normal sözlük yazarlarının karalama defteri
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30
31
32
33
34
35
36
37
38
39
40
41
42
43
44
45
46
47
48
49
50
51
52
53
54
55
56
57
58
59
60
61
62
63
64
65
66
67
68
69
70
71
72
73
74
75
76
77
78
79
80
81
82
83
84
85
86
87
88
89
90
91
92
93
94
95
96
97
98
99
100
101
102
103
104
105
106
107
108
109
110
111
112
113
114
115
116
117
118
119
120
121
122
123
124
125
126
127
128
129
130
131
132
133
134
135
136
137
138
139
140
141
142
143
144
145
146
147
148
149
150
151
152
153
154
155
156
157
158
159
160
161
162
163
164
165
166
167
168
169
170
171
172
173
174
175
176
177
178
179
180
181
182
183
184
185
186
187
188
189
190
191
192
193
194
195
196
197
198
199
200
201
202
203
204
205
206
207
208
209
210
211
212
213
214
215
216
217
218
219
220
221
222
223
224
225
226
227
228
229
230
231
232
233
234
235
236
237
238
239
240
241
242
243
244
245
246
247
248
249
250
251
252
başlık "makedonyalı" tarafından 08.11.2020 16:43 tarihinde açılmıştır.
1601.
takriben üç saatimi alacak bir işi bir haftadır erteliyorum. bir koca haftadır sadece üç saatimi ayıramadım. tam olarak size bu satırları yatağımdan, şarkı mırıldanarak yazıyorum. tabii ki de pop dinliyorum. zara larsson, bad boys. yükseliş kısmında deliriyorum. sesi ne güzel.
lafa gelince; "yapalım edelim, eylem fikirden büyüktür" icraat gerektiğinde; "ay dur biraz daha oyalanam, şurda da uzanam, zaten yaparım kasmayam, aman canım vakit var daha, yarın yaparım..." üç küçük saat nedir ya? oğlm ben beklemekle ünlü biriyimdir. sabrın timsaliyim. seksi vücudum bile eşsiz bir bekleyişin ürünü. kendimi motive etmeye çalışıyorum ama hiç keyfim yok. geçen gün biriyle ikinci defa buluştuk. o kadar güzel geçti ki. çok iyi bir dost kazandım sanırım. bikaç saat kadar yalnız kaldık. muhabbet o an daha da derinleşti. çok güzeldi.
kendimi tokatlayasım var. bi hışımla gireyim bakayım dedim kardeşlerim sözlükte nabıyorlar. ulan üç saat he. üç saatlik iş. ben ki bir iki üç neyse mesele o uzunlukta senelere planlarını yayabilen bir domuzumdur. çıt çıkarmam. kaç gündür canım hiç çalışmak istemiyor. masa bana ben ona bakıyorum. hani ders çalışmak yerine kasımda bahar temizliğine girişen tipler vardır ya, haha merhaba... bu kardeşiniz keyifsiz. bu kardeşiniz bitkin.
zara larsson nasıl güzel bir karı ya. ama nalet bi şeye benziyor. karakteri yani. sanki bana ferhunde. öyle bi vaybı var. bu kelime de z kuşağının ağzında. ıyy. her şeyden soğudum. gerçekten soğudum. kalkıp çalışmam lazım. üç saat yahu. üç küçük saat. bir haftadır yemin ediyorum masada bekliyor. bir saat, bitti, iki saat bitti, üç saat bitti. işte bu kadar güzelim. bu kadar. ama işte kış. beni mafetti.
bir iki üç. üç küçük saat ya. uyku saatime kadar bitiririm şimdi başlasam. üç be. takriben o da. iki buçukta bile hallederim. ulan belki de bir saat. ltfn bni sevn.
lafa gelince; "yapalım edelim, eylem fikirden büyüktür" icraat gerektiğinde; "ay dur biraz daha oyalanam, şurda da uzanam, zaten yaparım kasmayam, aman canım vakit var daha, yarın yaparım..." üç küçük saat nedir ya? oğlm ben beklemekle ünlü biriyimdir. sabrın timsaliyim. seksi vücudum bile eşsiz bir bekleyişin ürünü. kendimi motive etmeye çalışıyorum ama hiç keyfim yok. geçen gün biriyle ikinci defa buluştuk. o kadar güzel geçti ki. çok iyi bir dost kazandım sanırım. bikaç saat kadar yalnız kaldık. muhabbet o an daha da derinleşti. çok güzeldi.
kendimi tokatlayasım var. bi hışımla gireyim bakayım dedim kardeşlerim sözlükte nabıyorlar. ulan üç saat he. üç saatlik iş. ben ki bir iki üç neyse mesele o uzunlukta senelere planlarını yayabilen bir domuzumdur. çıt çıkarmam. kaç gündür canım hiç çalışmak istemiyor. masa bana ben ona bakıyorum. hani ders çalışmak yerine kasımda bahar temizliğine girişen tipler vardır ya, haha merhaba... bu kardeşiniz keyifsiz. bu kardeşiniz bitkin.
zara larsson nasıl güzel bir karı ya. ama nalet bi şeye benziyor. karakteri yani. sanki bana ferhunde. öyle bi vaybı var. bu kelime de z kuşağının ağzında. ıyy. her şeyden soğudum. gerçekten soğudum. kalkıp çalışmam lazım. üç saat yahu. üç küçük saat. bir haftadır yemin ediyorum masada bekliyor. bir saat, bitti, iki saat bitti, üç saat bitti. işte bu kadar güzelim. bu kadar. ama işte kış. beni mafetti.
bir iki üç. üç küçük saat ya. uyku saatime kadar bitiririm şimdi başlasam. üç be. takriben o da. iki buçukta bile hallederim. ulan belki de bir saat. ltfn bni sevn.
devamını gör...
