aborjinler
avustralya yerlileri. kendi bölgelerinde kabileler halinde yaşıyorlar. ama artık aralarında giysisi olmadan dolaşan, kollarında, göğüslerinde ve sırtlarında süs olarak yaralar açan, bumerangla kanguru avlayanların sayısı birkaç bini geçmiyor.
devamını gör...
türkiye'de unutulamayan olaylar
(bkz: sivas katliamı)
devamını gör...
kapora
türkiye ve benzeri ülkelerde mal ya da hizmeti sağlama almak için kullanılan ön ödeme.
devamını gör...
14 mart tıp bayramı
babamın günü. arayayım birazdan kızmasın bana.
devamını gör...
tartışma ve kavga sırasında karşısındaki bağırırken susan insan
bilinçli nasıl hareket edeceğini bilen ve hakkını aramasını bilen güçlü birey.
devamını gör...
şimdiye kadar görülmüş en kötü rüya
tsunami görüyorum, simsiyah bir dalga geliyor, sonrası yok, çaresizliğin dibini hissediyorum ama orada film kopuyor.. son on yıl içinde yılda en az bir kere görmüşümdür..
devamını gör...
türklere özgü davranışlar
onaylanmayan durumlar karşısında ncık cık cık cık seslerini çıkarmak.
devamını gör...
yazarların itiraf köşesi
17 günden beri covidden bir türlü kurtulamadım. üstüne üstlük bugün annemi de hastaneye yatırdım. geçen sene ikimiz bir kaç ay arayla ağır bir zatürre geçirmiştik. o yüzden ben de kontroldeyim.
ne yapacağımı bilmediğim gibi, korkuyorum. saçmalamayın, tabii ki kendi hayatıma dair bir korku değil. anneme bir şey olmasın. biri ölecekse ben ölürüm yani, allah biliyor samimiyetimi.
ne yapacağımı bilmediğim gibi, korkuyorum. saçmalamayın, tabii ki kendi hayatıma dair bir korku değil. anneme bir şey olmasın. biri ölecekse ben ölürüm yani, allah biliyor samimiyetimi.
devamını gör...
faberge yumurtaları
rusya doğumlu ünlü mücevher tasarımcısı peter carl fabergé tarafından tasarlanan ve 1885-1917 tarihleri arasında üretilen mücevher bezeli yumurtalardır. çarlık rusyasında iktidarda olan romanov ailesine paskalya yumurtası olarak her sene verilmiştir.
1885'te rus çarı iii. alexander eşine hediye etmek üzere, üzeri mücevherlerle bezenmiş bir yumurta sipariş eder. 1894 yılında iii. alexander ölüp yerine son rus çarı olacak olan oğlu ii. nicholas geçincede gelenek sürer, her sene çara en az bir tane yumurta verilir, bu gelenek sadece rus-japon savaşının olduğu 1904 ve 1905 yıllarında bozulur ve bu iki sene paskalya yumurtası çara verilmez, son çar,
verilen yumurtaları annesi ve eşine hediye eder.

yumurtalar o kadar beğenilirki tasarımcısı peter carl fabergé'nin ününe ün katar. bu yumurtalar içerisinde en meşhuru 1913 te yapılan the winter egg dir ; 2002 de katar emirine 9,6 milyon usdye satılmıştır. üzerinde yaklaşık 3.000 tane değerli mücevher olan yumurtanın kabuğunun üzerine buz kristalleri oyulmuş, içine ise baharı temsil eden çiçek buketi konulmuştur:

büyük ekim devriminin olduğu 1917 yılında fabergé iki yumurta üzerinde çalışıyordur ama devrim olup, çar tutuklanınca bu yumurtalar teslim edilemez, fabergé'nin tasarımevi devrimciler tarafından ele geçirilir ve kendisi 1920'de öldüğü isviçre'ye kaçar.
fabergé bu yumurtalardan zengin müşteriler için ayrıca 12 tane daha tasarlamış, ama hiçbiri çarlara yaptığı kadar ünlenmemiştir. 50 yumurtadan 5 tanesinin imha edildiği bilinmekte olup, iki tanesinin nerede olduğu hiç bilinmemektedir, anlayacağınız bu yumurtalardan 43 tanesi hayatta kalmış.
james bond 007 filmlerinden biri olan 1983 yapımı octopussy'de roger moore abimiz bu yumurtalar için açık arttırmaya bile girmiştir:
1885'te rus çarı iii. alexander eşine hediye etmek üzere, üzeri mücevherlerle bezenmiş bir yumurta sipariş eder. 1894 yılında iii. alexander ölüp yerine son rus çarı olacak olan oğlu ii. nicholas geçincede gelenek sürer, her sene çara en az bir tane yumurta verilir, bu gelenek sadece rus-japon savaşının olduğu 1904 ve 1905 yıllarında bozulur ve bu iki sene paskalya yumurtası çara verilmez, son çar,
verilen yumurtaları annesi ve eşine hediye eder.

