içlerinde kocatepe'nin de bulunduğu üç savaş gemisi de denizden taarruz edecektir. plana sadık kalarak, gemiler baf açıklarına intikal ederler.
intikalin hemen ardından savaş uçakları da semalarda görülür. fakat bir sorun vardır: pilotların gördüğü gemilerde türk bayrakları asılıdır, uçaklara türkçe anonslar geçerler. halbuki hava kuvvetleri'ne ve pilotlara oralarda türk gemilerinin olacağı bildirilmemiştir. tereddütte kalan pilotlar, durumu akıncı üssü'ne iletir. akıncı da durumu ivedilikle harekat başkanlığı'na bildirir. yetkililer, bunun rumlar tarafından düşünülen bir taktik olduğu sanrısında, gemilerin türk gemileri olmadığını bildirir ve vurulmaları emrini verir.
işte bu emrin ardından bizzat türk savaş uçakları, türk savaş gemilerine bombalama başlatır. kocatepe batırılır. geri kalan iki gemi de hasar alırlar ancak kendilerini türk sahillerine atabilirler. 54 mürettebat ve 13 deniz piyadesi şehit düşer. geri kalan denizcilerin bir kısmı israil deniz ticareti okulu'nun teknesi tarafından, israilli denizciler tarafından; geri kalanları da libya, ingiliz ve türk gemileriyle kurtarılırlar.
kocatepe olayı, olası bir savaş durumunda kuvvet birimleri arasındaki iletişim ve koordinasyonun ne denli yüksek olması gerektiğini hatırlatan vahim bir kazadır.
kendisi şöyle bir şeydi:

üstünkörü bulduğum bir iki kaynak (bir haber ve iki köşe yazısı) için:
milliyet
hürriyet
sözcü
edit: sağ olsun, pirate pilot ulaştı ve erol mütercimler'in satılık ada kıbrıs kitabında detaylı olarak anlatıldığını söyledi. ilgilisine satın alma linkini de bırakayım: idefix.
takvimler 21 temmuz 1974'ü* gösterdiğinde yunanistan'ın kıbrıs'taki baf limanına gitmek üzere bir gemi konvoyu çıkardığına dair istihbarat alınmıştı. aslında bu, koca bir yanlış anlaşılmadan ibarettir. esasında türk keşif uçakları rodos'tan savaş gemisine nakledilen 12 askeri kamyon rapor edecek, birimler arası iletişim eksikliği neticesinde bu durum türk deniz kuvvetleri ve türk hava kuvvetleri'ne "12 gemilik bir konvoy" olarak ulaştırılacaktır.
harekat planı hazırlanır. buna göre; yunan gemilerine önce hava taarruzu gerçekleştirilecek, bombalamanın ardından içlerinde kocatepe'nin de bulunduğu üç savaş gemisi de denizden taarruz edecektir. plana sadık kalarak, gemiler baf açıklarına intikal ederler.
intikalin hemen ardından savaş uçakları da semalarda görülür. fakat bir sorun vardır: pilotların gördüğü gemilerde türk bayrakları asılıdır, uçaklara türkçe anonslar geçerler. halbuki hava kuvvetleri'ne ve pilotlara oralarda türk gemilerinin olacağı bildirilmemiştir. tereddütte kalan pilotlar, durumu akıncı üssü'ne iletir. akıncı da durumu ivedilikle harekat başkanlığı'na bildirir. yetkililer, bunun rumlar tarafından düşünülen bir taktik olduğu sanrısında, gemilerin türk gemileri olmadığını bildirir ve vurulmaları emrini verir.
işte bu emrin ardından bizzat türk savaş uçakları, türk savaş gemilerine bombalama başlatır. kocatepe batırılır. geri kalan iki gemi de hasar alırlar ancak kendilerini türk sahillerine atabilirler. 54 mürettebat ve 13 deniz piyadesi şehit düşer. geri kalan denizcilerin bir kısmı israil deniz ticareti okulu'nun teknesi tarafından, israilli denizciler tarafından; geri kalanları da libya, ingiliz ve türk gemileriyle kurtarılırlar.
kocatepe olayı, olası bir savaş durumunda kuvvet birimleri arasındaki iletişim ve koordinasyonun ne denli yüksek olması gerektiğini hatırlatan vahim bir kazadır.
