41.
türk edebiyatında şiir denince aklıma ilk gelen büyük insan. 36 yaşında aramızdan ayrılmış ve o kısa zamana büyük eserler bırakmıştır. orhan veli öldüğü gün ülkemizde şiir de öksüz kalmıştır.
devamını gör...
42.
1914 yılında doğmuş bir '' garip '' şair adam. şiire kasket giydiren, onu sivilleştiren, sokağın dilini kendi diliyle birleştirip unutulmamayı başarmış ender insanlardan sadece biri. yaşamı da erken ölümü de hep sırlarla örülü, üzücü. kapanışı da kendisinin bir şiiriyle yapalım o halde.
şaheserim
âşık olduğum zamanlarda
şiir yazmak âdetim değildi.
halbuki asıl şaheserimi
onu en çok sevdiğimi
anladığım zaman yazdım.
onun için bu şiiri
ılk önce ona okuyacağım.
mehmet ali sel adıyla , ankara, eylül 1937.
şaheserim
âşık olduğum zamanlarda
şiir yazmak âdetim değildi.
halbuki asıl şaheserimi
onu en çok sevdiğimi
anladığım zaman yazdım.
onun için bu şiiri
ılk önce ona okuyacağım.
mehmet ali sel adıyla , ankara, eylül 1937.
devamını gör...
43.
uzun sahil yürüyüşlerinin şairi. öykündüğüm insan olduğundan mıdır bilmem ben de kendisi gibi tek başıma uzun sahil yürüyüşlerini severim.
gün olur alır başımı giderim,
denizden yeni çıkmış ağların kokusunda
şu ada senin, bu ada benim,
yelkovan kuşlarının peşi sıra.
dünyalar vardır, düşünemezsiniz;
çiçekler gürültüyle açar;
gürültüyle çıkar duman topraktan.
hele martılar, hele martılar,
her bir tüylerinde ayrı telaş!
gün olur, başıma kadar mavi,
gün olur, başıma kadar güneş,
gün olur deli gibi...
gün olur alır başımı giderim,
denizden yeni çıkmış ağların kokusunda
şu ada senin, bu ada benim,
yelkovan kuşlarının peşi sıra.
dünyalar vardır, düşünemezsiniz;
çiçekler gürültüyle açar;
gürültüyle çıkar duman topraktan.
hele martılar, hele martılar,
her bir tüylerinde ayrı telaş!
gün olur, başıma kadar mavi,
gün olur, başıma kadar güneş,
gün olur deli gibi...
devamını gör...
44.
13 nisan 1914-1950 yılları arasında yaşamış ve aynı zamanda arkadaşları olan melih cevdet anday, oktay rifat isimli şairler ile birlikte şiirde o döneme kadar hiçbir akıma benzemeyen ''garip'' akımının öncülüğünü yapmış olan şair/yazar/devlet memuru.
aslında her biri kendi içinde bir mizah barındıran şiirleri, dönemin edebiyat kardinalleri tarafından ''çocukça, üzerinde konuşulmaya bile değmez, gülünç vs.'' olarak nitelendirilmiş olsa da, sonraları ''sokakta'' popülerlik kazanmaya başlayınca ciddiye alınmaya başlanmış, daha sonraları ise (ölümünden sonra) ''ikinci yeni'' adı altında taklit edilmeye bile çalışılmıştır.
orhan veli, 13 haziran 1950 günü istanbul'da yürürken, belediyenin açtığı bir çukura düşmesinin akabinde geçirdiği beyin kanaması sonucu yaşama veda etmiş, ancak türk şiiri ve türkçe üzerinde etkilerini kalıcı olarak bırakmıştır.
aslında her biri kendi içinde bir mizah barındıran şiirleri, dönemin edebiyat kardinalleri tarafından ''çocukça, üzerinde konuşulmaya bile değmez, gülünç vs.'' olarak nitelendirilmiş olsa da, sonraları ''sokakta'' popülerlik kazanmaya başlayınca ciddiye alınmaya başlanmış, daha sonraları ise (ölümünden sonra) ''ikinci yeni'' adı altında taklit edilmeye bile çalışılmıştır.
orhan veli, 13 haziran 1950 günü istanbul'da yürürken, belediyenin açtığı bir çukura düşmesinin akabinde geçirdiği beyin kanaması sonucu yaşama veda etmiş, ancak türk şiiri ve türkçe üzerinde etkilerini kalıcı olarak bırakmıştır.
devamını gör...
45.
böyle bir başlık açılır kendimi anlatayım diye şiir yazmış kişidir.
devamını gör...