yumurtalar o kadar beğenilirki tasarımcısı peter carl fabergé'nin ününe ün katar. bu yumurtalar içerisinde en meşhuru 1913 te yapılan the winter egg dir ; 2002 de katar emirine 9,6 milyon usdye satılmıştır. üzerinde yaklaşık 3.000 tane değerli mücevher olan yumurtanın kabuğunun üzerine buz kristalleri oyulmuş, içine ise baharı temsil eden çiçek buketi konulmuştur:

büyük ekim devriminin olduğu 1917 yılında fabergé iki yumurta üzerinde çalışıyordur ama devrim olup, çar tutuklanınca bu yumurtalar teslim edilemez, fabergé'nin tasarımevi devrimciler tarafından ele geçirilir ve kendisi 1920'de öldüğü isviçre'ye kaçar.
fabergé bu yumurtalardan zengin müşteriler için ayrıca 12 tane daha tasarlamış, ama hiçbiri çarlara yaptığı kadar ünlenmemiştir. 50 yumurtadan 5 tanesinin imha edildiği bilinmekte olup, iki tanesinin nerede olduğu hiç bilinmemektedir, anlayacağınız bu yumurtalardan 43 tanesi hayatta kalmış.
james bond 007 filmlerinden biri olan 1983 yapımı octopussy'de roger moore abimiz bu yumurtalar için açık arttırmaya bile girmiştir:
devamını gör...
bazı kadınların yemek yapmayı hizmetçilik olarak görmesi
bir işin ucundan tutmayan birine yemek yapmayı hizmetçilik olarak görürüm. evde beraber yaşıyorsak, evin her işi de bana kesimli değilse yapsın bir şeyler.
evde iş yapmak benden bir şey götürmez ama yardımcı olmamak ondan çok şey götürür.
evde iş yapmak benden bir şey götürmez ama yardımcı olmamak ondan çok şey götürür.
devamını gör...
her şeyi bildiğini sanan insan tipi
ekşide bol miktarda bulunur.
devamını gör...
normal sözlük 2020 istatistikleri
açılalı 54 gün olmuş, 218.000 tanım ne demek ya?
devamını gör...
soğmatar antik kenti
şanlıurfa'da bulunan, hz. musa'nın yaşadığı rivayet edilen antik kent. belirli kesimlerce ay ve gezegen tanrılarına tapılmış bir kült merkezi olan soğmatar antik kentinde ay tanrısı sin'e tapılan pognon mağarası bulur. bu mağara ismini kendisini keşfetmiş arkeolog h. pognon'dan alır. duvarlarında kabartmalar ve yazılar bulunan mağarada, kabartmaların on iki burcu simgelediği düşünülür.
soğmatar, kelime anlamı yağmur olan ''matar'' kelimesinden türer. tektek dağları'nın bol yağmur alan bölgesindeki köy günümüzde de ''yağmurlu'' olarak anılmaktadır.
kentte bulunan kaya mezarlar romalılar tarafından hazır halde bulunmuş ve kendi mimarilerince düzenlenmişti. fakat yapılan kazılar neticesinde bu mezarların romalılardan önce de kullanıldığını biliyoruz ve mezarlardan çıkan kalıntılara göre ölülerin gömülmesinden önce ayinlerin törenlerin düzenlendiğini anlıyoruz. hatta erken tunç çağına tarihlenmiş başka mezarlardaki buluntulara burada da rastlanması mezarların kullanılma tarihini oldukça geriye götürmekte. bir zamanlar kale olarak kullanıldığı düşünülen bu kentin merkezinde de bir kutsal tepe denen bir açık hava mabedi bulunmakta.
ay tanrısına ve baş tanrısına yapılan ibadetler sırasında insanların bu tepeye yöneldikleri düşünülmektedir. çevresindeki 7 anıtın başlarda 7 tanrıyı simgelediği düşünülse de sonraki araştırmalarda buranın bir kutsal alan olduğu anlaşılmıştır. kutsal tepedeki kayalara oyulmuş yazılarda da yazıtların tanrılarına adanarak dikildikleri yazmaktadır.
bu antik kent milattan sonra 165 yılında iranlıların yaptığı saldırılardan kaçan halk tarafından kurulmuştur. rivayetlere göre mısır'dan kaçan hz. musa burada çiftçilik yapmaktadır ve soğmatar kentindeki su kuyusunun başında şuayip peygamberin kızlarıyla karşılaşmıştır. mucizeler yaratacağı asasını da burada teslim alır. bu kuyu kentteki evlerin birinin bahçesindedir.
