3201.
sı-kıl-dım.
devamını gör...
3202.
ulan kanatlı at alacağın olsun. aramazsın aramazsın. kırk yılın başı dışarı çıkarız eğlenmeye sayende eve gelip ton balığı yeriz. gerçi o da bir şeye benzemiyor.
devamını gör...
3203.
kafama sıçayım. net.
şimdi gel de toparla zihni. geçmişin iyilerini ayıkla, anın güzelliğine odaklan, gelecek için umutla
devamını gör...
3204.
biraz üşüyorum bu aralar. havalar iyiden soğumaya başladı. montu da getirmeyi unuttuk salak gibi. çokta severdim hatta. ilk defa bir montu bu kadar çok sevdim birde. nasıl unutursun. 2 kat polarda iş görüyor fazlasıyla ama o montu çok sevmiştim. serseri montum ya. canım montum.
devamını gör...
3205.
başıma bir şey gelmeyecekse, normal sözlük.
devamını gör...
3206.
büyü bozuldu
gerçekler tokat gibi yüzüme vuruldu.
hem yorgunum hem hevesim yok
bin bir hevesle kurduğum düzenin artık bir önemi yok.
olsa da olur olmasa da olur modundayım
yapımda ve yayında emeği geçen herkese sonsuz teşekkürlerimi iletiyorum.
devamını gör...
3207.
hatunun birine "soyunsana" diye mesaj atacaktım. hatun beni engellemiş. bu da böyle bir anımdır.
devamını gör...
3208.
yine kirlenme krizinin ortasındayım. kollarım bacaklarım hareket edemezken içimi biraz olsun döküp rahatlamak istiyorum. bir yandan da sonsuza dek susmak ve gözlerimi kapatmak, bir daha açmamak üzere. o kadar dipteyim ki aşağısı yok yukarısı karanlık. yukarısı mı karanlık ben mi kendi içimde karanlığım orası biraz çelişkili. sabah işe giderken gözlerim davul gibi olacağınıbile bile yastığımı ıslatıyorum. kendime hakaretler edip canımı yakmak istiyorum. kendi sözlerim mi daha keskin yoksa kırıp bileğime dayayacağım bir cam parçası mı bilmiyorum. tek bildiğim ikisininde beni fazlasıyla yaralayacağı..
devamını gör...
3209.
açık kalacak bulmak gerekirse benim de bir derdim var. hatta ikinci derdim bile var.
devamını gör...
3210.
#2158194
#2226939

merhaba arkadaşlar kanalıma hoşgeldiniz. ben tam zamanlı bir laboratuvar faresi olarak son 6 yılımı aynı laboratuvarda geçirdim. belirli bir düzeni ve alışkanlıkları olan, hafif takıntılı, biraz da kuralcı biriyim. hafif takıntılı diyorum çünkü genelde hiçbir şeyi takmam ama en olmayacak şeyleri takıp onun ille de istediğim gibi olmasını isterim. biraz kuralcıyım diyorum çünkü bazı kuralların gerçekten gerekli olduğunu, diğerlerinin esnetilebileceğini daha 3 aylık bir yüksek lisans faresiyken öğrenmiştim.

6 senenin getirmiş olduğu bazı alışkanlıklarım oluştu tabii bu kuralların etrafında. dediğim gibi, bazı şeyleri takıyorum ve onların o şekilde yapılmasını istiyorum. buna uyulmadığı zaman konfor alanından çıkartılmış gibi rahatsız oluyorum. unutmayın, bir farenin kendini en güvende hissettiği yer kafesidir.

ben kafesimde yıllardır tek başıma takılırken önce aynı kafesi bir fransız fareyle kullanmam gerektiğini söylediler. oyuncaklarımın da bazılarını paylaşmam gerekiyormuş yeni fareciğimizle. pek sevmesem de mecbur kalıp paylaştım. neyse ki kendisi benimle iyi anlaştı (sahibinin parası olması ve bana istediğim oyuncakları alması bu konuda hiçbir pozitif etki sağlamamıştır. p>0.05. statistically insignificant).

