1.
bence çocuklar ve deliler dünyaya aynı pencereden bakıyorlar. sebebini bilmem ama sonucunu seviyorum.
devamını gör...
2.
tolstoy ve çocukluk . henüz okumadım ama güzel bir şeyler umuyorum.
devamını gör...
3.
çocukluğumla alakalı çok şey hatırlamıyorum, hatırlamaya değecek bir çocukluğum olmadı çünkü. çocukken çok mutlu oluyormuş insanlar, en mutlu oldukları an çocukluk zamanlarıymış. mutlu olduğum bir anımı hatırlamıyorum.
oyuncak hayali kurmuşumdur elbette her çocuk gibi ama; hiçbirine ulaşamadım hayallerimin. yaşım 36; ve hala içimde bir yerlerde bir dürtü, hadi al şu oyuncağı da oyna der bana.
masumluk der bazıları çocuklara, çocuklar çok masum olurlarmış. belki ben de masum bir çocuktum. dedim ya hatırlamıyorum; bilmem belkide hatırlamak istemiyorum. çocukluğuma dair hatırladığım ender şeylerden biri, belkide beni en yaralayan, arkadaşlarımın oyuncaklarına özenirdim hep. keşke benimde olsaydı böyle bir oyuncağım diye hayallere dalardım, hayalimde oynardım o oyuncaklarla.
kolay değildi benim çocukluğum, ben çocukken ağladığımı bile hatırlamam. babam öldüğünde bile ağlayamadım ben, izin vermediler. ilk hastanede güvenlik görevlisi çekti köşeye; sen dedi evin en büyüğüsün, güçlü olmalısın, artık evin erkeği sensin ağlayamazsın. sonrasında arayan herkes aynı cümleleri tekrarladı. çocuğum lan işte bırakın ağlayayım!
bazıları da yeniden çocuk olsam o yıllara geri dönsem diye düşünür; ben böyle iyiyim. kolay olmadı benim bu yaşıma gelmem.
neyse yine çok yazdım ama ne yapayım yazarak rahatlıyorum bende. zaten çoğunuz okumayacak, zaten bundan size ne.
oyuncak hayali kurmuşumdur elbette her çocuk gibi ama; hiçbirine ulaşamadım hayallerimin. yaşım 36; ve hala içimde bir yerlerde bir dürtü, hadi al şu oyuncağı da oyna der bana.
masumluk der bazıları çocuklara, çocuklar çok masum olurlarmış. belki ben de masum bir çocuktum. dedim ya hatırlamıyorum; bilmem belkide hatırlamak istemiyorum. çocukluğuma dair hatırladığım ender şeylerden biri, belkide beni en yaralayan, arkadaşlarımın oyuncaklarına özenirdim hep. keşke benimde olsaydı böyle bir oyuncağım diye hayallere dalardım, hayalimde oynardım o oyuncaklarla.
kolay değildi benim çocukluğum, ben çocukken ağladığımı bile hatırlamam. babam öldüğünde bile ağlayamadım ben, izin vermediler. ilk hastanede güvenlik görevlisi çekti köşeye; sen dedi evin en büyüğüsün, güçlü olmalısın, artık evin erkeği sensin ağlayamazsın. sonrasında arayan herkes aynı cümleleri tekrarladı. çocuğum lan işte bırakın ağlayayım!
bazıları da yeniden çocuk olsam o yıllara geri dönsem diye düşünür; ben böyle iyiyim. kolay olmadı benim bu yaşıma gelmem.
neyse yine çok yazdım ama ne yapayım yazarak rahatlıyorum bende. zaten çoğunuz okumayacak, zaten bundan size ne.
devamını gör...
4.
bir çok faktöre bağlı olarak karakterimizi şekillendirdiğimiz, kişiliğimizi oluşturan yapbozun parçalarını oluşturduğumuz belki de hayatımızın en önemli en kritik dönemi.
devamını gör...