1602.
yorgunum fazlasıyla;
ruhum daha yeni bir savaştan çıkmışcasına yorgun...
pastırma yazlarının güneşi de aldatıyor beni sürekli üstelik,
kanıyorum onun ışıltısına ama ısıtmıyor besbelli, safi görüntü!
kendimi vurduğum yollarda iyice hastalanıp dönüyorum gerisin geri sonra,
ve o çöken sisler sanki benim üzerime çöküyor...
sonra;
ona göre yanlış yere park ettiği için elalemin arabasının sileceklerini kaldıran huysuz ihtiyarlar gibi söyleniyorum ona buna,
"ben olsam" diyorum , "size ne yapacağımı bilirim" diyorum öylece ortaya.
hiçbir zaman yapmayacağım tehditler savuruyorum, korkutmak istiyorum insanları...
çünkü kimse korkmuyor benden,
çünkü hiç karanlık bir tarafım olmadı benim hayatta.
hatta gereksiz yere çok insana içimi açmışlığım da vardır.
çünkü ben insanları ya sevdim ya da daha çok sevdim...
evet çok kızdığım zamanlar da oldu, "nefret ediyorum" dedim bazen,
insanım nihayetinde!
ama hemen ardından o insanın iyi bir yönünü aldım getirdim gözümün önüne ve sevmeye devam ettim.
benim de sevmeme hakkım olmalıydı oysa birilerini...
yorgunum demiş miydim?
peki müsaade var mı yanına uzanmama?
kısacık dinlensem dizlerinde izin verir misin bana?
gerçekten kısacık,
hani ömür dediğimiz göz açıp kapayıncaya geçiyor ya o kadar işte...
kısa olsun, acısız olsun, yüzümde bir gülümseme olsun,
sen benim saçlarımı okşa, "geçti" de "bitti" de!
geçsin, bitsin...
olmaz mı?
ruhum daha yeni bir savaştan çıkmışcasına yorgun...
pastırma yazlarının güneşi de aldatıyor beni sürekli üstelik,
kanıyorum onun ışıltısına ama ısıtmıyor besbelli, safi görüntü!
kendimi vurduğum yollarda iyice hastalanıp dönüyorum gerisin geri sonra,
ve o çöken sisler sanki benim üzerime çöküyor...
sonra;
ona göre yanlış yere park ettiği için elalemin arabasının sileceklerini kaldıran huysuz ihtiyarlar gibi söyleniyorum ona buna,
"ben olsam" diyorum , "size ne yapacağımı bilirim" diyorum öylece ortaya.
hiçbir zaman yapmayacağım tehditler savuruyorum, korkutmak istiyorum insanları...
çünkü kimse korkmuyor benden,
çünkü hiç karanlık bir tarafım olmadı benim hayatta.
hatta gereksiz yere çok insana içimi açmışlığım da vardır.
çünkü ben insanları ya sevdim ya da daha çok sevdim...
evet çok kızdığım zamanlar da oldu, "nefret ediyorum" dedim bazen,
insanım nihayetinde!
ama hemen ardından o insanın iyi bir yönünü aldım getirdim gözümün önüne ve sevmeye devam ettim.
benim de sevmeme hakkım olmalıydı oysa birilerini...
yorgunum demiş miydim?
peki müsaade var mı yanına uzanmama?
kısacık dinlensem dizlerinde izin verir misin bana?
gerçekten kısacık,
hani ömür dediğimiz göz açıp kapayıncaya geçiyor ya o kadar işte...
kısa olsun, acısız olsun, yüzümde bir gülümseme olsun,
sen benim saçlarımı okşa, "geçti" de "bitti" de!
geçsin, bitsin...
olmaz mı?
devamını gör...
1603.
bizler hep güçsüze, mağdura yardım etme eğilimi içindeyiz ama ya ömrü boyunca güçlü olmak zorunda bırakılan ama bir gün olsun yardım istemeye bile hakkı olmadığını düşünen, hep kuyruğu dik tutmak zorunda olanların da aslında en çok yardıma ihtiyacı olabileceğini gözden kaçırıyoruz. özellikle iki kardeş düşünün, mesela ben ve kardeşim... ben 11 yaşında yurda bırakılan, bu yaşına* kadar her şeyi kendi yapmış biri olduğumdan ailem kendi başımın çaresine bakabileceğimi bildiğinden bana hiç yardım etmez iken, kardeşim bankada hesap açacakken bile kalkıp köyden gelip ona yardım ederler... son bir haftadır yatak döşek yatmama rağmen beni bir kez bile aramamaları ama kardeşimin böyle saçmasapan ufak şeylerinde yanında olmaları gerçekte akıl almaz bir şey...tamam benim hayat mottom: "hiç kimseye muhtaç olmamak, kendi başına yetebilmek" eyvallah ama ben de insanım ya bir de hastayım yani benim de sevgiye, şefkate, merhamete ihtiyacım var ama maalesef bizimkilerde o yok ya da var da bana yok, zaten olsaydı 11 yaşında beni yurda bırakmazlardı neyse ya ben hasta olunca çok duygusallaştım, ömrüm boyunca hissedemediğim anne şefkatini bekledim ama olmayınca olmuyor demek ki....
devamını gör...
1604.
bazen bazı iletileri görünce "sana ne lan y******m" diyesim geliyor.
devamını gör...
1605.
çok uzun zaman olmuş sözlük, şarkı söylemeyeli. şöyle bir sokakta bağırarak şarkı söylemek çekti canım. söylerken ağlamak, hissetmek.. sanki söyle bı başlasam söylemeye derdimi bilen olacak gibi. söylesem içimdeki boşluk yok olacak gibi. küsmüşüm şarkılara da sesim çıkmıyor sanki, söylemek istiyorum ama dermanım yok sözlük.
devamını gör...
1606.
tanım girmek yerine kurallara uymayanları mı şikayet etsem acaba.
devamını gör...