3 yıl önce bir fare daha aldıklarını söylediler ama bizim aramıza katmadılar. biz yine 2 kişi aynı kafeste birbirimizin oyuncaklarını çok da fazla kullanmadan, ama gerektiği zaman paylaşarak yaşamaya devam ettik. ta ki şu son 6 aya kadar.

yeni fareyi kafese koymaya karar verdiler.

yeni fare önce benim 3 senelik arkadaşımla dalaştı. arkadaşım ve ekibi yavaş yavaş uzaklaştılar, ucu bana da dokunmaya başladı. yıllardır kafesimizi birlikte temizler, alacaklarımızı birlikte gider alır, birbirimizi korur kollardık. yeni fare bunların hiçbirini yapmadı, yapmayı da reddetti. yapması için söylediğimizde başka kafeslerde de çalıştığını, bunun için vakti olmadığını söyledi bize hep. bu durumu da koz olarak kullandı daima. "benim vaktim yok, çok işim var, ben yapamam" "benim yetiştirmem gereken başka şeylerim var, ben gelemem" "benim çocuğum var ben vakit ayıramam".

en başta anlayışla karşılayıp tolere etmeye çalıştıksa da bu durumu sürekli koz olarak kullanmaya devam etti. işim var deyip kendi asıl kafesine gidip film izledi. ben yapamam vaktim yok deyip arkadaşlarıyla kahve içti. ben çok yoğunum deyip erkenden işten çıktı gitti. sorunca da sürekli yoğundu, sürekli bir iş yükü vardı, sürekli o eziliyordu.

bakın sevgili okuyucular. bir laboratuvar faresiyseniz laboratuvar faresisinizdir. bunun rolünü yapamazsınız. öyle olmayıp öyleymiş gibi gösteremezsiniz. üzerinizde durmaz çünkü. beceremezsiniz. babasının kıyafetlerini giymiş çocuk gibi görünürsünüz. ya da 2 numara küçük terlik giymiş gibi. en son gelen "çok yoğun" fare aslında fare değilmiş, ben bunu anladım sonunda. en başında anlamıştım da, kendime itiraf edememişim.

hem bu işlerde bireysel olamama gibi bir durumunuz da var. her farenini bir sahibi, her kafesin bir efendisi var. kafes içinde kavga çıktığı zaman bu kafes sahipleri hemen olaylara müdahale eder. onlar etmese de biz etmelerini isteriz. nitekim benim kafesimde de böyle oldu. idare ettik, alttan aldık, müsamaha gösterdik, ama yoğunluğu hiç bitmedi bu yeni faremizin. onun yoğunluğu var da bizim yok mu peki? biz iki kişi kafesimizin bütün temizliğini yapalım, eksiklerini karşılayalım, haftada iki kez verilen malzemeleri almak için hep biz gidelim, bütün kafesi işler halde ve her işe hazır halde tutalım özetle; ama hanfendimiz istediği zaman gelip iş yapsın. e sen de malzeme almaya git bir gün dediğimizde gitmesin. temizlik yap dediğimizde uflayıp puflasın. yetişmesi gereken işi olsun, temizlik yaptığı tek bir seferde bile "benim çok işim var benim çok vaktimi aldınız, ben artık gidiyorum bugün daha fazla sizinle vakit harcayamam" desin.

bu işten kaytarışlarının gerçekten yoğunluk sebepli olmadığını zamanla gördük biz iki fare. batmaya başladı artık böyle davranması. biz bütün işi yaparken onun hazıra konması kanımıza dokunuyordu. biz de o yüzden tavrımızı değiştirmek zorunda kaldık. zorunda kaldık, çünkü kafesin sahiplerinden biri onu haklı görüyordu. "o gerçekten çok yoğun, çok çalışıyor, diğer kafesten izin vermiyorlar çok fazla, o yüzden bizim kafeste çalışamıyor, anlayış gösterin çocuklar" diyordu. biz göstereceğimiz anlayışı gösterdik zaten.

bir gün aldık sahipleri karşımıza, anlattık böyle böyle diye. ta ki fransız faremiz "ben de hazır kafese geleyim, hazır yürüyen düzene katılıp işimi yapayım ama çöplerimi başkalarına toplattırayım, işlerimi başkalarına yaptırayım isterim ama o işler öyle olmuyor" diyene kadar. işte o zaman birşeyler değişmeye başladı sahiplerde. bizim dediklerimize ilk kez kulak verdiler. bu işten kaytaran fareyi de bütün listelerimize dahil ettirdik. sen de çalışacaksın dedik.