soğmatar, kelime anlamı yağmur olan ''matar'' kelimesinden türer. tektek dağları'nın bol yağmur alan bölgesindeki köy günümüzde de ''yağmurlu'' olarak anılmaktadır.
kentte bulunan kaya mezarlar romalılar tarafından hazır halde bulunmuş ve kendi mimarilerince düzenlenmişti. fakat yapılan kazılar neticesinde bu mezarların romalılardan önce de kullanıldığını biliyoruz ve mezarlardan çıkan kalıntılara göre ölülerin gömülmesinden önce ayinlerin törenlerin düzenlendiğini anlıyoruz. hatta erken tunç çağına tarihlenmiş başka mezarlardaki buluntulara burada da rastlanması mezarların kullanılma tarihini oldukça geriye götürmekte. bir zamanlar kale olarak kullanıldığı düşünülen bu kentin merkezinde de bir kutsal tepe denen bir açık hava mabedi bulunmakta.
ay tanrısına ve baş tanrısına yapılan ibadetler sırasında insanların bu tepeye yöneldikleri düşünülmektedir. çevresindeki 7 anıtın başlarda 7 tanrıyı simgelediği düşünülse de sonraki araştırmalarda buranın bir kutsal alan olduğu anlaşılmıştır. kutsal tepedeki kayalara oyulmuş yazılarda da yazıtların tanrılarına adanarak dikildikleri yazmaktadır.
bu antik kent milattan sonra 165 yılında iranlıların yaptığı saldırılardan kaçan halk tarafından kurulmuştur. rivayetlere göre mısır'dan kaçan hz. musa burada çiftçilik yapmaktadır ve soğmatar kentindeki su kuyusunun başında şuayip peygamberin kızlarıyla karşılaşmıştır. mucizeler yaratacağı asasını da burada teslim alır. bu kuyu kentteki evlerin birinin bahçesindedir.
devamını gör...
devrecilik
değerli arkadaşım hialiens'in ukdesidir.
devrecilik nedir? uzun dönem askerlik yapmış olanlar bilirler bu kavramı. kara kuvvetleri komutanlığına bağlı birliklerde, en üst iki devrenin askerlerinin, diğer devre askerlerden kendilerini üstün görmeleri, koğuşun ve kışlanın bilimum angarya işlerini onların üzerine yıkmaları, kendilerine ayrı bir misyon yüklemeleri ile gerçekleşir. işin ilginç tarafı komuta kademesi de tüm bu olanlara çanak tutarlar, yeni gelen askerlerin daha az şikayete gelmeleri, kafalarının ağrımaması gibi nedenler en üst iki devrenin bu sistemi hiyerarşik bir biçimde işletmesine olanak tanır. yani aslında komutanlar istemezse o kışlada devreciliğin d'sini bile yaptırmazlar adama, yazacağı bir yazıya bakar sürüverirler allahın şey ettiği yerlere.
peki bu işler nedir? bizim emir defterimizde şöyle yazıyordu ve komutan tarafından imzalıydı; koğuşların, merdivenlerin, duşların ve tuvaletlerin temizlikleri en alt iki devre tarafından yapılır ve bir üst devreleri tarafından kontrolleri gerçekleştirilir. tabi bunların yanında telefon kullanmak zaten yok ama üst devreler kullanabilir, eğer kullanırken yakalanırsan çok ağır bir azar yeme ihtimalin mevcut, biraz diklenirsen toplu bir şekilde saldırmaları da olası. ben çektim sende çekeceksin zihniyeti yani kısaca. bu ne kadar sürüyor? benim gibi kışlaya gelir gelmez 4 gün sonra aşağıdan bir iş kaptıysanız habercilik gibi kıyak bir iş rahatsınız, kimse aşağıda devamlı duran biriyle ters düşmek istemez, zira her gün komutanınızla birlikte olduğunuz için bazı durumları daha rahat aktarabilirsiniz, o yüzden sizi görmezden gelmeyi seçerler. ama bunun dışında kalan her uzun dönem asker, bu hiyerarşik yapıda yerini alır, 3 ay sonra alt devresi gelir ve 3 ay boyunca yapılacak işleri ona anlatır, 3 ay sonra çömezleri gelir artık işi p*ç torunları gelene kadar onları göz ucuyla takip etmektir. onlarda geldikten sonra artık en kıdemli iki devreden biri olur ve bum; kahramanımızın karakter değişimi tamamlanmıştır. düşünün sivilde yüzüne tükürmeyeceğiniz adam burada kendini kral falan ilan eder, ben ne dersem o üleynn diye gezinir ortalıkta.* kendisine eziyet edilmiştir, en çok işi o yapmıştır o yaptıysa herkes yapmalıdır, ya seve seve ya okşaya okşaya ama yapacaktır. nitekim emir defterinde tam açık bu şekilde yazmasa da böyle uygulanmaktadır. tabi bunları yapan kişilerin b tertip ya da devre kaybı olmaması çok önemli, peki neden önemli onu aşağıda anlatıyorum, toplanın*
devreciliğin tanımını yaptık, peki bu sistemin kendi içinde olan açık noktaları var mı? tabii ki var onu da anlatalım.