1607.
fazladan izahat, lisanen kabahatmiş dostlar ben bunu çok sonradan öğrendim. şu canına yandığımın dünyasında çeyrek asrı devirmek üzere olduğum şu dönemde geriye dönüp bakıyorum da ne çok işlemişim bu kabahati. dilime bin bir türlü 'yanlış anlama ama'lar yamayıp durmuşum yalnızca. insanlara kendimi anlatmaya çalışmakla geçmiş ömrüm. ha der misiniz ki başarılı oldun mu diye? orası da ayrı muamma. zira bir parça olsun başarılı olabilmiş olsaydım ne bugün burada bu satırları yazıyor olurdum ne de bu kadar az insanla devam ederdim yaşantıma. hoş bundan da şikayetçi değilim aslında. neden derseniz yine geç öğrendiğim şeylerden birisi insanlara ne anlatırsak anlatalım ya da ne gösterirsek gösterelim. insan görmek istediğini görür, anlamak istediğini anlarmış. öyle ya o vakit az insandan şikayet etmek de abesle iştigal kaçıyor olsa gerek. zira herkesin görmek istediğini gördüğü, anlamak istediğini anladığını şu dünyada anlatılanı senden dinlediği şekilde anlayan senin gözünle bakabilen insanlar biriktirmek de mutlulukmuş onu öğrendim. kısacası dostlar şimdiye kadar o kadar okul okudum, o kadar insanla kendi meşrebimce hasbihal ettim ama öğrenmenin yaşı yokmuş ben esas bunu öğrendim.
devamını gör...
1608.
gece gece sinirden yemek yedim. yıllardır şekerden uzak yaşıyorum. bu gece tatlı yedim.
zaten kalp damar hastasıyım. şimdi hastanede serum yiyorum.
allah belanı versin fenerbahçe.
zaten kalp damar hastasıyım. şimdi hastanede serum yiyorum.
allah belanı versin fenerbahçe.
devamını gör...
1609.
gözlerin gozlerime deyince sanıyordum ki evim yanıyor. yanan yüreğimin ta içiydi. öyle derinden, öyle kesikli. donupte bir kez olsun bakma istiyordum bir yandan da bak diye deli oluyordum.
bu nasıl bir çelişki, nasıl bir veryansındı.
nasıl yaraydin hiç bir yara bandının kapatamadığı..
ne zaman bu kadar derine inmiştin de ben fark edemedim. ne zaman evimi, yüreğimi bu denli kesikler içerisinde birakmistin. reva miydi. hiç sanmam.
bir yeri terk ettiğinde o yer seninle gelmez saniyordun değil mi, bende öyle sanmıştım seni terk ederken. bilemedim ki peşim sıra benimle geleceğini.
sende beni terk et istiyor muydum orası biraz muamma. en çok sensizlik ve tütünsüzlük beni yola düşürüyordu. koyuyordum her gece resmini loş odamda, masamın ustune yaktığım tütünümle sanki her cekisimde yanan sigaranın tütünü değil de yüreğimdeki resmindi. sigara bitiyordu ama içimin yangını bitmiyordu.
bu nasıl bir çelişki, nasıl bir veryansındı.
nasıl yaraydin hiç bir yara bandının kapatamadığı..
ne zaman bu kadar derine inmiştin de ben fark edemedim. ne zaman evimi, yüreğimi bu denli kesikler içerisinde birakmistin. reva miydi. hiç sanmam.
bir yeri terk ettiğinde o yer seninle gelmez saniyordun değil mi, bende öyle sanmıştım seni terk ederken. bilemedim ki peşim sıra benimle geleceğini.
sende beni terk et istiyor muydum orası biraz muamma. en çok sensizlik ve tütünsüzlük beni yola düşürüyordu. koyuyordum her gece resmini loş odamda, masamın ustune yaktığım tütünümle sanki her cekisimde yanan sigaranın tütünü değil de yüreğimdeki resmindi. sigara bitiyordu ama içimin yangını bitmiyordu.
devamını gör...
1610.
lodosun elleri görünmüyor… fısıltısı; patlamış cam sesi…ve sonra ona eşlik eden tuğlalar, çatılar… doğanın senfonisiyle binalar bir bir sıyrılırken süslü yüzlerinden… sadece bir an! hâlâ yaşıyor ya da artık yaşamıyor olmak sadece bir an!
“ben” ölünce bitecekmiş zaman!
insanın aklı zamanı icat eden bir delilik hâli. ilk an’dan bu yana ve öte’sine uzanan sonsuzluk nasıl sığabilir bu küçücük dünyaya?
ölü bir yıldız oturur kalbimin üzerinde… sarhoşum bundan.
“ben” ölünce bitecekmiş zaman!
insanın aklı zamanı icat eden bir delilik hâli. ilk an’dan bu yana ve öte’sine uzanan sonsuzluk nasıl sığabilir bu küçücük dünyaya?
ölü bir yıldız oturur kalbimin üzerinde… sarhoşum bundan.
devamını gör...
1611.
yaptığım işten o kadar memnun değilim ki, bugün istifamı veresim var aslında ama sonrasında parasız kalacağım düşüncesi beni benden alıyor şu an. ideallerin hedeflerim hepsini bir köşeye atmak çok anlamsız ve üzücü geliyor. sabreden derviş muradına ne zaman erecek bilmiyorum ama eskisi gibi heves filan kalmadı bende şu an sevgili yazarlar. çok emek verdim kendimi çok yordum ve bunun bir hiç uğruna olmasını hiç istemiyorum. ilk iş görüşmemde işe alınıp ilk işimden sırf artık mutsuz olduğum için istifa etme fikri hiç hoşuma gitmiyor. zaten eskisi gibi bana verdikleri vaatler de gerçekleşmiyor. ne yapsam ne düşünsem bilemiyorum yine. aşırı mutsuzum.
devamını gör...
1612.
banyo ettiği fotoğrafın fotoğrafını çekerken kadrajındaki fotoğraf ile banyolu asıl fotoğraf arasındaki farklardan hoşnut olmayan idealist ve üstüne üstlük tutkulu fotoğrafçı, banyo ettiği fotoğrafın fotoğrafını çekmekten vazgeçti. idealist ve tutkulu fotoğrafçının bu beklenmedik vazgeçişini daha sonra raporlarda ölüm sebebi olarak okumuştuk. bu sebepten ölen 6. fotoğrafçıydı.
yürürken aniden yolun ortasında durmaya başlayan adamın yanına gidip neden durdunuz diye sorduğunda suratında bir şaşkınlık görememiş. halbuki aniden duran birine neden durdunuz diye sormak şaşırtıcıdır. bu soruya çünkü neden yürüdüğümü düşündüm diye cevap veren adamın suratında kendisine sorulan sorunun getirmesi gereken şaşkınlığı ilginç bir şekilde kendi verdiği cevap getirmişti. biraz daha durunca soruyu soran adamın suratındaki şaşkınlığı gidermek adına her gün bana böyle sorular sorarlar demiş. çoğu zaman aniden dururum da demiş.
