normal sözlük yazarlarının karalama defteri
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30
31
32
33
34
35
36
37
38
39
40
41
42
43
44
45
46
47
48
49
50
51
52
53
54
55
56
57
58
59
60
61
62
63
64
65
66
67
68
69
70
71
72
73
74
75
76
77
78
79
80
81
82
83
84
85
86
87
88
89
90
91
92
93
94
95
96
97
98
99
100
101
102
103
104
105
106
107
108
109
110
111
112
113
114
115
116
117
118
119
120
121
122
123
124
125
126
127
128
129
130
131
132
133
134
135
136
137
138
139
140
141
142
143
144
145
146
147
148
149
150
151
152
153
154
155
156
157
158
159
160
161
162
163
164
165
166
167
168
169
170
171
172
173
174
175
176
177
178
179
180
181
182
183
184
185
186
187
188
189
190
191
192
193
194
195
196
197
198
199
200
201
202
203
204
205
206
207
208
209
210
211
212
213
214
215
216
217
218
219
220
221
222
223
224
225
226
227
228
229
230
231
232
233
234
235
236
237
238
239
240
241
242
243
244
245
246
247
248
249
250
251
252
başlık "makedonyalı" tarafından 08.11.2020 16:43 tarihinde açılmıştır.
1201.
eskilerin tadı yok, sen de biliyorsun ...
devamını gör...
1202.
sensin benim elma şekerim,
seni çaprazlama severim.
seni çaprazlama severim.
devamını gör...
1203.
"bir yıldız gibi kayar giderim hayatından.yapacağın tek şey dilek tutmak olur arkamdan".
devamını gör...
1204.
normal sözlük’ün her noktası benim için karalama defteri zaten. kafama göre karalıyorum o an ne hissediyorsam ya da aklıma ne gelirse.
devamını gör...
1205.
yaşamak zor. yaşamak zahmetli. yaşamak sıkıcı bazen. yaşamak yorucu. ama yine de her şeye, her soruna, sıkıntıya rağmen; güzel bi’ şey yaşamak…
hayat oldukça tuhaf. özellikle senden bağımsız gelişen her şey konusunda. sen ev sahibinden memnun değilken ev değiştiriyorsun, yeni bir eve taşınıyorsun, o ev senin için bir yuva oluyor misal. ama bu kadarla sınırlı değil. aklında hiç yokken, buna hiç kafa yormamışken, bunu amaçlamamışken, taşındığın yerde, tanımadığın bir muhitte, bir sıfat alıyorsun isminin önüne ve ‘komşu’ oluyorsun mesela… hiç tanımadığın, tanışmadığın insanlar için bile, ‘komşu’sundur artık…
tarifsiz duygular içindeyim. saçmalarsam ki; gidişat gayet de saçmalamama uygun bir şekilde ilerliyor, yaşamak kadar tuhaf hissediyorum şu an. bir nefes kadar yakından baktığımda o uykudaki küçücük yüze, bir yanımda mutluluktan alev almış, taze ot görmüş öküzler gibi coşkulu bir koşma isteği uyanmışken; bir yanım korku ve endişe içinde eriyip gitmek üzereymiş gibi tüketiyordu beni…
bu küçük eller, bu küçük parmaklar, bu bilekten dirseğe kadar bir kol boyu beden, nasıl yıllar içinde bir fidan gibi büyüyüp yetişkin olabiliyor, havsalam almıyor, çok tuhaf…
hiç tanımadığı, hiç zaman geçirmediği, bir paylaşımda bulunmadığı bir küçük canlıya, gözünle, parmak uçlarınla dokunur dokunmaz nasıl bu kadar sevebiliyor insan, gerçekten çok tuhaf…
bakıyorsun, küçücük…
ya ‘küçücük’ kelimesini 45punto ile bold bir şekilde yazsan, boyu kadar ediyor, öyle küçücük yani… dokunurken canını acıtacakmışsın gibi ama dokunmazsan da ölecekmişsin gibi nasıl hisseder insan…
küçücük…
böyle…
konuşup anlatayım istiyorsun her şeyi. ben yanındayım diye haykırmak, ona güven vermek istiyorsun seni anlamayacağını bile bile. “çok seviyorum, şaşkınım, daha seninle tanışalı 3 dakika bile olmamışken, seni nasıl bu kadar çok seviyorum ben de anlamıyorum, ama gerçek bu. ben seni çok seviyorum!” demek istiyorsun… istiyorsun ama işte, kelimenin tam anlamıyla el kadar bir bebeğin söylerken sesinin titremesini anlamasından utanıyorsun…
insan, bir şeyleri kendi yapınca sonuç almaya alışkın, kibirli bir varlık. mesela amca olduğum için sen hayatıma girmedin. sen hayatıma girdiğin için ben amca oldum. yani senin sayende, tamamen benden bağımsız, komşuluk gibi. üstelik yeryüzünün neresinde olursak olalım, ayrı kıtalarda bile olsak asla bitmeyecek de bir komşuluk…
bir gün, senin de duyduklarını kavrayabildiğin bir zaman diliminde, gözlerine bakıp saçlarını okşayarak, yanaklarını severek de söyleyeceğim bunu sana elbette ama; o güne kadar burada dursun şimdilik:
hoş geldin asel…
hep yanında olacak, ve seni çok ama çok seveceğim…
amcan…
hayat oldukça tuhaf. özellikle senden bağımsız gelişen her şey konusunda. sen ev sahibinden memnun değilken ev değiştiriyorsun, yeni bir eve taşınıyorsun, o ev senin için bir yuva oluyor misal. ama bu kadarla sınırlı değil. aklında hiç yokken, buna hiç kafa yormamışken, bunu amaçlamamışken, taşındığın yerde, tanımadığın bir muhitte, bir sıfat alıyorsun isminin önüne ve ‘komşu’ oluyorsun mesela… hiç tanımadığın, tanışmadığın insanlar için bile, ‘komşu’sundur artık…
