ilk adımı atan kadın
hemen hemen her kız atar ilk adımı da mesele ilk adımı atmaya değecek görüp görmemeleri. şahsım o değerde görülmedi hiç bir zaman.
devamını gör...
world of warships
dünya savaşlarında kullanılan gemileri başrol yapan, strateji ve pozisyon alma odaklı, gemi savaşları oyunudur.
baştan sona her noktasında inanılmaz emek ve araştırma içeren, insanı gemiler hakkında sayfalarca yazılar okuyup araştırmaya iten harikulade bir oyundur. en ufak görevlerde veya koleksiyon görevlerinde bile sembollerin ve personellerin ne anlam ifade ettiklerini, tarihsel derinliklerini en az bir paragraf ile açıklayıp bilgilendiriyorlar. wargaming'in oyunu türkiye'de oynayan insan sayısının az olmasına rağmen türkçe dil desteğini hiç bir zaman çekmemesi ve bütün metinleri gayet güzel çevirilerle oyuna eklemesi gerçekten takdire şayan. benim asıl hayran kaldığım konu ise denize indirilmiş gemilerin güçlü ve zayıf yönlerini oyunu oynarken çok rahatlıkla hissedebiliyorsunuz.
alman donanmasının ağır zırhlı grubundan 8. seviye bismarck'ın ikincil toplarının uzun menzilli olması, zırhının kolay kolay penetre edilememesi ve torpido korumalarının sağlamlığını o kadar güzel işlemişler ki oyuna, 3 e tek kaldığım zaman oynarken sanki raf ve royal navy peşimdeymiş de norveç'e doğru kaçıyormuşum gibi hissediyorum. eğer karşıda hms hood varsa yaldır yaldır üstüne gidip tarih tekerrürden ibarettir diye dalıyorum.
ağır zırhlılarda her ülkenin belirli başlı özellikleri var.
japon zırhlılılarının üst tierleri halen dengesiz. yamato'yu görünce gözüm seyirmeye başlıyor. hayvan gibi toplarını size döndürdüyse ve biraz yetenekliyse oynayanı deniz yatağınızı alın.
alman zırhlıları cidden tank gibi. yüksek mm'lik topu olmayan gemilerin attıkları salvolarda gıdıklanıyorlar anca.
ingiliz zırhlılarının he mermileri çok tehlikeli.aynı zamanda can yenileme hızları ve miktarları diğerlerine göre avantajlı.
amerikan zırhlıları ise hantal görünümlerinin ardında az top dağılımı ve yüksek hasarlı salvolar atabilen gemilerden oluşuyor. aynı zamanda uçaksavar hasarları da yüksek.
fransız zırhlıları ise yüksek hız ve manevra yeteneğine dayalı, topların güvertedeki konumları sayesinde mobil bir oynanış sağlıyor.
tarihsel dayanağının olması, optimizasyon'un verimliliği ve oyunun teorik anlamda tamamen stratejiye ve biraz da hesaplama ve bilek yeteneğine bağlılığı gerçekten uzun süreli oynayabileceğiniz ve keyifli vakit geçirebileceğiniz bir oyun olmasını sağlıyor.
baştan sona her noktasında inanılmaz emek ve araştırma içeren, insanı gemiler hakkında sayfalarca yazılar okuyup araştırmaya iten harikulade bir oyundur. en ufak görevlerde veya koleksiyon görevlerinde bile sembollerin ve personellerin ne anlam ifade ettiklerini, tarihsel derinliklerini en az bir paragraf ile açıklayıp bilgilendiriyorlar. wargaming'in oyunu türkiye'de oynayan insan sayısının az olmasına rağmen türkçe dil desteğini hiç bir zaman çekmemesi ve bütün metinleri gayet güzel çevirilerle oyuna eklemesi gerçekten takdire şayan. benim asıl hayran kaldığım konu ise denize indirilmiş gemilerin güçlü ve zayıf yönlerini oyunu oynarken çok rahatlıkla hissedebiliyorsunuz.
alman donanmasının ağır zırhlı grubundan 8. seviye bismarck'ın ikincil toplarının uzun menzilli olması, zırhının kolay kolay penetre edilememesi ve torpido korumalarının sağlamlığını o kadar güzel işlemişler ki oyuna, 3 e tek kaldığım zaman oynarken sanki raf ve royal navy peşimdeymiş de norveç'e doğru kaçıyormuşum gibi hissediyorum. eğer karşıda hms hood varsa yaldır yaldır üstüne gidip tarih tekerrürden ibarettir diye dalıyorum.