benim vereceğim örnekler biraz absürt, kimilerine göre aşırı bile kaçabilir ama tamamı yaşanmıştır. ben askerliğimi ara bölge ya da bizim tabirimizle "sürgün yeri" diye tabir edilen bir doğu ilinde yaptım. mevcudumuz 60 kişi civarında oluyordu genel olarak. bilen bilir; 3 çeşit sülüs tarihi ya da sevk işte her neyse vardır. a, b, ve devre kaybı olarak adlandırılır. a tarihli devreler 21 ağustos sülüs tarihliyken bunların b'leri 21-30 eylül arası sülüs tarihine sahiptir, aynı devredir ama 30-35 gün arası kayıpları vardır, geç terhis olurlar. devre kaybı ise nerdeyse diğer devre ile askere gelmek üzereyken diğer devreden 1 yahut 1.5 ay kadar önce gelmiştir. yani alt devresi ile arasında 40-45 gün falan olur, ama bunlarda a ve b'ler gibi aynı tertiptir, hiyerarşide yerlerini alırlar. bunları anlattım çünkü asıl anlatacağım olaya buradan bağlayacağım mevzuyu.
yukarıda belirttiğim gibi sürgün yeri diye tabir edilen bir kışlada yaptım askerliğimi. sürgün yeri dediysem öyle şehre uzak imkanlar kısıtlı falan değil, aksine her şey mevcut, çarşıya yakın yemekler falan orta derecede güzel. sürgün yeri diye tabir edilmesinin sebebi birlikte görev alan askerlerin sivil hayatları. 60 kişilik mevcudumuzun çok rahat 40'ının bağımlılık geçmişi vardı. zaten 8 tane kısa dönem hep mevcut onları saymıyorum zira onlara kimse karışmıyordu, ki onların bile arasında dönem dönem eski eroin bağımlıları falan geliyordu.* bu bahsettiğim 40 kişinin 25 tanesi askerlik öncesi irili ufaklı suçlara karışmış, kimisi 10 ay üzeri hapis cezaları yatmış tiplerden oluşuyordu. celp değişiyordu ama bu lanet durum hiç değişmedi. şimdi düşünün; sivil hayatında herhangi bir sosyal statüye sittin sene sahip olamayacak tiplerin, burada devrecilik yaptığını ve komutanların buna müsaade ettiklerini, suistimal'e çok açık bir durum olduğu aşikar. torbacı lan adam sivilde, gasp'a falan karışmış basit yaralama falan ne dersen var yani, düşün bu adama bir rütbeli gelip koğuş size emanet biz 5'ten sonra yokuz zaten vukuat olmasın diyor, ne yapar bu adam? hayatta belki ciddiye alındığı kendinden çekinildiği tek yer burası, sağlıklı hareket etmez elbette bol bol saçmalar, kimse şikayet etmeye de gidemiyordu, zira şikayete gidiyosan ciddi bir durum olmalıydı ve yanında bir alt ve bir üst devren ile birlikte gitmeliydin, ancak o şekilde şikayetin geçerli oluyordu.
henüz kışlaya geleli 180 gün civarı bir zaman geçmişti, karargahta haberciydim kafama göre takılıyordum. üstüm başım tertemiz olmak zorundaydı temizlik vs. işlere zaten karışmıyordum bana karışan da yoktu zaten. 180 günün ardından en üst devrelerin a, b ve devre kayıpları gitmiş, bir alt devrelerinin a ve b'leri gitmiş geriye devre kaybı 3 kişi falan kalmıştı. bir gün her zamanki gibi koğuştaki koğuş defterini yenilemek için elimde yeni koğuş defteriyle girdiğimde sıradışı bir manzara ile karşılaştım. bu devre kaybı olan en üst devre arkadaşlardan biri koğuşun tam ortasında, karşısında ise alt devreleri kalabalık bir biçimde etrafını sarmış, birinin elinde su dolu bir matara var, "sen bana yaptın, operasyon çocuğu, bak şimdi sıra bende diyerek neresine denk gelirse vurmaya başladı. dövülen çocuğun adı mehmet, dayak atanın adı hakan. mehmet yalvarıyor dur mur falan ama hakan durur mu? kafa göz allah ne verdiyse yaradana sığınarak vuruyor, bildiğin matara ile dövüyor mehmet'i. kimse dokunmuyor tabii demek mehmet'in kabahati büyük, ama bir an düşündüm; lan matara ne alaka aliminyum? hani koğuşta sopa desen var, hortum desen var, atolye az ilerde zaten, levyedir anahtardır gırla yani, bunlar daha efektif aletler, mataranın tutacak yeri yok, avuçluyosun falan yorar adamı. neyse velhasıl mehmet en son bayıldı dayak yemekten, hakan'ı arkadaşları sakinleştirdi.