46.
meşhur olmak için değil; halktan insanların hayatını anlatmak için yazan şair. garip akımına öncülük etmesi ve halkın dilini şiirlerine yansıtması da bu yüzden.
sait faik, 7 gün mecmuaları’nda kendisinden şöyle bahsediyor:
“üzerinde en çok durulmuş, zaman zaman alaya alınmış, zaman zaman kendini kabul ettirmiş, tekrar inkar, tekrar kabul edilmiş; zamanında hem iyi hem kötü şöhrete ermiş bir şair vardır.
iki incecik bacak, kısaca bir trençkot, kanarya sarısı bir kaşkol, müselles bir yüz, şişirilmiş bir göğüse benzeyen sırt, ergenlik bozuğu bir yüz. işte görünüşte orhan veli.”
sait faik, 7 gün mecmuaları’nda kendisinden şöyle bahsediyor:
“üzerinde en çok durulmuş, zaman zaman alaya alınmış, zaman zaman kendini kabul ettirmiş, tekrar inkar, tekrar kabul edilmiş; zamanında hem iyi hem kötü şöhrete ermiş bir şair vardır.
iki incecik bacak, kısaca bir trençkot, kanarya sarısı bir kaşkol, müselles bir yüz, şişirilmiş bir göğüse benzeyen sırt, ergenlik bozuğu bir yüz. işte görünüşte orhan veli.”
devamını gör...
47.
o "serde erkeklik var, ağlayamam" demiş ama,
ben okudukça ağlarım...
ben okudukça ağlarım...
devamını gör...
48.
levent yüksel'in çok sevdiğim şarkısının eğlenceli sözlerini de yazmış olan değerli şair.
edit:
"kim söylemiş beni
süheyla'ya vurulmuşum diye?
kim görmüş, ama kim,
eleni'yi öptüğümü,
yüksek kaldırımda, güpegündüz?
melahat'i almışım da sonra
alemdara gitmişim, öyle mi?
onu sonra anlatırım, fakat
kimin bacağını sıkmışım tramvayda?
güya bir de galataya dadanmışız;
kafaları çekip çekip
orada alıyormuşuz soluğu;
geç bunları, anam babam, geç;
geç bunları bir kalem;
bilirim ben yaptığımı.
ya o, mualla'yı sandala atıp,
ruhumda hicranını söyletme hikayesi?"
edit:
"kim söylemiş beni
süheyla'ya vurulmuşum diye?
kim görmüş, ama kim,
eleni'yi öptüğümü,
yüksek kaldırımda, güpegündüz?
melahat'i almışım da sonra
alemdara gitmişim, öyle mi?
onu sonra anlatırım, fakat
kimin bacağını sıkmışım tramvayda?
güya bir de galataya dadanmışız;
kafaları çekip çekip
orada alıyormuşuz soluğu;
geç bunları, anam babam, geç;
geç bunları bir kalem;
bilirim ben yaptığımı.
ya o, mualla'yı sandala atıp,
ruhumda hicranını söyletme hikayesi?"
devamını gör...
49.
1914 doğumlu olan garip akımını oluşturan üç şairden birisidir.
devamını gör...
50.
öyle bir zamanda gel ki vazgeçmek mümkün olmasın.
belki bin tane aşktan geçmiş olayım ve hiçbiri olmasın gözümde.
hiçbiri tamamlayamamış olsun cümlelerimi,
hiç biri bağlayamamış olsun geceyi sabaha.
hiçbirinin gülüşünün her anı senin kadar aklıma işlenmemiş olsun.
hiçbirinin hayali en güzel haliyle barınamamış olsun beynimde.
hiçbirinin izi kalmamış olsun bedenimde.
öyle bir zamanda gel ki vazgeçmek mümkün olmasın.
sessizce ağladığım anları kimse çığlık çığlığa hıçkırıklara dönüştürememiş olsun.
ellerim kimsenin üzerinde eriyip gitmemiş olsun, gezinse bile.
dudaklarım senin adını söylerkenki gibi kıvrılmamış olsun hiç bi ad'a yeterince.
yerine koymaya çalıştığım her beden yok olup gitmiş olsun kumlar aktıkça tane tane.
unuttuğumu sandığım, vazgeçtiğimi sandığım,
sevmediğimi sandığım öyle bir zamanda gel ki
yerçekimine karşı koysun damarlarımda beni yaşatan her zerre.
öyle bir zamanda gel ki vazgeçmek mümkün olmasın...
belki bin tane aşktan geçmiş olayım ve hiçbiri olmasın gözümde.
hiçbiri tamamlayamamış olsun cümlelerimi,
hiç biri bağlayamamış olsun geceyi sabaha.
hiçbirinin gülüşünün her anı senin kadar aklıma işlenmemiş olsun.
hiçbirinin hayali en güzel haliyle barınamamış olsun beynimde.
hiçbirinin izi kalmamış olsun bedenimde.
öyle bir zamanda gel ki vazgeçmek mümkün olmasın.
sessizce ağladığım anları kimse çığlık çığlığa hıçkırıklara dönüştürememiş olsun.
ellerim kimsenin üzerinde eriyip gitmemiş olsun, gezinse bile.
dudaklarım senin adını söylerkenki gibi kıvrılmamış olsun hiç bi ad'a yeterince.
yerine koymaya çalıştığım her beden yok olup gitmiş olsun kumlar aktıkça tane tane.
unuttuğumu sandığım, vazgeçtiğimi sandığım,
sevmediğimi sandığım öyle bir zamanda gel ki
yerçekimine karşı koysun damarlarımda beni yaşatan her zerre.
öyle bir zamanda gel ki vazgeçmek mümkün olmasın...
devamını gör...
51.
hakkında söylenecek o kadar çok şey var ki. hâlâ sinemada biyografik bir filminin olmamasına üzülüyorum. netfliks bu adamın tek sezonluk bir dizisini bile yapabilir. öyle derin öyle güzel bir adamdır.
devamını gör...