swinging london'ın zamanlarının en şuh yılında, diyor, hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, her şey yeni, her şey özgün, diyor, gitarı parçalayıp sapını seyircilere atınca çıkan kaosu görmeliydin diyor, sapı kapan adamın çıkışta onu çöpe attığını gördüm diyorum, gerçekliğe aldanma diyor, ve ekliyor: şu günlerde sağanak olmaması oldukça ilginç. yağmur yağarken diyor bunu. hiçbir şey eskisi gibi olmayacak diyor sürekli. 20 yıl oldu diyorum her şey geçeli. hiçbir şey eskisi gibi olmayacak diyor.
yürürken aniden yolun ortasında durmaya başlayan adamın yanına gidip neden durdunuz diye sorduğunda suratında bir şaşkınlık görememiş. halbuki aniden duran birine neden durdunuz diye sormak şaşırtıcıdır. bu soruya çünkü neden yürüdüğümü düşündüm diye cevap veren adamın suratında kendisine sorulan sorunun getirmesi gereken şaşkınlığı ilginç bir şekilde kendi verdiği cevap getirmişti. biraz daha durunca soruyu soran adamın suratındaki şaşkınlığı gidermek adına her gün bana böyle sorular sorarlar demiş. çoğu zaman aniden dururum da demiş.
swinging london'ın zamanlarının en şuh yılında, diyor, hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, her şey yeni, her şey özgün, diyor, gitarı parçalayıp sapını seyircilere atınca çıkan kaosu görmeliydin diyor, sapı kapan adamın çıkışta onu çöpe attığını gördüm diyorum, gerçekliğe aldanma diyor, ve ekliyor: şu günlerde sağanak olmaması oldukça ilginç. yağmur yağarken diyor bunu. hiçbir şey eskisi gibi olmayacak diyor sürekli. 20 yıl oldu diyorum her şey geçeli. hiçbir şey eskisi gibi olmayacak diyor.
devamını gör...
1613.
asla ne istediğini bilmiyosun ,ordan oraya sürükleniyosun.yumurta kapıya dayandığı zamansa sadece ne istemediğine karar verebiliyosun.
devamını gör...
1614.
devamını gör...
1615.
son bir kaç gündür kitaplığımdaki eski kitaplarımı karıştırıp tavanı izlemekle meşguldum.
az önce de lisede belki aylarca yanımda gezdirip tek yaprağını okumadığım, kitaplığın en arkalarında tozlanmaya yüz tutmuş kitaba gözüm ilişti. yapraklarını aralayınca da farklı farklı defterlerden koparıp karaladığım sayfalarla karşılaştım. kitapla bütünleşmiş diğer yapraklarla bir olmuş durumdaydı.
durduk yere yazar çizer karalardım. bir şeyler üretmek, duygularıma kalemle tercüman olmak, ne kadar zevk verirdi bana. kendimi bilmek, kendime bir şeyler katmak güzeldi. o buruşuk kağıt parçalarında ben vardım işte ve içinde anlatarak bitiremediğim sen vardın. ufacık benle başlayan her şeyi kocaman senle sonlandırıyordum.
tozlu yaprakların arasında seni düşlediğim sayfaları gördüğüm an hatırladım. neler yapmak istiyordum, neler yapacaktım, aklımı kemiren sendeki duygularım neydi?
oysa kimi zaman anlamsız geliyor insana onca istek, duygu, merak, endişe. bile isteye öldürüyor insan bunu içinde. doğrulardan saklanmak, düşlediğin şeylerin sıra sıra yıkılmasından korktuğun için. aslında bu duygular yaşatıyor bizi. işte benide yaşatan duygular senmişsin, seni kaybetmeye korktuğum duygular. hatta bu korkum senle aramda görünmez duvarlar oluşturdu her oluşan duvarda senden biraz daha uzaklaştım. yinede bu duvarlar sevgime engel olamayacak kadar çok seviyormuşum seni. bak ne kadar zaman geçmiş, neden hâlen unutmadım seni? neden hâlen her güzel şiir, her güzel kokan çicek seni hatırlatıyor bana? neden her aklıma geldiğinde yüzüm kızarıyor? neden o gün sorduğunda, evet delicesine seviyorum ama korkuyorum diyemedim? korkuyorum...
bir gün çok sevdiğim seni, bu denli sevgimden habersiz seni kaybetmekten korkuyordum. yolun sonunda artık birbirimizin varlığından habersiz iki aptal olmaktan korkuyordum. bir gün bu sevgimin köreleceğinden, ismini unutacağımdan korkuyordum.
ciddiyetimi takınmanın vakti gelmişti artık ve aynı zamanda düş dünyasından karanlığa kocamaaann bir adım atmanın zamanı da. düşlediğin şeylerin gerçek olmasına inanıp hiçbir şey yapmadan medet umacağın bir dünya değilmiş burası. bir şeyler yapmanın zamanı gelmişti yani. böylelikle içimdeki aptal bir o kadarda saf çocuğu öldürmüştüm. çocuk oyuncağı değil yani, öldürmüşüm o çocuğu, yavaş yavaş.
hayatın beni sürüklediğini öne sürdüğüm her şeyde seni içine sığdıramayan o çocuğun bir payı var. tutkuyla bağlandığım ne varsa o duygu patlamasının kökeninde ne olduğunu arayan saf çocuktan miras kaldı bana. kendimi her kötü hissettiğim anda o çocuğa aykırı davranmışım. nedenlerimi, başlangıç noktamı öylesine unutmuşum ki hatırlamak böyle zorlaşmış artık.
o korkak çocuk sanırım bunca zaman sonra şöyle derdi bana, bu hallerimi görünce :
"neden korkuyorsun bu kadar? neden vazgeçtin?"
alaycı bir gülseme ile:
genç, hâlen o aptal çocuğum işte ben, içindeki sevgi çığ gibi büyüyen senim, senin mirasçın. hatta aynı korkuyu yaşamaya devam eden senim, korkuyorum...