tarifsiz duygular içindeyim. saçmalarsam ki; gidişat gayet de saçmalamama uygun bir şekilde ilerliyor, yaşamak kadar tuhaf hissediyorum şu an. bir nefes kadar yakından baktığımda o uykudaki küçücük yüze, bir yanımda mutluluktan alev almış, taze ot görmüş öküzler gibi coşkulu bir koşma isteği uyanmışken; bir yanım korku ve endişe içinde eriyip gitmek üzereymiş gibi tüketiyordu beni…
bu küçük eller, bu küçük parmaklar, bu bilekten dirseğe kadar bir kol boyu beden, nasıl yıllar içinde bir fidan gibi büyüyüp yetişkin olabiliyor, havsalam almıyor, çok tuhaf…
hiç tanımadığı, hiç zaman geçirmediği, bir paylaşımda bulunmadığı bir küçük canlıya, gözünle, parmak uçlarınla dokunur dokunmaz nasıl bu kadar sevebiliyor insan, gerçekten çok tuhaf…
bakıyorsun, küçücük…
ya ‘küçücük’ kelimesini 45punto ile bold bir şekilde yazsan, boyu kadar ediyor, öyle küçücük yani… dokunurken canını acıtacakmışsın gibi ama dokunmazsan da ölecekmişsin gibi nasıl hisseder insan…
küçücük…
böyle…
konuşup anlatayım istiyorsun her şeyi. ben yanındayım diye haykırmak, ona güven vermek istiyorsun seni anlamayacağını bile bile. “çok seviyorum, şaşkınım, daha seninle tanışalı 3 dakika bile olmamışken, seni nasıl bu kadar çok seviyorum ben de anlamıyorum, ama gerçek bu. ben seni çok seviyorum!” demek istiyorsun… istiyorsun ama işte, kelimenin tam anlamıyla el kadar bir bebeğin söylerken sesinin titremesini anlamasından utanıyorsun…
insan, bir şeyleri kendi yapınca sonuç almaya alışkın, kibirli bir varlık. mesela amca olduğum için sen hayatıma girmedin. sen hayatıma girdiğin için ben amca oldum. yani senin sayende, tamamen benden bağımsız, komşuluk gibi. üstelik yeryüzünün neresinde olursak olalım, ayrı kıtalarda bile olsak asla bitmeyecek de bir komşuluk…
bir gün, senin de duyduklarını kavrayabildiğin bir zaman diliminde, gözlerine bakıp saçlarını okşayarak, yanaklarını severek de söyleyeceğim bunu sana elbette ama; o güne kadar burada dursun şimdilik:
hoş geldin asel…
hep yanında olacak, ve seni çok ama çok seveceğim…
amcan…
devamını gör...
1206.
dua, temenni, dilek, pozitif enerji. ne derseniz deyin. tüm tuşlara bastım artık ahah. tüm inanç ve dinlerden bana şu istediğim işin olması için temennilerinizi eksik etmeyin.
valla olursa, aynısını da ben yaparım. hani videolar olur ya, biri birine iyilik yapar, sonra o da ona. böyle bir şey olur belki. *
valla olursa, aynısını da ben yaparım. hani videolar olur ya, biri birine iyilik yapar, sonra o da ona. böyle bir şey olur belki. *
devamını gör...
1207.
yarın sabaha işe gideceğim. işimin olması aslında iyi ama sevmediğim bir iş. ayrıca parası da kötü.
istanbul desen zaten bir değişik. kalmak istemiyorum ama gitmeyi hiç istemiyorum.
çocukken güzeldi ama özlemiyorum. geçti gitti.
sabahlara kadar oturup, güneş doğunca yatma haklarımı üniversitede kullandım.
istanbul desen zaten bir değişik. kalmak istemiyorum ama gitmeyi hiç istemiyorum.
çocukken güzeldi ama özlemiyorum. geçti gitti.
sabahlara kadar oturup, güneş doğunca yatma haklarımı üniversitede kullandım.
devamını gör...
1208.
bu ailenin evladi olmaktan, bu dünyanın bir sakini olmaktan çok yorgunum.
devamını gör...
1209.
merhabalar herkese
bu gün pazartesi. çok kötü mü başladı bilemiyorum ya da halen mutlu olmam için bi sebeb mi yok bu gün...
bu gün pazartesi. çok kötü mü başladı bilemiyorum ya da halen mutlu olmam için bi sebeb mi yok bu gün...
devamını gör...
1210.
tahta bir masa
meşe diye düşünüyorum
tek başımayım bu gece, yine
biraz tulum biraz karpuz
biraz da anason kokuyor ortalık
arkada sezen,
aklımda sadece sen
sensiz oturduğum rakı sofrasında
yalvarıyorum göz yaşlarımla
nolur çık git aklımdan diye
dayanamıyor artık aklım ve
ruhumun en ufak noktası bile
yatağım bıktı benden
kalemim yazmıyor şiirlerimi artık
eşyalarım bile kızıyorlar hem sana
hem de her yerde seni görüyorum diye bana
ah! ne saçmalıyor bunlar
unutma falan?
bardağım sesleniyor kulağıma
kaç git diyor buralardan
soruyorum mümkün mü bu?
buralardan kaçsam aklımdakinden kaçamam...
meşe diye düşünüyorum
tek başımayım bu gece, yine
biraz tulum biraz karpuz
biraz da anason kokuyor ortalık
arkada sezen,
aklımda sadece sen
sensiz oturduğum rakı sofrasında
yalvarıyorum göz yaşlarımla
nolur çık git aklımdan diye
dayanamıyor artık aklım ve
ruhumun en ufak noktası bile
yatağım bıktı benden
kalemim yazmıyor şiirlerimi artık
eşyalarım bile kızıyorlar hem sana
hem de her yerde seni görüyorum diye bana
ah! ne saçmalıyor bunlar
unutma falan?
bardağım sesleniyor kulağıma
kaç git diyor buralardan
soruyorum mümkün mü bu?
buralardan kaçsam aklımdakinden kaçamam...
devamını gör...
1211.
