arkadaşın ölmesi
cuma günü akşam mesai çıkışı güle oynaya "pazartesi görüşürüz" deyip de pazar günü cenazesine katılmaktır.
ne kadar acıdır. ne kadar zordur yaşayan bilir.
ne kadar acıdır. ne kadar zordur yaşayan bilir.
devamını gör...
joe gargery
charles dickens'in, büyük umutlar romanının karakterlerinden biridir.
romanın kahramanı philip'in (namı diğer pip'in) ablasının eşidir. köyde demircilik yapar.
yetim pip'e ablası ile birlikte bakmaktan mutluluk duyar. kendisine göre oldukça küçük olan pip'i en yakın arkadaşı seçebilecek kadar egosuzdur.
pip'in ablası asabi bir kişiliktir. joe ise uysalın uysalı, temizin temizidir. kendisini siper ederek, pip'i ablasının hışmından her daim korumuştur.
pip'in hayalleri vardır. bu fakir köyden kurtularak, zengin bir yaşam sürmek ister. ve bir şekilde bu amacına ulaşır.
joe bu konuda da pip'i destekler. hem de pip'in bu köyü, köyde yaşayan insanları küçümsemesine rağmen. ondan ayrılacağı için, içten içe çok üzülür ama pip'e hiç belli etmez. pip için joe'yi arkada bırakıp gitmek hiç zor olmamıştır.
pip hayallerine kavuşur. zengin biri olarak londra'da yaşamaya başlar. joe, onu arada ziyarete gelir. pip bu ziyaretlerden rahatsız olmaya başlar. artık joe'yi basit sıradan ve fakir biri olarak görmeye başlamıştır. joe'nin kalbini fena kırar.
bir süre sonra işler ters gitmeye başlar pip açısından. bunun üzerine pip hastalanır. ona bakan kişi ise yine joe'dir.
joe gargery edebiyatta hoşgörünün kitabını yazmış bir karakterdir. o bir direnendir. insanların tüm ikiyüzlülüğüne, tüm kötülüklerine rağmen kendini bozmayan, macide gibi içindeki şeytana yenilmeyen, yüce gönüllü aleksey fyodoroviç karamazov (namıdiğer alyoşa) gibi hayran olunası bir karakterdir.
romanın kahramanı philip'in (namı diğer pip'in) ablasının eşidir. köyde demircilik yapar.
yetim pip'e ablası ile birlikte bakmaktan mutluluk duyar. kendisine göre oldukça küçük olan pip'i en yakın arkadaşı seçebilecek kadar egosuzdur.
pip'in ablası asabi bir kişiliktir. joe ise uysalın uysalı, temizin temizidir. kendisini siper ederek, pip'i ablasının hışmından her daim korumuştur.
pip'in hayalleri vardır. bu fakir köyden kurtularak, zengin bir yaşam sürmek ister. ve bir şekilde bu amacına ulaşır.
joe bu konuda da pip'i destekler. hem de pip'in bu köyü, köyde yaşayan insanları küçümsemesine rağmen. ondan ayrılacağı için, içten içe çok üzülür ama pip'e hiç belli etmez. pip için joe'yi arkada bırakıp gitmek hiç zor olmamıştır.
pip hayallerine kavuşur. zengin biri olarak londra'da yaşamaya başlar. joe, onu arada ziyarete gelir. pip bu ziyaretlerden rahatsız olmaya başlar. artık joe'yi basit sıradan ve fakir biri olarak görmeye başlamıştır. joe'nin kalbini fena kırar.
bir süre sonra işler ters gitmeye başlar pip açısından. bunun üzerine pip hastalanır. ona bakan kişi ise yine joe'dir.
joe gargery edebiyatta hoşgörünün kitabını yazmış bir karakterdir. o bir direnendir. insanların tüm ikiyüzlülüğüne, tüm kötülüklerine rağmen kendini bozmayan, macide gibi içindeki şeytana yenilmeyen, yüce gönüllü aleksey fyodoroviç karamazov (namıdiğer alyoşa) gibi hayran olunası bir karakterdir.
devamını gör...
elmalı çocuk istismarı davası
istismar davalarından bir şey çıkmayacağı bunun için teşebbüste bulunulmaması gerektiği alt mesajı içeren hukuk(!) kararı inanılır gibi değil.
bu müsveddeler ve benzerlerinden yüzlercesi olduğunu tahmin edebiliyorum, can çıkmadıkça altından kalkılamayacak travmaları yaratanların hiç olmazsa cezai bir sorumluluklarının olması, bu ve bunun gibi sapkın yapıları caydırması açısından adaletin işlemesini istiyoruz. ama bizler için tek yöntem olarak sosyal medya sesimizi duyurmak bırakıldı.yazıp çizip kendimizce paylaşımlar yaparak bilinçlendirme gücümüz. ama her zaman olduğu gibi, asıl görmesi gerekenlerin kafalarını çevirdiği paylaşımlar bunlar.adalet okumadım,yalnızca bildiğim anayasa.hakim kararlarının hem anayasaya hem de toplumsal vicdana uymadığını görebiliyorum. o halde neden bu kararlar? kadını korumayan,çocuğu korumayan kararları kimler alıyor? bunlar da mı dış mihrak allah aşkına.belki de soru çalarak geldikleri koltuklarında ona buna borçlu, ondan bundan çekinip ürkerek yaşayıp gidiyorlar!verdikleri kararlarla şiddet ve cinsel suçlar istismarlar artıyor, neden???
yüreğim yanıyor, bunlar nasıl aramızda dolaşabiliyorlar? hak edene hak ettiği cezayı vermeyen o suça ortak değil midir?
bu müsveddeler ve benzerlerinden yüzlercesi olduğunu tahmin edebiliyorum, can çıkmadıkça altından kalkılamayacak travmaları yaratanların hiç olmazsa cezai bir sorumluluklarının olması, bu ve bunun gibi sapkın yapıları caydırması açısından adaletin işlemesini istiyoruz. ama bizler için tek yöntem olarak sosyal medya sesimizi duyurmak bırakıldı.yazıp çizip kendimizce paylaşımlar yaparak bilinçlendirme gücümüz. ama her zaman olduğu gibi, asıl görmesi gerekenlerin kafalarını çevirdiği paylaşımlar bunlar.adalet okumadım,yalnızca bildiğim anayasa.hakim kararlarının hem anayasaya hem de toplumsal vicdana uymadığını görebiliyorum. o halde neden bu kararlar? kadını korumayan,çocuğu korumayan kararları kimler alıyor? bunlar da mı dış mihrak allah aşkına.belki de soru çalarak geldikleri koltuklarında ona buna borçlu, ondan bundan çekinip ürkerek yaşayıp gidiyorlar!verdikleri kararlarla şiddet ve cinsel suçlar istismarlar artıyor, neden???
yüreğim yanıyor, bunlar nasıl aramızda dolaşabiliyorlar? hak edene hak ettiği cezayı vermeyen o suça ortak değil midir?
devamını gör...
inançsızlara hemen ateist damgası yapıştırmak
toplumda bulunan çok gıcık olduğum davranış*.bak güzel kardeşim bir sürü inançsızlık çeşidi var.kısaca özetlemek gerekirse:
ateizm: tanrı yoktur. dolayısı ile dinler de yalandır.
deizm:tanrı vardır fakat dinler yalandır.
agnostisizm: tanrının varlığı insan tarafından bilinemez.
panteizm: evrenin kendisi tanrıdır.
apateizm: tanrı var ya da yok çok ta nickimde!
daha var ama bunları bilsen yeter. hepsinin ortak yönü cehennemde yanacak olması.*
(bkz: ateşimiz bol olsun)
ateizm: tanrı yoktur. dolayısı ile dinler de yalandır.
deizm:tanrı vardır fakat dinler yalandır.
agnostisizm: tanrının varlığı insan tarafından bilinemez.
panteizm: evrenin kendisi tanrıdır.
apateizm: tanrı var ya da yok çok ta nickimde!
daha var ama bunları bilsen yeter. hepsinin ortak yönü cehennemde yanacak olması.*
(bkz: ateşimiz bol olsun)
devamını gör...
nietzsche’nin nihilist olduğunun zannedilmesi
#1185564 nolu tanım bugün bizi güzel yerlere sürüklemiştir. pos bıyıklımızın ne düşündüğü neyi savunduğu konumuz olmuştur. bu beni ayrıca sevindirdi.
bir de buradan bakalım;
nietzsche, nihilizmi bir yıkım olarak görmesinin yanı sıra, bir fırsat olarak da değerlendirmiştir.
çünkü nihilizmle birlikte “tanrı ölmüş” ve tüm batı metafiziğinin geleneksel ahlakı çökmüştür.
bu nedenle geriye hiçbir değer kalmamış ve kişi için kendisinin yaratabileceği yeni değerler söz konusu olmuştur. işte bu noktada nietzsche’nin bir nihilist olabileceği akla gelir. ancak kanımızca nietzsche şimdiye değin yaratılan değerleri kabul etmeyerek, batı metafizik anlayışını ve hristiyan ahlakını reddederek, aktif nihilizme ulaşmış ve yeni değerler üreterek nihilizmi aşmıştır. niçe nihilizmi aşmıştır
hem varoluşa karşı durur hem varoluşu reddededer. nietszche ne yapmak ister?
nihilizm'in iki anlamı vardır:
birinci anlam hiçlik değeri.
ikinci anlam bir tepkiyi ifade eder.
nietszche ,yaşama ilişkin bir değerin yeniden yorumlanması için nihilizm'den yardım almıştır sadece.
bir de buradan bakalım;
nietzsche, nihilizmi bir yıkım olarak görmesinin yanı sıra, bir fırsat olarak da değerlendirmiştir.