ağır zırhlılarda her ülkenin belirli başlı özellikleri var.
japon zırhlılılarının üst tierleri halen dengesiz. yamato'yu görünce gözüm seyirmeye başlıyor. hayvan gibi toplarını size döndürdüyse ve biraz yetenekliyse oynayanı deniz yatağınızı alın.
alman zırhlıları cidden tank gibi. yüksek mm'lik topu olmayan gemilerin attıkları salvolarda gıdıklanıyorlar anca.
ingiliz zırhlılarının he mermileri çok tehlikeli.aynı zamanda can yenileme hızları ve miktarları diğerlerine göre avantajlı.
amerikan zırhlıları ise hantal görünümlerinin ardında az top dağılımı ve yüksek hasarlı salvolar atabilen gemilerden oluşuyor. aynı zamanda uçaksavar hasarları da yüksek.
fransız zırhlıları ise yüksek hız ve manevra yeteneğine dayalı, topların güvertedeki konumları sayesinde mobil bir oynanış sağlıyor.
tarihsel dayanağının olması, optimizasyon'un verimliliği ve oyunun teorik anlamda tamamen stratejiye ve biraz da hesaplama ve bilek yeteneğine bağlılığı gerçekten uzun süreli oynayabileceğiniz ve keyifli vakit geçirebileceğiniz bir oyun olmasını sağlıyor.
devamını gör...
bir intihar akşamı üstüne söylenti
insanın kalbini kıran bir turgut uyar şiiri. uyar'ın şiir derlemesi olan büyük saat kitabının 320. sayfasında külçe gibi duruyor. gölge gibi geçip gidenlerin, bir yere ait olmayı beceremeyen, hiçbir fotoğrafta çıkmayanların veda şiiri. ne gerek vardı imla kurallarına, oysa bir hayalet gibi geçip gittiğimiz yaşamda darmadağınık bir şeydi yalnızlık. hani yaşar kemal ince memed kitabında yazmış ya; "demir olsam çürürdüm, toprak oldum dayandım." diye işte toprak olayım derken bataklığa dönüşmenin şiiridir bu. hiç anlamam şairler nasıl hiç tanımadıkları insanları, hiç parçası olmadıkları hayatları cümlelerinde bu kadar net anlatır. turgut uyar beni hiç bilmez ama bu şiir beni tanıyor benim onu tanıdığım gibi.
kısacık yoğun bir akşam
herkesin yüzünün bir anıya karıştığı
yoğun bir akşam
bana bir memur gibi davrandılar hastanelerde
ve bir intihar üstüne söylenti
bütün kıyıları dolaştı durdu
kısacık bir akşam
kısacık serin bir akşam
kelebeklerin atlarla yarıştığı
yoğun bir akşam
bazı mektuplar damgalandı postanelerde
oturuldu bir takım şarkılar söylendi
bir adam bir kadının kapısını vurdu
kısacık bir akşam
neyi söylesem bir kahramanlıktı
içinde azıcık buluştuğumuz
bir bulutla bir kağıt peçete arasında
kısacık yoğun bir akşam
şaşırdım hüznümü nerelere bıraksam
bir yanda kasıklarımın sarsılmaz gücü ve
kısacık yoğun bir akşam
her şey bir unutkanlıktı
arada bir deliler gibi kavuştuğumuz
tüfekle vurulmuş bir parsın yarasında
kısacık yoğun bir akşam
biliyordum bir soğuktu nereye varsam
bir yanımda bir el bir yanda vazgeçilmez bir sancı ve
kısacık yoğun bir akşam.
kim karıştırdı gerçekliğine
yaşadığım sonsuzluğun
ve oturuldu bir takım şeyler söylendi
imla kurallarıyla mutsuzluk üstüne
kısacık bir akşam
duraladım ne yapsam
kim karıştırdı gerçekliğine
su terazilerindeki ensizliğin
ve fotoğraflar çekildi ben çıkmadım herkes eğlendi
araba vapurlarıyla denizsizlik üstüne
kısacık bir akşam
o kadar kısa ki bir akşam
yüzümü suyun ardında buldum
kıyılar bu yüzdendir öyle dediler
kısacık yoğun bir akşam
serin bir akşam öyle söylediler...