/ vira bismillah dedim güneşe en son /
sonra sessizlik, bekleyiş, olmayan infaz, gardiyan ile kavga, müdürün çıkıp gelişi, az dur demesi, infazı ertelemesi, koğuşa geri dönüş.
iyi de aynı mı her şey artık, ölüme bu kadar yaklaşmış, arzu etmişken tekrar yaşamaya atılmak yine aynı tadı verir mi, koğuştaki herkes daha da mı yabancı artık, selamlar daha mı soğuk, hava mı eylül, kolay mı yineden yenilenişler, yerim burası mı, kavgaya gücüm kaldı mı?
bakalım, yaşayıp göreceğiz, ne demiştim sahi ?
vira bismillah...
sonra sessizlik, bekleyiş, olmayan infaz, gardiyan ile kavga, müdürün çıkıp gelişi, az dur demesi, infazı ertelemesi, koğuşa geri dönüş.
iyi de aynı mı her şey artık, ölüme bu kadar yaklaşmış, arzu etmişken tekrar yaşamaya atılmak yine aynı tadı verir mi, koğuştaki herkes daha da mı yabancı artık, selamlar daha mı soğuk, hava mı eylül, kolay mı yineden yenilenişler, yerim burası mı, kavgaya gücüm kaldı mı?
bakalım, yaşayıp göreceğiz, ne demiştim sahi ?
vira bismillah...
devamını gör...
1212.
“özür dilerim ama bana bunu yapmana izin veremem” dedi adam ve kalktı hışımla çırılçıplak oturmaya karar verdikleri masadan.
bir süredir çok az konuşuyorlardı. zorunlu diyaloglar, evin işleri, yapılacak haftalık alışveriş için ihtiyaç listesi, klozet kapağı hakkında tansiyonsuz diyaloglar ve bunun gibi bir iki şey daha… kavga etmeye bile mecalleri kalmamıştı. ikisi de çok yorgun, çok mutsuzdu. ikisi de çözüm istiyordu, öyle ya da böyle bir çözüm. buna ihtiyaçları vardı dahası. biliyorlardı. teklif kadından geldi. bir arkadaşı bahsetmişti metafor olarak başka bir konuda konuşurlarken. kadın da fikri aklında evirdi çevirdi bir süre ve en nihayetinde adama açmaya karar verdi. “çocukları annene bırakırız. ufak mesele değil de cem’i de parka çıkarırsa baban, iyice yorulursa yani, sorun çıkarmadan uyur. kapanırız eve tolga. tüm kıyafetlerimizi çıkarmamız gerektiğini düşünüyorum ben, bunu zihnimizi programlamak için yapacağımızı düşün.” tolga başını sallıyordu bu esnada. kadın devam etti, “lütfen dur, bir şey söyleme, anlatayım; masaya karşılıklı oturup ne var ne yoksa hiç kaçmadan konuşmalıyız artık. birbirimizin vereceği tepkilerden korkmadan tüm sorunlarımızı en çıplak halleriyle ortaya dökmeliyiz. biliyorsun. işe yarasa da yaramasa da yapmadım demek istemiyorum ben, lütfen anla beni.”
ses vermedi önce adam. sonra kafasını salladı yeniden. bu defa onaylıyordu. kadın çok rahatladı. daha zor olmasına kendini hazırlamıştı. huzurla teşekkür etti ve ekledi; “ne zaman peki?” “yarın gece. hemen olsun bari. annemle konuşurum ben.”
gün bitmek bilmedi serra için. çok genç evlenmişti. cem’i doğurduğunda 23 yaşına henüz girmişti. tolgaysa 41 yaşındaydı. her ikisi de çok büyük mücadeleler vermek zorunda kalmışlardı el ele verip dünyaya karşı. “genç ve güzel kadın, zengin ve yaşlı adamla” diye başlayan çok cümleye karşı savaştılar. büyük aşktı onlarınki. öyle inanıyorlardı. sırf birlikte olabilmek için aşmak zorunda oldukları engeller onları birbirine daha da yakınlaştırmıştı. gözleri karaydı, ne istediklerini biliyorlardı. sonunda da başarmışlardı. başarı? bugün her ikisi de sık sık soruyordu bunu kendine. başarı mıydı sahi birlikte olmaları?
tolga varlıklı bir adamdı. genç yaşında hızlı yol alanlardan. bunda iş hayatına erken atılmasının olduğu kadar hırslı kişiliğinin de payı vardı elbet. serra ise tolga’nın tam zıttıydı. ne hırslıydı ne başarılı. maymun iştahlıydı, hiçbir işte de dikiş tutturamazdı. tutkulu bir kadındı, her defasında işte bu der, buna inanır, motivasyonu çok yüksek bir şekilde başlardı hikayesine ama hevesi çok çabuk sönerdi. ilk zorlukta cayıverirdi. “zaten bana göre değildi” demek, ettiği onca lafı yutmak onun için hiç zor değildi.
tolga serra’nın bu uçarı halleriyle çok eğlenirdi. iki kez iş kurmuş, ikisini de batırmış tonla para kaybetmişlerdi ama buna hiç takılmazdı. serra onun sessizliğini, anlayışlılığını en büyük şansı gibi görürdü. hiçbir zaman itiraf etmese de bu konuda tolga’ya müteşekkirdi. her zaman, her şartta, konu ne olursa olsun kocasının onu destekleyeceğini düşünürdü. ona çok güvenirdi. çocuklarınınkinden yana da kendinden yana da gelecek kaygısı yaşamayan bir kadındı. uzun uzun düşünmüş ve sağlamasını yapmıştı bunun. belki de annesi haklıydı, belki de şükretmeliydi haline. evet çok tartışıyorlardı. bazen haftalarca, aylarca süren küslükleri oluyordu. ayrı yataklarda yatar, birlikte yemek bile yemezlerdi böyle dönemlerde. neredeyse 2.5 yıldır, ikinci çocuğuna hamile kaldığından beri böyleydi bu durum. peki ne olmuştu da iki yabancıya dönüşmüşlerdi? ne yanlış yapmışlardı? nerde kaybetmişlerdi bağlarını? serra soruların altında eziliyordu artık. tüm bunlar ona çok fazla geliyordu. gülce’yi sadece 3 ay o da mama takviyesine ihtiyaç duyacak kadar az emzirebilmişti. halbuki cem doğduğunda böyle miydi… tolga ise artık düşünmüyordu. otopilotta yaşıyordu uzun zamandır. kendini işine vermişti. bu dönemde 6 yeni bayiilik daha vermişti. özel hayatı ne kadar sorunluysa iş hayatı o kadar kusursuzdu. altın çağını yaşıyordu. 52 yaşındaydı. sağlığı yerindeydi. zaten çok çalışan, işine aşık bir adam için evlilik sosyalliklerini, arkadaşlarla keyif alınan aktiviteleri, yaşamayı; işiyle takas etmek hiç zor olmamıştı. hayatındaki tüm eksikleri işiyle dolduruyordu. mutlaka 3 ayda bir tekrar edecek olan büyük kavga zamanlarına göre organize ediyordu tüm seyahatlerini. patron olmanın da böyle avantajları vardı. sonuna kadar değerlendiriyordu.
serra eve geldiğinde cem’in okuldan gelmesine daha 2 saat vardı. evi toparladı, hızlıca bir süpürge açtı. gülce için mama ölçü kaplarını, biberonu, meyveyi, bezleri hazırlayıp çantaladı. her ikisi için de yedek kıyafet koydu, cem’in ertesi günkü ders programı için eksiklerini hazırlayıp kızı uyuttuğunda oğlan gelmeden duş alabilecek 20 dakikası kalabilmişti, sevindi. sonra güldü kendine kendine. hayat çok zor. gerçekten çok zor. banyonun kapısını kapatıp duş bile alamıyorsun. suyu 2 dakikadan uzun süre açık tutmak için bile evde senden başka biri olmak zorunda bebeğin varsa. hayat mı zor annelik mi? ne fark eder diye yanıtladı iç sesi. bu benimkisi.
duştan çıktı. çok rahatlamıştı. garip bir huzur vardı içinde. gün boyu çok sabırsız hissetmişti, şimdiyse çok dingindi. gülce mışıl mışıl uyuyordu. oğlan tam vaktinde indi servisten. arabanın kapısının kapanma sesini duydu kadın. annesinin tembihlediği gibi zili çalmadı, anahtarıyla açtı kapıyı. çok akıllı bir çocuktu cem. 11 yaşında bir çocuktan çok daha olgundu. ya da serra’ya öyle geliyordu. sakin mizaçlı, uyumlu bir bebekti küçükken de. serra’ya oğluyla arasında elle tutulur, somut bir bağ var gibi gelirdi hep. serra cem’i koridorda karşıladı. üstünü giyinmiş, ıslak saçlarını tarıyordu bu esnada. oğlu çok acıktığını söyledi annesine. ben de seni gördüğüme sevindim diye yanıtladı serra. cem odasına girerken kıkırdıyordu. serra dolaptan yemekleri çıkardı, cem okuldan gelir gelmez küçük bir porsiyon da olsa yemek yemeğe alışkındı. tolga bu konuda serra’ya katılmıyordu ama gelişme çağında bir erkek çocuğu akşam yemeğinden önce de yemek yiyebilir diye düşünüyordu kadın. evet birkaç kilo fazlası olabilir ama sonuçta boy atacak daha. abarttıkları kadar bir durum yok ortada… mutfak masasına baş başa oğluyla oturduğu, o iştahla yemeğini yerken bir yandan da sohbet ettikleri bu anları çok severdi serra. bugün pek konuşkan değildi her ikisi de gerçi. cem’e akşamki plandan bahsetti.
s: babaannenler çok özlemiş sizi, bir gece bizle kalsınlar dediler, ne dersin?
c: ama yarın okul var.
s: olsun, ararım ben ibrahim bey’i oradan alır seni servis, zaten 3 sokak arkası.
c: gerçekten mi anne, gidebilir miyim?
s: tabi gidebilirsin oğlum, baban gelsin kardeşinle seni götürür.
cem son 2 lokmasını da hızla tıkıştırdı ağzına, daha çiğnemesini bitirmeden kalkıp sarıldı annesinin boynuna. yeni banyo yapmış kadın, salçalı köfte kokan oğlunun öpücüklerinden bir an için rahatsız olsa da gülümsedi. cem bu akşam ne için evden gönderildiklerini bilse bu kadar sevinir mi acaba diye düşünmeden edemedi. hızlıca masayı topladı. bulaşıkları makineye koydu, masadaki ekmek kırıntılarını sildi. ekmek yemese bu ara öğünde iyi aslında diye düşündü. pilav vardı zaten neden ekmek koydum ki. yok yok hata benim, çocuğun bir günahı yok. saatine baktı, tolga’nın gelmesine daha vardı. ama belki bu akşam erken gelir diye geçti kafasından belli belirsiz. sonra hemen bu düşünceyi uzaklaştırdı beyninden. evet bundan bahsedeyim akşam diye notladı konuyu. “seninle ilgili sürekli hayal kırıklığı yaşıyorum tolga” bu cümleyi kurmayı düşünmek bile nabzını yükseltmeye yetti. tolga buna ne cevap verebilirdi ki? yani kavga etmeden nasıl becerebileceklerdi bu konuşmayı yapmayı. çok zordu. mutlaka taraflardan biri savunmaya geçecekti. sonra da saldırmaya. sonraysa… halbuki eskiden hiç böyle olmazdı. saatlerce kavga edip sonunda uzlaşabiliyorlardı. bu rutine nasıl döneceğiz biz, allahım yardım et diye geçirdi aklından.