çünkü nihilizmle birlikte “tanrı ölmüş” ve tüm batı metafiziğinin geleneksel ahlakı çökmüştür.
bu nedenle geriye hiçbir değer kalmamış ve kişi için kendisinin yaratabileceği yeni değerler söz konusu olmuştur. işte bu noktada nietzsche’nin bir nihilist olabileceği akla gelir. ancak kanımızca nietzsche şimdiye değin yaratılan değerleri kabul etmeyerek, batı metafizik anlayışını ve hristiyan ahlakını reddederek, aktif nihilizme ulaşmış ve yeni değerler üreterek nihilizmi aşmıştır. niçe nihilizmi aşmıştır
hem varoluşa karşı durur hem varoluşu reddededer. nietszche ne yapmak ister?
nihilizm'in iki anlamı vardır:
birinci anlam hiçlik değeri.
ikinci anlam bir tepkiyi ifade eder.
nietszche ,yaşama ilişkin bir değerin yeniden yorumlanması için nihilizm'den yardım almıştır sadece.
devamını gör...
exxen'e üye olamayacak kadar fakir olmak
fakir değil zeki olmaktır.
düşünsene görmek istemediğim tüm insanları bir araya toplamak için bir adam çıktı ve 900 milyon basıp resmen youtube'u çöp olmaktan kurtardı! bence youtube acun'a her ay düzenli para vermeli isimlerini temize çıkardığı için.
düşünsene görmek istemediğim tüm insanları bir araya toplamak için bir adam çıktı ve 900 milyon basıp resmen youtube'u çöp olmaktan kurtardı! bence youtube acun'a her ay düzenli para vermeli isimlerini temize çıkardığı için.
devamını gör...
normal sözlük'teki en iyi kapak fotoğrafı
şu ana kadar 9 adet ''en iyi kapak fotoğrafı bendedir" iddiası ortaya atılmış olup, sayının gittikçe artacağından endişe edilmektedir.
devamını gör...
siz öğrenci misiniz yoksa terörist mi
kimsenin rektör odası bastığı falan yok, istenseydi çoktan basılmıştı. bilip bilmede haber paylaşıyorsunuz. sizin o sözde dediğiniz öğrenciler ülkenin en iyileri hatırlatırım, misafir olarak bile giremeyeceğiniz bir yere laf etmeyin bence.
devamını gör...
ucuz kitap bulma yöntemleri
ikinci el kitap satılabilen her yerde.
devamını gör...
kadınları anlamak
en az erkekleri anlamak kadar namümkün olan durum.
devamını gör...
engelli çocuğu kafese kapatmak
çocuğun kafasının kafese sıkışarak vefat etmesiyle sonuçlanmıştır. buradan
antalya’nın manavgat ilçesinde ailesiyle yaşayan ve geçirdiği rahatsızlık sonrasında 3 yaşından bu yana zihinsel engelli olan hafize bakır, iddialara göre sürekli kendine zarar vermeye başladı.
hafize bakır, kendisine zarar verdiği iddiasıyla ailesi tarafından 1,5 metre yüksekliğinde demir kafese kapatıldı. babası osman bakır bugün saat 11.00 sıralarında hafize bakır’ı, kafesin üst kısmındaki demire başı sıkışmış halde buldu.
haber verilmesi üzerine olay yerine jandarma ve sağlık ekipleri sevk edildi. yapılan incelemede hafize bakır’ın yaşamını yitirdiğini belirledi.
hafize bakır’ın cenazesi kesin ölüm sebebinin belirlenmesi amacıyla antalya adli tıp kurumu’na gönderildi. olayla ilgili inceleme başlatıldı.
antalya’nın manavgat ilçesinde ailesiyle yaşayan ve geçirdiği rahatsızlık sonrasında 3 yaşından bu yana zihinsel engelli olan hafize bakır, iddialara göre sürekli kendine zarar vermeye başladı.
hafize bakır, kendisine zarar verdiği iddiasıyla ailesi tarafından 1,5 metre yüksekliğinde demir kafese kapatıldı. babası osman bakır bugün saat 11.00 sıralarında hafize bakır’ı, kafesin üst kısmındaki demire başı sıkışmış halde buldu.
haber verilmesi üzerine olay yerine jandarma ve sağlık ekipleri sevk edildi. yapılan incelemede hafize bakır’ın yaşamını yitirdiğini belirledi.
hafize bakır’ın cenazesi kesin ölüm sebebinin belirlenmesi amacıyla antalya adli tıp kurumu’na gönderildi. olayla ilgili inceleme başlatıldı.
devamını gör...
pfizer çalışanlarının itiraflarının ifşa edilmesi
bir immünolog adayı olarak size biraz bilgi vereyim konuyla ilgili. malum, "okumuş insan halkın yanındadır". şimdi öncelikle aşı ve monoklonal antikor (mab) teknolojisi üzerine biraz bahsedeyim.
aşı, vücuda bir etkenin birebir canlı halini vererek size bağışıklık kazandırabilir. bağışıklık kazandırmak nedir en son anlatayım. bunu yaparken tabi patojeni (mikrobu yani) direkt alıp zart diye vermiyoruz. daha güçsüz, daha zayıf halini veririz. ama sonuçta canlıdır, bağışıklık sisteminden kaçmaya çalışır, hücreye girer enfekte eder, çoğalır, dikkat çeker, zaten zebellah gibi kocaman bir yapıdır ve bağışıklık sistemi asla gözden kaçırmaz. örnek: kkk aşısı (kızamık/kızamıkçık/kabakulak), oral polio (ağızdan yapılan çocuk felci), tüberküloz (verem).
mesela tbc (tüberküloz) aşısını anlatayım. tüberküloz etkeni (tüberküloza sebep olan) bakterinin adı mycobacterium tuberculosis. biz aşıda mycobacterium bovis diye başka bir bakteri veririz. aynı aileden kuzenler bunlar, ama bovis verem tablosu yapmaz (ya da biz yapmayacağını düşünürüz. bazen işler yolunda gitmez ve yapabilir) (sağlıklıysanız rahatsız olmayın. altta yatan bir bağışıklık yetmezliğiniz yoksa, baskılayıcı ilaç kullanmıyorsanız, kemo/radyoterapi gibi ağır antikanser tedaviniz yoksa, organ nakli geçirmediyseniz, hiv değilseniz, çocuk veya yaşlı değilseniz size birşey olmaz. rahat olun). bu mycobacterium ailesi garip bir bakteri ailesi. yüzeylerinde bağışıklık sistemimizin çok seveceği muhteşem yapılar var, bunları tanıyıp bunlara karşı antikor oluşturmaya bayılır bağışıklık sistemimiz. m. boviste olan şeyler m. tuberculosis'te de var, o yüzden hastalık yapmayan versiyonu verip vücuda bu yapıları tanıtıp m. tuberculosis ile karşılaştığında vücuda neye saldırması gerektiğini öğretmek akıllıca bir yöntem. zira tüberküloz çok bela bir hastalık. tamamen sallıyorum, bakteriyel üsye (üst solunum yolu enfeksiyonu) olduğunuzda aldığınız penisilin grubu antibiyotikleriniz (augmentin veya amoklavin mesela) tüberkülozda kullanılmaz. prospektüs okuyanlarınız için söylüyorum, sadece tüberkülozda kullanılan antibiyotikler var (sadece derken hani genel enfeksiyonlarda kullanılmaz anlamında. linçlemeyin hemen). rifampin mesela. ya da isoniazid gibi tbc enfeksiyonuna özel antibiyotikler var. hani öyle bela bir enfeksiyon, o yüzden diyorum. aşınızı olun, kafanız rahat olsun. akciğerinizi yiyip bitirip oyuk açıp ömür boyu sizi o oyukla yaşatır, her ac grafisinde (röntgen) o oyuk çıkar hekiminizi yerinden hoplatırsınız. gerek yok ne insanlara ne size boşuna acı çektirmeye.
gelelim aşısına. bu m. bovis dediğimiz adam 1901 yılında laboratuvarda kültür edilmeye başlanıyor, 13 yıl ve 231 pasaj sonunda bir bakıyorlar ki bütün virülansını kaybetmiş ve geri kazanamıyor (normalde 1901 yılında ineğin birinden elde edilmiş, inek vereminden izole edilmiş. hastalık etkeniymiş yani). sonra bunu 1921'de bir çocuğa veriyorlar ağızdan, bakıyorlar ki çocuk ölmüyor. diyorlar ki tamam, biz bu işi başardık (eser bilen hatay sandık içi'ne selamlar). sonra zaten patladı gitti (çocuklar duymasın seyyar tayyar'a selamlar).
efendim bakınız bu aşı gördüğünüz üzre yaşayan bir bakteri. herhangi bir hastalık yeteneği kalmamış. 1901'den beri 120 yıl geçmiş, laboratuvarda yaşamaya alışmış bir hede olmuş yani. ama o kadar yıl geçmesine rağmen yüzeyinde bulunan bu bazı şeyler asla kaybolmuyor (hani bizim bağışıklık sistemimizin çok sevdiği şeyler dedim ya, onlar işte. hadi isim verelim, mikolik asit). işte efendim bu yapılar (mikolik asitler) hem m. tuberculosis hem de m. bovis tarafından paylaşıldığı için hastalık yapanı vermek yerine güvenli olanı vermek daha mantıklı. vücudumuz da bu mikolik asit denen naneyi tanıyıp buna karşı antikor oluşturur, gerçek m. tuberculosis bulaştıüı zaman "ben seni tanıyorum lan. gel buraya kaçma, kaçmasana ulan israil dölü" diye üstüne çullanacaktır.