kısacık yoğun bir akşam
herkesin yüzünün bir anıya karıştığı
yoğun bir akşam
bana bir memur gibi davrandılar hastanelerde
ve bir intihar üstüne söylenti
bütün kıyıları dolaştı durdu
kısacık bir akşam
kısacık serin bir akşam
kelebeklerin atlarla yarıştığı
yoğun bir akşam
bazı mektuplar damgalandı postanelerde
oturuldu bir takım şarkılar söylendi
bir adam bir kadının kapısını vurdu
kısacık bir akşam
neyi söylesem bir kahramanlıktı
içinde azıcık buluştuğumuz
bir bulutla bir kağıt peçete arasında
kısacık yoğun bir akşam
şaşırdım hüznümü nerelere bıraksam
bir yanda kasıklarımın sarsılmaz gücü ve
kısacık yoğun bir akşam
her şey bir unutkanlıktı
arada bir deliler gibi kavuştuğumuz
tüfekle vurulmuş bir parsın yarasında
kısacık yoğun bir akşam
biliyordum bir soğuktu nereye varsam
bir yanımda bir el bir yanda vazgeçilmez bir sancı ve
kısacık yoğun bir akşam.
kim karıştırdı gerçekliğine
yaşadığım sonsuzluğun
ve oturuldu bir takım şeyler söylendi
imla kurallarıyla mutsuzluk üstüne
kısacık bir akşam
duraladım ne yapsam
kim karıştırdı gerçekliğine
su terazilerindeki ensizliğin
ve fotoğraflar çekildi ben çıkmadım herkes eğlendi
araba vapurlarıyla denizsizlik üstüne
kısacık bir akşam
o kadar kısa ki bir akşam
yüzümü suyun ardında buldum
kıyılar bu yüzdendir öyle dediler
kısacık yoğun bir akşam
serin bir akşam öyle söylediler...
devamını gör...
hayatının sonuna kadar tek bir kitap okuma şansın olsaydı
nutuk olurdu. ümitsizliğe ve karamsarlığa düştüğümde atamın geçtiği yolları görmek için. onu hep daha iyi anlamak için...
peki siz ne okurdunuz?
peki siz ne okurdunuz?
devamını gör...
gottlob frege
okunması ve hakkında yazılması en zor filozoflardan biridir frege. analitik felsefenin babası. özetle anlatmak imkansız.
aritmetigin temellerini mantıkta olduğunu söylemiş ve matematik felsefesinde çığır açmıştır. frege kant'ın matematik ve mantık anlayışının bir antitezidir. matematik ve matematik nesnelerin insan zihninin ürünü olması fikrini eleştirmesi suretiyle analitik felsefenin yolunu açmıştır. (bkz: sentetik a priori)frege'ye göre kant'ın bu yorumu ''psikolojizm''e sebebiyet vermekte. buradaki psikolojizmi şu anlamdadır: matematik ve mantığın insan zihninde ortaya çıktığını, temellendiğini söyleme hatasına düşmek. kant tabiki zaman ve mekan kavramlarını böyle düşünmedi. ancak buna ihtimal doğurması, frege'yi bir temel bulma çabası içinde 'dil'e itmiş oldu. 'aritmetiğin temelleri' adlı eserinde bu psikolojizme vermiş veriştirmiştir. (yapıkredi yayınları'ndan çıktı bu kitap. ayrıca bülent gözkan'ın harika da bi önsözü var.) öbür yandan cantor'un kümeler teorisi'de matematiğe olan güveni azaltmışken, frege, peano, russell, whitehead gibi amcalar aritmetiği belirli bir mantıksal çerçeveye oturtmaya çalışıyordu.
frege'ye göre matematiksel ve mantıksal nesnelerin sahip oldukları anlamlar ile birlikte varlıklarını yalnızca analitik a priori önermeler zemininden almak durumundalardı. hatta bunun çözümü için yazdığı ''aritmetiğin temelleri'' adlı eserini, bertrand russell'ın bulduğu paradoksla(bkz: russell paradoksu)yeniden yapılandırmak zorunda kalmıştır. çünkü kurduğu sistem daha temelden çökmüştür. hatta frege'nin kitabı tamamlamasına az kaldığı sırada russell'dan mektup gelmiş ve içinde bu paradokstan söz etmekteymiş. adamın anasına sövseler bu kadar koymaz. bi mektup, bi paradoks bütün her şeye baştan başlatmış.