2 kez gidip alınacakları aldı, sonra yine yapmadı. bu süre içinde fransız fareyle yeni gelen küstüler. aralarından su sızmayan iki insan-- şey fare demek istemiştim, artık hiç konuşmuyorlar. birbirlerinin yüzüne bile bakmıyorlar. "işim var çişim var" diyen önceleri öğle yemeğine birlikte gitmek için gelip bizi alırdı kafesten, şimdi onu yapacak yüzü de yok, hiç gelmiyor. selam dahi vermiyor. daha doğrusu, vermiyordu.

sorun şu ki, kafesi paylaştığım fransız farenin sahibiyle benim sahibim farklı insanlar. fransız olan yırttı bir şekilde, ama ben yırtamadım. yeni gelen fare benim sahibimin. o yüzden bütün iş benim başıma kaldı. tek başıma.

önceki hafta sahibimiz gelip bana bir deney isteyeceğini söyledi. peki dedim. deneyin özelliği şu: ben yapacağım, ben yürüteceğim, ben analiz edeceğim, ama sonuçlarını yeni fare kullanacak. çünkü onun konusu yokmuş. çünkü kendisi konusu olmadığı için kendisini bizim laboratuvarımıza ait hissetmiyormuş. "bizden biri" gibi değilmiş. bengüzelsengüzelden izinli küfür: bokumuye

yalana bakar mısınız ya. sen zaten şu düzenin parçası olmamak için binbir takla attın, işim var diye bahane edip hiçbir şey yapmadın ki. içlerine girmekten bilerek kaçtığın insanlara ait hissedemezsin tabii ki tatlım. "ben mi kullandım bunu, ben niye yıkıyorum banane" diye düşünürsen onu yıkayan adam sana yıkadıklarından vermez. ortalıkta kalırsın. ben gidip alamam, ben mi kullanıyorum dersin ama ihtiyacın olduğu zaman gidip alan kişinin malzemesini istersin. fransız faremiz haklı, ben de hazır düzene konup işlerimi yaptırıp temizlik yapmadan malzeme almaya gitmeden işlerimi halletmek isterim.

neyse efendim, geçen haftamıza geri dönelim. çarşamba günü 5 saatimi ben bu yeni fareye harcadım. sonuçlarını onun kullanacağı deneyleri hazırlayıp kurdum. 12.30da hazır olan kendi deney materyalimi almaya 18.30da gittim. ayaklarımda bembeyaz spor ayakkabı, istanbul yağmurlu. leş gibi oldu ayakkabılar. ıslandım. donuma kadar ıslandım hem de. gece 9.30da yapacağım deneye 1 saat geç kaldım. laboratuvardan 1 saat geç çıktım bu yüzden. son otobüsü kaçırdım. evime dönemediğim için yüzlerce lira otel parası verdim. ertesi gün yine gelip çalıştım. bana o gün "ben 2 haftadır unutuyorum ya gidip depodan malzeme almayı. yarın depo günü, ben gidip alayım" dediğini biliyordum. "temizlik ne zaman yapacağız, benim günüm ne zaman" diye sorduğunu da biliyorum. onu da aynı gün, perşembe günü yapacaktın. zaten 1 hafta geçirdiğin temizliği sana 3 hafta önce bildirdik biz. o kadar güvenmiyorum ki sana, yine yapmayacağını biliyordum. 1 gün sonra kullanacağım tüpleri ayıklarken gelip bana ne dedin biliyor musun yeni fare, "şey, elindeki işi bıraksan da önce benim işimi yapsak, benim çok işim var acil geri dönmem lazım". bunu hatırlıyorsun di mi yeni fare. senin yapman gereken, haftalar önce sana söylenen ve daha hemen önceki gün "ben yarın yaparım ya" dediğin işini yapmadığın için ben yapıyorum, ve gelip bana "elindeki işi bırakıp benim işimi yapabilir misin, ben çok yoğunum başka işlerim var çünkü" mü diyorsun? eh, peki. dediğin gibi, elimdeki işi bırakıp senin işini yaptım.