aynı mantıkla yapılan bir diğer aşıdan bu kadar teknik detay vermeden bahsedeyim. vaccinia diye bir virüs var. bunu verip insanı bağışıkladık yıllar boyu, variola diye bir virüse çok benzediği için vaccinia antikorları variola enfeksiyonunda da etkili oldu. yani daha doğrusu biz bunu fark ettik, insanlara variola verip hasta edip bağışıklık kazanmalarını beklemektense güvenli olan yolu seçtik, vaccinia verdik. vaccinia'ya karşı gelişen antikorlar variola'yı da bağladığı için ikisine birden bağışıklık kazanmış oldunuz aslında. halbuki bizim amacımız sadece variola idi, vaccinia şans eseri benzer yapıdaymış, ama iyi ki öyleymiş. m. tuberculosis yerine m. bovis kullanmak gibi. peki bu variola kimdi biliyonuz mu? çiçek hastalığı. biz bunu daha önce de anlatmıştık, açınız okuyunuz lütfen. #1143410
bence canlı aşı nedir anladık. bir sorunumuz kaldığını düşünmüyorum bu konuda. hastalık yapan etken yerine onun benzerini vermek de canlı aşıdır, hastalık yapan adamı alıp laboratuvarda hastalık yapamaz hale sokup vermek de canlı aşıdır. ikinci dediğimin bir riski şu, enterotoksijenik e. coli diye bir bakterimiz var, bunun geliştirilmekte olan da bir aşısı var bu şekilde. ben bunu aldım labda hastalık yapamaz hale soktum kendime enjekte ettim. o bakteri vücuda girince ortamda bulunan diğer bakterilerle konuşacak, onlardan bazı genleri alabilecek, tekrar hastalık yapabilir hale gelebilecek. ama bu riski zaten ortadan kaldırana ya da minimum hale getirene kadar uğraşıyoruz biz laboratuvarlarda. barsaklarda e. coli yok mu, var tabi. aynı tür oldukları için oralardaki e. coli bakterilerinden gen alışverişi yapabilir, aşı yapacağım derken işleri daha kötü hale sokabilirim.
canlı aşının her zaman böyle bir riski var, ama bu şey gibi. türkiye deprem kuşağında bir ülke, her an deprem olabilir. deprem olacak diye ev mi yapmıyoruz, hayır. önlem alıp ona göre yapıyoruz, bazı şanssız binalar yıkılıyor. canlı aşıda da böyle olabilir, ama çok çok çok düşük ihtimaller. zaten yukarıda saydığım insanlardan biri değilseniz (altta yatan bir bağışıklık yetmezliğiniz yoksa, baskılayıcı ilaç kullanmıyorsanız, kemo/radyoterapi gibi ağır antikanser tedaviniz yoksa, organ nakli geçirmediyseniz, hiv değilseniz, çocuk veya yaşlı değilseniz) böyle bir ihtimal yok denecek kadar az, bu saydığım gruba giriyorsanız zaten size canlı aşı yapılmaz. o yüzden organ nakli geçirdiyseniz bu entryden sonra doktora gidip tbc aşısı olmak istiyorum derseniz mutlaka organ naklini de söyleyin. söyleyin ki aşınızı yapmasınlar, ne gittiğiniz hekimin ne benim başım ağrımasın sonra (gerçi siz yalvarsanız da yakarsanız da yapılmaz o aşı da neysssse).
efendim ikinci tür aşımız bu yukarıda anlattığım hastalık yapan adamı alıp direkt öldürmek, vücuda bu şekilde vermek. şimdi bunun canlı aşıdan farkı ve benzerliği ne onu konuşalım. benzerliği, adam aynı adam zaten. mesela covid aşısı sinovac var ya [aslında coronavac o. sinovac şirketin adı hehe], işte o aşı bu aşı. bu tür aşılara inaktive aşı diyoruz kendi aramızda. çünkü bu aşının içinde artık aktif bir etken yok, canlı değil, öldürülmüşler. neyle öldürüldüğü önemli değil, önemli olan ölü olması. canlı aşıyla benzer yanı şu: canlı aşıda verdiğimiz etkenin tıpa tıp aynısını veriyoruz. bağışıklık sistemimiz ona nasıl tepki veriyorsa buna da aynı tepkiyi veriyor. canlı aşıdan farklı yanı şu: canlı aşıdaki etken çoğalabilir, bağışıklıktan kaçmaya uğraşabilir, ben aşıyla 1000 tane virüs enjekte ettiysem o çoğalıp 100.000 tane olup bağışıklık sistemini "lan bak bu adam çok hızlı çoğalıyor, bunu bu şekilde not alın, bi'daha gördüğümüzde kafasına hızlıca çökelim" diye tanıtmak varken inaktive aşıda bu yok mesela (böyle bir kayıt da yok vücutta bu arada. anlayın diye örnek veriyorum). ya da mesela 1000 tane virüs inaktive şekilde vermişken bir kısmı enjeksiyon sırasında parçalanabilir, atıyorum kan akışında sağa sola çarpıp kırılabilir, ne bileyim başına bin türlü bela gelebilir bağışıklık sistemi doğru düzgün tanıyamadan gücü azalabilir (tabi bu da olmaz. onu test edip hesaplayıp dozları veriyoruz). ama temelde canlı adamın öldürülüp verilen hali diyebiliriz. örneklerimiz kimler? sinovac dedik, başka mesela boğmaca aşısı var hepiniz duymuşsunuzdur (whole cell pertussis olan ama. dtap değil), ya da kuduz mesela inaktive aşılara örnektir.
başka ne tür aşımız var, vlp dediğimiz çok harika bir tekniğimiz var mesela. virus-like particle, yani virüse benzeyen parçacık. bunu şu an sadece hpv aşısında kullanıyoruz. gardasil denilen bir aşı var, bu teknolojiyle yapılıyor. bu ne biliyonuz mu, virüsün dışını alıp laboratuvarda birleştiriyoruz, kendisi zaten virüse benziyor, o şekilde veriyoruz vücuda. aslında bunu biz de yapmıyoruz, dış proteinin özelliği o. labda üretiyoruz, o birleşiyo kendi kendine. virüse benzediği için de vücut ona göre tepki veriyor. bu adam ölü (inaktive) aşıdan da güvenli çünkü içinde hiçbir gen yok. boş kabuk yani. zaten bağışık yanıtın gelişmesi için gen olmasına gerek yok, dıştaki proteine karşı yanıt gelişir.
toksoid moksoid şeyler var onları geçiyorum. difteri ve tetanos bakterileri kendileri hastalık yapmaz, toksinleri beladır. toksin üretmeyen bakterinin varlığı tanısal olarak anlam ifade etmez mesela. bakterinin varlığı zaten hastalık değil, toksin üretmesi sorun. o yüzden bunlarda toksine karşı yanıt gelişmesi istenir. toksin dediğimiz şey de protein aslında. direkt toksini verip vücuda "al bunu tanı, buna karşı yanıt geliştir" demek diye bir durum söz konusu değil. öyle bir şey yaparsanız adamı öldürmüş olursunuz hehe. çünkü ha bakteri toksini üretip salmış, ha ben enjekte etmişim. toksini bir şekilde deaktive etmem lazım, bir yol bulup bunu vücuda zararsız hale getirmem lazım. işte bunu da aynı ekteni inaktive eder gibi inaktive ediyoruz, adına da toksoid diyoruz. dtap (difteri tetanos aselüler pertussis) aşısındaki difteri ve tetanos toksoid aşılar diye biliyorum.
şimdi asıl aşı nedir, gerçekten bilimin mucizesi nasıl gerçekleşir size onu anlatacağım noktaya gelelim. rekombinant aşı ya da subunit aşı. bakınız genetik bilimi çok gelişti, artık elimize geçirdiğimiz şeyin genomunu sekanslayıp o genlerden ne proteinler üretiyor onu öğrenebiliyoruz. bu teknoloji sayesinde hepatit b virüsünün yüzeyindeki proteini alıp [hbsag] laboratuvarda üretiyoruz. sonra da bunu bağışıklık sisteminin tanıyacağı elemanlarla birleştirip, çeşitli bişeyler yapıp vücuda veriyoruz. bakınız bağışıklık sistemi öyle her şeye karşı yanıt vermez, vermemelidir de zaten. mesela saldıracağı yapı protein olmalı, öylesi daha güzel. çünkü protein dna'dan gelir. kodlaması vardır, geni vardır, gerçek rakiptir. karmaşıktır aynı zamanda. protein dizisi öyle çok basit bir şey değil. mesela bir nişasta uç uca eklenmiş binlerce glukoz molekülüdür ama 1000 aminoasitlik bir proteinde çeşit çeşit aminoasit vardır. bunlar da katlanır kıvrılır garip gurup şekiller alır, nişasta gibi düz çubuk halinde değildir. işte bağışıklık sistemimiz protein gibi karmaşık ve özgül yapıları sever, bunun için karbonhidrat yapılara karşı çok da açı geliştirilemez (yok değil ama az. mesela pnömokok aşısı var polisakkarit aşı. bakterinin dışındaki kapsüle karşı yapılmış bir aşı kendisi, ama etkisi geçici. birkaç yılda bağışıklık sıfırlanır, tekrar vurdurmak zorunda kalırsınız). protein hedeflere karşı yapılan aşılar o yüzden hem daha uzun süreli yanıt oluşturur, hem de daha güçlü yanıt oluşturur. nişastaya karşı aşı yapacaksanız mesela, o nişastayı protein ya da proteinvari bir şeye tutturmanız gerekir ki t hücreleri de tanısın, bağışıklık kalıcı ve uzun olsun, hafıza oluşsun vs. biliyoruz da anlatıyoruz kardeşim bunları hep *. laf arasında polisakkarit ve konjuge aşıyı da anlatmış oldum aslında. polisakkarit aşı, adı üstünde polisakkarit bir antijene karşı aşı (ki bu durumda zatürre etkeni olan pnömokok kapsülüne karşı oluyor), konjuge aşı ise bağışıklık geliştirmek istediğiniz bir yapının ucuna başka bir eleman daha tutturarak oluyor. conjugate hani, ikisini birbirine bağlamak, hem t hem b yanıtını uyarmak için falan.