evet devam ediyoruz, frege'nin sorusu şudur : eğer matematik ve mantık nesneleri, aralarındaki yasalarla birlikte insan zihninin ortaya çıkardığı şeyler değillerse, bu durumda sahip oldukları anlamlara nasıl ve nerede sahip oluyorlar? bu platon'un sorduğu soruyla temelde aynıdır ancak bağlamları farklıdır. (hatta bu sebeple bir diğer matematikçi alfred north whitehead bütün felsefe tarihinin platon'a düşülmüş dipnotlardan başka bir şey olmadığını söylemiştir. ) frege'nin bu sorulara yanıt ararken karşılaştığı, aritmetiğin nesnel temellerinin formel dil üzerinden elde edilmesi sürecinde ortaya çıkan ‘anlam sorunu'nu, anlam ile öznel tasarım arasında ayrım yaparak çözmeye çalışır. amacı anlamın nesnelliğini kurtarmaktır. dolayısıyla nesnelliğin ve nesnel yapıdaki aritmetik nesnelerin temellerini, zihinsel ve olgusal olanın dışındaki uzam-zaman dışı bir düşünceler aleminde konumlandırmıştır.
aslında frege'yle beraber anlatılması gereken bir husserl gerçeği var ama onu da sonraya bırakalım.
aritmetigin temellerini mantıkta olduğunu söylemiş ve matematik felsefesinde çığır açmıştır. frege kant'ın matematik ve mantık anlayışının bir antitezidir. matematik ve matematik nesnelerin insan zihninin ürünü olması fikrini eleştirmesi suretiyle analitik felsefenin yolunu açmıştır. (bkz: sentetik a priori)frege'ye göre kant'ın bu yorumu ''psikolojizm''e sebebiyet vermekte. buradaki psikolojizmi şu anlamdadır: matematik ve mantığın insan zihninde ortaya çıktığını, temellendiğini söyleme hatasına düşmek. kant tabiki zaman ve mekan kavramlarını böyle düşünmedi. ancak buna ihtimal doğurması, frege'yi bir temel bulma çabası içinde 'dil'e itmiş oldu. 'aritmetiğin temelleri' adlı eserinde bu psikolojizme vermiş veriştirmiştir. (yapıkredi yayınları'ndan çıktı bu kitap. ayrıca bülent gözkan'ın harika da bi önsözü var.) öbür yandan cantor'un kümeler teorisi'de matematiğe olan güveni azaltmışken, frege, peano, russell, whitehead gibi amcalar aritmetiği belirli bir mantıksal çerçeveye oturtmaya çalışıyordu.
frege'ye göre matematiksel ve mantıksal nesnelerin sahip oldukları anlamlar ile birlikte varlıklarını yalnızca analitik a priori önermeler zemininden almak durumundalardı. hatta bunun çözümü için yazdığı ''aritmetiğin temelleri'' adlı eserini, bertrand russell'ın bulduğu paradoksla(bkz: russell paradoksu)yeniden yapılandırmak zorunda kalmıştır. çünkü kurduğu sistem daha temelden çökmüştür. hatta frege'nin kitabı tamamlamasına az kaldığı sırada russell'dan mektup gelmiş ve içinde bu paradokstan söz etmekteymiş. adamın anasına sövseler bu kadar koymaz. bi mektup, bi paradoks bütün her şeye baştan başlatmış.
evet devam ediyoruz, frege'nin sorusu şudur : eğer matematik ve mantık nesneleri, aralarındaki yasalarla birlikte insan zihninin ortaya çıkardığı şeyler değillerse, bu durumda sahip oldukları anlamlara nasıl ve nerede sahip oluyorlar? bu platon'un sorduğu soruyla temelde aynıdır ancak bağlamları farklıdır. (hatta bu sebeple bir diğer matematikçi alfred north whitehead bütün felsefe tarihinin platon'a düşülmüş dipnotlardan başka bir şey olmadığını söylemiştir. ) frege'nin bu sorulara yanıt ararken karşılaştığı, aritmetiğin nesnel temellerinin formel dil üzerinden elde edilmesi sürecinde ortaya çıkan ‘anlam sorunu'nu, anlam ile öznel tasarım arasında ayrım yaparak çözmeye çalışır. amacı anlamın nesnelliğini kurtarmaktır. dolayısıyla nesnelliğin ve nesnel yapıdaki aritmetik nesnelerin temellerini, zihinsel ve olgusal olanın dışındaki uzam-zaman dışı bir düşünceler aleminde konumlandırmıştır.
aslında frege'yle beraber anlatılması gereken bir husserl gerçeği var ama onu da sonraya bırakalım.
devamını gör...
ne kavgam bitti ne sevdam
atanamamış lucifer.
devamını gör...
hem seks hem miting esnasında söylenebilecek sözler
(bkz: durmak yok yola devam)
devamını gör...
kapitone çoklu evren modeli
teorik fizikçi brian greene tarafından tanımlanan çoklu evren modellerinden biri.
bunu anlamak için şöyle bir örnek düşünebilirsiniz;
farz edin ki alışveriş yapmayı seven ölümsüz birisiniz. 500 tane pantolonunuz, 500 tane tişörtünüz ve 500 çift ayakkabınız var. sonsuz hayatınız boyunca, her gün bunları farklı şekilde kombinasyonlarla giydiğinizi farz edin. gün gelecek, tüm kombinasyonları mutlaka en az 1 kez giymiş olacaksınız ve o günden itibaren yapacağınız her kombinasyon, öncekilerin tekrarı olmaya başlayacak.
yani elinizde sınırlı sayıda "parçacık" ve sonsuz bir "evren" olsaydı, bu evrende oluşturacağınız, parçacıkların bir araya gelmesiyle ortaya çıkan her kombinasyon, yani her cisim, bir yerden sonra birbirinin tekrarı olurdu. sonuçta elinizde, sonsuz sayıda tekrar eden belirli sayıda evrenler olurdu.
kapitone dediğimiz şey normalde bir kumaş ve dikiş çeşididir:

görselin kaynağı
burada bahsi geçen evrenleri de, bu dikişteki yuvarlak düğmeler gibi düşünebilirsiniz. her bir düğme, bir evreni sembolize ediyor. evrenin tamamını göremediğimiz ve birçok şey bizim kozmik ufkumuzun ötesinde kaldığı için bu şekilde bir yapıya ilişkin herhangi bir gözlem yapma şansımız yok. bu evrenler arasında iletişim kurmak da pek mümkün değil. greene'e göre mümkün olabilecek tek iletişim, sadece herhangi 2 evrenin birbirine en yakın olan bölgelerinde mümkün olabilir.
bunu anlamak için şöyle bir örnek düşünebilirsiniz;
farz edin ki alışveriş yapmayı seven ölümsüz birisiniz. 500 tane pantolonunuz, 500 tane tişörtünüz ve 500 çift ayakkabınız var. sonsuz hayatınız boyunca, her gün bunları farklı şekilde kombinasyonlarla giydiğinizi farz edin. gün gelecek, tüm kombinasyonları mutlaka en az 1 kez giymiş olacaksınız ve o günden itibaren yapacağınız her kombinasyon, öncekilerin tekrarı olmaya başlayacak.
yani elinizde sınırlı sayıda "parçacık" ve sonsuz bir "evren" olsaydı, bu evrende oluşturacağınız, parçacıkların bir araya gelmesiyle ortaya çıkan her kombinasyon, yani her cisim, bir yerden sonra birbirinin tekrarı olurdu. sonuçta elinizde, sonsuz sayıda tekrar eden belirli sayıda evrenler olurdu.
kapitone dediğimiz şey normalde bir kumaş ve dikiş çeşididir:

görselin kaynağı
burada bahsi geçen evrenleri de, bu dikişteki yuvarlak düğmeler gibi düşünebilirsiniz. her bir düğme, bir evreni sembolize ediyor. evrenin tamamını göremediğimiz ve birçok şey bizim kozmik ufkumuzun ötesinde kaldığı için bu şekilde bir yapıya ilişkin herhangi bir gözlem yapma şansımız yok. bu evrenler arasında iletişim kurmak da pek mümkün değil. greene'e göre mümkün olabilecek tek iletişim, sadece herhangi 2 evrenin birbirine en yakın olan bölgelerinde mümkün olabilir.
devamını gör...
namaz
kılındığı taktirde nasıl olduğu bilinmeksizin hayatı düzen sokan sonsuz huzur veren ibadet türü
devamını gör...
tartışmayı bilmeyen insan
üslup her şeydir. üslubu iyi olmayan bir insanla tartışırken 5 dakika geçmeden küfürler hakaretler havada uçuşmaya başlayabilir. bu yüzden asla yaklaşmamanız gereken insan tiplemelerinden birisidir.
devamını gör...
diş fırçalarken evin içinde dolaşmak
o esnada banyoyu aile üyelerinden birine kaptırırsanız ağızda oluşan köpüklerle birlikte öğürerek evin içinde depar atmanızla sonuçlanacak olan eylemdir.
devamını gör...
rölik
hristiyanlıkta isa, aziz veya azizelerle alakalı ya da onlardan geriye kalan kutsal eşyalar, kutsal parçalar ve kutsal kemikleri ifade eden kelimedir. röliker adı verilen kutularda, yerlerde saklanmaktadırlar.
katakomblarda saklanmamasının, bulundurulmamasının sebebinin bu parçalara kutsallık atfedilmesi olduğunu düşünüyorum. katakombu kim ne yapsın gösteriş varken?
katakomblarda saklanmamasının, bulundurulmamasının sebebinin bu parçalara kutsallık atfedilmesi olduğunu düşünüyorum. katakombu kim ne yapsın gösteriş varken?
devamını gör...
halk neden ayaklanmıyor sorunsalı
"yoksullar bodrumlarında atom bombası yapmayı öğrenene kadar geri kalanımızın sorunu yoktu."
der hiç sevmediğim yazar charles bukowski, hiç sevmediğim bir kitabında.
der hiç sevmediğim yazar charles bukowski, hiç sevmediğim bir kitabında.
devamını gör...
anın fotoğrafı
sanırım iki saat kadar olmuştur kendimi buraya atalı. nasıl buraya geldim onu da hatırlamıyorum ya, neyse...
aldım elime kalemimi kağıdımı, yaktım sigaramı, ucunda kıvılcımı. arkada iki abi, çöpleri topluyorlar. sohbetlerini duyuyorum bir yandan. biri bilmediğim bir şarkıyı mırıldanırken diğeri ağzında geveliyor bir şeyleri. söylenir gibi bir hali var ama tam da çözemedim.
boş sayfaya kalemim değer değmez döküldü iki üç anlamsız kelime. sonucu bir şeye benzemedi de, amaaan boşver...
üzerimde bir garip sakinlik. kıyamet kopsa, dünya yansa kalemimi ve kağıdımı bırakmayacağım neredeyse. derken bir kedi geldi sokuldu bacaklarıma. sürtündü de sürtündü. sonra atladı kucağıma yattı, sevdirdi kendini biraz. bir süre sonra sıkılmış olsa gerek ki kaldırdı kafasını, gözlerimin en içine baktı. o an çok merak ettim biliyor musunuz? gözlerimin içinde görüp de gittiği şey neydi diye. öyle bir baktı ki o büyük gözleriyle, ayıramadım gözlerimi gözlerinden. baktı, baktı... ne kadar baktı bilmiyorum, hatırlamıyorum daha doğrusu. sonra kaldırdı götünü, aldı başını gitti. o gitti, ben bir sigara daha yaktım, kalemim sustu, şiirler bitti.
kısacası gitti,gitti ve bitti...

aldım elime kalemimi kağıdımı, yaktım sigaramı, ucunda kıvılcımı. arkada iki abi, çöpleri topluyorlar. sohbetlerini duyuyorum bir yandan. biri bilmediğim bir şarkıyı mırıldanırken diğeri ağzında geveliyor bir şeyleri. söylenir gibi bir hali var ama tam da çözemedim.
boş sayfaya kalemim değer değmez döküldü iki üç anlamsız kelime. sonucu bir şeye benzemedi de, amaaan boşver...
üzerimde bir garip sakinlik. kıyamet kopsa, dünya yansa kalemimi ve kağıdımı bırakmayacağım neredeyse. derken bir kedi geldi sokuldu bacaklarıma. sürtündü de sürtündü. sonra atladı kucağıma yattı, sevdirdi kendini biraz. bir süre sonra sıkılmış olsa gerek ki kaldırdı kafasını, gözlerimin en içine baktı. o an çok merak ettim biliyor musunuz? gözlerimin içinde görüp de gittiği şey neydi diye. öyle bir baktı ki o büyük gözleriyle, ayıramadım gözlerimi gözlerinden. baktı, baktı... ne kadar baktı bilmiyorum, hatırlamıyorum daha doğrusu. sonra kaldırdı götünü, aldı başını gitti. o gitti, ben bir sigara daha yaktım, kalemim sustu, şiirler bitti.
kısacası gitti,gitti ve bitti...

devamını gör...
kitap okurken ağlayan insan
okuduklarını zihninde yaşayan, yüreğinde hisseden insandır.
devamını gör...
türklerin uzaya gittiğinde yapacakları ilk iş
cemaat ve tarikat kurma işlerinde öne çıkacakları kesin..
bir kaç sene içinde yolsuzlukta zirveye oynarlar.
kadın cinayetleri oraya taşınır. napacaklar başka.
bir kaç sene içinde yolsuzlukta zirveye oynarlar.
kadın cinayetleri oraya taşınır. napacaklar başka.
devamını gör...
adnan menderes
iktidara gelene kadar mazlumu oynayan, iktidara geldikten sonra muhalifi olan herkese zulm eden eski devrik başbakan.
birini hatırlattı mı size ?
birini hatırlattı mı size ?
devamını gör...
elon musk
neden bu kadar övüldüğüne akıl sır erdiremediğim zengin bir teknoloji simsarı. elini attığı her alanda tekel olmak istiyor. insanlarla açık açık dalga geçiyor. barış özcan gibi tipler öve öve bitiremediği için mi bilmiyorum ama resmen kamuoyu yaratmış durumda.
herkes çok seviyor ama ben korkuyorum bu adamdan. otokratik bir devletten daha çok korktuğum bir şey varsa o da bir şirket tarafından yönetilmektir. dünyadaki interneti, ulaşım yöntemlerini, enerjiyi, günü gelince bir başka gezegeni, faaliyet gösterdiği tüm alanlarda her şeyi tek başına ele geçirmeye çalışıyor. uzay sevdası, ilerigörüşlülük diye pazarladığı şey uzayda bir başka gezegende madencilik faaliyeti yapma amacından çok daha fazlasını taşımıyor. nat geo'nun mars dizisinde işlediği konu çok uzağımızda değil.
örneğin starlink projesi yakın gelecekte dünyadan baktığımız gökyüzünü tamamen değiştirebilecek bir proje. milyarlarca yıldır aynı olan, her gün uyandığımızda gözümüzü çevirdiğimiz göğün bu halini belki bizim çocuklarımız bilemeyecek. uzayın derinliklerini keşfetmek için yıllardır çalışan birçok dünya teleskobunun sonunu getirecek. bu küçük örnek bile bilimsel gelişmelerin önünü açan mükemmel insan portresinin ne kadar yanıltıcı olduğunu anlatıyor bence.
kendisi resmen filmin sonuna kadar iyi sanılan ama sonra aslında dünyayı yok etmek için uzaylılarla işbirliği yaptığı ortaya çıkan adi bir hollywood filmi villainı.
herkes çok seviyor ama ben korkuyorum bu adamdan. otokratik bir devletten daha çok korktuğum bir şey varsa o da bir şirket tarafından yönetilmektir. dünyadaki interneti, ulaşım yöntemlerini, enerjiyi, günü gelince bir başka gezegeni, faaliyet gösterdiği tüm alanlarda her şeyi tek başına ele geçirmeye çalışıyor. uzay sevdası, ilerigörüşlülük diye pazarladığı şey uzayda bir başka gezegende madencilik faaliyeti yapma amacından çok daha fazlasını taşımıyor. nat geo'nun mars dizisinde işlediği konu çok uzağımızda değil.
örneğin starlink projesi yakın gelecekte dünyadan baktığımız gökyüzünü tamamen değiştirebilecek bir proje. milyarlarca yıldır aynı olan, her gün uyandığımızda gözümüzü çevirdiğimiz göğün bu halini belki bizim çocuklarımız bilemeyecek. uzayın derinliklerini keşfetmek için yıllardır çalışan birçok dünya teleskobunun sonunu getirecek. bu küçük örnek bile bilimsel gelişmelerin önünü açan mükemmel insan portresinin ne kadar yanıltıcı olduğunu anlatıyor bence.
kendisi resmen filmin sonuna kadar iyi sanılan ama sonra aslında dünyayı yok etmek için uzaylılarla işbirliği yaptığı ortaya çıkan adi bir hollywood filmi villainı.
devamını gör...
çok şey yapmak isteyip hiçbir şey yapamamak
içine düştüğüm hazin durum. bir çeşit motivasyon kaybı. hevessizlik. anlamsızlık.
devamını gör...