kendisi şöyle bir şeydi:

üstünkörü bulduğum bir iki kaynak (bir haber ve iki köşe yazısı) için:
milliyet
hürriyet
sözcü
edit: sağ olsun, pirate pilot ulaştı ve erol mütercimler'in satılık ada kıbrıs kitabında detaylı olarak anlatıldığını söyledi. ilgilisine satın alma linkini de bırakayım: idefix.
devamını gör...
mahlasını t-shirt'üne baskı yaptırıp gezmek
benim açımdan biraz sert olur.
devamını gör...
killer queen
21 eylül 1974 yılında yayınlanmış queen şarkısı. en iyi şarkıları olduğunu düşünüyorum.
devamını gör...
frida kahlo
frida kahlo meksika’ lı bir kadın, bir portre ressamıdır. etkileyici bir yaşam öyküsü vardır. altı yaşında geçirdiği çocuk felci nedeniyle bir bacağı aksıyor. on sekiz yaşında geçirdiği trafik kazası ile tamamen yatağa mahkum oluyor. tam otuz iki ameliyat geçiriyor, bir bacağı kesiliyor. babası tuvaller, boyalar ve fırçalar alıyor kızına. annesi yattığı yatağın tavanına ayna asıyor. frida böyle başlıyor sonradan milyon dolarlara satılacak olan oto-portrelerini yapmaya. her tuvalden bambaşka bir kadın çıkıyor. yaşamasına bile olasılık verilmeyen bu kadın, azimle ayağa kalkıyor ve yürümeye başlıyor tekrar. hayatının en büyük ikinci kazası diye nitelendirdiği büyük aşkı ile tanışıyor; diego ile. o da meksika’ lı ünlü bir ressam. büyük bir aşkla evleniyorlar. sadakatsiz bir eş diego. karşılıklı sadakatsizlikler ve sürtüşmelerle dolu bir ilişki. ayrılıp, ayrılıp, tekrar bir araya geliyorlar. iki aşık, yoldaş, anne-oğul, baba-kız, dost, arkadaşlar... birbirleri olmadan yapamıyorlar. iki çekirdek var bu ilişkide; frida ve diego. ve içine herkesi dahil ettikleri tek çember. bu fırtınanın neden olduğu ruh hali ile şunları yazıyor frida;
seni sevmekten ne zaman vazgeçtim biliyor musun?
kötü günümde yanımda olmadığın zaman vazgeçtim.
canın sıkıldığında benimle paylaşmadığını,
kırılacak veya tedirgin olacak olsam bile
düşüncelerini açıkça söylemediğini anladığım zaman vazgeçtim.
bana yalan söylediğini anladığım zaman vazgeçtim.
gözlerime baktığında kalbinle bakmadığını,
ve bana hala söylemediğin şeyler olduğunu hissettiğimde vazgeçtim.
her sabah benimle uyanmak istemediğini anladığımda,
ağrılarımı dindirecek sıcak sevgiyi bana vermediğinde vazgeçtim.
sadece kendi mutluluğunu ve geleceğini düşünerek beni hiçe saydığın
için vazgeçtim.
tablolarımda artık kendimi mutlu çizemediğim
ve tek neden sen olduğun için vazgeçtim.
bencil olduğun için vazgeçtim!!
çünkü sevgim çok büyüktü.
ama hepsini düşündüğümde senin benden çoktan vazgeçtiğini anladım.
bu yüzden ben de senden vazgeçtim…
seni sevmekten ne zaman vazgeçtim biliyor musun?
kötü günümde yanımda olmadığın zaman vazgeçtim.
canın sıkıldığında benimle paylaşmadığını,
kırılacak veya tedirgin olacak olsam bile
düşüncelerini açıkça söylemediğini anladığım zaman vazgeçtim.
bana yalan söylediğini anladığım zaman vazgeçtim.
gözlerime baktığında kalbinle bakmadığını,
ve bana hala söylemediğin şeyler olduğunu hissettiğimde vazgeçtim.
her sabah benimle uyanmak istemediğini anladığımda,
ağrılarımı dindirecek sıcak sevgiyi bana vermediğinde vazgeçtim.
sadece kendi mutluluğunu ve geleceğini düşünerek beni hiçe saydığın
için vazgeçtim.
tablolarımda artık kendimi mutlu çizemediğim
ve tek neden sen olduğun için vazgeçtim.
bencil olduğun için vazgeçtim!!
