ateizm derneği
insanları ırkçı, faşist, cinsiyetçi, gerici, yobaz olarak suçlayıp yayınlarına sevan nişanyan gibi atatürk ve kadın düşmanı bir ırkçıyı çıkartıp atatürk'e hakareti düşünce özgürlüğü sayarken başka bir yayında onur romano olayına değinen ve ateizm derneğini eleştiren bir satanist arkadaşın sesini kapatıp yayını sonlandıran, derneği eleştiren ve "bu şekilde olmaz" diyen üyelerin dernekten çıkarıldığı sözde özgürlükçü sol gericiliği iliklerine kadar yaşayan, tarikatlerin allahsız versiyonu olan derneğimsi.
bu derneğin kirli yüzünün ana akım medyaya düşmemiş olması ateist arkadaşlar için tek olumlu haber olabilir.
olaylara fransız kalanlar için:
bu derneğin kirli yüzünün ana akım medyaya düşmemiş olması ateist arkadaşlar için tek olumlu haber olabilir.
olaylara fransız kalanlar için:
devamını gör...
bim'e iki kapıdan girmek
kapısı olmayan defacto, lc waikiki gibi mağazaların bunu ürünlerinin herkes için olduğu ve müşterileri kucaklıyormuş izlenimi vermek için yaptığını öğrendikten sonra aklımı kurcalamaya başlamış durum.
devamını gör...
bengaripsengüzeldünyaumutlu ile dünyadan uzak
(bkz: kafa sözlük kulüpleri oyun kulübü) kulübe sözlük radyosunu getirdik, toplanıp dinliyor, bir yandan sohbet ediyoruz. zaten başlık adı altında 'oyun' kulübü olduğumuz için birazdan kalkıp oynamamız an meselesi! *
devamını gör...
sözlük yazarlarının şu anda içtikleri şey
düz çay içiyorum.
t:kendini entel göstermeye çalışan yazarlar veritabanı
t:kendini entel göstermeye çalışan yazarlar veritabanı
devamını gör...
yazarların itiraf köşesi
bir televizyon programına başvurdum bundan epey bir zaman önce. salak saçma bir form doldurdum kanalın websitesinden, fotoğraf yükledim vs. neden böyle saçma bir şey yaptım bilmiyorum ama yaptım. her neyse itirafım bu değil.
başvurum olumsuz bir dönüşe bile layık görülmedi. aranmadım.
ee ne var bunda değil mi? bence de öyle. öyleydi. ta ki başvurumdan bir süre sonra, günlerden bir gün mezkur yarışma programını izleyene dek.
söz konusu yarışma ülkenin en çok izlenen televizyon kanallarından birinde yayımlanan bir yemek yarışması.
yorgun argın yemek hazırladım kendime eve geldikten bir süre sonra. yalnız yemek yemekten nefret ettiğim için bir ses, bir hareket olsun diye televizyonu açayım dedim. aa baktım program. başladım izlemeye. güzelce bir kız ve bir aşçı abi yarışıyor. keyifli keyifli izledim. puanlama başladı, kız çok sempatik ama abinin yemeği daha güzel. kız kazanamayacak belli ama keşke kazansa diyorum. sevdim kızı. tatlı, bıcır bıcır bi' şey! bir de profesyonel aşçıların zaten böyle yarışmalarda zayi olmasına gönlüm razı gelmiyor falan. tahmin ettiğim gibi abi önde gidiyor ama, son jürinin puanı açıklanmadan en fazla 10 saniye önce…
o nasıl bir an! tarif etmesi çok güç, insan beyni çok acayip bir şey.
kızın, benim kazanmasını istediğim kızın, o sempatik, o şeker şeyin, sevgilimin eski sevgilisi olduğunu anlıyorum kavrayış anı dedikleri, o salisenin kaç milyonda biri olduğunu bilmediğim anda! büyük aşkı. yarası. benden çok uzun zaman öncesine ait bir hikaye. kızın fotoğrafını görmüştüm alakasız bir şekilde bir zamanlar. biraz değişmiş. ama adı, doğup büyüdüğünü söylediği şehir… kısa süreli bir şok yaşıyorum. en fazla 5 saniyemi alıyor kızın o kız olduğundan emin olmam. arıyorum sevgilimi, televizyonu açmasını söylüyorum. neden diye sorma, ben böyleyim. reklam başlıyor. reklam bitiyor. beni onuyor. kız o kız.