baba dedim iyi hoş ama bu ne olacak? sen haberci değil misin? söyle komutana zaten verecekleri bir hafta komutanlık kararıyla hapis dedi bana. şaka gibi lan adam ne olduğunu iyi biliyor askeri cezaevinin, her şeyi göze almış mataraylan öyle dövmüş bunu. nitekim indim belirttim durum böyle böyle, komutan koğuşa çıkıp biraz kızdı bağırdı falan, mehmet'i hastaneye götürdük hava değişimi aldı 35 gün zaten askerliği bitti o hava değişimiyle. hakan 1 hafta komutanlık kararıyla askeri cezaevine girdi. askeri cezaevi bu arada, "10 dönüm bostan, yan gel yat osman" tarzı bir yer kesinlikle değil, onu da kısaca anlatayım. daha girerken sigara paketini teslim ediyorsun, günde sadece 3 sigara içme hakkın var. tv izleme saatinde o tv'ye bakmak zorundasın, kitap okuma saatinde o kitabı okumak zorundasın, konuşmanın yasak olduğu saatler bile var yani, öyle illet bir yer.
neyse bir hafta geçti, bizim hakan'ı almak için transitle gittik askeri cezaevinin kapısına. çıktı geldi bu, tabi nikotin tüketiminin kısıtlanmasından kaynaklı biraz sinirli bir biçimde. hakan dedim kanka sana bir şey soracağım. sor dedi. dedim sen bu mehmet'i dövdün ya, neden sopayla, levyeyle falan değil matarayla dövdün? verdiği cevap karşısında şok olmuştum.
"bu operasyon çocuğu, gece nöbete gideceği zaman saat kaç olursa olsun beni uyandırır, hadi lan alt devre git şu matarayı doldur gel derdi. o kadar kinlendim ki ona, tüm devrelerinin gitmesini bekledim, ve tüm sonuçlarını hesaplayarak matarayla dövdüm."
haha şu lükse bir bakar mısınız baylar bayanlar? elin oğlu adıyaman'ın bozkırından çıkıp geliyor, ona buna emrediyor, su doldurtuyor, uykusunu falan bölüyor, düzen öyle bir düzen yani. tabi bu kadar aptallığı devre kaybı olduğunu bilerek yapmak, süzme gerizekalı olmayı gerektirdiğinden fazla üzülmedim. hatta hakan'a dedim ki; "lan adamın kafasına vurdun o kadar, keşke taştaşlarına vursaydın, hiç değilse üreyemezdi bir daha."* güldük falan neşemiz yerine geldi, kışlaya giderken 4 dürüm yaptırdık, ayranla gömdük şen şakrak girdik içeriye.
bu olaylar biraz daha devam etti bu şekilde, sonra tam bizim bir üst devrelerimiz mevzuyu abartıp koğuşta olaylar ayyuka çıkınca, ve bir askerin üst kademelere şikayet etmesiyle kışla geniş bir soruşturmadan geçirildi. emir defterinde yazılan absürt emirlerin ne hızla silindiğini görseniz ağzınız açık kalırdı.* daha sonrasında zaten bu tür şeyler yaşanmadı, bazı komutanlar değişti, sorun çıkaran askerlerin hepsi çeşitli kışlalara sürgün edildi. sonradan yine yaşanmış mıdır? bunu bilemiyorum. ama daha sonra askerlik falan kısaldı, üstüne bedelli çıktı, bu tip saçma salak durumlar muhtemelen o yıllarda tarihe karışmış olmalı...
devrecilik nedir? uzun dönem askerlik yapmış olanlar bilirler bu kavramı. kara kuvvetleri komutanlığına bağlı birliklerde, en üst iki devrenin askerlerinin, diğer devre askerlerden kendilerini üstün görmeleri, koğuşun ve kışlanın bilimum angarya işlerini onların üzerine yıkmaları, kendilerine ayrı bir misyon yüklemeleri ile gerçekleşir. işin ilginç tarafı komuta kademesi de tüm bu olanlara çanak tutarlar, yeni gelen askerlerin daha az şikayete gelmeleri, kafalarının ağrımaması gibi nedenler en üst iki devrenin bu sistemi hiyerarşik bir biçimde işletmesine olanak tanır. yani aslında komutanlar istemezse o kışlada devreciliğin d'sini bile yaptırmazlar adama, yazacağı bir yazıya bakar sürüverirler allahın şey ettiği yerlere.