tolga işlerini bitirmişti. çalışanların mesaisinin bitmesine daha 1.5 saat vardı. ama istese o şu an çıkıp gidebilirdi. istese işe bile gelmeyebilirdi gerçi. yıllardır ilmek ilmek her detayını titizlikle kurguladığı bir sistemi vardı işinde. çalışanlarına güveni tamdı. baskıcı bir patron olmamıştı hiç ama otoritesi sorgulanmazdı, iyi, güvenilir ilişkileri vardı personelleriyle, her birini ayrı ayrı sever, sayardı. onların da kendisini sevdiğini düşünürdü, böyle düşünmek hoşuna giderdi, gururlandırırdı onu. sağ kolu necati, neredeyse 30 yıldır beraber olduğu o güvenilir adam olmasa belki işleri bir parça daha zor olabilirdi ama aslında evden bu kadar uzun süreler ayrı kalmasına, iş için gününün neredeyse yarısını harcamasına gerek yoktu. bunları düşünürken, bir gün serra'nın "harcayacak şey kazanmak için harcanıyoruz, ne saçma" dediği geldi aklına. gülümsedi. çok aşıktı karısına. çok hayrandı da. hiç değişmemişti bu, aradan geçen onca yıla, yaşanan onca şeye rağmen. zor bir durumdaydı ilişkileri farkındaydı bunun tolga. serra, cem ve gülce hayatının merkezi değildi, hayatının ta kendisiydi. bunun yanlışlığının farkında olmasıysa hiçbir şeyi değiştirmiyordu. belki de onları kaybetmekten bu kadar korktuğum için bu kadar hata yapıyorum diye düşündü. belki de normal olmam lazım. normal sıkıcıdır. belki de sıkıcı olmalıyım... hiç eve gitmek istemiyordu. burada böyle günlerce oturabilsem keşke diye düşündü. kaçıyorsun tolga, yapma dedi kendi kendine hemen sonra. bir işe yaramayacak. şimdiye kadar hep kaçtın zaten. yine karşına çıktı her yerde serra. yaşanacaksa yaşanacak. biliyorsun. kaçma.
eve vardığında serra her şeyi hazırlamıştı. tabi ki. istediği bir şeye ulaşmak için mükemmel olabilirdi serra. ama konu ondan istenen ve onun pek de gönüllü olmadığı bir şey olduğunda bunun tam tersiydi. tolga buna çok sinirlenirdi. defalarca kez anlatmaya çalışmıştı. her defasında kavgayla sonuçlanan çabalar olmuştu bunlar. serra en çok bencil kelimesine takılırdı. ciddi uğraş sergilerdi bu kelimeyi kullanmadan duygusunu ifade etmek için ama serra ne yapar ne eder o kelimeyi kullanmasına sebep olacak bir şey söylerdi. tolga her tartışmada kontrolünü kaybeden bu yüzden de haklıyken haksız duruma düşen taraf olmaktan sıkılmıştı. belki de bu yüzden bıraktım tartışmayı diye düşünüyordu kendi kendine kaldığında. bunu bırakınca da uzaklaştım. daha kötü olmasın diye daha çok kaçtım. kaçtıkça da daha kötü olduk. nasıl kıracağız bu döngüyü...
dikiz aynasından baktı çocuklarına tolga. cem'i spora yazdırmam gerek diye düşündü milyonuncu kez. serra'nın inadını kırabilirsem rejime de sokarım. böyle giderse hasta olacak çocuk. neredeyse yetişkin reyonundan giyinecek. gülce'ye baktı sonra. kendisiyle ilgilenmeyen abisinin dikkatini çekmeye çalışıyordu kız. "oğlum bırak telefonu, kardeşine bak biraz" dedi tolga. "bi dk babaa" dedi cem. bilirim ben o dakikaları diye geçirdi kafasından adam. bir şey demedi. zaten çok gergindi, bunu çocuklara yansıtmanın alemi yoktu. araba kullanmaktan nefret eden tolga neredeyse sokak arası trafiğine şükredecek halde olacak kadar eve gitmek istemiyordu şu an. çocukları bıraktıktan sonra basıp gitsem diye düşündü çok kısa bir an için. hemen vazgeçti. böyle bir şeyi asla yapmazdı. yapmamalıydı.
annesi ne oluyor diye sordu kapı arasından çocuklar içeri girdikten sonra. bir şey olmadığını söyledi. bir gecelik baş başa vakit geçirmek istedikleri ile ilgili yalan söyledi. kadın inanmadığını belirten bir yüz ifadesi takındı, uzatmadı. asansör yerine merdivenlere yöneldi tolga. "gidelim bakalım" diye mırıldandı 3-4 adımdan sonra. annesi kapıyı kapadı.
bölüm 1 sonu.
bir süredir çok az konuşuyorlardı. zorunlu diyaloglar, evin işleri, yapılacak haftalık alışveriş için ihtiyaç listesi, klozet kapağı hakkında tansiyonsuz diyaloglar ve bunun gibi bir iki şey daha… kavga etmeye bile mecalleri kalmamıştı. ikisi de çok yorgun, çok mutsuzdu. ikisi de çözüm istiyordu, öyle ya da böyle bir çözüm. buna ihtiyaçları vardı dahası. biliyorlardı. teklif kadından geldi. bir arkadaşı bahsetmişti metafor olarak başka bir konuda konuşurlarken. kadın da fikri aklında evirdi çevirdi bir süre ve en nihayetinde adama açmaya karar verdi. “çocukları annene bırakırız. ufak mesele değil de cem’i de parka çıkarırsa baban, iyice yorulursa yani, sorun çıkarmadan uyur. kapanırız eve tolga. tüm kıyafetlerimizi çıkarmamız gerektiğini düşünüyorum ben, bunu zihnimizi programlamak için yapacağımızı düşün.” tolga başını sallıyordu bu esnada. kadın devam etti, “lütfen dur, bir şey söyleme, anlatayım; masaya karşılıklı oturup ne var ne yoksa hiç kaçmadan konuşmalıyız artık. birbirimizin vereceği tepkilerden korkmadan tüm sorunlarımızı en çıplak halleriyle ortaya dökmeliyiz. biliyorsun. işe yarasa da yaramasa da yapmadım demek istemiyorum ben, lütfen anla beni.”
ses vermedi önce adam. sonra kafasını salladı yeniden. bu defa onaylıyordu. kadın çok rahatladı. daha zor olmasına kendini hazırlamıştı. huzurla teşekkür etti ve ekledi; “ne zaman peki?” “yarın gece. hemen olsun bari. annemle konuşurum ben.”
gün bitmek bilmedi serra için. çok genç evlenmişti. cem’i doğurduğunda 23 yaşına henüz girmişti. tolgaysa 41 yaşındaydı. her ikisi de çok büyük mücadeleler vermek zorunda kalmışlardı el ele verip dünyaya karşı. “genç ve güzel kadın, zengin ve yaşlı adamla” diye başlayan çok cümleye karşı savaştılar. büyük aşktı onlarınki. öyle inanıyorlardı. sırf birlikte olabilmek için aşmak zorunda oldukları engeller onları birbirine daha da yakınlaştırmıştı. gözleri karaydı, ne istediklerini biliyorlardı. sonunda da başarmışlardı. başarı? bugün her ikisi de sık sık soruyordu bunu kendine. başarı mıydı sahi birlikte olmaları?