rekombinant aşıda bunlar yok. rekombinant aşıda biz zaten bütün genomu bildiğimiz için bir etkenin hangi geni neyi üretiyor onu biliyoruz. o genleri alıp başka bir canlıya klonluyoruz (mesela e. coli). laboratuvarda o canlıyı üretirken kendi klonladığımız proteini de ürettiriyoruz (labda içine hepatit b yüzey antijeni -hbsag- sokulmuş e. coli besliyoruz yani). neden peki hepatit b virüsünü canlı vermiyoruz? çünkü hasta eder. neden peki inaktive edip vermiyoruz? çünkü ne gerek var. neden rekombinant aşı yapıyoruz? çünkü bütün virüsü öldürüp zayıflatıp vermek yerine sadece hedefine bağlanabileceği yeri vücuda tanıtıp buna karşı antikor ürettirmek daha mantıklı. kandaki antikor çorbası içinde uygun antikorun hedefini bulup nötralize etmesi yerine o çorbayı sadece anti-hbsag antikorundan oluşturmak farklı şeyler. şey gibi düşünün, tutmaç çorbası içindeki yeşil mercimekler gibi. nohutu var eriştesi var falan, bunlar hep başka işlere yarayan antikorlar. hatta kimisi hiç işe yaramıyor. o yüzden sadece yeşil mercimek çorbası yapmak daha avantajlı (sadece anti-hbsag ürettirmek yani).
mrna aşılarımız var son olarak. bakın bu seviye artık uzay, allah falan. bunun ötesi dna aşısı, ama o daha hiç yok bildiğim kadarıyla. bakınız bu olay da şöyle (ya çok fazla immünoloji bilmeniz gerekiyor benim size doğru düzgün anlatmam için. üşeniyorum of), rekombinant aşıda biz hani geni alıp e. coli'ye klonlamıştık da orada ürettirmiştik ya. orada e. coli içine soktuğumuz şey dna. kalıcı. o e. coli artık ömrü boyunca hepatit virüsünün yüzey proteinini üretecek. mrna ise öyle değil, hücre içine dna sokmuyoruz. sadece mrna sokuyoruz, ki bu mrna bir süre sonra parçalanır gider. bakın burası çokomelli, parçalanır gider. mrna ne biliyonuz mu, hemen anlatayım.

bakınız bu bir hücre. ortadaki çekirdek diye işaretli kırmızı topçuk hücrenin beyni. içinde dna var ve asla dışarı çıkmaz. sitoplazma dediği sarı alan da hücrenin vücudu. orada da protein sentezi olur. e protein sentezi olması için dna'ya erişim lazım çünkü ne sentezlenecek nasıl yapılacak hepsi dna'da duruyor. bilgi dna'da saklıdır. e dna dışarı çıkamaz, protein sentezleyen adamlar [ribozom] içeri giremez. e nasıl olacak? arada haber uçuran başka bir molekül lazım. işte bu mrna. fotokopi gibi düşünün. dna kitapsa mrna kitabın ilgili sayfasının fotokopisi. tarifi götürür, proteini sentezlettirir, iş bitince kağıt yırtılıp atılır.
mrna aşısında da siz kitap değil ilgili sayfanın fotokopisini veriyorsunuz. iş bitince o sayfa yırtılıp atılıyor. hücrenin kendi ürettiği mrna molekülleri de yırtılıp atılıyor, aşıyla verdikleriniz de atılıyor. o yüzden yok efendim gen verildi, yok efendim kalıcı yerleşiyormuş, genoma bağlanıyormuş, gdo oluyormuşuz falan böyle şeylere inanmayın. bunları söyleyenleri de hayatınızdan ışık hızıyla çıkartın.
mrna aşısı rekombinantın bir adım daha ötesi, şöyle ki burada dışarıda ürettiğimiz şeyi kendi vücudumuzda üretiyoruz. bakın bunun bir adım sonrası mrna'yı da kendi vücudumuzda üretmemiz olacak. onun için de dna aşısı gerekiyor (kitabı vermeniz lazım yani). ama dna aşısında şöyle bir durum var, genoma entegre olur. kalıcıdır yani. hatta dna aşısı yaptığınız her birey genetiği değiştirilmiş organizma [gdo] olur.
şimdi gelelim monoklonal antikor mevzusuna. bakın rekombinant aşıda ve mrna'da siz vücuda neye karşı antikor üretmesini istediğinizi söylüyorsunuz. hbv virüsünün sadece "hbsag antijenine karşı üret" veya "sars-cov-2'nin spike proteinine karşı üret" diye. neden, çünkü bu virüsler bu molekülleri kullanarak giriyorlar hücreye. bu molekülle hücrenin bağlantısını kesersek (virüsün s proteinini antikorla kapatıp bağlanamaz hale getirirsek yani) virüsle hücre bağlanamaz. virüs, hücre içine giremediği sürece işlevsizdir. hastalık yapamaz. o yüzden hücreyle virüs arası bağlantıyı kesen bu tarz antikorlara ihtiyacımız var ve bağışıklık sistemini bu antikorları üretmeye yönlendirmek zararlı bir aktivite değil [bu tarz antikorlara nötralizan antikor diyoruz].
şimdi gelelim bütün bu immünoloji bilgilerinden sonra asıl meramıma. monoklonal antikor dediğiniz şey aşı sürecinin en sonudur. benim yukarıda bin türlü yöntemle sizin vücudunuza verdiğim etkene karşı antikor ürettirdiğim yolun tamamen baypas edilip dışarıdan hazır antikoru vermektir. hatta bu antikorlar öyle antikorlar ki hepsi aynı yere bağlanır. o yüzden bir molekül=bir antikor diyebiliriz. yani atıyorum bir doz monoklonal antikor (mab) enjekte ettiniz diyelim. içinde de bir dozun 1 milyon mab olsun. bir sars-cov-2 yüzeyinde 100 tane spike proteini olsa sizin bu enjekte ettiğiniz mab 10.000 adet virüsü engeller. geri kalanlar başıboş halde dolaşmaya devam eder. hadi diyelim ki öyle olmadı da işe yaradı, bire bir gelecek şekilde mab enjekte ettik (aynı antitoksin tedavisi gibi). e peki sonra? koruyuculuk yok ki? yine açıksın tehlikeye hocam. sürekli ben kendime enjeksiyon mu yaptırcam? antikor dediğim adamın yapısı belli, o da bir protein ve worn-out olma süresi var. kullanılsa da kullanılmasa da bir süre sonra kıyısı köşesi parçalanmaya başlayacak, sağa sola çarğa çarpa kopacak, vadesi dolunca parçalanıp gidecek. e yenisini yapmayı bilmiyor ki vücut? verdin mi sen tarifi, verdin mi etkeni, ya da antijeni? hayır. monoklonal antikor tabanlı tedavi bu yüzden covid için geliştirilebilecek bir şey değil. herhangi bir hastalık için aşısı varsa mümkün olan bir şey değil. insülin dozu gibi sürekli kimse kendine koruyucu antikor yapmaz. öyle bir dünya yok.
videoda bahsi geçen monoklonal antikor mevzusu ise bambaşka bir şey. aşağıda bazı mab temelli ilaç fiyatlarını vereceğim
tecentriq (atezolizumab): 18316.47 tl
mabthera (rituximab): 5372.58 tl
herceptin (trastuzumab): 2423.39 tl
bevax (bevacizumab): 990.78 tl (aynı miktar aynı doz roche isterseniz altuzan var, 1325.40 tl).
yervoy (ipilimumab): 17330.98 tl
bavencio (avelumab): 1325.40 tl
caelyx (durvalumab): 2224.22 tl
opdivo (nivolumab): 3132.50 tl
bakın en ucuzu bile abdi ibrahimin 1000 liralık ilacı, ki ayda 2 kez kullanılması gereken bir ilaç olarak biliyorum. hekim olmadığım için tedavi sürecini bilmem, ne kadar kullanılır kaç gün devam edilir nedir ne değildir bilmiyorum. ama hani ayda 2 kereden 3 ay kullanılsa (hani kanser tedavisi ya, belki 3 aydır kullanım belki daha kısadır belki uzundur) 6000 lira yapar. bakın sadece 3 ayda bu kadar. tek doz bile 1000 lira yahu. mab tabanlı bir tedavinin covid için geliştirilmesini istemek zaten saçma, bir de üstüne bunun bu kadar pahalı bir yöntem olduğunu düşünürseniz daha da saçma. eleştireceğimiz yer "mab tabanlı tedaviler için halihazırda üretilen ilaçların durdurulması ve bütün odağın covide yöneltilmesi" ise kısmen haklısınız. kısmen, çünkü devam eden bir pandemi var. yani hani sağlıklı veya değil bütün insanları etkileyen ve öldüren bir hastalıktan bahsediyoruz. global çapta bir kriz durumu varken öncelikleri değiştirip odak kaydırmak gayet olağan bir şey. şirket bunu tabii ki para için yapacak. kimse jonas salk olmayacak. bkz. ilgili video
şirket böyle yaptı diye de adamları yerin dibine sokmayın. parasız bu işler olmuyor ne yazık ki. aynı teknolojiyi kullanan moderna 25-40 dolara aşıyı satarken pfizer nasıl 20 dolara satıyor onu neden konuşmuyor kimse ben bunu çok merak ediyorum mesela. ayrıca, video aşırı yanlı ve taraflı. bunu sektörün içinden ve bilen biri olarak söylüyorum.
bakınız en başlarda bir bilimadamı diyor ki, "hastalığı geçirmek aşıdan daha fazla antikor ürettirir". bu cümleye binaen sanki aşı olmak sınırlı bağışıklık sağlıyormuş gibi gösterilmiş. tutmaç çorbasına gerek yok. hiv pozitifken de hiv'e karşı antikor gelişiyor, siz antikor olmadığı için mi aids oluyorsunuz sanıyordunuz? o oluşan antikorlar nötralizan değil, virüsün bakterinin saçmasapan yerlerine yapışıp hiç işlev görmeyen antikorlar. e niye bunu ürettirmek için uğraşalım ki? ne gereği var? fazla antikor sizi daha iyi korumaz yani, o yanlgıya düşmeyin.
ayrıca 9. dakika öncesinde bilimadamı diyor ki "elimizde 3000 hastalık örnek var laba yolladık bir parti, haftaya da diğer partiyi yollayacağız. serumlara bakıp troponin miktarını ölçeceğiz, bakalım aşıyla bağlantılı bir miyokardit tablosu var mı yok mu. umarım yoktur, varsa çünkü aşıyı piyasadan geri çekmek gerekebilir", sonra haberin sunucusu adam giriyor görüntüye ve diyor ki "antikorlar madem aşıdan daha iyiyse..."
ulan değil işte? 20.000 karakter yazmışım ne anlatıyorum ben 3 gündür.
yani hani haklarında "grup, ana akım medya kuruluşlarını ve ilerici grupları itibarsızlaştırmak amacıyla gizli kayıtları kullanan gizli operasyonlarının aldatıcı bir şekilde düzenlenmiş videolarını üretiyor. project veritas ayrıca hedefleri için kötü tanıtım yapmak için tuzağa düşmeyi kullanıyor ve videolarında ve operasyonlarında dezenformasyon ve komplo teorileri yayıyor." gibi tanımlar yapılıyor ama tabi siz bilirsiniz. ayrıca ben şu videodaki ismi geçen pfizer elemanlarını aradım ama bulamıyorum? bulan varsa linkedin sayfasını falan atabilir mi, bakalım cidden öyle birileri pfizer bünyesinde çalışıyor muymuş.
tanımcılık: olmayan çalışanların varmış gibi gösterilip sanki birşeyler itiraf etmiş gibi gösterilmesidir. dezenformasyon budur işte.
p.s okumak isteyene aşı neden ve nasıl çalışır hakkında ufak bir makale bırakıyorum. www.sciencedirect.com/scien... akiko iwasaki kaliteli biridir, takipleyin twitterdan falan.
aşı, vücuda bir etkenin birebir canlı halini vererek size bağışıklık kazandırabilir. bağışıklık kazandırmak nedir en son anlatayım. bunu yaparken tabi patojeni (mikrobu yani) direkt alıp zart diye vermiyoruz. daha güçsüz, daha zayıf halini veririz. ama sonuçta canlıdır, bağışıklık sisteminden kaçmaya çalışır, hücreye girer enfekte eder, çoğalır, dikkat çeker, zaten zebellah gibi kocaman bir yapıdır ve bağışıklık sistemi asla gözden kaçırmaz. örnek: kkk aşısı (kızamık/kızamıkçık/kabakulak), oral polio (ağızdan yapılan çocuk felci), tüberküloz (verem).
mesela tbc (tüberküloz) aşısını anlatayım. tüberküloz etkeni (tüberküloza sebep olan) bakterinin adı mycobacterium tuberculosis. biz aşıda mycobacterium bovis diye başka bir bakteri veririz. aynı aileden kuzenler bunlar, ama bovis verem tablosu yapmaz (ya da biz yapmayacağını düşünürüz. bazen işler yolunda gitmez ve yapabilir) (sağlıklıysanız rahatsız olmayın. altta yatan bir bağışıklık yetmezliğiniz yoksa, baskılayıcı ilaç kullanmıyorsanız, kemo/radyoterapi gibi ağır antikanser tedaviniz yoksa, organ nakli geçirmediyseniz, hiv değilseniz, çocuk veya yaşlı değilseniz size birşey olmaz. rahat olun). bu mycobacterium ailesi garip bir bakteri ailesi. yüzeylerinde bağışıklık sistemimizin çok seveceği muhteşem yapılar var, bunları tanıyıp bunlara karşı antikor oluşturmaya bayılır bağışıklık sistemimiz. m. boviste olan şeyler m. tuberculosis'te de var, o yüzden hastalık yapmayan versiyonu verip vücuda bu yapıları tanıtıp m. tuberculosis ile karşılaştığında vücuda neye saldırması gerektiğini öğretmek akıllıca bir yöntem. zira tüberküloz çok bela bir hastalık. tamamen sallıyorum, bakteriyel üsye (üst solunum yolu enfeksiyonu) olduğunuzda aldığınız penisilin grubu antibiyotikleriniz (augmentin veya amoklavin mesela) tüberkülozda kullanılmaz. prospektüs okuyanlarınız için söylüyorum, sadece tüberkülozda kullanılan antibiyotikler var (sadece derken hani genel enfeksiyonlarda kullanılmaz anlamında. linçlemeyin hemen). rifampin mesela. ya da isoniazid gibi tbc enfeksiyonuna özel antibiyotikler var. hani öyle bela bir enfeksiyon, o yüzden diyorum. aşınızı olun, kafanız rahat olsun. akciğerinizi yiyip bitirip oyuk açıp ömür boyu sizi o oyukla yaşatır, her ac grafisinde (röntgen) o oyuk çıkar hekiminizi yerinden hoplatırsınız. gerek yok ne insanlara ne size boşuna acı çektirmeye.
gelelim aşısına. bu m. bovis dediğimiz adam 1901 yılında laboratuvarda kültür edilmeye başlanıyor, 13 yıl ve 231 pasaj sonunda bir bakıyorlar ki bütün virülansını kaybetmiş ve geri kazanamıyor (normalde 1901 yılında ineğin birinden elde edilmiş, inek vereminden izole edilmiş. hastalık etkeniymiş yani). sonra bunu 1921'de bir çocuğa veriyorlar ağızdan, bakıyorlar ki çocuk ölmüyor. diyorlar ki tamam, biz bu işi başardık (eser bilen hatay sandık içi'ne selamlar). sonra zaten patladı gitti (çocuklar duymasın seyyar tayyar'a selamlar).
efendim bakınız bu aşı gördüğünüz üzre yaşayan bir bakteri. herhangi bir hastalık yeteneği kalmamış. 1901'den beri 120 yıl geçmiş, laboratuvarda yaşamaya alışmış bir hede olmuş yani. ama o kadar yıl geçmesine rağmen yüzeyinde bulunan bu bazı şeyler asla kaybolmuyor (hani bizim bağışıklık sistemimizin çok sevdiği şeyler dedim ya, onlar işte. hadi isim verelim, mikolik asit). işte efendim bu yapılar (mikolik asitler) hem m. tuberculosis hem de m. bovis tarafından paylaşıldığı için hastalık yapanı vermek yerine güvenli olanı vermek daha mantıklı. vücudumuz da bu mikolik asit denen naneyi tanıyıp buna karşı antikor oluşturur, gerçek m. tuberculosis bulaştıüı zaman "ben seni tanıyorum lan. gel buraya kaçma, kaçmasana ulan israil dölü" diye üstüne çullanacaktır.
aynı mantıkla yapılan bir diğer aşıdan bu kadar teknik detay vermeden bahsedeyim. vaccinia diye bir virüs var. bunu verip insanı bağışıkladık yıllar boyu, variola diye bir virüse çok benzediği için vaccinia antikorları variola enfeksiyonunda da etkili oldu. yani daha doğrusu biz bunu fark ettik, insanlara variola verip hasta edip bağışıklık kazanmalarını beklemektense güvenli olan yolu seçtik, vaccinia verdik. vaccinia'ya karşı gelişen antikorlar variola'yı da bağladığı için ikisine birden bağışıklık kazanmış oldunuz aslında. halbuki bizim amacımız sadece variola idi, vaccinia şans eseri benzer yapıdaymış, ama iyi ki öyleymiş. m. tuberculosis yerine m. bovis kullanmak gibi. peki bu variola kimdi biliyonuz mu? çiçek hastalığı. biz bunu daha önce de anlatmıştık, açınız okuyunuz lütfen. #1143410
bence canlı aşı nedir anladık. bir sorunumuz kaldığını düşünmüyorum bu konuda. hastalık yapan etken yerine onun benzerini vermek de canlı aşıdır, hastalık yapan adamı alıp laboratuvarda hastalık yapamaz hale sokup vermek de canlı aşıdır. ikinci dediğimin bir riski şu, enterotoksijenik e. coli diye bir bakterimiz var, bunun geliştirilmekte olan da bir aşısı var bu şekilde. ben bunu aldım labda hastalık yapamaz hale soktum kendime enjekte ettim. o bakteri vücuda girince ortamda bulunan diğer bakterilerle konuşacak, onlardan bazı genleri alabilecek, tekrar hastalık yapabilir hale gelebilecek. ama bu riski zaten ortadan kaldırana ya da minimum hale getirene kadar uğraşıyoruz biz laboratuvarlarda. barsaklarda e. coli yok mu, var tabi. aynı tür oldukları için oralardaki e. coli bakterilerinden gen alışverişi yapabilir, aşı yapacağım derken işleri daha kötü hale sokabilirim.
canlı aşının her zaman böyle bir riski var, ama bu şey gibi. türkiye deprem kuşağında bir ülke, her an deprem olabilir. deprem olacak diye ev mi yapmıyoruz, hayır. önlem alıp ona göre yapıyoruz, bazı şanssız binalar yıkılıyor. canlı aşıda da böyle olabilir, ama çok çok çok düşük ihtimaller. zaten yukarıda saydığım insanlardan biri değilseniz (altta yatan bir bağışıklık yetmezliğiniz yoksa, baskılayıcı ilaç kullanmıyorsanız, kemo/radyoterapi gibi ağır antikanser tedaviniz yoksa, organ nakli geçirmediyseniz, hiv değilseniz, çocuk veya yaşlı değilseniz) böyle bir ihtimal yok denecek kadar az, bu saydığım gruba giriyorsanız zaten size canlı aşı yapılmaz. o yüzden organ nakli geçirdiyseniz bu entryden sonra doktora gidip tbc aşısı olmak istiyorum derseniz mutlaka organ naklini de söyleyin. söyleyin ki aşınızı yapmasınlar, ne gittiğiniz hekimin ne benim başım ağrımasın sonra (gerçi siz yalvarsanız da yakarsanız da yapılmaz o aşı da neysssse).
efendim ikinci tür aşımız bu yukarıda anlattığım hastalık yapan adamı alıp direkt öldürmek, vücuda bu şekilde vermek. şimdi bunun canlı aşıdan farkı ve benzerliği ne onu konuşalım. benzerliği, adam aynı adam zaten. mesela covid aşısı sinovac var ya [aslında coronavac o. sinovac şirketin adı hehe], işte o aşı bu aşı. bu tür aşılara inaktive aşı diyoruz kendi aramızda. çünkü bu aşının içinde artık aktif bir etken yok, canlı değil, öldürülmüşler. neyle öldürüldüğü önemli değil, önemli olan ölü olması. canlı aşıyla benzer yanı şu: canlı aşıda verdiğimiz etkenin tıpa tıp aynısını veriyoruz. bağışıklık sistemimiz ona nasıl tepki veriyorsa buna da aynı tepkiyi veriyor. canlı aşıdan farklı yanı şu: canlı aşıdaki etken çoğalabilir, bağışıklıktan kaçmaya uğraşabilir, ben aşıyla 1000 tane virüs enjekte ettiysem o çoğalıp 100.000 tane olup bağışıklık sistemini "lan bak bu adam çok hızlı çoğalıyor, bunu bu şekilde not alın, bi'daha gördüğümüzde kafasına hızlıca çökelim" diye tanıtmak varken inaktive aşıda bu yok mesela (böyle bir kayıt da yok vücutta bu arada. anlayın diye örnek veriyorum). ya da mesela 1000 tane virüs inaktive şekilde vermişken bir kısmı enjeksiyon sırasında parçalanabilir, atıyorum kan akışında sağa sola çarpıp kırılabilir, ne bileyim başına bin türlü bela gelebilir bağışıklık sistemi doğru düzgün tanıyamadan gücü azalabilir (tabi bu da olmaz. onu test edip hesaplayıp dozları veriyoruz). ama temelde canlı adamın öldürülüp verilen hali diyebiliriz. örneklerimiz kimler? sinovac dedik, başka mesela boğmaca aşısı var hepiniz duymuşsunuzdur (whole cell pertussis olan ama. dtap değil), ya da kuduz mesela inaktive aşılara örnektir.
başka ne tür aşımız var, vlp dediğimiz çok harika bir tekniğimiz var mesela. virus-like particle, yani virüse benzeyen parçacık. bunu şu an sadece hpv aşısında kullanıyoruz. gardasil denilen bir aşı var, bu teknolojiyle yapılıyor. bu ne biliyonuz mu, virüsün dışını alıp laboratuvarda birleştiriyoruz, kendisi zaten virüse benziyor, o şekilde veriyoruz vücuda. aslında bunu biz de yapmıyoruz, dış proteinin özelliği o. labda üretiyoruz, o birleşiyo kendi kendine. virüse benzediği için de vücut ona göre tepki veriyor. bu adam ölü (inaktive) aşıdan da güvenli çünkü içinde hiçbir gen yok. boş kabuk yani. zaten bağışık yanıtın gelişmesi için gen olmasına gerek yok, dıştaki proteine karşı yanıt gelişir.
toksoid moksoid şeyler var onları geçiyorum. difteri ve tetanos bakterileri kendileri hastalık yapmaz, toksinleri beladır. toksin üretmeyen bakterinin varlığı tanısal olarak anlam ifade etmez mesela. bakterinin varlığı zaten hastalık değil, toksin üretmesi sorun. o yüzden bunlarda toksine karşı yanıt gelişmesi istenir. toksin dediğimiz şey de protein aslında. direkt toksini verip vücuda "al bunu tanı, buna karşı yanıt geliştir" demek diye bir durum söz konusu değil. öyle bir şey yaparsanız adamı öldürmüş olursunuz hehe. çünkü ha bakteri toksini üretip salmış, ha ben enjekte etmişim. toksini bir şekilde deaktive etmem lazım, bir yol bulup bunu vücuda zararsız hale getirmem lazım. işte bunu da aynı ekteni inaktive eder gibi inaktive ediyoruz, adına da toksoid diyoruz. dtap (difteri tetanos aselüler pertussis) aşısındaki difteri ve tetanos toksoid aşılar diye biliyorum.
şimdi asıl aşı nedir, gerçekten bilimin mucizesi nasıl gerçekleşir size onu anlatacağım noktaya gelelim. rekombinant aşı ya da subunit aşı. bakınız genetik bilimi çok gelişti, artık elimize geçirdiğimiz şeyin genomunu sekanslayıp o genlerden ne proteinler üretiyor onu öğrenebiliyoruz. bu teknoloji sayesinde hepatit b virüsünün yüzeyindeki proteini alıp [hbsag] laboratuvarda üretiyoruz. sonra da bunu bağışıklık sisteminin tanıyacağı elemanlarla birleştirip, çeşitli bişeyler yapıp vücuda veriyoruz. bakınız bağışıklık sistemi öyle her şeye karşı yanıt vermez, vermemelidir de zaten. mesela saldıracağı yapı protein olmalı, öylesi daha güzel. çünkü protein dna'dan gelir. kodlaması vardır, geni vardır, gerçek rakiptir. karmaşıktır aynı zamanda. protein dizisi öyle çok basit bir şey değil. mesela bir nişasta uç uca eklenmiş binlerce glukoz molekülüdür ama 1000 aminoasitlik bir proteinde çeşit çeşit aminoasit vardır. bunlar da katlanır kıvrılır garip gurup şekiller alır, nişasta gibi düz çubuk halinde değildir. işte bağışıklık sistemimiz protein gibi karmaşık ve özgül yapıları sever, bunun için karbonhidrat yapılara karşı çok da açı geliştirilemez (yok değil ama az. mesela pnömokok aşısı var polisakkarit aşı. bakterinin dışındaki kapsüle karşı yapılmış bir aşı kendisi, ama etkisi geçici. birkaç yılda bağışıklık sıfırlanır, tekrar vurdurmak zorunda kalırsınız). protein hedeflere karşı yapılan aşılar o yüzden hem daha uzun süreli yanıt oluşturur, hem de daha güçlü yanıt oluşturur. nişastaya karşı aşı yapacaksanız mesela, o nişastayı protein ya da proteinvari bir şeye tutturmanız gerekir ki t hücreleri de tanısın, bağışıklık kalıcı ve uzun olsun, hafıza oluşsun vs. biliyoruz da anlatıyoruz kardeşim bunları hep *. laf arasında polisakkarit ve konjuge aşıyı da anlatmış oldum aslında. polisakkarit aşı, adı üstünde polisakkarit bir antijene karşı aşı (ki bu durumda zatürre etkeni olan pnömokok kapsülüne karşı oluyor), konjuge aşı ise bağışıklık geliştirmek istediğiniz bir yapının ucuna başka bir eleman daha tutturarak oluyor. conjugate hani, ikisini birbirine bağlamak, hem t hem b yanıtını uyarmak için falan.
rekombinant aşıda bunlar yok. rekombinant aşıda biz zaten bütün genomu bildiğimiz için bir etkenin hangi geni neyi üretiyor onu biliyoruz. o genleri alıp başka bir canlıya klonluyoruz (mesela e. coli). laboratuvarda o canlıyı üretirken kendi klonladığımız proteini de ürettiriyoruz (labda içine hepatit b yüzey antijeni -hbsag- sokulmuş e. coli besliyoruz yani). neden peki hepatit b virüsünü canlı vermiyoruz? çünkü hasta eder. neden peki inaktive edip vermiyoruz? çünkü ne gerek var. neden rekombinant aşı yapıyoruz? çünkü bütün virüsü öldürüp zayıflatıp vermek yerine sadece hedefine bağlanabileceği yeri vücuda tanıtıp buna karşı antikor ürettirmek daha mantıklı. kandaki antikor çorbası içinde uygun antikorun hedefini bulup nötralize etmesi yerine o çorbayı sadece anti-hbsag antikorundan oluşturmak farklı şeyler. şey gibi düşünün, tutmaç çorbası içindeki yeşil mercimekler gibi. nohutu var eriştesi var falan, bunlar hep başka işlere yarayan antikorlar. hatta kimisi hiç işe yaramıyor. o yüzden sadece yeşil mercimek çorbası yapmak daha avantajlı (sadece anti-hbsag ürettirmek yani).
mrna aşılarımız var son olarak. bakın bu seviye artık uzay, allah falan. bunun ötesi dna aşısı, ama o daha hiç yok bildiğim kadarıyla. bakınız bu olay da şöyle (ya çok fazla immünoloji bilmeniz gerekiyor benim size doğru düzgün anlatmam için. üşeniyorum of), rekombinant aşıda biz hani geni alıp e. coli'ye klonlamıştık da orada ürettirmiştik ya. orada e. coli içine soktuğumuz şey dna. kalıcı. o e. coli artık ömrü boyunca hepatit virüsünün yüzey proteinini üretecek. mrna ise öyle değil, hücre içine dna sokmuyoruz. sadece mrna sokuyoruz, ki bu mrna bir süre sonra parçalanır gider. bakın burası çokomelli, parçalanır gider. mrna ne biliyonuz mu, hemen anlatayım.

bakınız bu bir hücre. ortadaki çekirdek diye işaretli kırmızı topçuk hücrenin beyni. içinde dna var ve asla dışarı çıkmaz. sitoplazma dediği sarı alan da hücrenin vücudu. orada da protein sentezi olur. e protein sentezi olması için dna'ya erişim lazım çünkü ne sentezlenecek nasıl yapılacak hepsi dna'da duruyor. bilgi dna'da saklıdır. e dna dışarı çıkamaz, protein sentezleyen adamlar [ribozom] içeri giremez. e nasıl olacak? arada haber uçuran başka bir molekül lazım. işte bu mrna. fotokopi gibi düşünün. dna kitapsa mrna kitabın ilgili sayfasının fotokopisi. tarifi götürür, proteini sentezlettirir, iş bitince kağıt yırtılıp atılır.
mrna aşısında da siz kitap değil ilgili sayfanın fotokopisini veriyorsunuz. iş bitince o sayfa yırtılıp atılıyor. hücrenin kendi ürettiği mrna molekülleri de yırtılıp atılıyor, aşıyla verdikleriniz de atılıyor. o yüzden yok efendim gen verildi, yok efendim kalıcı yerleşiyormuş, genoma bağlanıyormuş, gdo oluyormuşuz falan böyle şeylere inanmayın. bunları söyleyenleri de hayatınızdan ışık hızıyla çıkartın.
mrna aşısı rekombinantın bir adım daha ötesi, şöyle ki burada dışarıda ürettiğimiz şeyi kendi vücudumuzda üretiyoruz. bakın bunun bir adım sonrası mrna'yı da kendi vücudumuzda üretmemiz olacak. onun için de dna aşısı gerekiyor (kitabı vermeniz lazım yani). ama dna aşısında şöyle bir durum var, genoma entegre olur. kalıcıdır yani. hatta dna aşısı yaptığınız her birey genetiği değiştirilmiş organizma [gdo] olur.
şimdi gelelim monoklonal antikor mevzusuna. bakın rekombinant aşıda ve mrna'da siz vücuda neye karşı antikor üretmesini istediğinizi söylüyorsunuz. hbv virüsünün sadece "hbsag antijenine karşı üret" veya "sars-cov-2'nin spike proteinine karşı üret" diye. neden, çünkü bu virüsler bu molekülleri kullanarak giriyorlar hücreye. bu molekülle hücrenin bağlantısını kesersek (virüsün s proteinini antikorla kapatıp bağlanamaz hale getirirsek yani) virüsle hücre bağlanamaz. virüs, hücre içine giremediği sürece işlevsizdir. hastalık yapamaz. o yüzden hücreyle virüs arası bağlantıyı kesen bu tarz antikorlara ihtiyacımız var ve bağışıklık sistemini bu antikorları üretmeye yönlendirmek zararlı bir aktivite değil [bu tarz antikorlara nötralizan antikor diyoruz].
şimdi gelelim bütün bu immünoloji bilgilerinden sonra asıl meramıma. monoklonal antikor dediğiniz şey aşı sürecinin en sonudur. benim yukarıda bin türlü yöntemle sizin vücudunuza verdiğim etkene karşı antikor ürettirdiğim yolun tamamen baypas edilip dışarıdan hazır antikoru vermektir. hatta bu antikorlar öyle antikorlar ki hepsi aynı yere bağlanır. o yüzden bir molekül=bir antikor diyebiliriz. yani atıyorum bir doz monoklonal antikor (mab) enjekte ettiniz diyelim. içinde de bir dozun 1 milyon mab olsun. bir sars-cov-2 yüzeyinde 100 tane spike proteini olsa sizin bu enjekte ettiğiniz mab 10.000 adet virüsü engeller. geri kalanlar başıboş halde dolaşmaya devam eder. hadi diyelim ki öyle olmadı da işe yaradı, bire bir gelecek şekilde mab enjekte ettik (aynı antitoksin tedavisi gibi). e peki sonra? koruyuculuk yok ki? yine açıksın tehlikeye hocam. sürekli ben kendime enjeksiyon mu yaptırcam? antikor dediğim adamın yapısı belli, o da bir protein ve worn-out olma süresi var. kullanılsa da kullanılmasa da bir süre sonra kıyısı köşesi parçalanmaya başlayacak, sağa sola çarğa çarpa kopacak, vadesi dolunca parçalanıp gidecek. e yenisini yapmayı bilmiyor ki vücut? verdin mi sen tarifi, verdin mi etkeni, ya da antijeni? hayır. monoklonal antikor tabanlı tedavi bu yüzden covid için geliştirilebilecek bir şey değil. herhangi bir hastalık için aşısı varsa mümkün olan bir şey değil. insülin dozu gibi sürekli kimse kendine koruyucu antikor yapmaz. öyle bir dünya yok.
videoda bahsi geçen monoklonal antikor mevzusu ise bambaşka bir şey. aşağıda bazı mab temelli ilaç fiyatlarını vereceğim
tecentriq (atezolizumab): 18316.47 tl
mabthera (rituximab): 5372.58 tl
herceptin (trastuzumab): 2423.39 tl
bevax (bevacizumab): 990.78 tl (aynı miktar aynı doz roche isterseniz altuzan var, 1325.40 tl).
yervoy (ipilimumab): 17330.98 tl
bavencio (avelumab): 1325.40 tl
caelyx (durvalumab): 2224.22 tl
opdivo (nivolumab): 3132.50 tl
bakın en ucuzu bile abdi ibrahimin 1000 liralık ilacı, ki ayda 2 kez kullanılması gereken bir ilaç olarak biliyorum. hekim olmadığım için tedavi sürecini bilmem, ne kadar kullanılır kaç gün devam edilir nedir ne değildir bilmiyorum. ama hani ayda 2 kereden 3 ay kullanılsa (hani kanser tedavisi ya, belki 3 aydır kullanım belki daha kısadır belki uzundur) 6000 lira yapar. bakın sadece 3 ayda bu kadar. tek doz bile 1000 lira yahu. mab tabanlı bir tedavinin covid için geliştirilmesini istemek zaten saçma, bir de üstüne bunun bu kadar pahalı bir yöntem olduğunu düşünürseniz daha da saçma. eleştireceğimiz yer "mab tabanlı tedaviler için halihazırda üretilen ilaçların durdurulması ve bütün odağın covide yöneltilmesi" ise kısmen haklısınız. kısmen, çünkü devam eden bir pandemi var. yani hani sağlıklı veya değil bütün insanları etkileyen ve öldüren bir hastalıktan bahsediyoruz. global çapta bir kriz durumu varken öncelikleri değiştirip odak kaydırmak gayet olağan bir şey. şirket bunu tabii ki para için yapacak. kimse jonas salk olmayacak. bkz. ilgili video
şirket böyle yaptı diye de adamları yerin dibine sokmayın. parasız bu işler olmuyor ne yazık ki. aynı teknolojiyi kullanan moderna 25-40 dolara aşıyı satarken pfizer nasıl 20 dolara satıyor onu neden konuşmuyor kimse ben bunu çok merak ediyorum mesela. ayrıca, video aşırı yanlı ve taraflı. bunu sektörün içinden ve bilen biri olarak söylüyorum.
bakınız en başlarda bir bilimadamı diyor ki, "hastalığı geçirmek aşıdan daha fazla antikor ürettirir". bu cümleye binaen sanki aşı olmak sınırlı bağışıklık sağlıyormuş gibi gösterilmiş. tutmaç çorbasına gerek yok. hiv pozitifken de hiv'e karşı antikor gelişiyor, siz antikor olmadığı için mi aids oluyorsunuz sanıyordunuz? o oluşan antikorlar nötralizan değil, virüsün bakterinin saçmasapan yerlerine yapışıp hiç işlev görmeyen antikorlar. e niye bunu ürettirmek için uğraşalım ki? ne gereği var? fazla antikor sizi daha iyi korumaz yani, o yanlgıya düşmeyin.
ayrıca 9. dakika öncesinde bilimadamı diyor ki "elimizde 3000 hastalık örnek var laba yolladık bir parti, haftaya da diğer partiyi yollayacağız. serumlara bakıp troponin miktarını ölçeceğiz, bakalım aşıyla bağlantılı bir miyokardit tablosu var mı yok mu. umarım yoktur, varsa çünkü aşıyı piyasadan geri çekmek gerekebilir", sonra haberin sunucusu adam giriyor görüntüye ve diyor ki "antikorlar madem aşıdan daha iyiyse..."