çünkü sevgim çok büyüktü.
ama hepsini düşündüğümde senin benden çoktan vazgeçtiğini anladım.
bu yüzden ben de senden vazgeçtim…
devamını gör...
istanbul boğazında denize girmek
genellikle hafta sonları hava aydınlanırken yaptığım eylem. yaz veya kış farketmez.
akıntı sebebiyle su çok berrak ve temizdir.
uzun mesafe bisiklet sürüşü veya koşu sonrasında yapılması, ardından o saatte kimsecikler yokken güneşin doğuşunu müzik, termosunuzdan doldurduğunuz filtre kahve ve sigara eşliğinde izleyip oradan da pedallayıp ayasofya karşısında istanbul konulu tarih kitabını yaşandığı yerde okumak size bedava terapi yaptırır.
akıntı sebebiyle su çok berrak ve temizdir.
uzun mesafe bisiklet sürüşü veya koşu sonrasında yapılması, ardından o saatte kimsecikler yokken güneşin doğuşunu müzik, termosunuzdan doldurduğunuz filtre kahve ve sigara eşliğinde izleyip oradan da pedallayıp ayasofya karşısında istanbul konulu tarih kitabını yaşandığı yerde okumak size bedava terapi yaptırır.
devamını gör...
balık burcu erkeği
bayağı yerilmişiz ama öyle zırıl zırıl ağlayan tipler değiliz.yerine göre misal: yağmur yağıyor diye ağlamaz merhametinin devreye girmesi gereken yerde gözünden yaş süzülür ve tutkulu bir aşık olur ,siz ona bir çiçek verin o size bütün çiçekleri getirir.hayatını giren insanı sahiplenir,örümcek adam iç güdülerine sahiptir.yalandan nefret eder .neşeli ve dost canlısıdır.
devamını gör...
hayatı çekilir kılan detaylar
lezzetli yemekler.
devamını gör...
yazarların sevdiği tribün besteleri
dilimde şarkıların gündüz gece
deli gibi aşığız fenerbahçe
bu dünyayı yakarız senin için
şampiyonluk gelince
deli gibi aşığız fenerbahçe
bu dünyayı yakarız senin için
şampiyonluk gelince
devamını gör...
amaterasu (yazar)
bazı kişiler vardır, iki kelime ile tav eder , ışık saçar, pozitif enerji verir , işte amaterasu , öyle bir yazar.
iyiki varsın , takıp etmekten ,sizi okumaktan çok memnunum, aynı şekilde devam etmenizi diliyorum.
iyiki varsın , takıp etmekten ,sizi okumaktan çok memnunum, aynı şekilde devam etmenizi diliyorum.
devamını gör...
amerika’da yaşam ve merak edilenler
america.. where the dreams come true.. size, orada 2 sene yaşamış biri olarak dilim döndüğünce anlatmak istedim. 2 senede 12 eyalet gördüm. hayatımı sürdürdüğüm ve işimin olduğu yer yani hometownım minnesotaydı. amerika kafasında olan yazarcıklara; koşulların nasıl olduğunu, yaşamın nasıl olduğunu, karşılaşabileceğiniz zorlukları dilim döndüğünce anlatacağım.
öncelikle amerikaya work and travel gibi bir programla gittiyseniz, 3 4 aylık kısa bir zamanda aslında gözden kaçırdıklarınızı da anlatıcam. 2010da wat ile gittim. sonrasında 2014 yılında artık trde dakika duramam diye atlayıp gittim fakat 2016 ya kadar dayanabildim. manyak mısın döndün diyenlere ithafen herkesin yaşam tarzının, hayattan beklentilerinin farklı olduğunu baştan belirtmek isterim.