5.
herkesin bir anısı olduğu, şimdi olsa yapmazdım dediğimiz, ne olduğunu anlamadan geçen zaman dilimidir.
devamını gör...
6.
ınsan psikolojisinin temelini oluşturan dönem. çocuklukta yaşanan iyi kötü her şey kişinin gelecekteki tüm yaşantısına yansıyor.
devamını gör...
7.
herkesin özlediği hayatın bir dönemidir . acaba gerçekten çok mu güzeldir . yoksa yaşadıklarımız o kadar ağırdır ki bize mi güzel gelmektedir?
devamını gör...
8.
hayatın, asla kıymeti bilinemeyecek olan bir dönemi. kıymeti daima elden kayıp gidince anlaşılır. geri dönmek yasak!
devamını gör...
9.
kıymetini hiçbirimizin bilemediğini düşündüğüm dönemdir. hepimiz hemen büyümek için can atarız. sonra yaş ilerledikçe sorumluluklar artar ve bize her seferinde "çocukluğunuzun kıymetini bilin" diyenleri anlar yavaş yavaş onlara evriliriz. şimdi aynısını yapma sırası bizdedir.
devamını gör...
10.
biz çok şanslıydık onlara göre onların zamanında yoktu bu kadar çeşit. neredeydi bu kadar çok çikolata, neredeydi bu kadar çok şekerleme, bisküvi, kek. o zamanların en mutlu anları macuncu amcanın sokaklarından geçtiği vakitlerdi. tüm sokağın çocukları macuncu amcanın etrafına doluşur ve o tahta çubuklara kendi payları olan yapışkan şekerin sarılmasını beklerlerdi. biz bilmeyiz hiç macun nedir. görmedik çünkü; o zamana yetişemedik ya da o biz doğana kadar tükendi. ramazan eğlencelerinin vazgeçilmeziydi halbuki rengarenk macunlar. bizim ise zevkimize çeşit çeşit cips ve kola arada bir de jelibon. çok saçma gelirdi o macun. niye bir çocuk böyle bir şeyden keyif alırdı ki? adi bir şekerlemeydi altı üstü.
sıradan bir eskişehir yazı yaşanıyordu ve biz kuzenle kararımızı vermiştik; rahat rahat top oynayabileceğimiz genişliğe sahip olan babaannemin evinde kalacaktık. topumuz her zaman bizi bekliyordu evde. antrenin bir ucunda kale ve kaleci diğer ucunda ise top ve şut çekecek olan dönemin "yıldız oyuncusu" olurdu. sonra gelsin şutlar gitsin şutlar. cam mı kırıldı umurumuzda değildi çünkü gol olmuştu. babaannemin başı mı şişmişti bizi ilgilendirmezdi çünkü bizim hüznümüz kaçan goleydi. zaptedemiyordu koca sultan bizi bir türlü. bağırdığı zaman sadece topun çıkarttığı gürültüyü bastırıyor diye düşünürdük ve hiç üzerimize alınmazdık. bizi durdurabilecek tek kişi vardı: dede. o da zorbalık ile değil kıvrak zekası ile. "hadi" dedi bize, "gezmeye çıkalım". dedemiz ile eskişehir sokakları kazan biz kepçe kopuk uçurtma misali dolaşmak. var mıydı daha keyiflisi? üstelik dedemiz bizi asla kıramazdı; dondurmaysa dondurma, kolaysa kola, çikolataysa çikolata.