az önce de lisede belki aylarca yanımda gezdirip tek yaprağını okumadığım, kitaplığın en arkalarında tozlanmaya yüz tutmuş kitaba gözüm ilişti. yapraklarını aralayınca da farklı farklı defterlerden koparıp karaladığım sayfalarla karşılaştım. kitapla bütünleşmiş diğer yapraklarla bir olmuş durumdaydı.
durduk yere yazar çizer karalardım. bir şeyler üretmek, duygularıma kalemle tercüman olmak, ne kadar zevk verirdi bana. kendimi bilmek, kendime bir şeyler katmak güzeldi. o buruşuk kağıt parçalarında ben vardım işte ve içinde anlatarak bitiremediğim sen vardın. ufacık benle başlayan her şeyi kocaman senle sonlandırıyordum.
tozlu yaprakların arasında seni düşlediğim sayfaları gördüğüm an hatırladım. neler yapmak istiyordum, neler yapacaktım, aklımı kemiren sendeki duygularım neydi?
oysa kimi zaman anlamsız geliyor insana onca istek, duygu, merak, endişe. bile isteye öldürüyor insan bunu içinde. doğrulardan saklanmak, düşlediğin şeylerin sıra sıra yıkılmasından korktuğun için. aslında bu duygular yaşatıyor bizi. işte benide yaşatan duygular senmişsin, seni kaybetmeye korktuğum duygular. hatta bu korkum senle aramda görünmez duvarlar oluşturdu her oluşan duvarda senden biraz daha uzaklaştım. yinede bu duvarlar sevgime engel olamayacak kadar çok seviyormuşum seni. bak ne kadar zaman geçmiş, neden hâlen unutmadım seni? neden hâlen her güzel şiir, her güzel kokan çicek seni hatırlatıyor bana? neden her aklıma geldiğinde yüzüm kızarıyor? neden o gün sorduğunda, evet delicesine seviyorum ama korkuyorum diyemedim? korkuyorum...
bir gün çok sevdiğim seni, bu denli sevgimden habersiz seni kaybetmekten korkuyordum. yolun sonunda artık birbirimizin varlığından habersiz iki aptal olmaktan korkuyordum. bir gün bu sevgimin köreleceğinden, ismini unutacağımdan korkuyordum.
ciddiyetimi takınmanın vakti gelmişti artık ve aynı zamanda düş dünyasından karanlığa kocamaaann bir adım atmanın zamanı da. düşlediğin şeylerin gerçek olmasına inanıp hiçbir şey yapmadan medet umacağın bir dünya değilmiş burası. bir şeyler yapmanın zamanı gelmişti yani. böylelikle içimdeki aptal bir o kadarda saf çocuğu öldürmüştüm. çocuk oyuncağı değil yani, öldürmüşüm o çocuğu, yavaş yavaş.
hayatın beni sürüklediğini öne sürdüğüm her şeyde seni içine sığdıramayan o çocuğun bir payı var. tutkuyla bağlandığım ne varsa o duygu patlamasının kökeninde ne olduğunu arayan saf çocuktan miras kaldı bana. kendimi her kötü hissettiğim anda o çocuğa aykırı davranmışım. nedenlerimi, başlangıç noktamı öylesine unutmuşum ki hatırlamak böyle zorlaşmış artık.
o korkak çocuk sanırım bunca zaman sonra şöyle derdi bana, bu hallerimi görünce :
"neden korkuyorsun bu kadar? neden vazgeçtin?"
alaycı bir gülseme ile:
genç, hâlen o aptal çocuğum işte ben, içindeki sevgi çığ gibi büyüyen senim, senin mirasçın. hatta aynı korkuyu yaşamaya devam eden senim, korkuyorum...
devamını gör...
1616.
son zamanlarda sıkça değişen ruh halime uyum sağlamaya çalışıyorum.
mutluyken bir anda üzgün ya da kaygılı olabiliyorum. hayatımda hiç korkmadığım kadar korkup, minnet duygusu içine girip sonra yeniden umut edip bir anda dibe çökebiliyorum.
dengem değişti. bir an önce dümdüz yaşamak istiyorum. yarına ne yemek yapsam kaygısı taşımak, okuduğum kitabı bir an önce bitirme telaşına düşmek, ya da normal insanlar gibi herhangi birilerinin dedikosunu yapmak istiyorum. bu kafaya ne zaman gelirim bilmiyorum sanırım hiç gelmeyeceğim. yaşadıklarım çok yordu. güzel şeyler olsun artık. ben umut edip yıkılmaktan çok yoruldum. kalbim ezile ezile yok oldu. güzel şeyler olsun..
mutluyken bir anda üzgün ya da kaygılı olabiliyorum. hayatımda hiç korkmadığım kadar korkup, minnet duygusu içine girip sonra yeniden umut edip bir anda dibe çökebiliyorum.
dengem değişti. bir an önce dümdüz yaşamak istiyorum. yarına ne yemek yapsam kaygısı taşımak, okuduğum kitabı bir an önce bitirme telaşına düşmek, ya da normal insanlar gibi herhangi birilerinin dedikosunu yapmak istiyorum. bu kafaya ne zaman gelirim bilmiyorum sanırım hiç gelmeyeceğim. yaşadıklarım çok yordu. güzel şeyler olsun artık. ben umut edip yıkılmaktan çok yoruldum. kalbim ezile ezile yok oldu. güzel şeyler olsun..
devamını gör...