2014 ocakta başladı uzun yolculuğum. zaten öncesinde de gittiğimden vize işlemlerinde falan fazla zorluk yaşamadım. 1 senelik internship programıyla gittim. fakat 1 sene daha uzattım sonradan. iş yerindeki başarılarımdan dolayı, işyerimden konsolosluğa yazı falan yazıldı. bu elemanın vizesini uzatın ihtiyacımız var minvalinde. işimin ne olduğunu söylemek istemiyorum. zira fazla da afiş olmak istemem.
amerikada çalışmak için öncelikle yapacağınız şey, çalışma vizesi almak. ama internship acentaları hallediyor onu onda bir şey yok. size düşen kısım orada social security number almak. her eyaletin her şehrinde muhakkak bir ssn office var. oralardan halledebiliyorsunuz. ben 2010da hallettiğim için 2014de tekrardan almama gerek kalmadı. fakat bazen uzun süren bir süreç olabiliyor bu. amerikada bütün bürokratik olaylar çok yavaş. devlete konsolosluğa falan bir işiniz düşerse eğer türkiyede aynı gün içinde halledilebilen olaylar orada 2 3 ayı bulabiliyor. nadiren çok hızlı oluyor. mesela ehliyetimi kısa sürede almıştım. neyse.. ssn’yi aldınız artık sigortalı bir çalışansınız. kapitalizmi damarlarınızda hissetmeye başlayacağınız an tam da bu an.
tam anlamıyla saat olarak ne kadar çalışırsanız o kadar alıyorsunuz. kendi işiniz olmadıktan sonra işçi olarak her eyalette bu şekilde. ne eksik ne fazla. fazla saat çalışırsanız mesai ücreti alıyorsunuz değişiklik gösterse de benim çalıştığım yerde ekstra saate, saatlik ücretinin iki katını veriyorlardı. çalışma koşulları zor, mobbing fazla. en ufak hatada kafası kesilenleri gördü bu gözler. ben bu konuda şanslıydım. şeytan tüyümden midir nedir bilmiyorum ama müdürlerimle aram hep iyiydi. hatta gittikten 1 sene sonra orta sınıf yöneticiliğe bile terfi ettirildim çalıştığım şirkette. ama herkes o kadar şanslı olmuyor. hayallerle gelip hayallerle dönenler de oluyor.
insanlar çalışma ortamında tam anlamıyla bireysel. yani mesela bir gün bir çalışan işe gelmemişti. 2. günde gelmedi. 3. gün oldu kimse sormuyor adamı. öldü mü kaldı mı kimse aramıyor etmiyor. gelirse parasını alır, gelmezse gebersin gitsin minvalinde herkes. türkiyede olsa işe 1 saat geç kalsan arar haber verirsin. orada öyle bir şey yok. kimsenin de taktığı yok zaten. iş hayatının sosyal ortamları çalıştığım her yerde bu şekildeydi.
dışarı çıktığınızda ise bambaşka bir dünya var. boyut değiştirmiş gibi hissettiriyor. yolda tanımadıklarınız ‘i like your shirt, i like your shoe’ şeklinde laf atıp duruyor. başlarda bana mı yürüyorlar diye düşünsem de amaçları o değil. işte gerilen insanlar dışarda sadece stres atıyor. yani tabi ki böyle yaklaşılan bir türk yiğidi affetmiyor. beğendiklerini eleme yöntemiyle muhabbeti ilerletiyor. ilişkiler de garip ama. geceyi beraber geçirdiniz. her şey çok güzel en iyisi sizsiniz o gece. ama yarın olunca değişik şekilde buz dağları oluşuyor. sanki hiç tanışmamışsınız gibi tavırlar sergileniyor. insanların genelinin beyni sulanmış gibi. iyilikleri, düşünceleri iyi olsa da mesela senden bir sigara isteyip karşılığında 1 dolar veren insanlar var. otlakçılığın dimağı olan trde işlemez ki bu. almıyordum. almadım diye duygusallaşıp ağlayan bile gördü bu gözler. yani az insan olsunlar. az insanlık da öğretmedim.
to be continued
öncelikle amerikaya work and travel gibi bir programla gittiyseniz, 3 4 aylık kısa bir zamanda aslında gözden kaçırdıklarınızı da anlatıcam. 2010da wat ile gittim. sonrasında 2014 yılında artık trde dakika duramam diye atlayıp gittim fakat 2016 ya kadar dayanabildim. manyak mısın döndün diyenlere ithafen herkesin yaşam tarzının, hayattan beklentilerinin farklı olduğunu baştan belirtmek isterim.
