cemal süreya
''sizin hiç babanız öldümü
benim bir kere öldü kör oldum
yıkadılar aldılar götürdüler
babamdan ummazdım bunu kör oldum.''
benim bir kere öldü kör oldum
yıkadılar aldılar götürdüler
babamdan ummazdım bunu kör oldum.''
devamını gör...
chernobyl
ilk çıktığı zamanlarda koşa koşa izlemiş olduğum başarılı mini dizi. hbo'nun zaten boş bir proje üstlendiğini hatırlamıyorum.
yayına ilk girdiği dönem bazı ideolojik saplantısı bulunanlar dizinin gerçekleri çarpıttığını ima eden sayfalar dolusu yazılar yazıp mesnetsizce eleştiriler düzmüştü. yahu böyle bir facia yaşandı mı yaşanmadı mı? sscb'nin ihmali var mı yok mu? o dönem yaşanmış olayları %100 yansıtmak tillahı gelse imkansız bu sektörde. ancak bu dizi bir dizi veya film ne kadar gerçekçi olabilirse o kadar gerçekçi şekilde çekilmiş. dekorlar, oyunculuklar, dönemin ruhu yansıtan atmosfer ve dünya üzerindeki siyasi havanın yansımaları çok net bu faciadan bihaber olan izleyicide bile merak uyandırmış ve enerjisini seyirciye geçirmiştir. dizinin ilk bölümünden itibaren tarafsızlığı tartışma konusu olmuştu ancak bana göre olabildiğince tarafsız kalmaya çalışılmış. tabi bu sektörde tam orta noktada durabilmek cidden çok zor o yüzden tartışmaların çıkmış olmasını yadırgamıyorum.
dizide korkutucu sahneler mevcuttur ki bir facia nasıl anlatılabiliyorsa öyle anlatılmıştır ve bu sahneler de gayet yerinde olmuş. 3. ve 4. bölümlerdeki kaos ortamı ve gerginlik izlerken insanın ruhuna işliyor resmen. bu sebeple bir oturuşta bitirilebilecek bir dizi. diziyi izlerken şunlar da çok rahatlıkla farkedilebiliyor; sovyetlerin insanı bezdiren sıkıcı bürokrasisi, sscb'de devlet kademesinde bulunan yöneticilerin asla sorumluluk kabul etmemesi ve bu tip facialar karşısında gereğinden fazla soğukkanlı oluşları ve abd ile girişilen soğuk savaş'a sırf bok sürdürmeme sırf rekabette geri kalmama gayesi uğruna insanını felakete sürükleyen yönetim anlayışı.
oyunculardan jarred harris efsane iş çıkarmış. emily watson ise ulana khomyuk'u oynuyor ve dizide tarafını tutabileceğimiz bir karakter olarak resmen "ben burdayım" diyor. diğer oyunculardan da tek tek bahsetmeye gerek yok, içinde bir tanesine bile şu adam kötü oynamış diyemem.
dizinin imdb'de 9,4 puanı var. sonuna kadar hakediyor. keşke izlememiş olsaydım da aynı heyecanla tekrar izleyebilseydim.
yayına ilk girdiği dönem bazı ideolojik saplantısı bulunanlar dizinin gerçekleri çarpıttığını ima eden sayfalar dolusu yazılar yazıp mesnetsizce eleştiriler düzmüştü. yahu böyle bir facia yaşandı mı yaşanmadı mı? sscb'nin ihmali var mı yok mu? o dönem yaşanmış olayları %100 yansıtmak tillahı gelse imkansız bu sektörde. ancak bu dizi bir dizi veya film ne kadar gerçekçi olabilirse o kadar gerçekçi şekilde çekilmiş. dekorlar, oyunculuklar, dönemin ruhu yansıtan atmosfer ve dünya üzerindeki siyasi havanın yansımaları çok net bu faciadan bihaber olan izleyicide bile merak uyandırmış ve enerjisini seyirciye geçirmiştir. dizinin ilk bölümünden itibaren tarafsızlığı tartışma konusu olmuştu ancak bana göre olabildiğince tarafsız kalmaya çalışılmış. tabi bu sektörde tam orta noktada durabilmek cidden çok zor o yüzden tartışmaların çıkmış olmasını yadırgamıyorum.
dizide korkutucu sahneler mevcuttur ki bir facia nasıl anlatılabiliyorsa öyle anlatılmıştır ve bu sahneler de gayet yerinde olmuş. 3. ve 4. bölümlerdeki kaos ortamı ve gerginlik izlerken insanın ruhuna işliyor resmen. bu sebeple bir oturuşta bitirilebilecek bir dizi. diziyi izlerken şunlar da çok rahatlıkla farkedilebiliyor; sovyetlerin insanı bezdiren sıkıcı bürokrasisi, sscb'de devlet kademesinde bulunan yöneticilerin asla sorumluluk kabul etmemesi ve bu tip facialar karşısında gereğinden fazla soğukkanlı oluşları ve abd ile girişilen soğuk savaş'a sırf bok sürdürmeme sırf rekabette geri kalmama gayesi uğruna insanını felakete sürükleyen yönetim anlayışı.
oyunculardan jarred harris efsane iş çıkarmış. emily watson ise ulana khomyuk'u oynuyor ve dizide tarafını tutabileceğimiz bir karakter olarak resmen "ben burdayım" diyor. diğer oyunculardan da tek tek bahsetmeye gerek yok, içinde bir tanesine bile şu adam kötü oynamış diyemem.
dizinin imdb'de 9,4 puanı var. sonuna kadar hakediyor. keşke izlememiş olsaydım da aynı heyecanla tekrar izleyebilseydim.
devamını gör...
içinde istanbul geçen şarkı
devamını gör...
mindhunter
ilk olarak 2017 yılında yayınlanan netflix'te 2 sezonu bulunan amerikan yapımı, yönetmenliğini efsane isim david fincher'ın yaptığı şimdilik 2 sezon ve 19 bölüm yayınlanan dizi. suç, seri katiller, adli psikoloji, kriminoloji gibi konulara ilgisi olanların kaçırmaması gereken bir yapım. gerçek olaylara dayanıyor ancak belgesel türünde değil bildiğiniz kurmaca dizi.
70'li yılların sonunda fbı seri katillerle ilgili araştırma yapmak için bir ekip kurar. hem devam eden davaları çözmek, hem gelecekte olası olayların önüne geçmek için psikolojik profilleme denilen yöntemi geliştirmek amacıyla 2 fbı ajanı ve 1 psikiyatristin katılımıyla çalışmalar başlar. dizi boyunca o dönem hapishanelerde yatmakta olan en azılı seri katillerle görüşmeler yapılır. notlar tutulur. kayıtlar yapılır ve bu seri katillerin ortak özellikleri üzerinden psikolojik ve kriminal profillemeler yapılır. tahmin edeceğiniz üzere bir çok seri katilin çocukluklarında yaşamış oldukları travmalar mevcuttur. parçalanmış aileler, istismarlar, tacizler, fiziksel , cinsel, psikolojik şiddet gören kişiler. asosyal kişiler, anti sosyal kişiler. öldürdükleri kişinin ölüsüyle cinsel ilişkiye girenler, cesedin yanında mastürbasyon yapanlar, öldürdükleri kişilerin herhangi bir eşyasını veya bir parçasını saklayanlar ve daha neler neler çıkıyor karşımıza. şöyle bir şey de çıkıyor sanki bu seri katiller doğuştan kötü değil de yaşadıkları olaylar onları bu hale getirmiş gibi de bir sonuç çıkabiliyor.
neyse bu kadar içerik yeter. netflix'te izlediğim en iyi dizilerden biri. oyunculuklar, sinematografi, sesler, görüntü yönetmenliği ve tabi ki david fincher'ın efsanevi yönetmenliği.
70'li yılların sonunda fbı seri katillerle ilgili araştırma yapmak için bir ekip kurar. hem devam eden davaları çözmek, hem gelecekte olası olayların önüne geçmek için psikolojik profilleme denilen yöntemi geliştirmek amacıyla 2 fbı ajanı ve 1 psikiyatristin katılımıyla çalışmalar başlar. dizi boyunca o dönem hapishanelerde yatmakta olan en azılı seri katillerle görüşmeler yapılır. notlar tutulur. kayıtlar yapılır ve bu seri katillerin ortak özellikleri üzerinden psikolojik ve kriminal profillemeler yapılır. tahmin edeceğiniz üzere bir çok seri katilin çocukluklarında yaşamış oldukları travmalar mevcuttur. parçalanmış aileler, istismarlar, tacizler, fiziksel , cinsel, psikolojik şiddet gören kişiler. asosyal kişiler, anti sosyal kişiler. öldürdükleri kişinin ölüsüyle cinsel ilişkiye girenler, cesedin yanında mastürbasyon yapanlar, öldürdükleri kişilerin herhangi bir eşyasını veya bir parçasını saklayanlar ve daha neler neler çıkıyor karşımıza. şöyle bir şey de çıkıyor sanki bu seri katiller doğuştan kötü değil de yaşadıkları olaylar onları bu hale getirmiş gibi de bir sonuç çıkabiliyor.
neyse bu kadar içerik yeter. netflix'te izlediğim en iyi dizilerden biri. oyunculuklar, sinematografi, sesler, görüntü yönetmenliği ve tabi ki david fincher'ın efsanevi yönetmenliği.
devamını gör...
ılımlı olmak
bugüne kadar bir zararını görmedim.boyle durumlarda insanlar bazen siz aptalmışsınız gibi davranır, bırakın öyle yapsınlar. sonunda hep fevri insanlar zarar görür nasıl olsa. keskin sirkenin küpüne zarar
naiflik ruhumuzda var, fevri olamıyoruz
naiflik ruhumuzda var, fevri olamıyoruz
devamını gör...
lilithinkizi
lilithinoğlu olsa bu kadar entry girmezsiniz. *
devamını gör...
4-3-3 oynatan aykut
tanımlarımız beğeni ve okuma anlamında karşıklı elhamdülillah. ideal yazar gibi yazar. iyi ki bu sözlükte var. *
editörlükte yakışmış, tebrik ederim. gayretine ve özenine duyarsız kalınamazdı, zaten kalınmamış da.
editörlükte yakışmış, tebrik ederim. gayretine ve özenine duyarsız kalınamazdı, zaten kalınmamış da.
devamını gör...
her şeyi açıklayan en kısa söz
“hiçbir şey, apaçık ortada olan kadar, aldatıcı değildir.”
(bkz: sherlock holmes)
(bkz: sherlock holmes)
devamını gör...
normal sözlük yazarlarının sevmediği özellikleri
çevremdeki insanlara çok fazla anlam yüklüyorum. çok çabuk güveniyorum, alışıyorum, benimsiyorum. sonrası beklentiler ve hayalkırıklığı... gereksiz üzüntü.
t: kendinde sevmediğin özelliğin
t: kendinde sevmediğin özelliğin
devamını gör...
dönüşüm
(bkz: franz kafka) nın en sevdiğim kitabı. hatta belki hayatımda en çok beni etkileyen kitap da diyebilirim. başucu kitabım değil ama okuduğun en iyi kitap hangisi deseler belki ilk söyleyebileceğim kitaptır. kafka'nın diğer tüm eserlerinde olduğu gibi otorite karşısında altığı tutum, otoriteye ve güç sahiplerine eleştirisi, yine otorite ve sistem karşısındaki ezikliği hayatında tam da hissettiği yaşadığı gibi bu kitapta da buram buram hissettiriliyor bize. o ki kahramanımız gregor samsa bu kez kendini bir "böcek" olarak tasvir ediyor. o kadar ezilmiş, o kadar düşmüş, o kadar yok sayılmıştır ki artık kendini bir böceğe dönüşmüş olarak bulmuştur. hala daha edebiyat çevresinde kitabın türkçe isminin değişim" mi yoksa dönüşüm" mü olduğunu tartışanlar var. ama kitabı okuduğumuzda genel anlam itibariyle dönüşüm olduğunu anlayabiliyoruz. kafka bütün eserlerinde metaforları sembolleri soyut düşünceyi kullanıyor anca dönüşüm'de artık bu en uç noktaya ulaşmış ve asla hiç sırıtmamıştır. okuyucu için -en azından benim için- samsa gerçekten bir böceğe dönüşmüştür. hatta kitabı ilk okuduğumdan beri zaman zaman hem ben hem de arkadaşlarımın samsa gibi hissediyorum dediğimiz olmuş ve böyle bir deyiş ağzımıza yerleşmiştir. aslında burada samsa böceğe insanların gözünde dönüşmüştür. yani insanlar samsa'yı böcek gibi hissettirmekteler. yani insanın ne kadar çıkarcı ne kadar pragmatist olduğuna vurgu yapıyor kafka. insanlar için iyi bir şey yapıyorsan onlara faydan varsa kralsın en iyi sensin. ama yok onlara bir faydan dokunmuyorsa onlar için bir şey yapmıyorsan görünmüyorsun artık. hatta seni böcekmişsin gibi afersin b*kmuşsun gibi hissettiriyorlar. şöyle bir etrafınıza bakın kendini samsa gibi hisseden kişiler var mı? peki siz onları ne kadar samsa gibi hissettiriyorsunuz?
devamını gör...
2250 yılında normal sözlük başlıkları
şaka maka eskiden dünyada yaşam olması.
devamını gör...
rujum olmadan asla (yazar)
bakımlı kadındır, sözlüğe de iyi bakacak, güzel ruj tadında entriy girecek yazar arkadaşımız, hoş gelmiş.
diğer yeni gelen arkadaşlar sizde hoş geldiniz, lütfen dolu dolu, bilim, ilim, edebiyat ile doldurun burayı, sizden de öğrenecekleri miz var, sizinde bizden birşeyler öğrenmeniz dileği ile tekrar hoş geldiniz.
diğer yeni gelen arkadaşlar sizde hoş geldiniz, lütfen dolu dolu, bilim, ilim, edebiyat ile doldurun burayı, sizden de öğrenecekleri miz var, sizinde bizden birşeyler öğrenmeniz dileği ile tekrar hoş geldiniz.
devamını gör...
jose saramago
körlük romanı ile insanın vahşileşmeye ne derece meyilli, bencil bir yaratık olduğunu müthiş bir metaforla anlatan yazar.
henüz diğer kitaplarını okumadım. sırada kabil var
--- alıntı ---
"evet, su katılmamış bir ateistim ve bunun bin tane sebebi var. sadece bir tanesini hatırlatayım size. kainat yaratılana kadar, ebediyette, tanrı hiçbir şey yapmadı. sonra, nedendir bilinmez, onu yaratmaya karar verdi. altı günde yaptı bunu, yedinci gün istirahate çekildi. o günden beri istirahatte. ebediyen de istirahate devam edecek. ona nasıl inanılabilir ki?"
--- alıntı ---
henüz diğer kitaplarını okumadım. sırada kabil var
--- alıntı ---
"evet, su katılmamış bir ateistim ve bunun bin tane sebebi var. sadece bir tanesini hatırlatayım size. kainat yaratılana kadar, ebediyette, tanrı hiçbir şey yapmadı. sonra, nedendir bilinmez, onu yaratmaya karar verdi. altı günde yaptı bunu, yedinci gün istirahate çekildi. o günden beri istirahatte. ebediyen de istirahate devam edecek. ona nasıl inanılabilir ki?"
--- alıntı ---
devamını gör...
whiplash
her şey, dizi ve film kulübünün, perşembe gecesi izlenecek filmi ''whiplash'' olarak belirlemesi ile başladı!
bu filmi sevmemek için çok nedenim var; birincisi caz sevmem, ikincisi oz dizisindeki, tecavüzcü, nazi, ırkçı adamı sevmem.
o halde; terence fletcher'den bir alıntı ile devam edelim '' iyi iş'' , '' good job''...
öncelikle, filmle ilgili genel bilgilere yer verelim:
2014 yapımı filmin yönetmenliğini, damien chazelle üstlenmiş. oyunculuklarını ise; miles tellerve oz'daki beyaz ip.e vern schillinger'e hayat veren, jonathan kimble simmons üstlenmiş.
film 19 günde çekilmiş.
bir dip not daha verelim: eğitim içerikli filmler kategorisinde, ertem eğilmez'in hababam sınıfı, 28,800 kişinin oylamasıyla, 9,4 puanla birinci sırada yer alırken, whiplash 476.907 kişi tarafından 8,5 lik bir puan alarak ikinci sırada yer alıyor.
bu puanı hak edip etmediği ise tartışmalı.
bundan sonrasın da spoi takıntısı olanlar, takıntılarını da alıp gitsinler lütfen.
''
''
bu bir istismar filmi mi? yoksa başarı hikayesi mi?
az önce bitirdiğim bu film, bana bu ikilemi yaşattırıyor.
sevgili arkadaşlar; film amerika'nın en önemli müzik okullarından birinde öğrenci olan, sıradan bir ailesi olan, bu sıradanlığı tarafından asla geniş aile tarafından övülmeyen, andrew neiman ile ''kamçılayarak eğitme'' fikrini benimsemiş ve ikinci charlie parker'ı arayan hocası, terence fletcher arasındaki çekişmeyi anlatıyor.
''çekişme'' demek az kalır, ''psikolojik savaş'' desek daha doğru.
filmin şiddeti aslında isminde yatıyor. whiplash bir jazz şarkısı gibi görünse de, aslında ; bebekleri ileri - geri şiddetli bir biçimde sallayarak, onlarda ''beyin sarsıntısı'' geçirmelerini sağlayan, bir istismar yöntemi.
konudan bağımsız dip not:
1974' de bebek beyinlerindeki caffrey denilen bir doktor bu olaya "kafası
öne ve arkaya sarsılarak silkelenmiş bebek sendromu yani; whiplashshaken infant syndrome adını vermiştir. www.medscape.com/viewarticl...
bu açıdan bakarsak aklımızda deli sorular; bu kırbaçlama mı, istismar mı?
motivasyon, hırs ve temel değerlere sahip gayretli bir öğrenci, ve onun ''en iyi caz müzüsyeni'' olma hayali. bu hayalin hastalıklı bir saplantı olma durumu var bence, nereden anlıyoruz?
ailesi ile yemek yediği sahnede, ---34 yaşında şarhoş ve beş parasız ölüp, insanların yemek masasında benden bahsetmesini; 90 yaşında zengin, ayık ölüp kimse tarafından hatırlanmamaya tercih ederim --- demesinden.
andrew hiç şüphesiz takıntılıdır. tekniğini mükemmelleştirme takıntısı....
ellerini kanatarak baterisini çalmaya devam etmesinden, bu iş belli oluyor zaten.
hocası fletcer, onu ne zaman sınıf önünde küçük düşürse; fiziksel olarak kendine zarar veriyor.
dahası, çalmak onun için o kadar önemlidir ki, konsere yetişmek için arabayı hızlı ve dikkatsiz kullanabilir, trafik kazası yapabilir ve o şekilde bile konserde çalmaya çalışabilir.
film bu takıntıyı bir başarı hikayesi gibi gözümüze sokmaya çalışıyor. ama yemezler.
andrew, öyle bir psikopattır ki; en iyi müzisyenlik hedefine ulaşma yolundaki kız arkadaşını bile büyük bir acımasızlıkla hayatından çıkarır.
''senin bir hedefin bile yok'' diyerek. oysaki önce '' benimle çıkar mısın?'' diye sorarken bile utanan, korkmuş bir çocuktu.
bu onun ruh halinin değişimini gözler önüne seriyor.
andrew'in kız arkadaşı neredeyse filmde görünen tek kadın. ve kız bize ''hırsı olmayan zayıf bir karakter olarak'' takdim ediliyor.
hoca fletcher ise; orkestrasındaki tek kadının ''o sandalyede güzel olduğun için mi, yoksa hakkettiğin için mi oturuyorsun'' diyerek,
bize o kızın yeteneğini sorgulattırıyor.
bu anlamda filmin cinsiyetçi olduğunu söylemek mümkün.
haa unutmadan, fletcher'in eşcinsel bir öğrencisi olduğunu ve onu andrewlw yarıştırdığını ve aşağılamak için lgbt bireyi olmasını kullandığını ekleyelim. filmin homofobik olduğunu da söyleyebiliriz.
sevgili arkadaşlar; jazz müziğin çıkışı aslında köle olan afro amerikalılardır. burada konuya değinilmiş. harlem #510605, harlem rönasansı #510595 .
filmde hem fletcher'in, hemde andrew'in beyaz olmasını, yan rollerde az buçuk siyahilerin neredeyse görünmez olmasını, ten ırkçılığına yormayalım mı şimdi? üstelik film newyork'ta geçiyor. yani en kalabalık siyahi nüfusa sahip yerde. yani harlemde!!!
aaahhh ' filmi daha ne kadar gömebilirim bilemedim. bence bu kadar yeter.
değerli arkadaşlar;
bir konuda çok iyi olmamanız onunla uğraşmayacağınız anlamına gelmiyor. ille de birinci olmak zorunda değilsiniz. unutmayın ikincilikte bir başarıdır. hatta üçüncülükte...
aklıma filenin sultanları geldi bak..
velhasıl kelam, önünüze çıkan engelleri maalesef bazı zamanlar çalışarak geçemezsiniz. film çok çalışırsanız olur anlayışını bize dayatmaya çalışıyor. siz elinizden geleni yapın. elbet çabalarınızdan ötürü takdir göreceksiniz.
edit: filde istanbul markalı ziller görünüyor. buna değinmeyi unuttuk. buradan çıkardığım sonuç zil üretimi konusunda istanbul'un dünyada iyi bir yerde olduğu ...
buraya caz severler için filmden bir müzik bırakalım.
bu filmi sevmemek için çok nedenim var; birincisi caz sevmem, ikincisi oz dizisindeki, tecavüzcü, nazi, ırkçı adamı sevmem.
o halde; terence fletcher'den bir alıntı ile devam edelim '' iyi iş'' , '' good job''...
öncelikle, filmle ilgili genel bilgilere yer verelim:
2014 yapımı filmin yönetmenliğini, damien chazelle üstlenmiş. oyunculuklarını ise; miles tellerve oz'daki beyaz ip.e vern schillinger'e hayat veren, jonathan kimble simmons üstlenmiş.
film 19 günde çekilmiş.
bir dip not daha verelim: eğitim içerikli filmler kategorisinde, ertem eğilmez'in hababam sınıfı, 28,800 kişinin oylamasıyla, 9,4 puanla birinci sırada yer alırken, whiplash 476.907 kişi tarafından 8,5 lik bir puan alarak ikinci sırada yer alıyor.
bu puanı hak edip etmediği ise tartışmalı.
bundan sonrasın da spoi takıntısı olanlar, takıntılarını da alıp gitsinler lütfen.
''
''bu bir istismar filmi mi? yoksa başarı hikayesi mi?
az önce bitirdiğim bu film, bana bu ikilemi yaşattırıyor.
sevgili arkadaşlar; film amerika'nın en önemli müzik okullarından birinde öğrenci olan, sıradan bir ailesi olan, bu sıradanlığı tarafından asla geniş aile tarafından övülmeyen, andrew neiman ile ''kamçılayarak eğitme'' fikrini benimsemiş ve ikinci charlie parker'ı arayan hocası, terence fletcher arasındaki çekişmeyi anlatıyor.
''çekişme'' demek az kalır, ''psikolojik savaş'' desek daha doğru.
filmin şiddeti aslında isminde yatıyor. whiplash bir jazz şarkısı gibi görünse de, aslında ; bebekleri ileri - geri şiddetli bir biçimde sallayarak, onlarda ''beyin sarsıntısı'' geçirmelerini sağlayan, bir istismar yöntemi.
konudan bağımsız dip not:
1974' de bebek beyinlerindeki caffrey denilen bir doktor bu olaya "kafası
öne ve arkaya sarsılarak silkelenmiş bebek sendromu yani; whiplashshaken infant syndrome adını vermiştir. www.medscape.com/viewarticl...
bu açıdan bakarsak aklımızda deli sorular; bu kırbaçlama mı, istismar mı?
motivasyon, hırs ve temel değerlere sahip gayretli bir öğrenci, ve onun ''en iyi caz müzüsyeni'' olma hayali. bu hayalin hastalıklı bir saplantı olma durumu var bence, nereden anlıyoruz?
ailesi ile yemek yediği sahnede, ---34 yaşında şarhoş ve beş parasız ölüp, insanların yemek masasında benden bahsetmesini; 90 yaşında zengin, ayık ölüp kimse tarafından hatırlanmamaya tercih ederim --- demesinden.
andrew hiç şüphesiz takıntılıdır. tekniğini mükemmelleştirme takıntısı....
ellerini kanatarak baterisini çalmaya devam etmesinden, bu iş belli oluyor zaten.
hocası fletcer, onu ne zaman sınıf önünde küçük düşürse; fiziksel olarak kendine zarar veriyor.
dahası, çalmak onun için o kadar önemlidir ki, konsere yetişmek için arabayı hızlı ve dikkatsiz kullanabilir, trafik kazası yapabilir ve o şekilde bile konserde çalmaya çalışabilir.
film bu takıntıyı bir başarı hikayesi gibi gözümüze sokmaya çalışıyor. ama yemezler.
andrew, öyle bir psikopattır ki; en iyi müzisyenlik hedefine ulaşma yolundaki kız arkadaşını bile büyük bir acımasızlıkla hayatından çıkarır.