1617.
hafızam beni yanıltmıyorsa 1830'ların başında fransız bir araştırmacıdan mektup almıştım. mektubunda anadolu'ya gelmek istediğini ve tavium kentini bulmak için araştırma yapacağını yazmıştı. hay hay dedim. gel madem, başımızın üzerinde yerin var. her ne kadar bulmak istediğin kenti hiç duymamış olsam da elimizden geleni yaparız. benim bu cevabımdan sonra kendisinden bir süre haber alamadık. meğer adam bizim buralara gelebilmek için 32346 takla atmakla meşgulmüş. ama geleceğinden bir an bile kuşku duymamıştım zira işin peşini kolay kolay bırakacak tipte biri olmadığı kelimelerinden anlaşılmaktaydı. inadım inat mabadım iki kanat tarzı bir arkadaş olduğu aşikardı ve beni yanıltmadı.
neyse efendim bir kaç sene sonra bu arkadaş kalktı geldi. karşıladık, yedirdik içirdik falan sonrasında tutturdu ben boğazköy taraflarına gideceğim diye. eh adam netice de misafir, kırmayalım madem dedik ve yola koyulduk. yol boyunca tavium aşağı, tavium yukarı resmen başımın etini yedi. bir sussa da kafamız rahat etse derdindeyiz. sonra boğazköy'de dolaşırken yıkık kerpiç evler gördük. anam! bu atı bir mahmuzladı, evlerin olduğu tepeye doğru dört nala gidiyor. el mecbur bizde peşinden... evler de eski püskü, yıkık dökük, ahı gitmiş vahı kalmış. dedim ki içimden tavium buysa hay ben senin merakına! sonra bir baktım tepede atı durdurmuş, yukarıdan manzarayı izliyor. hah dedim al işte. şehir, şehir gibi çıkmayınca tepeden manzara izlersin anca. o kadar yolu manzara izlemeye mi geldin? neyse bir kaç dakika içerisinde vardım yanına. adam büyülenmiş gibi karşıya bakıyor. kafayı bir kaldırdım ki, dev gibi, kocaman taş bloklar var karşımızda. bu, pat diye atından atladı. sağa baktı sola baktı. ileri gitti, beri geldi falan derken. atina kadar büyük dedi. anlamadım tabi ben. sağa sola bakıyorum, hırpalanmış taşlar ve sütunlardan başka bir şey göremiyorum. yahu dedim bırak atina'yı sen, bu sütunlardan istanbul'da da var hemi de gıcır gıcır. var gel geri dönelim de, onları incele sen. bana gülümseyerek bilal'e bakar gibi baktı ve bir şeyler mırıldandıktan sonra haydi yürüyelim biraz dedi.
iyi ki de yürümüşüz. çünkü asıl buluşu orada ben yaptım. bir süre yürüdükten sonra devasa iki kapı gördük. daha doğrusu ben gördüm. heyecanla bağırdım. niye heyecanlandım bilmiyorum ama kabartmalar muhteşemdi. birinde dev gibi bir aslan kabartması vardı. diğerinde ise krala benzeyen bir adam duruyordu. aslında benim heyecanlanmam da normal zira tarihe damga vurmak bizim genetiğimizde var. daha önce #394813 numaralı tanımda yazmış olduğum üzere büyük dedem tarihin akışını değiştiren şahsiyetlerden biriydi. istesek de istemesek de kendimizi tarihi mevzuların tam ortasında buluveriyoruz.
o akşam köylülerden birinin evinde kaldık. bizim fransız yazıyor, çiziyor. başını defterden kaldırmıyor. buldun herhalde tavium'u diye sordum? başını kaldırdı. yok, tavium değil. daha eski, daha farklı bir yer burası. duraksadı şu adama sorsana benzer yıkıntılar var mı civarda diye ekledi. allahtan yardımsever bir tosbağayım. sordum tabi. köylü evet dercesine başını salladı. yarın bizi oraya götürebilir misin diye devam ettim. yine başını salladı. adam sadece başını sallıyordu. salla başını al maaşını tarzı bir abiydi. aldı zaten maaşını. neyse anlattım durumu bizim fransıza, heyecanlandı tabi garibim. sabahın ilk ışıkları ile yola çıktık. köylünün kafasını sallayarak onayladığı yere geldiğimizde, bizi başka sürprizler bekliyordu. dev gibi sivri bir kayanın önünde durduk. ortasında bir yarık vardı ve yarıktan baktığınızda bir sürü resim görüyordunuz. ama bunların hepsi külahlı ve kemerli tiplerdi. lakin üzerlerinde deri ceket ve pantolonlar yoktu. kah o dönem bizim de bunlardan haberimiz yoktu. bu noktayı geçince yarıktan sağa doğru yöneldik, bu seferde takkeli tiplerle karşılaştık. bir de kanatlı arkadaşlar vardı. kayalara nur inmiş gibi bir manzara karşılamıştı bizi. biraz sağa sola bakınınca bunun bir fener alayı olduğunu anladık. kanatlı devasa iki varlık da bu geçit kapılarını koruyordu. öte tarafa giden kapıyı mı bulmuştuk acaba? neyse ne işte. kutsal bir mekanda bulunduğumuz aşikardı. hadi kapıyı bulmadıysak bile çok farklı bir tapınak bulmuş olabilirdik. ama bunu hangi ulus inşa etmişti? kimdi bu arkadaşlar? doğayı bu şekilde işleyip, reorx'un çekicini kullandığı gibi muazzam bir işçilikle bu yapıları ve kabartmaları nasıl yapmışlardı?
işte tarihin akışını değiştiren bu buluşu birlikte yaptığım kişi texier'di. bir kaç yıl sonra birkaç cilt tutan anıtsal eseri, ''küçükasya üzerine''yi 1839’da paris’te yayımladı. bu eserde benden hiç bahsetmemişti. halen kendisine kırgınlığım devam ediyor. adam öldü gitti ama affedemedim bir türlü. tarih ve bilim aşkına feda etmiş bulunduk yine kendimizi. ama bu iş burada bitmemişti zira texier henüz mevzuyu adlandıramamıştı. gördükleri için büyük kültürü olan bir ulus diyebilmişti sadece. adlandırma işi bana kalacaktı. çünkü tarihi olaylar bizim aileyi direkt olarak içine çeker ve bundan kaçış yoktur. o mevzuyu da bir ara anlatırım artık *
neyse efendim bir kaç sene sonra bu arkadaş kalktı geldi. karşıladık, yedirdik içirdik falan sonrasında tutturdu ben boğazköy taraflarına gideceğim diye. eh adam netice de misafir, kırmayalım madem dedik ve yola koyulduk. yol boyunca tavium aşağı, tavium yukarı resmen başımın etini yedi. bir sussa da kafamız rahat etse derdindeyiz. sonra boğazköy'de dolaşırken yıkık kerpiç evler gördük. anam! bu atı bir mahmuzladı, evlerin olduğu tepeye doğru dört nala gidiyor. el mecbur bizde peşinden... evler de eski püskü, yıkık dökük, ahı gitmiş vahı kalmış. dedim ki içimden tavium buysa hay ben senin merakına! sonra bir baktım tepede atı durdurmuş, yukarıdan manzarayı izliyor. hah dedim al işte. şehir, şehir gibi çıkmayınca tepeden manzara izlersin anca. o kadar yolu manzara izlemeye mi geldin? neyse bir kaç dakika içerisinde vardım yanına. adam büyülenmiş gibi karşıya bakıyor. kafayı bir kaldırdım ki, dev gibi, kocaman taş bloklar var karşımızda. bu, pat diye atından atladı. sağa baktı sola baktı. ileri gitti, beri geldi falan derken. atina kadar büyük dedi. anlamadım tabi ben. sağa sola bakıyorum, hırpalanmış taşlar ve sütunlardan başka bir şey göremiyorum. yahu dedim bırak atina'yı sen, bu sütunlardan istanbul'da da var hemi de gıcır gıcır. var gel geri dönelim de, onları incele sen. bana gülümseyerek bilal'e bakar gibi baktı ve bir şeyler mırıldandıktan sonra haydi yürüyelim biraz dedi.
iyi ki de yürümüşüz. çünkü asıl buluşu orada ben yaptım. bir süre yürüdükten sonra devasa iki kapı gördük. daha doğrusu ben gördüm. heyecanla bağırdım. niye heyecanlandım bilmiyorum ama kabartmalar muhteşemdi. birinde dev gibi bir aslan kabartması vardı. diğerinde ise krala benzeyen bir adam duruyordu. aslında benim heyecanlanmam da normal zira tarihe damga vurmak bizim genetiğimizde var. daha önce #394813 numaralı tanımda yazmış olduğum üzere büyük dedem tarihin akışını değiştiren şahsiyetlerden biriydi. istesek de istemesek de kendimizi tarihi mevzuların tam ortasında buluveriyoruz.
o akşam köylülerden birinin evinde kaldık. bizim fransız yazıyor, çiziyor. başını defterden kaldırmıyor. buldun herhalde tavium'u diye sordum? başını kaldırdı. yok, tavium değil. daha eski, daha farklı bir yer burası. duraksadı şu adama sorsana benzer yıkıntılar var mı civarda diye ekledi. allahtan yardımsever bir tosbağayım. sordum tabi. köylü evet dercesine başını salladı. yarın bizi oraya götürebilir misin diye devam ettim. yine başını salladı. adam sadece başını sallıyordu. salla başını al maaşını tarzı bir abiydi. aldı zaten maaşını. neyse anlattım durumu bizim fransıza, heyecanlandı tabi garibim. sabahın ilk ışıkları ile yola çıktık. köylünün kafasını sallayarak onayladığı yere geldiğimizde, bizi başka sürprizler bekliyordu. dev gibi sivri bir kayanın önünde durduk. ortasında bir yarık vardı ve yarıktan baktığınızda bir sürü resim görüyordunuz. ama bunların hepsi külahlı ve kemerli tiplerdi. lakin üzerlerinde deri ceket ve pantolonlar yoktu. kah o dönem bizim de bunlardan haberimiz yoktu. bu noktayı geçince yarıktan sağa doğru yöneldik, bu seferde takkeli tiplerle karşılaştık. bir de kanatlı arkadaşlar vardı. kayalara nur inmiş gibi bir manzara karşılamıştı bizi. biraz sağa sola bakınınca bunun bir fener alayı olduğunu anladık. kanatlı devasa iki varlık da bu geçit kapılarını koruyordu. öte tarafa giden kapıyı mı bulmuştuk acaba? neyse ne işte. kutsal bir mekanda bulunduğumuz aşikardı. hadi kapıyı bulmadıysak bile çok farklı bir tapınak bulmuş olabilirdik. ama bunu hangi ulus inşa etmişti? kimdi bu arkadaşlar? doğayı bu şekilde işleyip, reorx'un çekicini kullandığı gibi muazzam bir işçilikle bu yapıları ve kabartmaları nasıl yapmışlardı?
işte tarihin akışını değiştiren bu buluşu birlikte yaptığım kişi texier'di. bir kaç yıl sonra birkaç cilt tutan anıtsal eseri, ''küçükasya üzerine''yi 1839’da paris’te yayımladı. bu eserde benden hiç bahsetmemişti. halen kendisine kırgınlığım devam ediyor. adam öldü gitti ama affedemedim bir türlü. tarih ve bilim aşkına feda etmiş bulunduk yine kendimizi. ama bu iş burada bitmemişti zira texier henüz mevzuyu adlandıramamıştı. gördükleri için büyük kültürü olan bir ulus diyebilmişti sadece. adlandırma işi bana kalacaktı. çünkü tarihi olaylar bizim aileyi direkt olarak içine çeker ve bundan kaçış yoktur. o mevzuyu da bir ara anlatırım artık *
devamını gör...
1618.
insan zihni zehir dolu bir kuyu. düşüncelerin ipini bir yere bağlamayınca cumburlop atlayıveriyorlar içine. hem de hiç düşünmeden. bu da düşüncelerin düşüncesizliği olsa gerek . tıpkı zihinleri dillerine dökülen insanlar gibi her birisi. faydasızca varlıklarını fark ettiriyorlar fakat sonunda etrafa zehirlerini saçmayı da ihmal etmiyorlar. acıtıyor da kimisi. belki çoğusu. düşünceler zihnime düşünce uyuşuyor gibiyim sadece. ve bunu sınırlayamamak da daha kötü. yer ve zaman fark etmeksizin o kuyunun açık olması içten içe yaralıyor diyebilirim. belki de diyemem, bilemiyorum. o kuyu olmasa da koca bir boşluğa düşeceğimden kuşkum yok. ama olunca da iyi hissettirmiyor. iyi hissetsem beni ben yaptığına inandığım, o sonu bitmek bilmeyen düşüncelerin her biri gidecek, bunu biliyorum. ama düşüncelerin gitmesindense, yani kendim olmamaktansa, kendi kendimi zehirlemeyi tercih ederim. garip. yine bir şeyleri bilemiyorum. belirsizlikler içinde yaşamaya devam edecek miyim onu da bilemiyorum. bilemiyorum.
devamını gör...
1619.
gunlerdir garip bir yogunluk var. isler mi fazla yoksa ben mi yetisemiyorum emin degilim.
ilginc bir para akisi var, para bir yerlerden geliyor ve bambaska sacma sapan yerlere gidiyor. adim attikca bir yerlere para oduyorum. neyseki gecen ay sahsi borclarimi kapatarak hedefime ulastim.
biraz hesap yaptim, epeydir donen bu parada acaba hangi kismini ben yedim diye. her hafta cumartesi olmak sartiyla bir sise sarap, polar pijama, parfum ve birkac kuafor masrafi. kisisel bakim esyalarim tukenmis mesela hala almamisim onlari. ha bir de demin telefon kilifi aldim. kendime yaptigim harcama ortada ama hayat gittikce o kadar pahalilasiyor ki insan kendinde suphe ediyor car cur mu ettim diye.
neyseee efendime soyleyim bir de uzun zamandir vazgecemedigim bir istegimden aniden vazgectim. nasil oldu anlamadim valla. durdum gunlerdir kendimi gozlemliyorum ya firtina oncesi sessizlikteyim (sarhoslukla aglama krizi gelebilir) ya da yine domuzlugum ustumde onume geleni harcadigim bir donemdeyim. bakicez sozluk.
o degilde paralarim nerde lan. ben niye rahat rahat para yiyemiyom.
ilginc bir para akisi var, para bir yerlerden geliyor ve bambaska sacma sapan yerlere gidiyor. adim attikca bir yerlere para oduyorum. neyseki gecen ay sahsi borclarimi kapatarak hedefime ulastim.
biraz hesap yaptim, epeydir donen bu parada acaba hangi kismini ben yedim diye. her hafta cumartesi olmak sartiyla bir sise sarap, polar pijama, parfum ve birkac kuafor masrafi. kisisel bakim esyalarim tukenmis mesela hala almamisim onlari. ha bir de demin telefon kilifi aldim. kendime yaptigim harcama ortada ama hayat gittikce o kadar pahalilasiyor ki insan kendinde suphe ediyor car cur mu ettim diye.
neyseee efendime soyleyim bir de uzun zamandir vazgecemedigim bir istegimden aniden vazgectim. nasil oldu anlamadim valla. durdum gunlerdir kendimi gozlemliyorum ya firtina oncesi sessizlikteyim (sarhoslukla aglama krizi gelebilir) ya da yine domuzlugum ustumde onume geleni harcadigim bir donemdeyim. bakicez sozluk.
o degilde paralarim nerde lan. ben niye rahat rahat para yiyemiyom.
devamını gör...
1620.
puzzle parçaları kayıp. önünde örnek resim de yok. birleştiremeyeceksin parçaları zaten biliyorsun.
bu duygu hasta eder insanı. her ne kadar normal görünse de bazıları sanki her an bir hastalık kapısının önünde içeri girecekmiş gibi tetikte bekleyerek yaşar. her gün ona yakalanmamak için mücadele eder. yaşamak onun için süre kazanmaktır sadece.
melankoli ile dalga geçmişlik arası bir yer gibi ama pek tarif de edilemez.
hiçbir duyguya sığamamak..
birine sığınamamak..
bir düşüncede kalamamak..
cümlelerin başını boş bırakmış..
son sözleri yok..
ne yapıyor?
nereye gidiyor?
o gitmiyorsa kim götürecek onu ?
...cevap yok.
duruyorsun ama sanki kırk alemi aynı anda dolaşıyorsun.
bomboş ve dopdolu bu iki zıtlığı aynı anda yaşıyorsun.
insan olmak mı bu yoksa sadece sana ait bir durum mu bilemiyorsun.
yine sorulara bıraktı kendini asi ruh değil mi?
evet, biliyorum uslanmaz o.
bu duygu hasta eder insanı. her ne kadar normal görünse de bazıları sanki her an bir hastalık kapısının önünde içeri girecekmiş gibi tetikte bekleyerek yaşar. her gün ona yakalanmamak için mücadele eder. yaşamak onun için süre kazanmaktır sadece.
melankoli ile dalga geçmişlik arası bir yer gibi ama pek tarif de edilemez.
hiçbir duyguya sığamamak..
birine sığınamamak..
bir düşüncede kalamamak..
cümlelerin başını boş bırakmış..
son sözleri yok..
ne yapıyor?
nereye gidiyor?
o gitmiyorsa kim götürecek onu ?
...cevap yok.
duruyorsun ama sanki kırk alemi aynı anda dolaşıyorsun.
bomboş ve dopdolu bu iki zıtlığı aynı anda yaşıyorsun.
insan olmak mı bu yoksa sadece sana ait bir durum mu bilemiyorsun.
yine sorulara bıraktı kendini asi ruh değil mi?
evet, biliyorum uslanmaz o.
devamını gör...
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30
31
32
33
34
35
36
37
38
39
40
41
42
43
44
45
46
47
48
49
50
51
52
53
54
55
56
57
58
59
60
61
62
63
64
65
66
67
68
69
70
71
72
73
74
75
76
77
78
79
80
81
82
83
84
85
86
87
88
89
90
91
92
93
94
95
96
97
98
99
100
101
102
103
104
105
106
107
108
109
110
111
112
113
114
115
116
117
118
119
120
121
122
123
124
125
126
127
128
129
130
131
132
133
134
135
136
137
138
139
140
141
142
143
144
145
146
147
148
149
150
151
152
153
154
155
156
157
158
159
160
161
162
163
164
165
166
167
168
169
170
171
172
173
174
175
176
177
178
179
180
181
182
183
184
185
186
187
188
189
190
191
192
193
194
195
196
197
198
199
200
201
202
203
204
205
206
207
208
209
210
211
212
213
214
215
216
217
218
219
220
221
222
223
224
225
226
227
228
229
230
231
232
233
234
235
236
237
238
239
240
241
242
243
244
245
246
247
248
249
250
251
252
"normal sözlük yazarlarının karalama defteri" ile benzer başlıklar
karalama
2