52.
ağaca bir taş attım;
düşmedi taşım,
düşmedi taşım.
taşımı ağaç yedi;
taşımı isterim,
taşımı isterim!
evet zihinleri zorlayan bu şiirin sahibi orhan velidir. efem...
rivayet o dur ki;
1937 yılında, genç bir şair olan orhan veli , necip fazıl’a dergisinde yayımlaması için gönderir. necip fazıl da hay hay der... orhan veli heyecanla dergi çıkar çıkmaz heyecanla dergiyi almaya gider..
hızla sayfaları çevirir... yolladığı şiir yayınlanmadığından kırgındır..
orhan veli , necip fazıl’dan şiirini geri ister. necip fazıl şiiri vermez geri.. orhan veli üstteki dizeleri yazar...
güzel şiirlerin güzel şairi..
düşmedi taşım,
düşmedi taşım.
taşımı ağaç yedi;
taşımı isterim,
taşımı isterim!
evet zihinleri zorlayan bu şiirin sahibi orhan velidir. efem...
rivayet o dur ki;
1937 yılında, genç bir şair olan orhan veli , necip fazıl’a dergisinde yayımlaması için gönderir. necip fazıl da hay hay der... orhan veli heyecanla dergi çıkar çıkmaz heyecanla dergiyi almaya gider..
hızla sayfaları çevirir... yolladığı şiir yayınlanmadığından kırgındır..
orhan veli , necip fazıl’dan şiirini geri ister. necip fazıl şiiri vermez geri.. orhan veli üstteki dizeleri yazar...
güzel şiirlerin güzel şairi..
devamını gör...
53.
adam kendisini o kadar güzel tanımlamış ki bize laf düşmez artık.
buyrun orhan veli’yi, orhan veli’nin tanımıyla öğrenin.
ben orhan veli
1914'te doğdum
1 yaşında kurbağadan korktum
2 yaşında gurbete çıktım
7'sinde mektebe başladım
9 yaşında okumaya
10 yaşında yazmaya merak saldım
13'te oktay rıfat'ı
16'da melih cevdet'i tanıdım
17 yaşında bara gittim
18'de rakıya başladım ve şarkı söylemesini çok sevdim
19'dan sonra avarelik devrim başlar
20 yaşından sonra para kazanmasını ve sefalet çekmesini öğrendim
25'te başımdan bir otomobil kazası geçti
çok aşık oldum
hiç evlenmedim
ben orhan veli
ben orhan veli
yazık oldu süleyman efendi'ye mısra-i meşhurunun yazarı
duydum ki merak ediyormuşsunuz hususi hayatımı
anlatayım
evvela adamım yani sirk hayvanı filan değilim
burnum var kulağım var pek biçimli olmamakla beraber
bir evde otururum
bir işte çalışırım
ne başımda bulut gezdiririm
ne sırtımda mühr-ü nübüvvet
ne ingiliz kralı kadar mütevazıyım
ne de celâl bayar'ın ahır uşağı gibi aristokrat
ıspanağı çok severim
puf böreğine hele biterim
malda mülkte gözüm yoktur
vallahi yoktur
oktay rıfat'la melih cevdet'tir en yakın arkadaşlarım
bir de sevgilim vardır pek muteber
ismini söyleyemem
edebiyat tarihçisi bulsun
ehemmiyetsiz şeylerle de uğraşırım
meşgul olmadığım ehemmiyetsiz
sadece yazarlar arasındadır
ne bileyim belki daha bin bir huyum vardır
ama ne lüzum var hepsini sıralamaya
onlar da bunlara benzer
işte budur orhan veli.
buyrun orhan veli’yi, orhan veli’nin tanımıyla öğrenin.
ben orhan veli
1914'te doğdum
1 yaşında kurbağadan korktum
2 yaşında gurbete çıktım
7'sinde mektebe başladım
9 yaşında okumaya
10 yaşında yazmaya merak saldım
13'te oktay rıfat'ı
16'da melih cevdet'i tanıdım
17 yaşında bara gittim
18'de rakıya başladım ve şarkı söylemesini çok sevdim
19'dan sonra avarelik devrim başlar
20 yaşından sonra para kazanmasını ve sefalet çekmesini öğrendim
25'te başımdan bir otomobil kazası geçti
çok aşık oldum
hiç evlenmedim
ben orhan veli
ben orhan veli
yazık oldu süleyman efendi'ye mısra-i meşhurunun yazarı
duydum ki merak ediyormuşsunuz hususi hayatımı
anlatayım
evvela adamım yani sirk hayvanı filan değilim
burnum var kulağım var pek biçimli olmamakla beraber
bir evde otururum
bir işte çalışırım
ne başımda bulut gezdiririm
ne sırtımda mühr-ü nübüvvet
ne ingiliz kralı kadar mütevazıyım
ne de celâl bayar'ın ahır uşağı gibi aristokrat
ıspanağı çok severim
puf böreğine hele biterim
malda mülkte gözüm yoktur
vallahi yoktur
oktay rıfat'la melih cevdet'tir en yakın arkadaşlarım
bir de sevgilim vardır pek muteber
ismini söyleyemem
edebiyat tarihçisi bulsun
ehemmiyetsiz şeylerle de uğraşırım
meşgul olmadığım ehemmiyetsiz
sadece yazarlar arasındadır
ne bileyim belki daha bin bir huyum vardır
ama ne lüzum var hepsini sıralamaya
onlar da bunlara benzer
işte budur orhan veli.
devamını gör...
54.
ağlasam sesimi duyar mısınız,
mısralarımda;
dokunabilir misiniz,
gözyaşlarıma, ellerinizle?
bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,
kelimelerinse kifayetsiz olduğunu
bu derde düşmeden önce.
bir yer var, biliyorum;
her şeyi söylemek mümkün;
epeyce yaklaşmışım, duyuyorum;
anlatamıyorum.
mısralarımda;
dokunabilir misiniz,
gözyaşlarıma, ellerinizle?
bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,
kelimelerinse kifayetsiz olduğunu
bu derde düşmeden önce.
bir yer var, biliyorum;
her şeyi söylemek mümkün;
epeyce yaklaşmışım, duyuyorum;
anlatamıyorum.
devamını gör...
55.
cebinde 25 kuruşla vefat eden
belkide en devrimci şairimizdi
şiirin konusunun
süleyman efendi'nin nasırı bile olacağını gösterdi bize
büyük bir akımdır garip
(bkz: melih cevdet anday)
(bkz: oktay rıfat horozcu)
belkide en devrimci şairimizdi
şiirin konusunun
süleyman efendi'nin nasırı bile olacağını gösterdi bize
büyük bir akımdır garip
(bkz: melih cevdet anday)
(bkz: oktay rıfat horozcu)
devamını gör...
56.
iki güzel insan, buram buram sanat.
devamını gör...
57.
türk edebiyatına sadece şiirler kazandırmakla kalmayıp aynı zamanda çok akıcı düz yazıları olan garip akımı kurucularından.
en sevdiklerimden bir tane bırakıyorum.
işsizlik kötü şey vesselam. işsizliğin kötü olduğunu da yalnız aç kaldığım zamanlar düşünüyorum. can sıkıntısından bunaldığım sıralarda da düşünsem ya. olmuyor. bu bahçeye de hep böyle zamanlarımda gelirim. neden acaba? etraftakilerin de çoğu işsiz.
bu bahçe sadece kaderleri bu yolda ortak olanları mı çekiyor dersiniz. olabilir. vakit öğleyi geçiyor. açlıktan bahsettim ama pek de aç değilim. bununla beraber, neden bilmem, etrafımdakilerden utanıyorum. herkesin yemeğe gittiği bir saatte benim, parasız pulsuz buralarda dolaşmam bir suçmuş gibi geliyor bana. boş sıralardan birine oturdum; düşünmeye başladım. bereket versin sigaram var. o da olmasa felaket.
bilmem ne dağındaki petrol arama kampında bir iş teklifi etmişlerdi. gitseydim kötü mü olurdu sanki. enayilik işte, parayla pulla değil ki. bir odam olurdu, hiç olmazsa; ev kirası düşünmezdim. sabahları acı kahvemi içebilir, öğle, akşam yemeklerini kampın tabldotundan yiyebilirdim. tabldotu düşünür düşünmez karnım guruldamaya başladı, demek acıkmıştım. şu yemek denilen şey de tuhaf bir şey. insanlar neler icat etmişler! düpedüz ot yemek, yahut çiğ çiğ et yemek dururken, neler çıkarmışlar ortaya! balığı denizden tutacaksın. başka çeşidi olursa olmaz, levrek olacak. ateşi yakacaksın, suyu kaynatacaksın, levreği içine atacaksın, haşlandıktan sonra çıkaracaksın, bir tabağa koyacaksın, soğutacaksın, başka bir kabın içine tavuktan çıkan yumurtayı kıracaksın, başlayacaksın çalkalamaya, yumurta hep aynı tarafa doğru çalkalanacak, bir yandan ince ince zeytinyağı dökeceksin, zeytinyağı iplik gibi dökülecek. zeytinyağının da hikâyesi ayrı zeytini daldan koparacaksın, ezeceksin, yağını alacaksın. mutlaka zeytin olacak. fındık olsa olmaz, susam olsa olmaz, pamuk olsa olmaz, zeytin. zeytinyağı iplik gibi dökülecek. yumurtayla zeytinyağı kıvamını bulunca bir kaşıkla onu soğumuş levreğin üstüne gezdireceksin. oldu mu sana mayonezli levrek? kim bilir belki de olmadı. olmazsa olmasın, ahçı değilim ya.
mayonezli levreğin de ne hoş bir kokusu vardır! acı cevize benzer. lezzetle kokunun birbirine benzediğini de ilk defa düşünüyorum. hem, birader, nene lâzım senin mayonezli levrek? onu düşüneceğine ekmek düşünsene! oh, canım ekmek! sıcak ekmek! taze ekmek! yeni çıkarken ne güzel kokar fırınların önü! fırından yeni çıkmış ekmek ne güzel yakar insanın elini!
evet, petrol kampına gitmeliydim. gerçi şehirden, tanıdıklardan uzak kalacaktım. ama ne çıkar? orada da ahbaplar bulamaz mıydım? bir petrol kampında ne gibi ahbaplar bulunabilir, şimdi de onu düşünüyorum. mesela amerikalı bir mühendis bulunabilir. mesela teksaslıdır. macera dolu bir hayatı vardır. kimse bilmez. jeoloji kaidelerine göre bir yerde petrol damarına rastlamak gerekir; araştırmalara girişilir; yıllarca uğraşılır, bir şey çıkmaz; petrol, yüzyıllarca evvel, oradan kaçmış; başka yere gitmiştir. buna karşılık hiç umulmadık bir yerden de günün birinde petrol çıkıverir. insan bütün ömrünü bir hayal peşinde tüketebilir yahut bir anda zengin olabilir. petrol, büyük bir at yarışıdır. macera işidir, kumar işidir. hayatı macerayla dolu teksaslı da bir kumarbazdır. ihtimal içki de içer. içki ile kumara fazla düşkün insanların karıları biraz uçarı olur. ihtimal... neyse, geçelim bunları. ağzı biraz içki kokan, tütün kokan, günün birinde bir kumar masasından milyonlar vurarak kalkacak bir erkeğin de, bir kadın için; çekici tarafı yok mu? ama teksaslı kimden vuracak milyonu? bizden mi? kondu öyleyse yağlı kuyruğa. “ulan, a kerata! kumar düşüneceğine karnını doyur!” dese haksız mı?
bir kundura, boyacısı geldi, gözü ayakkaplarımda, “boyayalım, beyim!” dedi. “eşşoğlu eşek! ben şimdi boya mı düşünüyorum? çek bakalım arabanı şuradan” diyecektim, diyemedim. kibarlığım bırakmadı. “hayır, kardeşim, istemez” diye tatlıya bağladım.
ihtimal başka ahbaplar da bulurdum petrol kampında. mesela, yaşlı bir muhasebeci. biraz alaturka, biraz ehlikeyf, hayvan meraklısı bir adam. mesela, kedi besler. kedisinin bir adı vardır. mesela, pamuk. ya kendi adı? kendi adı ethem bey olmalı. ethem bey'in aksine pek alafranga bir de genç bulunmalı kampta. mevkii şef olmalı. ingilizce bilmeli. ethem bey'e inat, erdoğan köpek beslemeli. erdoğan da kim? ha! erdoğan da işte o gencin adı. köpeğinin de bir adı olmalı. ne olmalı? ethem bey'e inat, alafranga bir isim. mesela robinson. gerçi petrol kampından deniz görünmez. ama ne çıkar, köpeğin adı robinson olsun.
erdoğan biraz şiirle uğraşmalı. yazmamalı da konuşmalı. ara sıra mısralar okumalı. ne iyi olurdu! onunla hep şiirden söz açardık. o, ihtimal, giyimi kuşamıyla modern bir genç olmasına rağmen, kafasıyla bir hayli eski olacaktı. mesela, şair olarak haşim'i severdi. hatta haşim'i sevmeyi bir ilerilik bile sayabilirdi. o bana “şiirle maddenin bağdaşmayacağını, şiirin görünmez parmakların içimizdeki tellerden çıkardığı ilahi nağmeler olduğunu” söylerdi. zavallı ben, bu sözlerle ne demek istediğini sormaya bile cesaret edemezdim. onun inancını sarsmaya gücüm yetmezdi ki. ama ne olursa olsun, bütün softalar gibi, bu delikanlının da sevimli tarafları olabilirdi. kendisini öğrendiklerinden geçirmeye gücüm yetmeyeceğini bildiğim halde onunla şiir tartışmalarına tutulmaktan da alamazdım. benim şair orhan veli olduğumu da herhalde öğrenmemeliydi. gözünden fena düşerdim yoksa. hatta aleyhimde atıp, tuttuğunu bile duysam kendimi tanıtmamalıydım. varsın o rahat konuşsun. desin ki orhan veli mi? onlar da mı şair? bırak şu hopstilleri allahaşkına! bu türlü maskaralıklar avrupa'da çoktan geçti. yazsalar ya vezinli, kâfiyeli, doğru dürüst şiir. yazsalar ya! sıkı mı? yazamayınca ne yapacaklar? tabii böyle bin bir şaklabanlıkla nazarı dikkati celbetmeye çalışacaklar. kolay iş bunlar, kardeşim, kolay iş. hâlbuki sanat o kadar kolay değil.” varsın söylesin erdoğan. söylesin. boşaltsın içini. tutup ona şiir nazariyeleri döktürecek değilim ya. hem ne işe yarar zaten? karşı gelebilir miyim peşin hükümlere?
önümden, temiz pak giyinmiş bir kızla, kılpıranga kızıl çengi bir delikanlı geçiyor. ellerinde küçük bir kesekâğıdı var. şamfıstığı yiyorlar. öğle vakti şamfıstığı! ekmek yiyin be, ekmek! şamfıstığının sırası mı şimdi?
odamız, yaz günleri, çinkodan damın altında yanar durur. havada bir petrol kokusu vardır. akşamüzerleri, kulelerde çalışan işçilerin gündeliklerini dağıtırım. gün battıktan sonra ortalık biraz serinler. külrengi dağlara karşı düşüncelere dalmak hoş olabilir. geceleri portatif karyolamda huzur içinde yatarım. sabahları şehmus'un beyaz dişli kızı meryemke süt getirir. kirli çamaşırlar varsa alıp yıkamaya götürür. aylarca kadınsız yaşamışızdır. meryemke'nin göğsüne, kalçalarına baktıkça aklımdan kötü kötü şeyler geçer. ama tutarım kendimi. tutarım, elimden bir kaza çıkmasın diye.
ara sıra vilayet merkezinden kamyon gelir. kamyoncuya mektup sorarız; “yok!” der. “iyi su geldi mi?” deriz, “gelmedi!” der. ishal oluruz. ilaç ısmarlarız. ilaç gelinceye kadar iyileşemeyiz. apteshaneler, bir hayli uzaktadır. koşup apteshaneye gitmek bir meseledir. onun için odalarda oturak bulundururuz. ben erdoğan'la aynı odada yatarım. akşamları ya kâğıt oynarız, ya şiirden bahsederiz. o yine haşim'i tutturur. ben kabul etmek istemem; o kızar. “haşim, haşim!” derken birdenbire karnı ağrımaya başlar. oturduğu yerden “oturak” diye bağırarak dar atar kendini. telaştan yüzü mosmor kesilmiştir. karyolanın altından oturağı çeker; oturur üstüne. yüzüne hemen bir sükûnet gelir. rahatlar. biraz evvelki karın ağrısını bir anda unutur. gözleri, uzak bir noktada, dalgın, düşünür. sonra bana döner; bütün fikirlerini özetleyen bir mısra mırıldanır;
“melâli anlamayan nesle âşina değiliz.”
oturduğum sıradan kalktım. bahçe biraz daha kalabalıklaşmıştı. başkalarının oturduğu sıraların önünden geçerek kapıya doğru yürüdüm. herkes başka bir şey konuşuyor. her önünden geçtiğim insanın söylediklerine kulak misafiri oluyorum. söylenenlerin pek azını duyabiliyorum. biri şey diyor “... ben, diyor, malımı bilirim. onun yiyeceği halt...” geçiyorum. yaklaştığım sıradan başka kelimeler duyuyorum “... tayin emri imzadan çıkıncaya kadar biçare...” geçiyorum. her geçtiğim sıradan kulağımda birkaç kelime kalıyor. bir filmi orta yerinden ve gözlerim kapalı seyreder gibiyim “... sultan hamit devri daha iyi imiş...” “...ceketi tersyüz ettirmeden önce bizim birader...” “... kadar döviz getirir. vakıa hariciyede...” “... ikinci penaltı haksızdı ama...” “... burada da sivil memurlar ürkütmeden sayılmıyor...” “... yemek üstüne hazmettirir...”
burnuma esaslı bir et kokusu geldi. hayal filan değil, sahici kokuydu. bir yerde köfte filan kızartılıyordu herhalde. birden, sesleri duymaz oldum. sağa sola bakınmaya başladım. bu kokunun bir de dumanı olacaktı elbet.
en sevdiklerimden bir tane bırakıyorum.
işsizlik kötü şey vesselam. işsizliğin kötü olduğunu da yalnız aç kaldığım zamanlar düşünüyorum. can sıkıntısından bunaldığım sıralarda da düşünsem ya. olmuyor. bu bahçeye de hep böyle zamanlarımda gelirim. neden acaba? etraftakilerin de çoğu işsiz.
bu bahçe sadece kaderleri bu yolda ortak olanları mı çekiyor dersiniz. olabilir. vakit öğleyi geçiyor. açlıktan bahsettim ama pek de aç değilim. bununla beraber, neden bilmem, etrafımdakilerden utanıyorum. herkesin yemeğe gittiği bir saatte benim, parasız pulsuz buralarda dolaşmam bir suçmuş gibi geliyor bana. boş sıralardan birine oturdum; düşünmeye başladım. bereket versin sigaram var. o da olmasa felaket.
bilmem ne dağındaki petrol arama kampında bir iş teklifi etmişlerdi. gitseydim kötü mü olurdu sanki. enayilik işte, parayla pulla değil ki. bir odam olurdu, hiç olmazsa; ev kirası düşünmezdim. sabahları acı kahvemi içebilir, öğle, akşam yemeklerini kampın tabldotundan yiyebilirdim. tabldotu düşünür düşünmez karnım guruldamaya başladı, demek acıkmıştım. şu yemek denilen şey de tuhaf bir şey. insanlar neler icat etmişler! düpedüz ot yemek, yahut çiğ çiğ et yemek dururken, neler çıkarmışlar ortaya! balığı denizden tutacaksın. başka çeşidi olursa olmaz, levrek olacak. ateşi yakacaksın, suyu kaynatacaksın, levreği içine atacaksın, haşlandıktan sonra çıkaracaksın, bir tabağa koyacaksın, soğutacaksın, başka bir kabın içine tavuktan çıkan yumurtayı kıracaksın, başlayacaksın çalkalamaya, yumurta hep aynı tarafa doğru çalkalanacak, bir yandan ince ince zeytinyağı dökeceksin, zeytinyağı iplik gibi dökülecek. zeytinyağının da hikâyesi ayrı zeytini daldan koparacaksın, ezeceksin, yağını alacaksın. mutlaka zeytin olacak. fındık olsa olmaz, susam olsa olmaz, pamuk olsa olmaz, zeytin. zeytinyağı iplik gibi dökülecek. yumurtayla zeytinyağı kıvamını bulunca bir kaşıkla onu soğumuş levreğin üstüne gezdireceksin. oldu mu sana mayonezli levrek? kim bilir belki de olmadı. olmazsa olmasın, ahçı değilim ya.
mayonezli levreğin de ne hoş bir kokusu vardır! acı cevize benzer. lezzetle kokunun birbirine benzediğini de ilk defa düşünüyorum. hem, birader, nene lâzım senin mayonezli levrek? onu düşüneceğine ekmek düşünsene! oh, canım ekmek! sıcak ekmek! taze ekmek! yeni çıkarken ne güzel kokar fırınların önü! fırından yeni çıkmış ekmek ne güzel yakar insanın elini!
evet, petrol kampına gitmeliydim. gerçi şehirden, tanıdıklardan uzak kalacaktım. ama ne çıkar? orada da ahbaplar bulamaz mıydım? bir petrol kampında ne gibi ahbaplar bulunabilir, şimdi de onu düşünüyorum. mesela amerikalı bir mühendis bulunabilir. mesela teksaslıdır. macera dolu bir hayatı vardır. kimse bilmez. jeoloji kaidelerine göre bir yerde petrol damarına rastlamak gerekir; araştırmalara girişilir; yıllarca uğraşılır, bir şey çıkmaz; petrol, yüzyıllarca evvel, oradan kaçmış; başka yere gitmiştir. buna karşılık hiç umulmadık bir yerden de günün birinde petrol çıkıverir. insan bütün ömrünü bir hayal peşinde tüketebilir yahut bir anda zengin olabilir. petrol, büyük bir at yarışıdır. macera işidir, kumar işidir. hayatı macerayla dolu teksaslı da bir kumarbazdır. ihtimal içki de içer. içki ile kumara fazla düşkün insanların karıları biraz uçarı olur. ihtimal... neyse, geçelim bunları. ağzı biraz içki kokan, tütün kokan, günün birinde bir kumar masasından milyonlar vurarak kalkacak bir erkeğin de, bir kadın için; çekici tarafı yok mu? ama teksaslı kimden vuracak milyonu? bizden mi? kondu öyleyse yağlı kuyruğa. “ulan, a kerata! kumar düşüneceğine karnını doyur!” dese haksız mı?
bir kundura, boyacısı geldi, gözü ayakkaplarımda, “boyayalım, beyim!” dedi. “eşşoğlu eşek! ben şimdi boya mı düşünüyorum? çek bakalım arabanı şuradan” diyecektim, diyemedim. kibarlığım bırakmadı. “hayır, kardeşim, istemez” diye tatlıya bağladım.
ihtimal başka ahbaplar da bulurdum petrol kampında. mesela, yaşlı bir muhasebeci. biraz alaturka, biraz ehlikeyf, hayvan meraklısı bir adam. mesela, kedi besler. kedisinin bir adı vardır. mesela, pamuk. ya kendi adı? kendi adı ethem bey olmalı. ethem bey'in aksine pek alafranga bir de genç bulunmalı kampta. mevkii şef olmalı. ingilizce bilmeli. ethem bey'e inat, erdoğan köpek beslemeli. erdoğan da kim? ha! erdoğan da işte o gencin adı. köpeğinin de bir adı olmalı. ne olmalı? ethem bey'e inat, alafranga bir isim. mesela robinson. gerçi petrol kampından deniz görünmez. ama ne çıkar, köpeğin adı robinson olsun.
erdoğan biraz şiirle uğraşmalı. yazmamalı da konuşmalı. ara sıra mısralar okumalı. ne iyi olurdu! onunla hep şiirden söz açardık. o, ihtimal, giyimi kuşamıyla modern bir genç olmasına rağmen, kafasıyla bir hayli eski olacaktı. mesela, şair olarak haşim'i severdi. hatta haşim'i sevmeyi bir ilerilik bile sayabilirdi. o bana “şiirle maddenin bağdaşmayacağını, şiirin görünmez parmakların içimizdeki tellerden çıkardığı ilahi nağmeler olduğunu” söylerdi. zavallı ben, bu sözlerle ne demek istediğini sormaya bile cesaret edemezdim. onun inancını sarsmaya gücüm yetmezdi ki. ama ne olursa olsun, bütün softalar gibi, bu delikanlının da sevimli tarafları olabilirdi. kendisini öğrendiklerinden geçirmeye gücüm yetmeyeceğini bildiğim halde onunla şiir tartışmalarına tutulmaktan da alamazdım. benim şair orhan veli olduğumu da herhalde öğrenmemeliydi. gözünden fena düşerdim yoksa. hatta aleyhimde atıp, tuttuğunu bile duysam kendimi tanıtmamalıydım. varsın o rahat konuşsun. desin ki orhan veli mi? onlar da mı şair? bırak şu hopstilleri allahaşkına! bu türlü maskaralıklar avrupa'da çoktan geçti. yazsalar ya vezinli, kâfiyeli, doğru dürüst şiir. yazsalar ya! sıkı mı? yazamayınca ne yapacaklar? tabii böyle bin bir şaklabanlıkla nazarı dikkati celbetmeye çalışacaklar. kolay iş bunlar, kardeşim, kolay iş. hâlbuki sanat o kadar kolay değil.” varsın söylesin erdoğan. söylesin. boşaltsın içini. tutup ona şiir nazariyeleri döktürecek değilim ya. hem ne işe yarar zaten? karşı gelebilir miyim peşin hükümlere?
önümden, temiz pak giyinmiş bir kızla, kılpıranga kızıl çengi bir delikanlı geçiyor. ellerinde küçük bir kesekâğıdı var. şamfıstığı yiyorlar. öğle vakti şamfıstığı! ekmek yiyin be, ekmek! şamfıstığının sırası mı şimdi?
odamız, yaz günleri, çinkodan damın altında yanar durur. havada bir petrol kokusu vardır. akşamüzerleri, kulelerde çalışan işçilerin gündeliklerini dağıtırım. gün battıktan sonra ortalık biraz serinler. külrengi dağlara karşı düşüncelere dalmak hoş olabilir. geceleri portatif karyolamda huzur içinde yatarım. sabahları şehmus'un beyaz dişli kızı meryemke süt getirir. kirli çamaşırlar varsa alıp yıkamaya götürür. aylarca kadınsız yaşamışızdır. meryemke'nin göğsüne, kalçalarına baktıkça aklımdan kötü kötü şeyler geçer. ama tutarım kendimi. tutarım, elimden bir kaza çıkmasın diye.
ara sıra vilayet merkezinden kamyon gelir. kamyoncuya mektup sorarız; “yok!” der. “iyi su geldi mi?” deriz, “gelmedi!” der. ishal oluruz. ilaç ısmarlarız. ilaç gelinceye kadar iyileşemeyiz. apteshaneler, bir hayli uzaktadır. koşup apteshaneye gitmek bir meseledir. onun için odalarda oturak bulundururuz. ben erdoğan'la aynı odada yatarım. akşamları ya kâğıt oynarız, ya şiirden bahsederiz. o yine haşim'i tutturur. ben kabul etmek istemem; o kızar. “haşim, haşim!” derken birdenbire karnı ağrımaya başlar. oturduğu yerden “oturak” diye bağırarak dar atar kendini. telaştan yüzü mosmor kesilmiştir. karyolanın altından oturağı çeker; oturur üstüne. yüzüne hemen bir sükûnet gelir. rahatlar. biraz evvelki karın ağrısını bir anda unutur. gözleri, uzak bir noktada, dalgın, düşünür. sonra bana döner; bütün fikirlerini özetleyen bir mısra mırıldanır;
“melâli anlamayan nesle âşina değiliz.”
oturduğum sıradan kalktım. bahçe biraz daha kalabalıklaşmıştı. başkalarının oturduğu sıraların önünden geçerek kapıya doğru yürüdüm. herkes başka bir şey konuşuyor. her önünden geçtiğim insanın söylediklerine kulak misafiri oluyorum. söylenenlerin pek azını duyabiliyorum. biri şey diyor “... ben, diyor, malımı bilirim. onun yiyeceği halt...” geçiyorum. yaklaştığım sıradan başka kelimeler duyuyorum “... tayin emri imzadan çıkıncaya kadar biçare...” geçiyorum. her geçtiğim sıradan kulağımda birkaç kelime kalıyor. bir filmi orta yerinden ve gözlerim kapalı seyreder gibiyim “... sultan hamit devri daha iyi imiş...” “...ceketi tersyüz ettirmeden önce bizim birader...” “... kadar döviz getirir. vakıa hariciyede...” “... ikinci penaltı haksızdı ama...” “... burada da sivil memurlar ürkütmeden sayılmıyor...” “... yemek üstüne hazmettirir...”
burnuma esaslı bir et kokusu geldi. hayal filan değil, sahici kokuydu. bir yerde köfte filan kızartılıyordu herhalde. birden, sesleri duymaz oldum. sağa sola bakınmaya başladım. bu kokunun bir de dumanı olacaktı elbet.
devamını gör...
58.
türk şiirinin devrimcisi. çok büyük bir iş yapıp batılı anlamdaki şiir anlayışından sonra türk şiirinin kendi kimliğini bulmasını sağladı birçok kişiye ilham kaynağı oldu. kendisi 7 dil bildiği japonca şiir yazacak kadar iyi japonca bildiği söylenir. orhan veli çok iyi bir eğitim almasına rağmen hayat şartlarına zorluklar içinde yaşadı ve akımı gibi garip vefat etti. allah rahmet eylesin büyük adamdı. ne kadar kafiyeye karşı olsa da mezar taşında kaderin bir cilvesi gibi kafiyeyi görmeniz mümkün
orhan veli
1950.
evet.
orhan veli
1950.
evet.
devamını gör...
59.
yaşamı böylesine severken hayatı bir çukura düşmesi ile sona eren şair.
devamını gör...
60.
hayatı boyunca kafiyeyle savaşmıştır ve mezar taşında tam kafiye bulunmaktadır. ilginç...
devamını gör...