ulan değil işte? 20.000 karakter yazmışım ne anlatıyorum ben 3 gündür.
yani hani haklarında "grup, ana akım medya kuruluşlarını ve ilerici grupları itibarsızlaştırmak amacıyla gizli kayıtları kullanan gizli operasyonlarının aldatıcı bir şekilde düzenlenmiş videolarını üretiyor. project veritas ayrıca hedefleri için kötü tanıtım yapmak için tuzağa düşmeyi kullanıyor ve videolarında ve operasyonlarında dezenformasyon ve komplo teorileri yayıyor." gibi tanımlar yapılıyor ama tabi siz bilirsiniz. ayrıca ben şu videodaki ismi geçen pfizer elemanlarını aradım ama bulamıyorum? bulan varsa linkedin sayfasını falan atabilir mi, bakalım cidden öyle birileri pfizer bünyesinde çalışıyor muymuş.
tanımcılık: olmayan çalışanların varmış gibi gösterilip sanki birşeyler itiraf etmiş gibi gösterilmesidir. dezenformasyon budur işte.
p.s okumak isteyene aşı neden ve nasıl çalışır hakkında ufak bir makale bırakıyorum. www.sciencedirect.com/scien... akiko iwasaki kaliteli biridir, takipleyin twitterdan falan.
devamını gör...
faktoring
faktoring şirketi açacak olan kşinin yedi ceddini inceler devlet ayrıca. ciddi bir pürüz durumunda kesinlikle ruhsat çıkmaz.
devamını gör...
öğrenildiğinde ufku iki katına çıkaran şeyler
ferrariler genellikle neden kırmızı?
ilk arabaları logodaki renk olan sarı olarak üretilmiş.trafik kazaları olduğu zaman kan lekeleri ferrarilerde sırıtmaya başlamış.bunu fark eden enzo ferrari tüm arabaların kan kırmızısı olarak üretilmesine karar vermiş ve böylece hem ferrariye olan sempatiyi arttırmış hemde amacına ulaşmıştır.
ilk arabaları logodaki renk olan sarı olarak üretilmiş.trafik kazaları olduğu zaman kan lekeleri ferrarilerde sırıtmaya başlamış.bunu fark eden enzo ferrari tüm arabaların kan kırmızısı olarak üretilmesine karar vermiş ve böylece hem ferrariye olan sempatiyi arttırmış hemde amacına ulaşmıştır.
devamını gör...
erkek çocuk büyütmek
genellikle paşam, aslanım vb. diyerek büyütüp kendilerinin paşa, padişah, tanrı vb. bir şey olduklarını, dünyanın onların etrafında döndüğünü ve her şeyin kendileri için yaratılmış olduğunu sanmalarına yol açan ataerkil yöntemdir.
devamını gör...
yeni gelin sorunsalı
hepsinin ortak özelliği okumamış, ev hanımlarımdan oluşuyor olması. evde o kadar zaman geçirince insan saçmalamaya başlar elbet.
devamını gör...
dünyayı gezmek
yalnızca cesareti, imkânı, azmi ve enerjisi olan insanların yapabildiğini düşündüğüm bir çeşit avantür.jules verne'in '80 günde devrialem' indeki devri alem kısmı .
oldum olası iki şehir öteye gitmeye dahi mızmızlanmadan yanaşmayan biri olarak bunu başarabilenlere çok saygı duyar ve özenirim. işin ilginç tarafı, tüm imkânlar ve hususiyetlere sahip olsam dahi böyle bir geziye asla kalkışmam zannediyorum.çünkü dünyayı gezmek fikrini bir insan için çekici yapan şeyin yalnızca merak duygusu değil, bu duyguyu tatmin etmenin o insana verebileceği hoşnutluk duygusuna ulaşma arzusu olduğunu düşünürüm.ben ise bu arzuya, bir masa başında yaptığım özenli okumalarla ya da izlediğim videolarla ulaşırım çoğu kez. bazen, okuduğum bir romanda fransa'nın gettolarını oranın bir parçasıymışçasına yaşar,bazen londra çevresinin yağmur sonrası ıslak çimen kokusunu duyumsar, bazen de 150 sene öncesinin soğuk sisli petersburg'unu birebir tahayyül ederim.
ancak bir yeri bilmek, orayı hayal etmek değil; dokunmak, koklamak, görmektir.bunu çok iyi bilirim.bu sebepledir ki, eskiden gezgin hikaye anlatıcıları çokça itibar görür, yaşama ve geldikleri diyarlara dair sırlar ve gizli hakikatler bildikleri düşünülürdü. gerçekten de birbirinden habersiz binlerce yıl geçirmiş bu insanların gözünde öte diyarlar oldukça esrarengizdi.şimdi eskisi kadar gizemli olmadığını düşünüyoruz dünyanın.oysa bu sadece, teknolojinin ve uzak iletişim nimetinin bize verdiği küstah bir bilmişlik duygusundan başka bir şey değil.
dünyayı gezmeyi hiç bir zaman göze alamayacak olmam için iki sebep daha var ki, sanırım bunlardan kurtulmak için tek yol yine dünyayı gezmektir.
değişmeyi bekleyen bildiklerim.
kırılmayı bekleyen ön yargılarım.
oldum olası iki şehir öteye gitmeye dahi mızmızlanmadan yanaşmayan biri olarak bunu başarabilenlere çok saygı duyar ve özenirim. işin ilginç tarafı, tüm imkânlar ve hususiyetlere sahip olsam dahi böyle bir geziye asla kalkışmam zannediyorum.çünkü dünyayı gezmek fikrini bir insan için çekici yapan şeyin yalnızca merak duygusu değil, bu duyguyu tatmin etmenin o insana verebileceği hoşnutluk duygusuna ulaşma arzusu olduğunu düşünürüm.ben ise bu arzuya, bir masa başında yaptığım özenli okumalarla ya da izlediğim videolarla ulaşırım çoğu kez. bazen, okuduğum bir romanda fransa'nın gettolarını oranın bir parçasıymışçasına yaşar,bazen londra çevresinin yağmur sonrası ıslak çimen kokusunu duyumsar, bazen de 150 sene öncesinin soğuk sisli petersburg'unu birebir tahayyül ederim.
ancak bir yeri bilmek, orayı hayal etmek değil; dokunmak, koklamak, görmektir.bunu çok iyi bilirim.bu sebepledir ki, eskiden gezgin hikaye anlatıcıları çokça itibar görür, yaşama ve geldikleri diyarlara dair sırlar ve gizli hakikatler bildikleri düşünülürdü. gerçekten de birbirinden habersiz binlerce yıl geçirmiş bu insanların gözünde öte diyarlar oldukça esrarengizdi.şimdi eskisi kadar gizemli olmadığını düşünüyoruz dünyanın.oysa bu sadece, teknolojinin ve uzak iletişim nimetinin bize verdiği küstah bir bilmişlik duygusundan başka bir şey değil.
dünyayı gezmeyi hiç bir zaman göze alamayacak olmam için iki sebep daha var ki, sanırım bunlardan kurtulmak için tek yol yine dünyayı gezmektir.
değişmeyi bekleyen bildiklerim.
kırılmayı bekleyen ön yargılarım.
devamını gör...
boğaziçi üniversitesi rektörlüğüne akp milletvekili aday adayının atanması
twitter da çok güzel bir tweet okumuştum taymlaynıma düşmüştü de adını hatırlayamadım şimdi.
''akademik hayatın öldüğünü tabut boğaziçine geldiğinde mi öğrendiniz?''
''akademik hayatın öldüğünü tabut boğaziçine geldiğinde mi öğrendiniz?''
devamını gör...
nüzhet gökdoğan
türkiye'nin ilk kadın gökbilimcisi ve ilk kadın dekanıdır.
türkiye'nin ilk bilim kadınlarından olan gökdoğan, 1954-1956 ve 1978-1980 yılları arasında istanbul üniversitesi fen fakültesi dekanlığı yapmıştır. 1958 yılından itibaren 22 yıl astronomi kürsüsü başkanlığı yapmıştır. aynı zamanda istanbul üniversitesi fen fakültesi astronomi kürsüsü'nün ilk türk doçenti olma unvanını da taşır. fen fakültesi kayıtlarındaki bir numaralı doktora tezi nüzhet gökdoğan'a aittir.
nüzhet gökdoğan, tübitak ulusal gözlemevi'nin kuruluş aşamasında aktif rol almıştır. yaşamı boyunca 6 ders kitabı çevirip 3 ders kitabı da yazmıştır. akademik yaşamında 13 bilimsel makalesi yayınlanmıştır.
24 nisan 2003 tarihinde vefat etmiştir.
türkiye'nin ilk bilim kadınlarından olan gökdoğan, 1954-1956 ve 1978-1980 yılları arasında istanbul üniversitesi fen fakültesi dekanlığı yapmıştır. 1958 yılından itibaren 22 yıl astronomi kürsüsü başkanlığı yapmıştır. aynı zamanda istanbul üniversitesi fen fakültesi astronomi kürsüsü'nün ilk türk doçenti olma unvanını da taşır. fen fakültesi kayıtlarındaki bir numaralı doktora tezi nüzhet gökdoğan'a aittir.
nüzhet gökdoğan, tübitak ulusal gözlemevi'nin kuruluş aşamasında aktif rol almıştır. yaşamı boyunca 6 ders kitabı çevirip 3 ders kitabı da yazmıştır. akademik yaşamında 13 bilimsel makalesi yayınlanmıştır.
24 nisan 2003 tarihinde vefat etmiştir.
devamını gör...