2014 ocakta başladı uzun yolculuğum. zaten öncesinde de gittiğimden vize işlemlerinde falan fazla zorluk yaşamadım. 1 senelik internship programıyla gittim. fakat 1 sene daha uzattım sonradan. iş yerindeki başarılarımdan dolayı, işyerimden konsolosluğa yazı falan yazıldı. bu elemanın vizesini uzatın ihtiyacımız var minvalinde. işimin ne olduğunu söylemek istemiyorum. zira fazla da afiş olmak istemem.
amerikada çalışmak için öncelikle yapacağınız şey, çalışma vizesi almak. ama internship acentaları hallediyor onu onda bir şey yok. size düşen kısım orada social security number almak. her eyaletin her şehrinde muhakkak bir ssn office var. oralardan halledebiliyorsunuz. ben 2010da hallettiğim için 2014de tekrardan almama gerek kalmadı. fakat bazen uzun süren bir süreç olabiliyor bu. amerikada bütün bürokratik olaylar çok yavaş. devlete konsolosluğa falan bir işiniz düşerse eğer türkiyede aynı gün içinde halledilebilen olaylar orada 2 3 ayı bulabiliyor. nadiren çok hızlı oluyor. mesela ehliyetimi kısa sürede almıştım. neyse.. ssn’yi aldınız artık sigortalı bir çalışansınız. kapitalizmi damarlarınızda hissetmeye başlayacağınız an tam da bu an.
tam anlamıyla saat olarak ne kadar çalışırsanız o kadar alıyorsunuz. kendi işiniz olmadıktan sonra işçi olarak her eyalette bu şekilde. ne eksik ne fazla. fazla saat çalışırsanız mesai ücreti alıyorsunuz değişiklik gösterse de benim çalıştığım yerde ekstra saate, saatlik ücretinin iki katını veriyorlardı. çalışma koşulları zor, mobbing fazla. en ufak hatada kafası kesilenleri gördü bu gözler. ben bu konuda şanslıydım. şeytan tüyümden midir nedir bilmiyorum ama müdürlerimle aram hep iyiydi. hatta gittikten 1 sene sonra orta sınıf yöneticiliğe bile terfi ettirildim çalıştığım şirkette. ama herkes o kadar şanslı olmuyor. hayallerle gelip hayallerle dönenler de oluyor.
insanlar çalışma ortamında tam anlamıyla bireysel. yani mesela bir gün bir çalışan işe gelmemişti. 2. günde gelmedi. 3. gün oldu kimse sormuyor adamı. öldü mü kaldı mı kimse aramıyor etmiyor. gelirse parasını alır, gelmezse gebersin gitsin minvalinde herkes. türkiyede olsa işe 1 saat geç kalsan arar haber verirsin. orada öyle bir şey yok. kimsenin de taktığı yok zaten. iş hayatının sosyal ortamları çalıştığım her yerde bu şekildeydi.
dışarı çıktığınızda ise bambaşka bir dünya var. boyut değiştirmiş gibi hissettiriyor. yolda tanımadıklarınız ‘i like your shirt, i like your shoe’ şeklinde laf atıp duruyor. başlarda bana mı yürüyorlar diye düşünsem de amaçları o değil. işte gerilen insanlar dışarda sadece stres atıyor. yani tabi ki böyle yaklaşılan bir türk yiğidi affetmiyor. beğendiklerini eleme yöntemiyle muhabbeti ilerletiyor. ilişkiler de garip ama. geceyi beraber geçirdiniz. her şey çok güzel en iyisi sizsiniz o gece. ama yarın olunca değişik şekilde buz dağları oluşuyor. sanki hiç tanışmamışsınız gibi tavırlar sergileniyor. insanların genelinin beyni sulanmış gibi. iyilikleri, düşünceleri iyi olsa da mesela senden bir sigara isteyip karşılığında 1 dolar veren insanlar var. otlakçılığın dimağı olan trde işlemez ki bu. almıyordum. almadım diye duygusallaşıp ağlayan bile gördü bu gözler. yani az insan olsunlar. az insanlık da öğretmedim.
to be continued
devamını gör...
mehmet selim kiraz
hain terör örgütü dhkp-c tarafından şehit edilmiş cumhuriyet savcısı. ölüm yıl dönümünde saygıyla anıyorum.
devamını gör...