sonra ne mi oldu? bana dedi ki "şimdi ne yapmamız gerekiyor? hazırlanacak bir şey var mı, ona göre önceden hazırlayalım". ben de anlattım, "hücreleri alacağız, tüplere böleceğiz, sonra pbs ile yıkayıp boyamalarını yapacağız. en son da cihazdan geçirip analiz edeceğiz". herşeyimiz var mı diye sordu, tüpleri bilerek saymadan diğerlerini saydım, yani evet var diye de bitirdim. deney gereği 48 saat bekleyecektik, bu yüzden cuma onun deneyiyle işimiz yok. bunu da söyledim, cuma günü 1 saniyeliğine bile uğramadı. perşembe günü de son konuşmamız bu oldu zaten. çok yoğun olduğu için yoğun yoğun gitti. yoğunluklarını yoğetmeye gittiğini sanmıştım. ama o da öyle değil galiba. temizlemesi gerekenleri perşembe günü temizlemedi özetle.

cuma günü de kendi deneyleri olmadığı için gelmedi. e yine temizlenecekler temizlenmedi. ee? ben nasıl deney yapacağım? benim aynı anda yürüttüğüm bir kamyon deney var, piremsesimizin keyfi gelsin de bana bulaşık yıkasın diye bekleyemem. "şey, elindeki işi bıraksan da önce benim işimi yapsak, benim çok işim var acil geri dönmem lazım" dediği zamanki elimden bıraktığım işi cuma günü hallettim. tek başıma değil tabii ki, o kadar şeyi de tek başıma yapamam. ne biz marvel evreninde yaşıyoruz, ne de ben supermanim (superman dc, hemen linçlemeyin). gece gece 300 tüp yıkadık biz. üç. yüz.

cuma gece bütün deneylerimi bitirip, tüplerimizin çoğunu yıkayıp, son otobüse ucundan yetişip evlerimize gittik. benim işten çıktığım saat 23.30, yeni faremizin çıktığı saat 17.00. perşembe yıkamadığı tüplerini gelir belki cuma yıkar diye bekledim, ama çok yoğun faremiz o yoğunluğunun arasında vakit bulup yıkayamamış. olur tabi öyle şeyler, arkadaşlarımızla oturup kahve içmek de bir yoğunluk.

yaparım, yapacağım, yapmak üzereyim dediği işleri cumartesi günü gelip yaptı. benim ona bıraktığım kadarını yıkadı tabii ki. 300 falan da değil yani, çok daha az. şöyle söyleyeyim, yarım saatte tek başına bitirdi. bizim yıkadıklarımız 2 kişiyle bile 1 saat sürmüştü. eh, tek cin sen misin tatlış. ben de yıkadıklarımı kurutup hazır ve nazır sana verecektim değil mi?

vermedim tabii ki. hatta saatimiz gelip de deneye başlayacağımız an sordum di mi sana, sordum. bana nasıl çemkirdiğini hatırladın mı, "benim işim var çok çalışıyom, vaktim yok, ben söyledim size buyucu. söyledim". yok öyle bedava. o an çıkartıp telefonu aradım sahibi. dedim böyle böyle, "deney yapıcaz tüp yok. geçen hafta yıkaması gereken şeyi yıkamamış, perşembe yıkarım dedi yıkamadı, daha yeni yıkadı. yarım saat oldu olmadı. tüpler ıslak, bu halde kullanamayız".

adamın böyle bir sorunla karşılaşabileceğimizi bir saniye bile düşünmediğine eminim. çünkü böyle bir şey sorun olamaz arkadaşlar. bu kabul edilebilir bir şey değil. bir otel mutfağında çalışırken yağ bitmiş yemek yapamıyoruz demek gibi bir şey. çözüm bulmaya çalıştı ama bulamadı tabii ki. işte o an istemeye istemeye de olsa "hocam biz dün gece 300 tane tüp yıkadık. isterseniz bu seferlik bu deneyde kullanabiliriz, ama bu konuyu sizinle yüzyüze konuşmak istiyorum" dedim. böylece hallettik.