''senin bir hedefin bile yok'' diyerek. oysaki önce '' benimle çıkar mısın?'' diye sorarken bile utanan, korkmuş bir çocuktu.
bu onun ruh halinin değişimini gözler önüne seriyor.
andrew'in kız arkadaşı neredeyse filmde görünen tek kadın. ve kız bize ''hırsı olmayan zayıf bir karakter olarak'' takdim ediliyor.
hoca fletcher ise; orkestrasındaki tek kadının ''o sandalyede güzel olduğun için mi, yoksa hakkettiğin için mi oturuyorsun'' diyerek,
bize o kızın yeteneğini sorgulattırıyor.
bu anlamda filmin cinsiyetçi olduğunu söylemek mümkün.
haa unutmadan, fletcher'in eşcinsel bir öğrencisi olduğunu ve onu andrewlw yarıştırdığını ve aşağılamak için lgbt bireyi olmasını kullandığını ekleyelim. filmin homofobik olduğunu da söyleyebiliriz.
sevgili arkadaşlar; jazz müziğin çıkışı aslında köle olan afro amerikalılardır. burada konuya değinilmiş. harlem #510605, harlem rönasansı #510595 .
filmde hem fletcher'in, hemde andrew'in beyaz olmasını, yan rollerde az buçuk siyahilerin neredeyse görünmez olmasını, ten ırkçılığına yormayalım mı şimdi? üstelik film newyork'ta geçiyor. yani en kalabalık siyahi nüfusa sahip yerde. yani harlemde!!!
aaahhh ' filmi daha ne kadar gömebilirim bilemedim. bence bu kadar yeter.
değerli arkadaşlar;
bir konuda çok iyi olmamanız onunla uğraşmayacağınız anlamına gelmiyor. ille de birinci olmak zorunda değilsiniz. unutmayın ikincilikte bir başarıdır. hatta üçüncülükte...
aklıma filenin sultanları geldi bak..
velhasıl kelam, önünüze çıkan engelleri maalesef bazı zamanlar çalışarak geçemezsiniz. film çok çalışırsanız olur anlayışını bize dayatmaya çalışıyor. siz elinizden geleni yapın. elbet çabalarınızdan ötürü takdir göreceksiniz.
edit: filde istanbul markalı ziller görünüyor. buna değinmeyi unuttuk. buradan çıkardığım sonuç zil üretimi konusunda istanbul'un dünyada iyi bir yerde olduğu ...
buraya caz severler için filmden bir müzik bırakalım.
devamını gör...
ümitcan uygun
suç sende değil kanka, suç seni önce insan sonra da adam yerine koyan ülkemde. daha sonra ise ülkeye güvenerek sana yaklaşan kadınlarda.
inan bana, sen sütten çıkmasın. *
inan bana, sen sütten çıkmasın. *
devamını gör...
görünce hüzünlendiren nickler
(bkz: ne zaman gitti tren)
devamını gör...
ilişkilere dair acı gerçekler
bazı konular sanki her ilişkide yazılı olmayan kurallar gibidir. ben iki tane bırakıyorum.
kadın erkekten çok seviyorsa genelde ilişki biter.
sevgiliye atkı örülürse o ilişki biter.
kadın erkekten çok seviyorsa genelde ilişki biter.
sevgiliye atkı örülürse o ilişki biter.
devamını gör...
bir kadına kilo mu aldın diye sormak
sadece kadına değil genel olarak insanlara sorulmaması gerektiğini düşünüyorum. kimse kimsenin fiziksel ve ruhsal problemlerini ,sebeplerini bilemez. herkes kendiyle ilgilenmeyi ögrenmeli artık.
devamını gör...