beni bırak çağırmayı, aramaya bile tenezzül etmedikleri programda yarışan kızın kaybedişini izliyoruz evlerimizde telefonu kapatmadan. dünyanın en saçma şeyi.
daha bitmedi.
tesadüf bu ya bahsi geçen kızla ilişkileri yaz aşkı olarak başlamış ve istanbul'dan 3 erkek arkadaş gitmişler kızın o zamanlar yaşadığı şehre. o arkadaşlardan biri de o esnada erkek arkadaşımın evinde. öyle her hafta görüşmezler hee, ayda yılda bir. işler güçler işte, klasik hepimizin bildiği hikayeler…
telefonu kapatıyoruz, arkadaşıyla kim bilir neler konuşuyorlar. eski defterlerin açılmamış olması mümkün değil. bok gibiyim. benim kendimi kötü hissettiğimi biliyor, sen bana yemek yapıyorsun, senin yemeklerin en güzeli o yüzden diyor. sinirleniyorum. ne alakası var? kavga ediyorum. ben ediyorum ama, o susuyor. daha da sinirleniyorum. tanıdıkları vardır öyle girmiştir yarışmaya falan diyor. "zaten sektörün içinde. biliyorsun." allahım rezillik...
her neyse itirafım bu da değil. şu;
bir süre geçiyor. sakinleşiyorum. duşa girip çıkıyorum. oturup bir sigara yakıyorum, halıya bakıyorum. ve soruyorum kendime; seni üzen ne miko? beni aramadıkları yarışmada sevgilimin eski sevgilisinin yarışması... bu cevap bir farkındalığa yol açıyor. üzüntü yerini çok daha güçlü başka bir duyguya bırakıyor. bu an en üzüldüğün anın değil. ama düşün bakalım kendinden daha çok utandığın bir anın var mı? yok. yoktu.
başvurum olumsuz bir dönüşe bile layık görülmedi. aranmadım.
ee ne var bunda değil mi? bence de öyle. öyleydi. ta ki başvurumdan bir süre sonra, günlerden bir gün mezkur yarışma programını izleyene dek.
söz konusu yarışma ülkenin en çok izlenen televizyon kanallarından birinde yayımlanan bir yemek yarışması.
yorgun argın yemek hazırladım kendime eve geldikten bir süre sonra. yalnız yemek yemekten nefret ettiğim için bir ses, bir hareket olsun diye televizyonu açayım dedim. aa baktım program. başladım izlemeye. güzelce bir kız ve bir aşçı abi yarışıyor. keyifli keyifli izledim. puanlama başladı, kız çok sempatik ama abinin yemeği daha güzel. kız kazanamayacak belli ama keşke kazansa diyorum. sevdim kızı. tatlı, bıcır bıcır bi' şey! bir de profesyonel aşçıların zaten böyle yarışmalarda zayi olmasına gönlüm razı gelmiyor falan. tahmin ettiğim gibi abi önde gidiyor ama, son jürinin puanı açıklanmadan en fazla 10 saniye önce…
o nasıl bir an! tarif etmesi çok güç, insan beyni çok acayip bir şey.
kızın, benim kazanmasını istediğim kızın, o sempatik, o şeker şeyin, sevgilimin eski sevgilisi olduğunu anlıyorum kavrayış anı dedikleri, o salisenin kaç milyonda biri olduğunu bilmediğim anda! büyük aşkı. yarası. benden çok uzun zaman öncesine ait bir hikaye. kızın fotoğrafını görmüştüm alakasız bir şekilde bir zamanlar. biraz değişmiş. ama adı, doğup büyüdüğünü söylediği şehir… kısa süreli bir şok yaşıyorum. en fazla 5 saniyemi alıyor kızın o kız olduğundan emin olmam. arıyorum sevgilimi, televizyonu açmasını söylüyorum. neden diye sorma, ben böyleyim. reklam başlıyor. reklam bitiyor. beni onuyor. kız o kız.
beni bırak çağırmayı, aramaya bile tenezzül etmedikleri programda yarışan kızın kaybedişini izliyoruz evlerimizde telefonu kapatmadan. dünyanın en saçma şeyi.
daha bitmedi.
tesadüf bu ya bahsi geçen kızla ilişkileri yaz aşkı olarak başlamış ve istanbul'dan 3 erkek arkadaş gitmişler kızın o zamanlar yaşadığı şehre. o arkadaşlardan biri de o esnada erkek arkadaşımın evinde. öyle her hafta görüşmezler hee, ayda yılda bir. işler güçler işte, klasik hepimizin bildiği hikayeler…
telefonu kapatıyoruz, arkadaşıyla kim bilir neler konuşuyorlar. eski defterlerin açılmamış olması mümkün değil. bok gibiyim. benim kendimi kötü hissettiğimi biliyor, sen bana yemek yapıyorsun, senin yemeklerin en güzeli o yüzden diyor. sinirleniyorum. ne alakası var? kavga ediyorum. ben ediyorum ama, o susuyor. daha da sinirleniyorum. tanıdıkları vardır öyle girmiştir yarışmaya falan diyor. "zaten sektörün içinde. biliyorsun." allahım rezillik...
her neyse itirafım bu da değil. şu;
bir süre geçiyor. sakinleşiyorum. duşa girip çıkıyorum. oturup bir sigara yakıyorum, halıya bakıyorum. ve soruyorum kendime; seni üzen ne miko? beni aramadıkları yarışmada sevgilimin eski sevgilisinin yarışması... bu cevap bir farkındalığa yol açıyor. üzüntü yerini çok daha güçlü başka bir duyguya bırakıyor. bu an en üzüldüğün anın değil. ama düşün bakalım kendinden daha çok utandığın bir anın var mı? yok. yoktu.
devamını gör...
yazarların itiraf köşesi
içimde bir parça çok şiddet yanlısı. bazen çok sinirlendiğimde içimde efsane istek oluşuyor. ama yine de insanları dövmek yerine ağlamayı tercih ediyorum. olması gerektiği gibi.
devamını gör...
aldatılmamak için yapılması gerekenler
istediğini yap. engel olamazsın. meşrebinde aldatmak olan aldatacağı varsa her türlü aldatır. çoğu zaman ruhun bile duymaz.
devamını gör...
içinde deli kelimesi geçen aforizmalar
tımarhaneler, insan müzeleridir...
devamını gör...
son samuray
bol bol ukde bırakmış olan yazar arkadaşımızdır.
devamını gör...
köy evlerinde her odada banyo olması
leğenden hallice banyolarımız artık her odada buyurun dostlar.
devamını gör...
nesimi çimen
anadolu’nun bağrından kopar, yolu paris’e düşer. bi başına, karnı aç. elleri cebinde dolaşırken, bakar ki, sokak çalgıcıları var, müzik yapıyorlar, para topluyorlar. çöker bi köşeye, cura’sını tıngırdatmaya, yanık yanık söylemeye başlar:
“aç kulaklarını dinle sözümü,
yalan söz gerçeğe tuzak değil,
insan hakkını hak bilen kişi,
özünde nur doğar yalan ateşi,
kamili taşlamak cahilin işi,
cahilden kötülük hiç uzak değil…”
tesadüfen ordan geçerken, durup, dinleyenler arasında abidin dino da vardır.
tanışırlar… kasketli, pala bıyıklı, buram buram anadolu kokan ozan’ın kalacak yeri olmadığını öğrenir, koluna girer, evine davet eder.
güzin dino, sofrayı kurar. otururlar, sohbete koyulurlar. laf lafı açar, ozan der ki, "beni yarın çarşıya götürür müsünüz?"
"hayrola?" derler, "ne lazımsa biz sana alalım…"
“bale ayakkabısı alacağım” der.
dino’lar şoke olur. kara yağız ozan, o şahane şivesiyle devam eder:
“benim oğlan balet de… ona göndereceğim.”