peki bu işler nedir? bizim emir defterimizde şöyle yazıyordu ve komutan tarafından imzalıydı; koğuşların, merdivenlerin, duşların ve tuvaletlerin temizlikleri en alt iki devre tarafından yapılır ve bir üst devreleri tarafından kontrolleri gerçekleştirilir. tabi bunların yanında telefon kullanmak zaten yok ama üst devreler kullanabilir, eğer kullanırken yakalanırsan çok ağır bir azar yeme ihtimalin mevcut, biraz diklenirsen toplu bir şekilde saldırmaları da olası. ben çektim sende çekeceksin zihniyeti yani kısaca. bu ne kadar sürüyor? benim gibi kışlaya gelir gelmez 4 gün sonra aşağıdan bir iş kaptıysanız habercilik gibi kıyak bir iş rahatsınız, kimse aşağıda devamlı duran biriyle ters düşmek istemez, zira her gün komutanınızla birlikte olduğunuz için bazı durumları daha rahat aktarabilirsiniz, o yüzden sizi görmezden gelmeyi seçerler. ama bunun dışında kalan her uzun dönem asker, bu hiyerarşik yapıda yerini alır, 3 ay sonra alt devresi gelir ve 3 ay boyunca yapılacak işleri ona anlatır, 3 ay sonra çömezleri gelir artık işi p*ç torunları gelene kadar onları göz ucuyla takip etmektir. onlarda geldikten sonra artık en kıdemli iki devreden biri olur ve bum; kahramanımızın karakter değişimi tamamlanmıştır. düşünün sivilde yüzüne tükürmeyeceğiniz adam burada kendini kral falan ilan eder, ben ne dersem o üleynn diye gezinir ortalıkta.* kendisine eziyet edilmiştir, en çok işi o yapmıştır o yaptıysa herkes yapmalıdır, ya seve seve ya okşaya okşaya ama yapacaktır. nitekim emir defterinde tam açık bu şekilde yazmasa da böyle uygulanmaktadır. tabi bunları yapan kişilerin b tertip ya da devre kaybı olmaması çok önemli, peki neden önemli onu aşağıda anlatıyorum, toplanın*
devreciliğin tanımını yaptık, peki bu sistemin kendi içinde olan açık noktaları var mı? tabii ki var onu da anlatalım.
benim vereceğim örnekler biraz absürt, kimilerine göre aşırı bile kaçabilir ama tamamı yaşanmıştır. ben askerliğimi ara bölge ya da bizim tabirimizle "sürgün yeri" diye tabir edilen bir doğu ilinde yaptım. mevcudumuz 60 kişi civarında oluyordu genel olarak. bilen bilir; 3 çeşit sülüs tarihi ya da sevk işte her neyse vardır. a, b, ve devre kaybı olarak adlandırılır. a tarihli devreler 21 ağustos sülüs tarihliyken bunların b'leri 21-30 eylül arası sülüs tarihine sahiptir, aynı devredir ama 30-35 gün arası kayıpları vardır, geç terhis olurlar. devre kaybı ise nerdeyse diğer devre ile askere gelmek üzereyken diğer devreden 1 yahut 1.5 ay kadar önce gelmiştir. yani alt devresi ile arasında 40-45 gün falan olur, ama bunlarda a ve b'ler gibi aynı tertiptir, hiyerarşide yerlerini alırlar. bunları anlattım çünkü asıl anlatacağım olaya buradan bağlayacağım mevzuyu.
yukarıda belirttiğim gibi sürgün yeri diye tabir edilen bir kışlada yaptım askerliğimi. sürgün yeri dediysem öyle şehre uzak imkanlar kısıtlı falan değil, aksine her şey mevcut, çarşıya yakın yemekler falan orta derecede güzel. sürgün yeri diye tabir edilmesinin sebebi birlikte görev alan askerlerin sivil hayatları. 60 kişilik mevcudumuzun çok rahat 40'ının bağımlılık geçmişi vardı. zaten 8 tane kısa dönem hep mevcut onları saymıyorum zira onlara kimse karışmıyordu, ki onların bile arasında dönem dönem eski eroin bağımlıları falan geliyordu.* bu bahsettiğim 40 kişinin 25 tanesi askerlik öncesi irili ufaklı suçlara karışmış, kimisi 10 ay üzeri hapis cezaları yatmış tiplerden oluşuyordu. celp değişiyordu ama bu lanet durum hiç değişmedi. şimdi düşünün; sivil hayatında herhangi bir sosyal statüye sittin sene sahip olamayacak tiplerin, burada devrecilik yaptığını ve komutanların buna müsaade ettiklerini, suistimal'e çok açık bir durum olduğu aşikar. torbacı lan adam sivilde, gasp'a falan karışmış basit yaralama falan ne dersen var yani, düşün bu adama bir rütbeli gelip koğuş size emanet biz 5'ten sonra yokuz zaten vukuat olmasın diyor, ne yapar bu adam? hayatta belki ciddiye alındığı kendinden çekinildiği tek yer burası, sağlıklı hareket etmez elbette bol bol saçmalar, kimse şikayet etmeye de gidemiyordu, zira şikayete gidiyosan ciddi bir durum olmalıydı ve yanında bir alt ve bir üst devren ile birlikte gitmeliydin, ancak o şekilde şikayetin geçerli oluyordu.
henüz kışlaya geleli 180 gün civarı bir zaman geçmişti, karargahta haberciydim kafama göre takılıyordum. üstüm başım tertemiz olmak zorundaydı temizlik vs. işlere zaten karışmıyordum bana karışan da yoktu zaten. 180 günün ardından en üst devrelerin a, b ve devre kayıpları gitmiş, bir alt devrelerinin a ve b'leri gitmiş geriye devre kaybı 3 kişi falan kalmıştı. bir gün her zamanki gibi koğuştaki koğuş defterini yenilemek için elimde yeni koğuş defteriyle girdiğimde sıradışı bir manzara ile karşılaştım. bu devre kaybı olan en üst devre arkadaşlardan biri koğuşun tam ortasında, karşısında ise alt devreleri kalabalık bir biçimde etrafını sarmış, birinin elinde su dolu bir matara var, "sen bana yaptın, operasyon çocuğu, bak şimdi sıra bende diyerek neresine denk gelirse vurmaya başladı. dövülen çocuğun adı mehmet, dayak atanın adı hakan. mehmet yalvarıyor dur mur falan ama hakan durur mu? kafa göz allah ne verdiyse yaradana sığınarak vuruyor, bildiğin matara ile dövüyor mehmet'i. kimse dokunmuyor tabii demek mehmet'in kabahati büyük, ama bir an düşündüm; lan matara ne alaka aliminyum? hani koğuşta sopa desen var, hortum desen var, atolye az ilerde zaten, levyedir anahtardır gırla yani, bunlar daha efektif aletler, mataranın tutacak yeri yok, avuçluyosun falan yorar adamı. neyse velhasıl mehmet en son bayıldı dayak yemekten, hakan'ı arkadaşları sakinleştirdi.
baba dedim iyi hoş ama bu ne olacak? sen haberci değil misin? söyle komutana zaten verecekleri bir hafta komutanlık kararıyla hapis dedi bana. şaka gibi lan adam ne olduğunu iyi biliyor askeri cezaevinin, her şeyi göze almış mataraylan öyle dövmüş bunu. nitekim indim belirttim durum böyle böyle, komutan koğuşa çıkıp biraz kızdı bağırdı falan, mehmet'i hastaneye götürdük hava değişimi aldı 35 gün zaten askerliği bitti o hava değişimiyle. hakan 1 hafta komutanlık kararıyla askeri cezaevine girdi. askeri cezaevi bu arada, "10 dönüm bostan, yan gel yat osman" tarzı bir yer kesinlikle değil, onu da kısaca anlatayım. daha girerken sigara paketini teslim ediyorsun, günde sadece 3 sigara içme hakkın var. tv izleme saatinde o tv'ye bakmak zorundasın, kitap okuma saatinde o kitabı okumak zorundasın, konuşmanın yasak olduğu saatler bile var yani, öyle illet bir yer.
neyse bir hafta geçti, bizim hakan'ı almak için transitle gittik askeri cezaevinin kapısına. çıktı geldi bu, tabi nikotin tüketiminin kısıtlanmasından kaynaklı biraz sinirli bir biçimde. hakan dedim kanka sana bir şey soracağım. sor dedi. dedim sen bu mehmet'i dövdün ya, neden sopayla, levyeyle falan değil matarayla dövdün? verdiği cevap karşısında şok olmuştum.