seneye de kullanabileceğimiz gibi alınmış bir beden büyük şortlarımızı penyelerimizi ve ayakkabılarımızı giyip düştük yollara. attığımız bir adımdan sonra diğer ayağımızı basmadan önce öncekinin üzerinizden bir kere daha sekerek lay lalay lay ezgileriyle ilerliyorduk. hala tam oluşmayan beynimizi biraz daha geliştirmek maksadıyla dedemizin hayat tecrübelerinden faydalanmaya çalışıyorduk. "-dedeee bu ne?", "-araba oğlum.", "ne işe yarar?", "-binilir gidilir evladım.", "-dedeee bu ne?", "-(benim torunlarım bu kadar mal olamaz :s ) ağaç evladım. yanımızdan geçen bakkalların vitrinlerini süsleyen her şeyi canımız çekiyordu adeta. hepsini istiyorduk biliyorduk dedemiz bizi kırmazdı. ancak o gün garip bir durum vardı. dedemiz hiçbir isteğimizi yerine getirmiyordu hepsini geri çeviriyordu. dondurma olmazdı çünkü hasta olurduk, kola olmazdı çünkü çok zararlıydı, çikolata dişlerimizi çürütürdü. ama annemiz hatta babaannemize uyguladığımız diretme taktiğini dedemize karşı asla kullanmazdık. inceden çekinirdik işte. ama içten içe de kızıyorduk, kuruyorduk kendimizi. yaklaşık bir buçuk saat kadar dolaştırdı dedem bizi bir eliyle beni diğer eliyle kuzeni tutarak. eve dönüş yoluna geldiğimizde dedem torunlarına bir şey almadan dönmenin içinde yarattığı vicdani baskıdan olsa gerek "size macun alayım mı?" diye sordu. bir an kuzenle göz göze geldik ve ikimizin de aklından aynı şeyi geçirdiğini anladık. dedem bizimle kafa buluyordu resmen! dalga geçiyordu adeta! ne kadar kaliteli abur cuburlar vardı istediğimiz hepsini reddetmişti ama şimdi bize macun ısmarlama teklifinde buluyordu. cevabımız belliydi tabi ki hayır! ne kuzenin ne de benim damak zevkimize hitap etmiyordu o nostaljik şeker. söylene söylene eve döndük. babaannem yokluğumuzu fırsat bilip evi toparlamış her yeri pırıl pırıl yapmıştı. durmadan yürümek ve cips bisküvi yiyememek iştahımızda bir kabarma yaratmış olacak ki ikimiz bir ağızdan "bizim karnımız aç!" nidaları yükselttik. bizi duyan dedemiz çıkıştı "size macun alalım dedim 'yok' dediniz, şimdi niye yoruyorsunuz babaannenizi?" ortalama 7 senelik yaşantımızda öğrendiğimiz kavramlar ile dedemizin serzenişini oturtamıyorduk, bağdaştıramıyorduk bir türlü kafamızda. nereden bilebilirdik ki "macun"un asla hayır diyemeyeceğimiz, yerken parmaklarımızı da yiyebileceğimiz "lahmacun" olduğunu... başımızı önümüze eğip sessizce yatak odamıza gittik ve yüzümü yastığa gömüp saatlerce ağladık. "çocukluk" işte...
sıradan bir eskişehir yazı yaşanıyordu ve biz kuzenle kararımızı vermiştik; rahat rahat top oynayabileceğimiz genişliğe sahip olan babaannemin evinde kalacaktık. topumuz her zaman bizi bekliyordu evde. antrenin bir ucunda kale ve kaleci diğer ucunda ise top ve şut çekecek olan dönemin "yıldız oyuncusu" olurdu. sonra gelsin şutlar gitsin şutlar. cam mı kırıldı umurumuzda değildi çünkü gol olmuştu. babaannemin başı mı şişmişti bizi ilgilendirmezdi çünkü bizim hüznümüz kaçan goleydi. zaptedemiyordu koca sultan bizi bir türlü. bağırdığı zaman sadece topun çıkarttığı gürültüyü bastırıyor diye düşünürdük ve hiç üzerimize alınmazdık. bizi durdurabilecek tek kişi vardı: dede. o da zorbalık ile değil kıvrak zekası ile. "hadi" dedi bize, "gezmeye çıkalım". dedemiz ile eskişehir sokakları kazan biz kepçe kopuk uçurtma misali dolaşmak. var mıydı daha keyiflisi? üstelik dedemiz bizi asla kıramazdı; dondurmaysa dondurma, kolaysa kola, çikolataysa çikolata.