çünkü…
nesimi çimen’dir o.
türkü derleyen, ilk plak çalışmasını 1964’te yapan, almanya’da fransa’da isveç’te albümler çıkaran, dünyanın en önemli müzikhollerinde sahne alan, türkiye’de ha bire gözaltına alınan, işkence gören, sürüm sürüm süründürülen, yılmayan, ömrünün sonuna kadar hiç sosyal güvencesi olmayan, yurtdışından gelen teliflerle mütevazı yaşamını sürdürmeye gayret eden…
sazın, sözün, üç telli cura’nın ustası...
"yılmaz özdil"
“aç kulaklarını dinle sözümü,
yalan söz gerçeğe tuzak değil,
insan hakkını hak bilen kişi,
özünde nur doğar yalan ateşi,
kamili taşlamak cahilin işi,
cahilden kötülük hiç uzak değil…”
tesadüfen ordan geçerken, durup, dinleyenler arasında abidin dino da vardır.
tanışırlar… kasketli, pala bıyıklı, buram buram anadolu kokan ozan’ın kalacak yeri olmadığını öğrenir, koluna girer, evine davet eder.
güzin dino, sofrayı kurar. otururlar, sohbete koyulurlar. laf lafı açar, ozan der ki, "beni yarın çarşıya götürür müsünüz?"
"hayrola?" derler, "ne lazımsa biz sana alalım…"
“bale ayakkabısı alacağım” der.
dino’lar şoke olur. kara yağız ozan, o şahane şivesiyle devam eder:
“benim oğlan balet de… ona göndereceğim.”
çünkü…
nesimi çimen’dir o.
türkü derleyen, ilk plak çalışmasını 1964’te yapan, almanya’da fransa’da isveç’te albümler çıkaran, dünyanın en önemli müzikhollerinde sahne alan, türkiye’de ha bire gözaltına alınan, işkence gören, sürüm sürüm süründürülen, yılmayan, ömrünün sonuna kadar hiç sosyal güvencesi olmayan, yurtdışından gelen teliflerle mütevazı yaşamını sürdürmeye gayret eden…
sazın, sözün, üç telli cura’nın ustası...
"yılmaz özdil"
devamını gör...
cemil özeren
28 mayıs 1962 bandırma doğumlu müzisyen. ayna grubu dağılmadan önce erhan güleryüz ile birlikte grubun kel olan solisti. 2002 yılında bostancı durağı albümünü yayınladıktan sonra erhan güleryüz ile yollarını ayırdı. 2012 yılında 50 yaşındayken karaciğer kanserinden istanbul da vefat etti.
devamını gör...
frederic leighton
1830-1896 yılları arasında yaşamış akademizm temsilcilerinden, ingiliz heykeltıraş ve ressam.
erken yaşta resim eğitimi almaya başlayan ressamın yükselişi 1855'te eserlerinden birinin kraliçe victoria tarafından satın alınmasıyla başlamış ve 1878'de kraliyet akademisi'nin başkanlığına yükselmiştir. lord ünvanını alan tek ingiliz ressamdır, ünvanı aldıktan bir gün sonra vefat etmiştir.
eserlerinde yunan-roma mitolojisinden sahneler daphnephoria (1876), greek girls picking up pebbles by the sea (1871)
ya da kadın portreleri görüyoruz. güzel kıyafetler içindeki güzel kadınları anlamlı anlamlı bakarken pavonia (1859), ya da tavus kuşlarını beslerken görebiliriz. a girl feeding peacocks (1863).
bana biraz (bkz: john william godward)'ı anımsatan bir ressam kendisi.

flaming june (1895)
normalde tabloda deniz manzarasına karşı uyuyan, ince kıyafetler giymiş bir kızı görüyoruz. ancak zakkum çiçeği detayı (sağ üstte), zehirli bir çiçek olduğu için uykuyu ve ölümü sembolize ediyor. tabloyla ilgili güzel bir yazı okumak için buradan
eserlerini görmek için buradan
kaynak
erken yaşta resim eğitimi almaya başlayan ressamın yükselişi 1855'te eserlerinden birinin kraliçe victoria tarafından satın alınmasıyla başlamış ve 1878'de kraliyet akademisi'nin başkanlığına yükselmiştir. lord ünvanını alan tek ingiliz ressamdır, ünvanı aldıktan bir gün sonra vefat etmiştir.
eserlerinde yunan-roma mitolojisinden sahneler daphnephoria (1876), greek girls picking up pebbles by the sea (1871)
ya da kadın portreleri görüyoruz. güzel kıyafetler içindeki güzel kadınları anlamlı anlamlı bakarken pavonia (1859), ya da tavus kuşlarını beslerken görebiliriz. a girl feeding peacocks (1863).
bana biraz (bkz: john william godward)'ı anımsatan bir ressam kendisi.
flaming june (1895)
normalde tabloda deniz manzarasına karşı uyuyan, ince kıyafetler giymiş bir kızı görüyoruz. ancak zakkum çiçeği detayı (sağ üstte), zehirli bir çiçek olduğu için uykuyu ve ölümü sembolize ediyor. tabloyla ilgili güzel bir yazı okumak için buradan
eserlerini görmek için buradan
kaynak
devamını gör...
türkiye'deki ahlaki çöküşün nedenleri
haksızlıklar karşısında bana dokunmayan yılan bin yaşasın mantığıyla hareket etme, bir de parayı onurdan, şereften daha üstün görme anlayışı, şimdilik bunlar geldi aklıma.
devamını gör...
sözlük yazarlarının bugün hissettikleri
üstümde nihal ziyagil memnuniyetsizliği var.
devamını gör...
kaliteli yazarların az takipçili olması
kesinlikle katıldığım fikir.
bak bana sözlüğün en düz yazarı olabilirim buna rağmen, 150 kişi takipte. neden abi? butona basıp unuttunuz mu naptınız? ben kendimi yeterli görmüyorum onca takipçiye. insanı zorla strese sokuyolar özene bezene yazayım diye. çizgimden şaşmam ben. ruh halime göre hareket ederim, insan çokluğuna göre değil. canım ne zaman okkalı tanım girmek isterse, zamanım olursa, keyfim yerindeyse... eeee hadi ordan seni mi bekleyeceğiz diyenlerde olabilir. hepinize katılıyorum.
kendimi kimseye uydurmak zorunda değilim. beğenmeyen gözünü yumsun nickimi görünce, ne denilir?
kafama/kafana göre.
bak bana sözlüğün en düz yazarı olabilirim buna rağmen, 150 kişi takipte. neden abi? butona basıp unuttunuz mu naptınız? ben kendimi yeterli görmüyorum onca takipçiye. insanı zorla strese sokuyolar özene bezene yazayım diye. çizgimden şaşmam ben. ruh halime göre hareket ederim, insan çokluğuna göre değil. canım ne zaman okkalı tanım girmek isterse, zamanım olursa, keyfim yerindeyse... eeee hadi ordan seni mi bekleyeceğiz diyenlerde olabilir. hepinize katılıyorum.
kendimi kimseye uydurmak zorunda değilim. beğenmeyen gözünü yumsun nickimi görünce, ne denilir?
kafama/kafana göre.
devamını gör...
paralel evrenler kuramı
teorik fiziğin bir alanı olan çoklu evren hipotezleri içerisinde bir alt başlık olarak incelenebilecek olan, alternatif evren ya da alternatif gerçeklik gibi isimlerle de bildiğimiz, bilim kurgu filmlerden çıkmış gibi görünen hipotez.
basitçe, bu dünyada yapmaktan vazgeçtiğiniz tüm seçimleri ya da yaşamamayı seçtiğiniz şeyleri, başka evrenlerde yapıyor ya da yaşıyor olabileceğiniz fikri üzerine kuruludur. büyükbaba paradoksu gibi paradoksların çözümünde de kullanılır.
her ne kadar son yıllarda daha sık duysak da, insanlığa yabancı ve tamamen yeni bir kavram değildir bu. mesela hint mitolojisinde her biri kendi tanrısına sahip olan sonsuz sayıda evrenden bahsedilir. pers edebiyatında da benzer bir kavramdan söz edilmektedir.
basitçe, bu dünyada yapmaktan vazgeçtiğiniz tüm seçimleri ya da yaşamamayı seçtiğiniz şeyleri, başka evrenlerde yapıyor ya da yaşıyor olabileceğiniz fikri üzerine kuruludur. büyükbaba paradoksu gibi paradoksların çözümünde de kullanılır.
her ne kadar son yıllarda daha sık duysak da, insanlığa yabancı ve tamamen yeni bir kavram değildir bu. mesela hint mitolojisinde her biri kendi tanrısına sahip olan sonsuz sayıda evrenden bahsedilir. pers edebiyatında da benzer bir kavramdan söz edilmektedir.
devamını gör...
hawthorn ile child
keith ridgway kitabıdır.
lunaparklarda aynalarla dolu bir oda olur ya hani. içeri girdiğinizde başlarda kontrol sizdedir ama bir süre sonra nerde olduğunuzu şaşırmaya, yer yön duygunuzu yitirmeye, zaman algınızın dengesinin bozulduğunu hissetmeye başlarsınsız. bu kitap sizde böyle bir hissiyat uyandıracak.
bir gece kendi evinizden başka bir evde uyandığınızda çevrenize bakar ve bir süre etraftaki hiçbir şeyin tanıdık olmadığını fark edersiniz ya. pencereden görünen manalara sizin değildir, karşıdaki duvar da. kapı size yabancıdır, içinde uyanmaya çalıştığınız yatak da. sonra geceyi tam hatırlayamadığınızı fark edersiniz. öyle bir duygu saracak sizi kitabı bitirince.
ikinci, üçüncü dubleden sonra dünya daha renkli görünmeye başlar ya bazen. yavaş yavaş plastikleşmeye sonra hızla akışkan bir hal almaya başlar dünya diye bildiğiniz yer. insan suretleri şeytanlıklarından arınır, birinci geleneksel sırat koşusu hiç olmadığı kadar hızlı geçilir gibi olur ya, öyle bir heyecan dolacak içinize okuyunca.
gerçekle rüya öyle bir birbirine girecek ki kitabı okuyor musunuz yoksa kitabı bitirip üzerinde düşünmeye mi başladınız, anlamayacaksınız.
hawthorn ile child dedektiflik mesleğini hakkını veren bir ikili ama zihinsel yolculuklar fiziki takipten daha çok yer alıyor soruşturma yöntemleri arasında.
ilginç bir ikili sizi astral olmayan bir astral seyahate çıkarıyor.
lunaparklarda aynalarla dolu bir oda olur ya hani. içeri girdiğinizde başlarda kontrol sizdedir ama bir süre sonra nerde olduğunuzu şaşırmaya, yer yön duygunuzu yitirmeye, zaman algınızın dengesinin bozulduğunu hissetmeye başlarsınsız. bu kitap sizde böyle bir hissiyat uyandıracak.
bir gece kendi evinizden başka bir evde uyandığınızda çevrenize bakar ve bir süre etraftaki hiçbir şeyin tanıdık olmadığını fark edersiniz ya. pencereden görünen manalara sizin değildir, karşıdaki duvar da. kapı size yabancıdır, içinde uyanmaya çalıştığınız yatak da. sonra geceyi tam hatırlayamadığınızı fark edersiniz. öyle bir duygu saracak sizi kitabı bitirince.
ikinci, üçüncü dubleden sonra dünya daha renkli görünmeye başlar ya bazen. yavaş yavaş plastikleşmeye sonra hızla akışkan bir hal almaya başlar dünya diye bildiğiniz yer. insan suretleri şeytanlıklarından arınır, birinci geleneksel sırat koşusu hiç olmadığı kadar hızlı geçilir gibi olur ya, öyle bir heyecan dolacak içinize okuyunca.
gerçekle rüya öyle bir birbirine girecek ki kitabı okuyor musunuz yoksa kitabı bitirip üzerinde düşünmeye mi başladınız, anlamayacaksınız.
hawthorn ile child dedektiflik mesleğini hakkını veren bir ikili ama zihinsel yolculuklar fiziki takipten daha çok yer alıyor soruşturma yöntemleri arasında.
ilginç bir ikili sizi astral olmayan bir astral seyahate çıkarıyor.
devamını gör...
the matrix portakal revolutions
izlemesi keyifli, metinleri şahane olmuş olan bir çalışma. *
sonundaki hatırlatma ayrıca şahane olmuş. * emeğe sağlık.
sonundaki hatırlatma ayrıca şahane olmuş. * emeğe sağlık.
devamını gör...