"bu operasyon çocuğu, gece nöbete gideceği zaman saat kaç olursa olsun beni uyandırır, hadi lan alt devre git şu matarayı doldur gel derdi. o kadar kinlendim ki ona, tüm devrelerinin gitmesini bekledim, ve tüm sonuçlarını hesaplayarak matarayla dövdüm."
haha şu lükse bir bakar mısınız baylar bayanlar? elin oğlu adıyaman'ın bozkırından çıkıp geliyor, ona buna emrediyor, su doldurtuyor, uykusunu falan bölüyor, düzen öyle bir düzen yani. tabi bu kadar aptallığı devre kaybı olduğunu bilerek yapmak, süzme gerizekalı olmayı gerektirdiğinden fazla üzülmedim. hatta hakan'a dedim ki; "lan adamın kafasına vurdun o kadar, keşke taştaşlarına vursaydın, hiç değilse üreyemezdi bir daha."* güldük falan neşemiz yerine geldi, kışlaya giderken 4 dürüm yaptırdık, ayranla gömdük şen şakrak girdik içeriye.
bu olaylar biraz daha devam etti bu şekilde, sonra tam bizim bir üst devrelerimiz mevzuyu abartıp koğuşta olaylar ayyuka çıkınca, ve bir askerin üst kademelere şikayet etmesiyle kışla geniş bir soruşturmadan geçirildi. emir defterinde yazılan absürt emirlerin ne hızla silindiğini görseniz ağzınız açık kalırdı.* daha sonrasında zaten bu tür şeyler yaşanmadı, bazı komutanlar değişti, sorun çıkaran askerlerin hepsi çeşitli kışlalara sürgün edildi. sonradan yine yaşanmış mıdır? bunu bilemiyorum. ama daha sonra askerlik falan kısaldı, üstüne bedelli çıktı, bu tip saçma salak durumlar muhtemelen o yıllarda tarihe karışmış olmalı...
devamını gör...
aile içi siyasi görüş farklılığı
bir dedem ateist, diğer dedem cihad hocası. bir amcam komünizmden defalarca içeri alınmış, babam milli görüşçü. ablam sosyalist, abim ülkücü. annem mezheplere inanmıyor, annanem şafiî. ne zaman aile toplantısı olsa, "acaba birbirlerini öldürecekler mi?" diye merakla bekliyorum. çok gergin ve sıkıntılı bir ortam. böyle bir ailede büyümenin tek ve en iyi yanı ise kişisel görüşlerinizi savunmayı öğrenebilmenizdir. tabii bu kargaşanın tarafı olmak istemezseniz de apolitiğin allah'ı olursunuz.
devamını gör...
normal sözlük aşık atışması
hadi gel barışalım aklıma geldi birden
çok yazdım dünden beri bana biraz fren
üzülme sakın dinlenip tekrar gelicem
kibir değil alçakgönüllük kazanacak hemşirem.
çok yazdım dünden beri bana biraz fren
üzülme sakın dinlenip tekrar gelicem
kibir değil alçakgönüllük kazanacak hemşirem.
devamını gör...
sözlükte atatürk'e hakarete izin verilmeye devam edilirse savcılığa bildirim yapılması
sözlüğü kendince tehdit eden bazı yazarımsıların yapmaya calıstıgı eylemdir.
bakın yapacak insan pzt gununu beklemez alır ss goruntuleri cimere bildirir.
burası insanların fikirlerini beyan ettiği yerdir 2 3 kişi atarlandı diye geri dönecek değilim varsa fikriniz adamın karşısına koyar fikri çürütürsünüz, her birinize ayrı ayrı sözlük tasarlayamam! oturun ya iletişim kurmaya calısın ya da elinizden geleni ardına koymayın ama yeter ki boş gürültü yapmayın kafam şişiyor.
bakın yapacak insan pzt gununu beklemez alır ss goruntuleri cimere bildirir.
burası insanların fikirlerini beyan ettiği yerdir 2 3 kişi atarlandı diye geri dönecek değilim varsa fikriniz adamın karşısına koyar fikri çürütürsünüz, her birinize ayrı ayrı sözlük tasarlayamam! oturun ya iletişim kurmaya calısın ya da elinizden geleni ardına koymayın ama yeter ki boş gürültü yapmayın kafam şişiyor.
devamını gör...
normal sözlük köy okuluna kitap yardımı etkinliği
+1 ile arkadaşlarımın yanındayım dediğim kampanyadır. kitaplar hazır kuzularımıza feda olsun. *
devamını gör...
dekolte
beyni çalışmayan kesimin anlamsız iftiralar atmasına yol açar.
devamını gör...
artıkparlamayanyıldız
hem nickine hem de tanımlarına bayıldığım, küçük sohbetimiz sayesinde tatlılığını bi kere daha kanıtlamış yeni keşfetmeme rağmen şimdiden yeni tanımlarını sabırsızlıkla beklediğim birisi.
umarım uzun uzun ve bol bol tanım yazmaya devam eder, hep aramızda olur. *
umarım uzun uzun ve bol bol tanım yazmaya devam eder, hep aramızda olur. *
devamını gör...