ayol o an görmeliydiniz. faremiz bir değişti, bir değişti kiiiiii. sanki 2 dakika önce bana çemkiren o değildi gibi, yumuşacık ses tonuyla konuşuyor, kendi yoğunluğundan ve işinin çokluğundan dert yanıyor, bizi de mağdur ettiğini falan anlatıyor. özür falan diliyor.

ayol banane senin işinden yoğunluğundan. bakamayacaktıysan doğurmayacaksın. okuyamayacaktıysan hiç başlamayacaktın. iki işi bir arada yapacak kapasiten yoksa zorlama. ki bence yok.
devamını gör...
3211.
ben senin bildiğin defterlerden değilim mi?ne diyorsun acaba deftersin sen. altı üstü iki şey karalayıp gideceğiz. defter bile posta koyuyor lan.
devamını gör...
3212.
her şey birbirine girdi ve karıştı. asla düzelmeyecek şeyler var ve ben bu düzensizlik içinde hayatımı belirleyecek iki yoldan birisi için tercih yapmam lazım. bellimi büken tek bir sebep var ve o olmasaydı her şeyi bırakıp gitmek daha kolay olacaktı sanırsam.
devamını gör...
3213.
insanı en çok sevdikleri kırabiliyor bu hayatta.
bu sebeple kimi sevdiğimize dikkat edelim.
etmez isek birgün içimizdeki insan sevgisi kayboluyor.
herkesleşiyor, her gördüğümüz kişi.
ama bu hayatta birisi herkesten farklı olmalı.

bi de kırılmış bir kalbi kendimiz tamir etmemeliyiz bence. kırıldıysa öyle bırakmalıyız. eğer kendimiz tamir edersek sonucu taşlaşmış bir kalp oluyor.
oysa sevgiyle birisi tamir ederse yeniden kırılmış yerlerinden çiçekler açıyor.
tabi bunu o kişiye yüklemiyoruz ama sevgi bir kalbi en güzel hale çevirir.
devamını gör...
3214.
kötülüğün veya günahın cezalarını ölümden sonrasına havale edenler; ne yaşarken ne de öldükten sonra varacaklarını düşündükleri yerde adaleti ve huzuru bulacak ne de erdemli bir yaşama sahip olacaklardır.
devamını gör...
3215.
çok yara aldım senden haberin olmadan. çok kırıldım senin yüzünden sen bilmeden. çok ağladım belki de ilk defa biri için sen duymadan. ama çok da mutlu oldum seninle sen farkındayken… çok huzur buldum sen sarıldığında isteyerek… çok güldüm belki de en çok senin yanında sen güldürürken… ve çok ayrı kaldım senden belki isteyerek belki istemeyerek… bir gün bir kez daha ve son kez buluşacağız… son kez sarılacağız, son kez üstü kapalı yaralarımızı sarmaya çalışacağız, son kez gülüp, son kez ağlayacağız… her şey son bulduğunda yaşanan her şeyi belki birimiz sonsuza kadar kalbine gömecek ve belki birimiz hiç unutmayacak…
devamını gör...
3216.
bu gün marvin bey kısırlaştırma operasyonu geçirdi. malum anestezi alacağı için aç gitmesi gerekiyordu. hayvanı gece boyunca aç bırakmak zorunda kalmak zaten yeterince zordu. bir de eve geldikten sonra enginlere sığmayıp taşması, bendi çiğneyip aşması ve bir çırpıda gardrobun üzerine zıplaması söz konusu oldu. oradan koltuğa atlayınca (evet kendisini pervasızca fırlatıveriyor nasılsa yumuşak yere düşünüyorum diye) ve bu esnada da testisini bi yerlere çarparak yaralayınca kanaması arttı. kaptığımız gibi soluğu veterinerde aldık. kontrol ederlerken buna bi boyunluk takalım demişler, yalamasın da, iyice tahriş etmesin. kaşla göz arasında 2 adet veterineri de paralamış. * diyolar ki dikkat edin yine bi yerlere çıkmasın. ya daha bu sabah banyo lambasının üstünden indirdik bu hayvanı. o kadar yaratıcı ki bulunmaması gereken yerlerde bulunma konusunda. evet neyse ki şimdi uyudu.