tolga varlıklı bir adamdı. genç yaşında hızlı yol alanlardan. bunda iş hayatına erken atılmasının olduğu kadar hırslı kişiliğinin de payı vardı elbet. serra ise tolga’nın tam zıttıydı. ne hırslıydı ne başarılı. maymun iştahlıydı, hiçbir işte de dikiş tutturamazdı. tutkulu bir kadındı, her defasında işte bu der, buna inanır, motivasyonu çok yüksek bir şekilde başlardı hikayesine ama hevesi çok çabuk sönerdi. ilk zorlukta cayıverirdi. “zaten bana göre değildi” demek, ettiği onca lafı yutmak onun için hiç zor değildi.
tolga serra’nın bu uçarı halleriyle çok eğlenirdi. iki kez iş kurmuş, ikisini de batırmış tonla para kaybetmişlerdi ama buna hiç takılmazdı. serra onun sessizliğini, anlayışlılığını en büyük şansı gibi görürdü. hiçbir zaman itiraf etmese de bu konuda tolga’ya müteşekkirdi. her zaman, her şartta, konu ne olursa olsun kocasının onu destekleyeceğini düşünürdü. ona çok güvenirdi. çocuklarınınkinden yana da kendinden yana da gelecek kaygısı yaşamayan bir kadındı. uzun uzun düşünmüş ve sağlamasını yapmıştı bunun. belki de annesi haklıydı, belki de şükretmeliydi haline. evet çok tartışıyorlardı. bazen haftalarca, aylarca süren küslükleri oluyordu. ayrı yataklarda yatar, birlikte yemek bile yemezlerdi böyle dönemlerde. neredeyse 2.5 yıldır, ikinci çocuğuna hamile kaldığından beri böyleydi bu durum. peki ne olmuştu da iki yabancıya dönüşmüşlerdi? ne yanlış yapmışlardı? nerde kaybetmişlerdi bağlarını? serra soruların altında eziliyordu artık. tüm bunlar ona çok fazla geliyordu. gülce’yi sadece 3 ay o da mama takviyesine ihtiyaç duyacak kadar az emzirebilmişti. halbuki cem doğduğunda böyle miydi… tolga ise artık düşünmüyordu. otopilotta yaşıyordu uzun zamandır. kendini işine vermişti. bu dönemde 6 yeni bayiilik daha vermişti. özel hayatı ne kadar sorunluysa iş hayatı o kadar kusursuzdu. altın çağını yaşıyordu. 52 yaşındaydı. sağlığı yerindeydi. zaten çok çalışan, işine aşık bir adam için evlilik sosyalliklerini, arkadaşlarla keyif alınan aktiviteleri, yaşamayı; işiyle takas etmek hiç zor olmamıştı. hayatındaki tüm eksikleri işiyle dolduruyordu. mutlaka 3 ayda bir tekrar edecek olan büyük kavga zamanlarına göre organize ediyordu tüm seyahatlerini. patron olmanın da böyle avantajları vardı. sonuna kadar değerlendiriyordu.
serra eve geldiğinde cem’in okuldan gelmesine daha 2 saat vardı. evi toparladı, hızlıca bir süpürge açtı. gülce için mama ölçü kaplarını, biberonu, meyveyi, bezleri hazırlayıp çantaladı. her ikisi için de yedek kıyafet koydu, cem’in ertesi günkü ders programı için eksiklerini hazırlayıp kızı uyuttuğunda oğlan gelmeden duş alabilecek 20 dakikası kalabilmişti, sevindi. sonra güldü kendine kendine. hayat çok zor. gerçekten çok zor. banyonun kapısını kapatıp duş bile alamıyorsun. suyu 2 dakikadan uzun süre açık tutmak için bile evde senden başka biri olmak zorunda bebeğin varsa. hayat mı zor annelik mi? ne fark eder diye yanıtladı iç sesi. bu benimkisi.
duştan çıktı. çok rahatlamıştı. garip bir huzur vardı içinde. gün boyu çok sabırsız hissetmişti, şimdiyse çok dingindi. gülce mışıl mışıl uyuyordu. oğlan tam vaktinde indi servisten. arabanın kapısının kapanma sesini duydu kadın. annesinin tembihlediği gibi zili çalmadı, anahtarıyla açtı kapıyı. çok akıllı bir çocuktu cem. 11 yaşında bir çocuktan çok daha olgundu. ya da serra’ya öyle geliyordu. sakin mizaçlı, uyumlu bir bebekti küçükken de. serra’ya oğluyla arasında elle tutulur, somut bir bağ var gibi gelirdi hep. serra cem’i koridorda karşıladı. üstünü giyinmiş, ıslak saçlarını tarıyordu bu esnada. oğlu çok acıktığını söyledi annesine. ben de seni gördüğüme sevindim diye yanıtladı serra. cem odasına girerken kıkırdıyordu. serra dolaptan yemekleri çıkardı, cem okuldan gelir gelmez küçük bir porsiyon da olsa yemek yemeğe alışkındı. tolga bu konuda serra’ya katılmıyordu ama gelişme çağında bir erkek çocuğu akşam yemeğinden önce de yemek yiyebilir diye düşünüyordu kadın. evet birkaç kilo fazlası olabilir ama sonuçta boy atacak daha. abarttıkları kadar bir durum yok ortada… mutfak masasına baş başa oğluyla oturduğu, o iştahla yemeğini yerken bir yandan da sohbet ettikleri bu anları çok severdi serra. bugün pek konuşkan değildi her ikisi de gerçi. cem’e akşamki plandan bahsetti.
s: babaannenler çok özlemiş sizi, bir gece bizle kalsınlar dediler, ne dersin?
c: ama yarın okul var.
s: olsun, ararım ben ibrahim bey’i oradan alır seni servis, zaten 3 sokak arkası.
c: gerçekten mi anne, gidebilir miyim?
s: tabi gidebilirsin oğlum, baban gelsin kardeşinle seni götürür.
cem son 2 lokmasını da hızla tıkıştırdı ağzına, daha çiğnemesini bitirmeden kalkıp sarıldı annesinin boynuna. yeni banyo yapmış kadın, salçalı köfte kokan oğlunun öpücüklerinden bir an için rahatsız olsa da gülümsedi. cem bu akşam ne için evden gönderildiklerini bilse bu kadar sevinir mi acaba diye düşünmeden edemedi. hızlıca masayı topladı. bulaşıkları makineye koydu, masadaki ekmek kırıntılarını sildi. ekmek yemese bu ara öğünde iyi aslında diye düşündü. pilav vardı zaten neden ekmek koydum ki. yok yok hata benim, çocuğun bir günahı yok. saatine baktı, tolga’nın gelmesine daha vardı. ama belki bu akşam erken gelir diye geçti kafasından belli belirsiz. sonra hemen bu düşünceyi uzaklaştırdı beyninden. evet bundan bahsedeyim akşam diye notladı konuyu. “seninle ilgili sürekli hayal kırıklığı yaşıyorum tolga” bu cümleyi kurmayı düşünmek bile nabzını yükseltmeye yetti. tolga buna ne cevap verebilirdi ki? yani kavga etmeden nasıl becerebileceklerdi bu konuşmayı yapmayı. çok zordu. mutlaka taraflardan biri savunmaya geçecekti. sonra da saldırmaya. sonraysa… halbuki eskiden hiç böyle olmazdı. saatlerce kavga edip sonunda uzlaşabiliyorlardı. bu rutine nasıl döneceğiz biz, allahım yardım et diye geçirdi aklından.
tolga işlerini bitirmişti. çalışanların mesaisinin bitmesine daha 1.5 saat vardı. ama istese o şu an çıkıp gidebilirdi. istese işe bile gelmeyebilirdi gerçi. yıllardır ilmek ilmek her detayını titizlikle kurguladığı bir sistemi vardı işinde. çalışanlarına güveni tamdı. baskıcı bir patron olmamıştı hiç ama otoritesi sorgulanmazdı, iyi, güvenilir ilişkileri vardı personelleriyle, her birini ayrı ayrı sever, sayardı. onların da kendisini sevdiğini düşünürdü, böyle düşünmek hoşuna giderdi, gururlandırırdı onu. sağ kolu necati, neredeyse 30 yıldır beraber olduğu o güvenilir adam olmasa belki işleri bir parça daha zor olabilirdi ama aslında evden bu kadar uzun süreler ayrı kalmasına, iş için gününün neredeyse yarısını harcamasına gerek yoktu. bunları düşünürken, bir gün serra'nın "harcayacak şey kazanmak için harcanıyoruz, ne saçma" dediği geldi aklına. gülümsedi. çok aşıktı karısına. çok hayrandı da. hiç değişmemişti bu, aradan geçen onca yıla, yaşanan onca şeye rağmen. zor bir durumdaydı ilişkileri farkındaydı bunun tolga. serra, cem ve gülce hayatının merkezi değildi, hayatının ta kendisiydi. bunun yanlışlığının farkında olmasıysa hiçbir şeyi değiştirmiyordu. belki de onları kaybetmekten bu kadar korktuğum için bu kadar hata yapıyorum diye düşündü. belki de normal olmam lazım. normal sıkıcıdır. belki de sıkıcı olmalıyım... hiç eve gitmek istemiyordu. burada böyle günlerce oturabilsem keşke diye düşündü. kaçıyorsun tolga, yapma dedi kendi kendine hemen sonra. bir işe yaramayacak. şimdiye kadar hep kaçtın zaten. yine karşına çıktı her yerde serra. yaşanacaksa yaşanacak. biliyorsun. kaçma.
eve vardığında serra her şeyi hazırlamıştı. tabi ki. istediği bir şeye ulaşmak için mükemmel olabilirdi serra. ama konu ondan istenen ve onun pek de gönüllü olmadığı bir şey olduğunda bunun tam tersiydi. tolga buna çok sinirlenirdi. defalarca kez anlatmaya çalışmıştı. her defasında kavgayla sonuçlanan çabalar olmuştu bunlar. serra en çok bencil kelimesine takılırdı. ciddi uğraş sergilerdi bu kelimeyi kullanmadan duygusunu ifade etmek için ama serra ne yapar ne eder o kelimeyi kullanmasına sebep olacak bir şey söylerdi. tolga her tartışmada kontrolünü kaybeden bu yüzden de haklıyken haksız duruma düşen taraf olmaktan sıkılmıştı. belki de bu yüzden bıraktım tartışmayı diye düşünüyordu kendi kendine kaldığında. bunu bırakınca da uzaklaştım. daha kötü olmasın diye daha çok kaçtım. kaçtıkça da daha kötü olduk. nasıl kıracağız bu döngüyü...
dikiz aynasından baktı çocuklarına tolga. cem'i spora yazdırmam gerek diye düşündü milyonuncu kez. serra'nın inadını kırabilirsem rejime de sokarım. böyle giderse hasta olacak çocuk. neredeyse yetişkin reyonundan giyinecek. gülce'ye baktı sonra. kendisiyle ilgilenmeyen abisinin dikkatini çekmeye çalışıyordu kız. "oğlum bırak telefonu, kardeşine bak biraz" dedi tolga. "bi dk babaa" dedi cem. bilirim ben o dakikaları diye geçirdi kafasından adam. bir şey demedi. zaten çok gergindi, bunu çocuklara yansıtmanın alemi yoktu. araba kullanmaktan nefret eden tolga neredeyse sokak arası trafiğine şükredecek halde olacak kadar eve gitmek istemiyordu şu an. çocukları bıraktıktan sonra basıp gitsem diye düşündü çok kısa bir an için. hemen vazgeçti. böyle bir şeyi asla yapmazdı. yapmamalıydı.
annesi ne oluyor diye sordu kapı arasından çocuklar içeri girdikten sonra. bir şey olmadığını söyledi. bir gecelik baş başa vakit geçirmek istedikleri ile ilgili yalan söyledi. kadın inanmadığını belirten bir yüz ifadesi takındı, uzatmadı. asansör yerine merdivenlere yöneldi tolga. "gidelim bakalım" diye mırıldandı 3-4 adımdan sonra. annesi kapıyı kapadı.
bölüm 1 sonu.
devamını gör...
1213.
insandan beklentiyi kestim. haklı olmak da güçlü olmak da umrumda değil. tek istediğim başkasına çarpmadan bitiş noktasına ulaşabilmek.
devamını gör...
1214.
gökyüzüne özenerek; sırf “mavi” diye…
diline diktiği iğneyi kılıç bilip kuşanan don kişot! hangi yaraya değiştin şiir’i?
midesinde pişiyorsa sözcüğü kişinin, normaldir ateşinin yükselmesi, bu esnada kendine çarpmamak için kendini sağa sola çarpması, normaldir. o sözcükler ki çiğken, işlenmemişken kimse bakmıyordu.
geçmiş; şiire boyanıp soframıza kuruluyor.
afiyet olsun.
evet, burası görüntüler dünyası.
arkanıza yaslanın ve uzatın ayaklarınızı. az önce ölmediyseniz, az sonra da ölmeyebilirsiniz.
erik ağaçlarını dallarından öpsün ellerim. yıldızları alnından.
şu kaktüsler arsız şeyler. onları da dikenlerinden öperim.
diline diktiği iğneyi kılıç bilip kuşanan don kişot! hangi yaraya değiştin şiir’i?
midesinde pişiyorsa sözcüğü kişinin, normaldir ateşinin yükselmesi, bu esnada kendine çarpmamak için kendini sağa sola çarpması, normaldir. o sözcükler ki çiğken, işlenmemişken kimse bakmıyordu.
geçmiş; şiire boyanıp soframıza kuruluyor.
afiyet olsun.
evet, burası görüntüler dünyası.
arkanıza yaslanın ve uzatın ayaklarınızı. az önce ölmediyseniz, az sonra da ölmeyebilirsiniz.
erik ağaçlarını dallarından öpsün ellerim. yıldızları alnından.
şu kaktüsler arsız şeyler. onları da dikenlerinden öperim.
devamını gör...
1215.
ah öğretmen… seni bi’ yerlere oturtamama sıkıntısı var içimde. sadece iş arkadaşı mıyız? arkadaş mıyız? flört müyüz? bilmiyorum, çözemiyorum ama gri alanda olduğumuz kesin. sen tabii yenisin hayatımda bilmiyorsun arafı hiç sevmediğimi.
seksendört gibi kendime yalan söyleyemem ben. gönlümden geçen ebedi olman. ister arkadaş çemberimde, ister kalbimde bir yerlerde. yanımda kal istiyorum. hayatımda dur. gözlerin gözlerime değince felaketim oluyor ama henüz ağlamıyorum şiirdeki gibi. jezabel miyim?! sırıtıyorum. o derin gözlerine arkadaşça bakamıyorum. beni sev istiyorum. aşık gibi sevmezsen kardeş gibi sev beni demeyeceğim çünkü gripin de değilim ben ve bu zaten başlı başına çok garip olurdu.
öğretmenim, rica etsem beni sudoku olarak sever misin?
seksendört gibi kendime yalan söyleyemem ben. gönlümden geçen ebedi olman. ister arkadaş çemberimde, ister kalbimde bir yerlerde. yanımda kal istiyorum. hayatımda dur. gözlerin gözlerime değince felaketim oluyor ama henüz ağlamıyorum şiirdeki gibi. jezabel miyim?! sırıtıyorum. o derin gözlerine arkadaşça bakamıyorum. beni sev istiyorum. aşık gibi sevmezsen kardeş gibi sev beni demeyeceğim çünkü gripin de değilim ben ve bu zaten başlı başına çok garip olurdu.
öğretmenim, rica etsem beni sudoku olarak sever misin?
devamını gör...
1216.
burası da günde 1 tanıma izin veriyor.
bari burda istediğimiz gibi saçmalasak.
bari burda istediğimiz gibi saçmalasak.
devamını gör...
1217.
of bugün 2 sene sonunda okuduğum şehre geri geldim. ahhh nedense bir panik atak geldi gitmiyorrrrr. delircemmm. aaahhhh
devamını gör...
1218.
ruhum, harita gibi farklı kıtalara ayrılmıştı. acının, hüznün ve bulanıklığın kıtaları... acım, dilsizdi. dile getirmeye, içim elvermiyordu.
hissediyorum ama kaçıyorum, nereye olduğu belli değil. bedenen buradayım ama ruhum kaçmak için çırpınıyor. ama iyi olacağımı söylüyorlar.
sahi, iyi olacağım öyle değil mi?
hissediyorum ama kaçıyorum, nereye olduğu belli değil. bedenen buradayım ama ruhum kaçmak için çırpınıyor. ama iyi olacağımı söylüyorlar.
sahi, iyi olacağım öyle değil mi?
devamını gör...
1219.
1220.
sabrederken birden vazgeçtiğimi fark ettim.
devamını gör...
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30
31
32
33
34
35
36
37
38
39
40
41
42
43
44
45
46
47
48
49
50
51
52
53
54
55
56
57
58
59
60
61
62
63
64
65
66
67
68
69
70
71
72
73
74
75
76
77
78
79
80
81
82
83
84
85
86
87
88
89
90
91
92
93
94
95
96
97
98
99
100
101
102
103
104
105
106
107
108
109
110
111
112
113
114
115
116
117
118
119
120
121
122
123
124
125
126
127
128
129
130
131
132
133
134
135
136
137
138
139
140
141
142
143
144
145
146
147
148
149
150
151
152
153
154
155
156
157
158
159
160
161
162
163
164
165
166
167
168
169
170
171
172
173
174
175
176
177
178
179
180
181
182
183
184
185
186
187
188
189
190
191
192
193
194
195
196
197
198
199
200
201
202
203
204
205
206
207
208
209
210
211
212
213
214
215
216
217
218
219
220
221
222
223
224
225
226
227
228
229
230
231
232
233
234
235
236
237
238
239
240
241
242
243
244
245
246
247
248
249
250
251
252
"normal sözlük yazarlarının karalama defteri" ile benzer başlıklar
karalama
2