seneye de kullanabileceğimiz gibi alınmış bir beden büyük şortlarımızı penyelerimizi ve ayakkabılarımızı giyip düştük yollara. attığımız bir adımdan sonra diğer ayağımızı basmadan önce öncekinin üzerinizden bir kere daha sekerek lay lalay lay ezgileriyle ilerliyorduk. hala tam oluşmayan beynimizi biraz daha geliştirmek maksadıyla dedemizin hayat tecrübelerinden faydalanmaya çalışıyorduk. "-dedeee bu ne?", "-araba oğlum.", "ne işe yarar?", "-binilir gidilir evladım.", "-dedeee bu ne?", "-(benim torunlarım bu kadar mal olamaz :s ) ağaç evladım. yanımızdan geçen bakkalların vitrinlerini süsleyen her şeyi canımız çekiyordu adeta. hepsini istiyorduk biliyorduk dedemiz bizi kırmazdı. ancak o gün garip bir durum vardı. dedemiz hiçbir isteğimizi yerine getirmiyordu hepsini geri çeviriyordu. dondurma olmazdı çünkü hasta olurduk, kola olmazdı çünkü çok zararlıydı, çikolata dişlerimizi çürütürdü. ama annemiz hatta babaannemize uyguladığımız diretme taktiğini dedemize karşı asla kullanmazdık. inceden çekinirdik işte. ama içten içe de kızıyorduk, kuruyorduk kendimizi. yaklaşık bir buçuk saat kadar dolaştırdı dedem bizi bir eliyle beni diğer eliyle kuzeni tutarak. eve dönüş yoluna geldiğimizde dedem torunlarına bir şey almadan dönmenin içinde yarattığı vicdani baskıdan olsa gerek "size macun alayım mı?" diye sordu. bir an kuzenle göz göze geldik ve ikimizin de aklından aynı şeyi geçirdiğini anladık. dedem bizimle kafa buluyordu resmen! dalga geçiyordu adeta! ne kadar kaliteli abur cuburlar vardı istediğimiz hepsini reddetmişti ama şimdi bize macun ısmarlama teklifinde buluyordu. cevabımız belliydi tabi ki hayır! ne kuzenin ne de benim damak zevkimize hitap etmiyordu o nostaljik şeker. söylene söylene eve döndük. babaannem yokluğumuzu fırsat bilip evi toparlamış her yeri pırıl pırıl yapmıştı. durmadan yürümek ve cips bisküvi yiyememek iştahımızda bir kabarma yaratmış olacak ki ikimiz bir ağızdan "bizim karnımız aç!" nidaları yükselttik. bizi duyan dedemiz çıkıştı "size macun alalım dedim 'yok' dediniz, şimdi niye yoruyorsunuz babaannenizi?" ortalama 7 senelik yaşantımızda öğrendiğimiz kavramlar ile dedemizin serzenişini oturtamıyorduk, bağdaştıramıyorduk bir türlü kafamızda. nereden bilebilirdik ki "macun"un asla hayır diyemeyeceğimiz, yerken parmaklarımızı da yiyebileceğimiz "lahmacun" olduğunu... başımızı önümüze eğip sessizce yatak odamıza gittik ve yüzümü yastığa gömüp saatlerce ağladık. "çocukluk" işte...
devamını gör...
11.
hayatın en güzel dönemi. bunu yıllar-yıllar sonra, çocukluğumuzu kaybedince anlarız.
devamını gör...
12.
bir cahit sıtkı tarancı şiiri
affan dede'ye para saydım,
sattı bana çocukluğumu.
artık ne yaşım var, ne adım;
bilmiyorum kim olduğumu.
hiçbir şey sorulmasın benden;
haberim yok olan bitenden.
bu bahar havası, bu bahçe;
havuzda su şırıl şırıldır.
uçurtmam bulutlardan yüce,
zıpzıplarım pırıl pırıldır.
ne güzel dönüyor çemberim;
hiç bitmese horoz şekerim!
affan dede'ye para saydım,
sattı bana çocukluğumu.
artık ne yaşım var, ne adım;
bilmiyorum kim olduğumu.
hiçbir şey sorulmasın benden;
haberim yok olan bitenden.
bu bahar havası, bu bahçe;
havuzda su şırıl şırıldır.
uçurtmam bulutlardan yüce,
zıpzıplarım pırıl pırıldır.
ne güzel dönüyor çemberim;
hiç bitmese horoz şekerim!
devamını gör...
13.
o kadar şeyle dolu ki hala peşimi bırakmıyor. kal orada çocukluk, büyümeye çalışıyorum.
devamını gör...
14.
ne zaman çocukluktan bahsedilse en masumane hatıraların biriktirildiğinden, en mutlu anların yaşandığından söz edilip duruluyor. benim aklıma ise acıdan başka bir şey gelmiyor. hayatımın ilk 20 yılının her anından, her hatırasından ve her yaşanmışlığından kanımın son damlasına kadar nefret ediyorum. çocukluk ve ergenlik bir insanın asla yaşamaması gereken rezil bir dönemdir bana göre. keşke dünyaya bir yetişkin olarak gelseydim. ne var ki herkes yaşanmışlıklar hususunda sizler kadar şanslı olamıyor.
devamını gör...
15.
tertemiz bir doğa, güvenilir insanlar, akşam pencereden seni çağıran annen, kir pas içinde ama mutluluk dolu anlar.
devamını gör...
16.
hatırlamadığım ya da bastırdığım dönemdir benim için.
devamını gör...
17.
13 ay ile buluğ çağı (puberte) arasındaki dönemdir.
devamını gör...
18.
tam olarak soyle bir seydir. hafif kilolusun diye sinif arkadaslarindan itin biri koca gotlu der. ozguvenin yara alir. kosmaktan nefret edersin. kilo verirsin ama is isten gecmistir. ortaokulda sadece defansta bekleyen bir korkuluk olursun. sonra lise baslar. top oynamayi cok sevdigin halde cesitli bahaneler uydurup hicbir maca katilmazsin, bankta arkadaslarinin telefonlarini ceketlerini bekleyen kisi olursun.
devamını gör...
19.
dönüp kulağına beklentilerini küçük tut fazlası olursa mutlu olursun demek istediğim zaman
devamını gör...
20.
ne desem bilmiyorum. nerden başlasam, nasıl tanımlasam.
dünyanın en güzel şeyi mi sahiden? bir daha düşün, herkes için öyle mi? en masum, en saf, en yalansız, en temiz yıllar... pür neşe, coşku? ya mutluluk? kimimiz sağlıklı, huzurlu, olması gerektiği gibi çocukluklar yaşıyoruz evet. iyi ki de öyle. minnet! ama lanet olsun ki her çocuk bu kadar şanslı olamıyor. sanırım genel geçer bir tanım yapacaksak "yetişkinliğe erişebilenler için hayatlarının en önemli dönemi" diyebiliriz sadece. gerisi tamamen subjektif. iyi, kötü, travmatik, mutlu. dünyada ne kadar insan varsa o kadar çocukluk var. hepsinin ise tek bir ortak noktası : çocukluk hayatın kaynağı. insanlığın tabula rasa'sı.
şimdi gelelim benim bunları neden yazdığıma. dünkü yayının etkisinden çıkamadım hala. şu 2 saate yakın süre favori farelerimizi ve çizgi filmleri konuştukları, bizim de her çaldıkları şarkıyla "hay aklınızla bin yaşayın yaa" dediğimiz yayından bahsediyorum evet.* çok büyük bir keyifle çok da kısa olmayan bir yol giderek çocukluğuma gittim ve yayını dinledim, sonra da biraz daha oyalanıp yatmaya karar verdim. buraya kadar her şey çok süperdi aslında. yatmadan önce "bu gece çok güldüm yeaa" diyerek aynada kaz ayaklarımı kontrol edecek kadar çok eğlendiğim güzel bir gece geçirmiştim, mutlu mesut uyumam gerekiyordu. yattım, çok da uykum var. ama dalamıyorum bir türlü. bilim bakalım neden? bu çok süper gecede gittiğim çocukluğumdan kopup, kazık kadar haliyle yatağında yatmakta olan bana sirayet etmek üzere bir öcü arkadaşımız ziyaretime gelmek istemiş çünkü! allahın belası deprem fobim! 10 yaşımdan beri hayatımda olan, ancak çok sevdiğim ve güvendiğim insanlar tarafından deprem olacak mı bu gece soruma verilen hayır, olmayacak, kesinlikle olmayacak, güven bana vb. bir cevapla güç bela savuşturabildiğim benim sevgili travmam! bana bu cevabı verebilecek çok mükemmel bir insan seviyorum neyse ki. iyi ki. daldım uykuya. sabahsa yerinde yeller esiyordu korkularımın. geriye sadece yayının beni götürdüğü yerlerdeki mutlu anıların pozitifliği kalmış. çok harika! yazmam lazım bunu.
benim çocukluğum türlü zıpırlıklarla dolu. mutlu, pozitif bir çocukluk. dışa dönük, enerjik ve muzip bir çocuktum ben. yaramaz mıydım evet. ama bana anlattıkları hikayelerde de benim hatırladıklarımda da baskın olan hep büyümüş de küçülmüş, yaşına, boyuna bakmadan insanlara laf sokan bir tip. 4. sınıfa giderken 6. sınıfa giden bir çocuğa aşık olan kız arkadaşımın kırılan gururunu yerden toplamak için tenefüste ortaokulların katına çıkıp (sırf o kata çıkmak bile inanılmaz gelirdi bize o dönem) mezkur çocuğun sınıfına dalarak elimdeki meyve suyunu çocuğun üstüne dökmüş hiçbir şey demeye tenezzül etmeden çıkıp gitmiştim sınıftan bir keresinde. hayır cesursun anladık da salaksın be kızım. tek başına o sınıfa çıkıp ilgili eylemi gerçekleştirdiğinde çocuğa aşık olan ve reddedilenin sen olduğun düşünülecek haliyle, hiç bunu hesap etmiyor musun? etmiyorsun, biliyorum. sinirimden ağlamıştım kendimi ifade edeceğim diye. "hayır hayııır tolga'yı seven ben değilim!!!" hoş, bunu hesap edecek kişi olsan, düzenlenen paten yarışmasında en yakın rakibinde aranda en az 200 mt fark varken son 50 mt'de kaymayı bırakıp yeni izlediğin ve aşık olduğun cameron'un rose'lu jack'li sahnesini tek başına performe edeceksin diye ikinciliğe razı gelmek zorunda kalmazdın sen! yahu bu nasıl bir kendini bilmezlik. beylikdüzü'nde titanic vardı da biz mi binmedik?
neyse efendim 7'sinde neyse 70'inde de o insan.*
bu da böyle bir hanımdır.
dünyanın en güzel şeyi mi sahiden? bir daha düşün, herkes için öyle mi? en masum, en saf, en yalansız, en temiz yıllar... pür neşe, coşku? ya mutluluk? kimimiz sağlıklı, huzurlu, olması gerektiği gibi çocukluklar yaşıyoruz evet. iyi ki de öyle. minnet! ama lanet olsun ki her çocuk bu kadar şanslı olamıyor. sanırım genel geçer bir tanım yapacaksak "yetişkinliğe erişebilenler için hayatlarının en önemli dönemi" diyebiliriz sadece. gerisi tamamen subjektif. iyi, kötü, travmatik, mutlu. dünyada ne kadar insan varsa o kadar çocukluk var. hepsinin ise tek bir ortak noktası : çocukluk hayatın kaynağı. insanlığın tabula rasa'sı.
şimdi gelelim benim bunları neden yazdığıma. dünkü yayının etkisinden çıkamadım hala. şu 2 saate yakın süre favori farelerimizi ve çizgi filmleri konuştukları, bizim de her çaldıkları şarkıyla "hay aklınızla bin yaşayın yaa" dediğimiz yayından bahsediyorum evet.* çok büyük bir keyifle çok da kısa olmayan bir yol giderek çocukluğuma gittim ve yayını dinledim, sonra da biraz daha oyalanıp yatmaya karar verdim. buraya kadar her şey çok süperdi aslında. yatmadan önce "bu gece çok güldüm yeaa" diyerek aynada kaz ayaklarımı kontrol edecek kadar çok eğlendiğim güzel bir gece geçirmiştim, mutlu mesut uyumam gerekiyordu. yattım, çok da uykum var. ama dalamıyorum bir türlü. bilim bakalım neden? bu çok süper gecede gittiğim çocukluğumdan kopup, kazık kadar haliyle yatağında yatmakta olan bana sirayet etmek üzere bir öcü arkadaşımız ziyaretime gelmek istemiş çünkü! allahın belası deprem fobim! 10 yaşımdan beri hayatımda olan, ancak çok sevdiğim ve güvendiğim insanlar tarafından deprem olacak mı bu gece soruma verilen hayır, olmayacak, kesinlikle olmayacak, güven bana vb. bir cevapla güç bela savuşturabildiğim benim sevgili travmam! bana bu cevabı verebilecek çok mükemmel bir insan seviyorum neyse ki. iyi ki. daldım uykuya. sabahsa yerinde yeller esiyordu korkularımın. geriye sadece yayının beni götürdüğü yerlerdeki mutlu anıların pozitifliği kalmış. çok harika! yazmam lazım bunu.
benim çocukluğum türlü zıpırlıklarla dolu. mutlu, pozitif bir çocukluk. dışa dönük, enerjik ve muzip bir çocuktum ben. yaramaz mıydım evet. ama bana anlattıkları hikayelerde de benim hatırladıklarımda da baskın olan hep büyümüş de küçülmüş, yaşına, boyuna bakmadan insanlara laf sokan bir tip. 4. sınıfa giderken 6. sınıfa giden bir çocuğa aşık olan kız arkadaşımın kırılan gururunu yerden toplamak için tenefüste ortaokulların katına çıkıp (sırf o kata çıkmak bile inanılmaz gelirdi bize o dönem) mezkur çocuğun sınıfına dalarak elimdeki meyve suyunu çocuğun üstüne dökmüş hiçbir şey demeye tenezzül etmeden çıkıp gitmiştim sınıftan bir keresinde. hayır cesursun anladık da salaksın be kızım. tek başına o sınıfa çıkıp ilgili eylemi gerçekleştirdiğinde çocuğa aşık olan ve reddedilenin sen olduğun düşünülecek haliyle, hiç bunu hesap etmiyor musun? etmiyorsun, biliyorum. sinirimden ağlamıştım kendimi ifade edeceğim diye. "hayır hayııır tolga'yı seven ben değilim!!!" hoş, bunu hesap edecek kişi olsan, düzenlenen paten yarışmasında en yakın rakibinde aranda en az 200 mt fark varken son 50 mt'de kaymayı bırakıp yeni izlediğin ve aşık olduğun cameron'un rose'lu jack'li sahnesini tek başına performe edeceksin diye ikinciliğe razı gelmek zorunda kalmazdın sen! yahu bu nasıl bir kendini bilmezlik. beylikdüzü'nde titanic vardı da biz mi binmedik?
neyse efendim 7'sinde neyse 70'inde de o insan.*
bu da böyle bir hanımdır.
devamını gör...