herkesin hayatı kendine b*k gibidir, sidik yarıştırmak gibi olmasın ama zaten b*k gibi hayatım var, her şey zıvanadan çıkmış, hiçbir şey kontrolüm altında değil, aklınıza gelebilecek en ufak olumsuzluk, yemeğin tuzunun az olması gibi ufak olumsuzluklar dahil, bende müthiş bi öfke ve derin bi buhran yaratıyor arkadaşlar.
devamını gör...
3217.
23-28 arası gerçekten yaşamımın en verimli zamanları oldu. özellikle üniversite ve sonrası kendimi buldum diyebilirim. şimdi ise ne istediğimi biliyorum. "lights out"

yumuşak kararlardan radikal kararlara geçiş yapıp kendimi şekillendiriyorum. buna başladım. radikal derken zerdüşt'ün bana gülümsediğini görür gibiyim. dionysos'un kışkırtması olsa gerek!

bir çocuk görür gibiyim. yapıp bozan.
devamını gör...
3218.
bugün biraz yoruldum benjamin.
aslında gün boyu keyif yapacağım bir gündü, öyle planlamıştım en azından.
sonra sabah saatlerinde bir davet ile toplantıya girdik, neredeyse gün bitti.
ofise geldim.
kafama insanların empati yoksunluğu takıldı.
mesela (mahalle bakkalı) alış veriş yaptınız, kolay gelsin der çıkarsın.
çıkarken "teşekkür ederim" cümlesi gelir kulağına.
ya da ana yolda gidiyorsun ve arkan boş, yan yoldan çıkmak için bekleyeni görüp yol verirsin, bir dörtlülerini yakıp teşekkür etmesini beklersin hani.
işte bunu görmeyince üzülüyor insan.
devamını gör...
3219.
majezik'i olan var mı?
devamını gör...
3220.
kısa ama uzun zaman önce eksik hissediyordum, boş ve tatsız... salıncağa ihtiyacım vardı. çünkü belki garip ama parka gidip salıncakta sallanmak ve insanların yargılayıcı bakışlarını üzerime çekmek cesur hissettiriyor. sanki "ben sizin gibi değilim, olmak da istemiyorum!" diye çığlık atmak gibi. bu yüzden süt dilimimi ve süt burgerimi alıp parka doğru yürümeye başladım. fakat daha varmadan çok kalabalık olduğunu gördüm. "malesef ağlamak için doğru zaman değil." diyerek yolumu değiştirdim. nereye gideceğimi bilmezken öylece yürüdüm. sonra biriyle karşılaştım. bir kedi. "hadi gidelim." dedim ve yürümeye başladık. yürürken onunla konuştum ve beni terk etmemesini, eğer terk erderse gerçekten ağlayacağımı söyledim. terk etmedi, gerçekten yanımda kaldı ve bu beni öyle mutlu etti ki anlatamam. bir çardağa oturdum o da benim kucağıma... süt burgerimi onunla paylaştım ama süt dilimini sevmedi. karnımızı doyurduk ve ben yine konuşmaya başladım. oscar'ı anlattım ona. ne kadar güvenilir olduğundan, ne kadar inanılmaz bir arkadaş olduğundan bahsettim. onu kaybedişimi anlattım. diğerlerine bahsedemediğim ne varsa saçtım çardağın masasına sonra tek tek irdeledik. hava karardı yollarımız ayrıldı. ama o kediye tekrar tekrar teşekkür ederim. beni terk etmedi ve dahası bana güvendi. (belki başkalarına da böyle davranıyordur ama ben aksini düşüneceğim.)
devamını gör...

bu başlığa tanım girmek için olabilirsiniz.

zaten üye iseniz giriş yapabilirsiniz.

"normal sözlük yazarlarının karalama defteri" ile benzer başlıklar

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim