normal sözlük yazarlarının karalama defteri
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30
31
32
33
34
35
36
37
38
39
40
41
42
43
44
45
46
47
48
49
50
51
52
53
54
55
56
57
58
59
60
61
62
63
64
65
66
67
68
69
70
71
72
73
74
75
76
77
78
79
80
81
82
83
84
85
86
87
88
89
90
91
92
93
94
95
96
97
98
99
100
101
102
103
104
105
106
107
108
109
110
111
112
113
114
115
116
117
118
119
120
121
122
123
124
125
126
127
128
129
130
131
132
133
134
135
136
137
138
139
140
141
142
143
144
145
146
147
148
149
150
151
152
153
154
155
156
157
158
159
160
161
162
163
164
165
166
167
168
169
170
171
172
173
174
175
176
177
178
179
180
181
182
183
184
185
186
187
188
189
190
191
192
193
194
195
196
197
198
199
200
201
202
203
204
205
206
207
208
209
210
211
212
213
214
215
216
217
218
219
220
221
222
223
224
225
226
227
228
229
230
231
232
233
234
235
236
237
238
239
240
241
242
243
244
245
246
247
248
249
250
251
252
253
254
255
256
257
258
259
260
261
262
263
264
265
266
267
268
269
başlık "makedonyalı" tarafından 08.11.2020 16:43 tarihinde açılmıştır.
1101.
dizleri çıkmış bir pantolondu çocukluk,
attığın kahkahalar dışında hiçbir şeyi umursamadığın,
ya da salıncak sırasının sana ne zaman geleceğiydi en büyük derdin bir zamanlar,
telaşlar çocuksuydu,
dertler çocuksu...
uzun sürmezdi,
kimse ölmezdi,
kimse terk etmezdi,
canın kaydıraktan düşünce yanardı ancak,
ya da o çok istediğin çikolata alınmadığında dökülürdü gözünden gözyaşların,
karneni iyi getirmeye çabalardın koca bir kış, o bisiklet alınsın diye,
bilemezdin o zamanlar fiziksel olmayan acıların da olabileceğini,
büyüdük sonra;
büyü bozuldu...
görünmez, can yakıcı, dikenli teller sardı her yeri,
her nefeste daha da yüreğine batan,
her adımda daha da engel olan yoluna,
olmadık endişeler edindik büyüdükçe,
adım atmadan hesaplar yapar olduk,
bazılarımız çok iyi kavrayıp oyunu kuralına göre oynadı,
bazılarımız "yedek kamil" gibi hep sıranın ona gelmesini bekledi,
çıkacaktık sahneye ve lafımızı edip herkesi hayran bırakacaktık kendimize,
beceremedik bazılarımız,
çünkü sessizce görülmeyi bekledik,
çok güzel renklerimiz vardı çünkü bizim,
keşfedilmeliydik...
keşfedemeyenler mi suçluydu yoksa biz mi yeterince görünür değildik?
sonra anladık;
bir zamanlar çok istediğimiz o büyümek aslında hiç güzel değildi,
büyüdükçe dertlendik, dertlendikçe büyüdük,
şimdi maalesef hala geri alamadığımız adımlar atıyoruz bilmediğimiz topraklara,
gelmeyecek bir gelecek için hüzünlü haykırışlar biriktiriyoruz içimizde,
söyleyemediklerimiz boğazımıza diziliyor,
tıpkı yaşayamadıklarımız gibi...
bir kez daha çıkıyoruz yollara,
koleksiyonumuza eklediğimiz yeni muhteşem hatalarımız var üstelik...
attığın kahkahalar dışında hiçbir şeyi umursamadığın,
ya da salıncak sırasının sana ne zaman geleceğiydi en büyük derdin bir zamanlar,
telaşlar çocuksuydu,
dertler çocuksu...
uzun sürmezdi,
kimse ölmezdi,
kimse terk etmezdi,
canın kaydıraktan düşünce yanardı ancak,
ya da o çok istediğin çikolata alınmadığında dökülürdü gözünden gözyaşların,
karneni iyi getirmeye çabalardın koca bir kış, o bisiklet alınsın diye,
bilemezdin o zamanlar fiziksel olmayan acıların da olabileceğini,
büyüdük sonra;
büyü bozuldu...
görünmez, can yakıcı, dikenli teller sardı her yeri,
her nefeste daha da yüreğine batan,
her adımda daha da engel olan yoluna,
olmadık endişeler edindik büyüdükçe,
adım atmadan hesaplar yapar olduk,
bazılarımız çok iyi kavrayıp oyunu kuralına göre oynadı,
bazılarımız "yedek kamil" gibi hep sıranın ona gelmesini bekledi,
çıkacaktık sahneye ve lafımızı edip herkesi hayran bırakacaktık kendimize,
beceremedik bazılarımız,
çünkü sessizce görülmeyi bekledik,
çok güzel renklerimiz vardı çünkü bizim,
keşfedilmeliydik...
keşfedemeyenler mi suçluydu yoksa biz mi yeterince görünür değildik?
sonra anladık;
bir zamanlar çok istediğimiz o büyümek aslında hiç güzel değildi,
büyüdükçe dertlendik, dertlendikçe büyüdük,
şimdi maalesef hala geri alamadığımız adımlar atıyoruz bilmediğimiz topraklara,
gelmeyecek bir gelecek için hüzünlü haykırışlar biriktiriyoruz içimizde,
söyleyemediklerimiz boğazımıza diziliyor,
tıpkı yaşayamadıklarımız gibi...
bir kez daha çıkıyoruz yollara,
koleksiyonumuza eklediğimiz yeni muhteşem hatalarımız var üstelik...
devamını gör...
1102.
sözlüğün random başlığıdır diye düşündüğüm başlıktır. karala yerine saçmalama adının da verilebileceği başlıktır. ayrıca bütün sözlüklerin aslında birer forum sitesi olduklarını ispatlayan başlıktır.
devamını gör...
1103.
ne ağzımın tadı var ne de huzur diyen bir şarkının içinden çıkmış gibi günlerim.
ve sürekli aynı, aynı, aynı.
gelmesi gereken gün gecikiyor o geciktikçe ben olmaz dünyanının sularına açılıyorum, yanımda ne bir kürek ne de bir dilim ekmek var üstelik.
bir eksiklik var adı belli değil, orada öyle bekliyor, o malum şarkıdaki gibi bir insan / his de değil, bambaşka bir şey, ne terlikle gidilir ne başka bir şeyle.
üstüme üstüme geliyor, yaralı yerime denk getiriyor vuruyor, can yakıyor ve tekrar gidiyor, sonra yine geliyor.
bana gelenler geliyor, / bak 3. şarkıya geçtim /, o gelmiyor, yağmurlar geliyor ve üstelik ben yağmur da sevmem.
ve sürekli aynı, aynı, aynı.
gelmesi gereken gün gecikiyor o geciktikçe ben olmaz dünyanının sularına açılıyorum, yanımda ne bir kürek ne de bir dilim ekmek var üstelik.
bir eksiklik var adı belli değil, orada öyle bekliyor, o malum şarkıdaki gibi bir insan / his de değil, bambaşka bir şey, ne terlikle gidilir ne başka bir şeyle.
üstüme üstüme geliyor, yaralı yerime denk getiriyor vuruyor, can yakıyor ve tekrar gidiyor, sonra yine geliyor.
bana gelenler geliyor, / bak 3. şarkıya geçtim /, o gelmiyor, yağmurlar geliyor ve üstelik ben yağmur da sevmem.
devamını gör...
1104.
yazın sonunda ben yine aynı bankta. geldim durmaya, dinlenmeye. bank tanıdık, sorgularım da yabancı değil, kulaklığımda. asfalt değişiyor ama. karşımda yol çalışması var. kazmışlar bi’ ton kuru gürültü.
skip intro.
yazlık/kışlık ayrımında kıyıda tozlanmış müzik defterimi gördüm. sabah ki bir saniyelik duraksayışım beni tüm gün düşündürüp, yine aynı noktaya getirdi.
piyano hocamin ilk, tek ve son isteğiydi nota yazmam. son, çünkü epeydir görmedim onu. büyük ihtimalle bir daha karşılaşmayız ben aramadıkça. şuan başka arayışlardayım. hayalleri yine ittim, gerçek hayata odaklandım. ne o piyano benim evime girecek, ne ben nota yazacağım. imkansızım, imkansız kalacak bunu fark etmenin acısındayım bugün.
neyse sudoku, acıyorsa acıyodur çek elini yarayı kurcalama.
skip intro.
yazlık/kışlık ayrımında kıyıda tozlanmış müzik defterimi gördüm. sabah ki bir saniyelik duraksayışım beni tüm gün düşündürüp, yine aynı noktaya getirdi.
piyano hocamin ilk, tek ve son isteğiydi nota yazmam. son, çünkü epeydir görmedim onu. büyük ihtimalle bir daha karşılaşmayız ben aramadıkça. şuan başka arayışlardayım. hayalleri yine ittim, gerçek hayata odaklandım. ne o piyano benim evime girecek, ne ben nota yazacağım. imkansızım, imkansız kalacak bunu fark etmenin acısındayım bugün.
neyse sudoku, acıyorsa acıyodur çek elini yarayı kurcalama.
devamını gör...
1105.
yanlışlıkla yaptığımız yanlışlarımızdan,
her anımızı bize hatırlatacak,
hatta gözümüze sokacak,
bir hafızamız var..
karanlık, farkında olunası şeylerden,
içimizde sessizden çığlıklar,
sizden nehirler akmakta..
derimiz solgun, belki sararmış uykusuzluğumuzdan..
çok şey yok bizden geriye,
sadece bir parça eskiden olduklarımızdan,
herkes için bir laf,
her şey için içimizi geçirmişliğimiz..
geçmişliğimiz..
geçmişimiz..
henüz gerçekleşmemiş anlarımızdan,
derlenmiş bir sürü olmuşluklar,
ölmüşlükler..
ki çaresiz..
yitik bir zamanın kırık aynasıyız,
ikiye üçe böleriz yüzümüze bakanları,
çatlaklarımızdan...
güzel olan, olmayan..
güzelleştirdiklerimiz var,
çirkinleşmeye meyilli..
aldırmazlık, huysuzluk ne dersen,
asil kaprislerimiz içinde,
masum yüzlerimizin olduğu,
gözlerimizin dolduğu anlar,
var olanlar,
yok olanlar,
olacaklar..
içimizdeki meleğin her gözyaşına
zırhlarımız var kuşandığımız,
zindanlarımız, ömür boyu çürüyebileceğin.
gören de bizi hiç yürekten sevmemiş sanır..
“sandıklarımız” var,
çürükleri ayırdığımız sandıklarımızda..
ve solgun hanım efendiler,
azgın beyefendiler için,
söyleyebileceğimiz bir şarkımız,
cılız bir kalabalık kaldı sadece,
şimdi içimizde.
ve hep bir ağızdan..
ölüm “sizi” ayırıncaya kadar,
nefret edeceğimiz...
[hate is just a feeling..]
her anımızı bize hatırlatacak,
hatta gözümüze sokacak,
bir hafızamız var..
karanlık, farkında olunası şeylerden,
içimizde sessizden çığlıklar,
sizden nehirler akmakta..
derimiz solgun, belki sararmış uykusuzluğumuzdan..
çok şey yok bizden geriye,
sadece bir parça eskiden olduklarımızdan,
herkes için bir laf,
her şey için içimizi geçirmişliğimiz..
geçmişliğimiz..
geçmişimiz..
henüz gerçekleşmemiş anlarımızdan,
derlenmiş bir sürü olmuşluklar,
ölmüşlükler..
ki çaresiz..
yitik bir zamanın kırık aynasıyız,
ikiye üçe böleriz yüzümüze bakanları,
çatlaklarımızdan...
güzel olan, olmayan..
güzelleştirdiklerimiz var,
çirkinleşmeye meyilli..
aldırmazlık, huysuzluk ne dersen,
asil kaprislerimiz içinde,
masum yüzlerimizin olduğu,
gözlerimizin dolduğu anlar,
var olanlar,
yok olanlar,
olacaklar..
içimizdeki meleğin her gözyaşına
zırhlarımız var kuşandığımız,
zindanlarımız, ömür boyu çürüyebileceğin.
gören de bizi hiç yürekten sevmemiş sanır..
“sandıklarımız” var,
çürükleri ayırdığımız sandıklarımızda..
ve solgun hanım efendiler,
azgın beyefendiler için,
söyleyebileceğimiz bir şarkımız,
cılız bir kalabalık kaldı sadece,
şimdi içimizde.
ve hep bir ağızdan..
ölüm “sizi” ayırıncaya kadar,
nefret edeceğimiz...
[hate is just a feeling..]
devamını gör...
1106.
o kadar yorgunum ki sözlük.. bir insanın yorgunluktan gözleri dolar mı hiç? doluyor işte.
gözlerim şiş, kızarık ve baygın bakıyor. bugün fark ettim. göz altlarımdan mor çocuklar doğuyor yine. engel olamıyorum. bu kaçıncı? ilk mi? değil. son olacak mı? hayır.
niçin yorulduğumu bilmeden yoruluyorum. yorulmaktan yoruldum, tam olarak bu.
gözlerim şiş, kızarık ve baygın bakıyor. bugün fark ettim. göz altlarımdan mor çocuklar doğuyor yine. engel olamıyorum. bu kaçıncı? ilk mi? değil. son olacak mı? hayır.
niçin yorulduğumu bilmeden yoruluyorum. yorulmaktan yoruldum, tam olarak bu.
devamını gör...
1107.
gidemediğim yerleredir dalıp gitmelerim
bitiremediğim başka bir şiir girişimi.
bitiremediğim başka bir şiir girişimi.
devamını gör...
1108.
off okumayın böyle bir kafa dağınıklığı yok ön editi: şaka yapmıyorum. kendi yazdığım entrydeki düşünce akışını takip edemedim resmen tekrar okuyunca.
insan izlemeyi çok seviyorum. hiç tanımadığım insanları da hayatımdaki insanları da. aslında kendimi en çok eleştirdiğim özelliklerimden biri de tam olarak bu özelliğimle bağlantılı. insanları izliyor ve onların tavırlarına göre konumlanıyorum. karakterin yok mu senin kardeşim niye kaba göre şekil alıyorsun? di' mi ama? yaaaniii.
şaka şaka, bu kadar basit değil tabi ki. mübalağa sanatına saygımızdan hep. bir sürü başka parametre daha var ama demek istediğim şu; a kişisinin bana yaptığı şeyin birebir aynını b kişisi yaptığında aynı tepkiyi vermiyorum. iyi bir şey de olabilir bu kötü bir şey de. a kişisini de b kişisini de sevdiğimi düşünelim. ikisinin de cinsiyetinin aynı olduğunu, her ikisiyle de aramda benzer kanalda bir ilişki olduğunu varsayalım. yapılan şeyin de birebir aynı olması mümkün olmasa da büyük oranda benzerlik taşıdığını düşünelim. bambaşka tepkiler veriyorum... aklımda şu an hiç değilse 7-8 farklı örnek var. çok saçma değil mi?
hadi gelin düşünelim, evet saçma şeyler de düşünülür ve anlamlandırılmaya çalışılır, bence en yakınsak sonuç şu; konu ilk paragrafta bahsettiğim gibi insanları izlemeyi sevmemle direkt olarak ilişkili. insanlarla olan ilişkilerime onlara yüzde yüz güven duyarak başlıyorum mesela. çok büyük kazıklar yemiş, feleğin çemberinden falan geçmiş bir insan olmadığımdan galiba, kolay boşuyorum karıyı. insanlar benim güvenimi kazanmak için bir şey yapmak zorunda değiller bana sebep(ler) vermesinler kafi. illa benimle ilgili/ilişkili şeyler olmasına gerek de yok. benden bağımsız hayatlarındaki aksiyonlarını izleyerek de bulup çıkarabiliyorum o sebepleri. bu oldu mu da barem barem düşüyor onlara duyduğum güven. bu sadece güven özelinde böyle değil elbette. aslında özetin özeti şu, insanları söyledikleri ile değil, yaptıkları ile, yaptıkları da doğru değil, yaptıklarının benim dünyamdaki karşılıkları ile değerlendiriyorum. herkes, herkesin anladığı kadardır. senin kim olduğunun, kendini kim sandığının, kendini kim gibi gördüğünün inan bana hiçbir önemi yok. ben seni nasıl görüyorsam sen benim için o kadarsın. azı ya da çoğu da olamıyorsun. şimdi a kişisi zibilyon farklı konuda trilyon farklı kırılımla bana bir sürü data verdiği ve bir o kadarını da bambaşka sonuçlar doğuracak şekilde b kişisi verdiği için, (dediğim gibi; biri illa pozitifte diğeri nagatifte olmak zorunda değil bu işlemenin neticesinde, her ikisini de sevmeye devam ettiğim örneğinden devam ediyorum) yaptıkları birebir aynı şeylere, onların aksiyonlarına göre tavır alan bir insan olduğum için farklı tepkiler veriyorum.
çok gereksiz mi uzattım acaba ya? neyse. aslında başka bir şey anlatacaktım konuya girince çıkamadım. insanlarla kurduğumuz diyaloglar, birlikte geçirdiğimiz vakitler, aramızdaki duygular anlatmaya anlatılmıyor, yaşandığı gibi ve haliyle kalıyor ya; ana özel, biricik şekilde. beyninde bile anıları tekrar yaşayamıyorsun. sana yaşattığı duyguları anımsıyorsun başka başka hislerinle de harmanlanmış bir vaziyette "izliyorsun" falan. orası başka bir konu, girmeyelim. bağlayacağım yer şurasıydı, dönüp bakıyorum hayatıma, insanlarıma, artık benim olmayanlara da, her birinde başka bir senem görüyorum. bazı senemleri daha çok seviyorum, bazılarındansa daha az razıyım. aslında hiçbiri ben değilim. hiçbiri de onlar değil. benlik bu kadar akışkan, bu kadar dönüşken, bu kadar nesnellikten uzaksa, kalıpları, sınırları var gibi gözükse de aslında bu kadar geçirgense, neyin gerçek, neyin yanılsama olduğunun ayırdına nasıl varacağız? hangisi benim kabulüm, hangisi değil? neyi nasıl tanımlayacağız arkadaşlar?
yaa. öyle işte. bunlar hep soru(n).
insan izlemeyi çok seviyorum. hiç tanımadığım insanları da hayatımdaki insanları da. aslında kendimi en çok eleştirdiğim özelliklerimden biri de tam olarak bu özelliğimle bağlantılı. insanları izliyor ve onların tavırlarına göre konumlanıyorum. karakterin yok mu senin kardeşim niye kaba göre şekil alıyorsun? di' mi ama? yaaaniii.
şaka şaka, bu kadar basit değil tabi ki. mübalağa sanatına saygımızdan hep. bir sürü başka parametre daha var ama demek istediğim şu; a kişisinin bana yaptığı şeyin birebir aynını b kişisi yaptığında aynı tepkiyi vermiyorum. iyi bir şey de olabilir bu kötü bir şey de. a kişisini de b kişisini de sevdiğimi düşünelim. ikisinin de cinsiyetinin aynı olduğunu, her ikisiyle de aramda benzer kanalda bir ilişki olduğunu varsayalım. yapılan şeyin de birebir aynı olması mümkün olmasa da büyük oranda benzerlik taşıdığını düşünelim. bambaşka tepkiler veriyorum... aklımda şu an hiç değilse 7-8 farklı örnek var. çok saçma değil mi?
hadi gelin düşünelim, evet saçma şeyler de düşünülür ve anlamlandırılmaya çalışılır, bence en yakınsak sonuç şu; konu ilk paragrafta bahsettiğim gibi insanları izlemeyi sevmemle direkt olarak ilişkili. insanlarla olan ilişkilerime onlara yüzde yüz güven duyarak başlıyorum mesela. çok büyük kazıklar yemiş, feleğin çemberinden falan geçmiş bir insan olmadığımdan galiba, kolay boşuyorum karıyı. insanlar benim güvenimi kazanmak için bir şey yapmak zorunda değiller bana sebep(ler) vermesinler kafi. illa benimle ilgili/ilişkili şeyler olmasına gerek de yok. benden bağımsız hayatlarındaki aksiyonlarını izleyerek de bulup çıkarabiliyorum o sebepleri. bu oldu mu da barem barem düşüyor onlara duyduğum güven. bu sadece güven özelinde böyle değil elbette. aslında özetin özeti şu, insanları söyledikleri ile değil, yaptıkları ile, yaptıkları da doğru değil, yaptıklarının benim dünyamdaki karşılıkları ile değerlendiriyorum. herkes, herkesin anladığı kadardır. senin kim olduğunun, kendini kim sandığının, kendini kim gibi gördüğünün inan bana hiçbir önemi yok. ben seni nasıl görüyorsam sen benim için o kadarsın. azı ya da çoğu da olamıyorsun. şimdi a kişisi zibilyon farklı konuda trilyon farklı kırılımla bana bir sürü data verdiği ve bir o kadarını da bambaşka sonuçlar doğuracak şekilde b kişisi verdiği için, (dediğim gibi; biri illa pozitifte diğeri nagatifte olmak zorunda değil bu işlemenin neticesinde, her ikisini de sevmeye devam ettiğim örneğinden devam ediyorum) yaptıkları birebir aynı şeylere, onların aksiyonlarına göre tavır alan bir insan olduğum için farklı tepkiler veriyorum.
çok gereksiz mi uzattım acaba ya? neyse. aslında başka bir şey anlatacaktım konuya girince çıkamadım. insanlarla kurduğumuz diyaloglar, birlikte geçirdiğimiz vakitler, aramızdaki duygular anlatmaya anlatılmıyor, yaşandığı gibi ve haliyle kalıyor ya; ana özel, biricik şekilde. beyninde bile anıları tekrar yaşayamıyorsun. sana yaşattığı duyguları anımsıyorsun başka başka hislerinle de harmanlanmış bir vaziyette "izliyorsun" falan. orası başka bir konu, girmeyelim. bağlayacağım yer şurasıydı, dönüp bakıyorum hayatıma, insanlarıma, artık benim olmayanlara da, her birinde başka bir senem görüyorum. bazı senemleri daha çok seviyorum, bazılarındansa daha az razıyım. aslında hiçbiri ben değilim. hiçbiri de onlar değil. benlik bu kadar akışkan, bu kadar dönüşken, bu kadar nesnellikten uzaksa, kalıpları, sınırları var gibi gözükse de aslında bu kadar geçirgense, neyin gerçek, neyin yanılsama olduğunun ayırdına nasıl varacağız? hangisi benim kabulüm, hangisi değil? neyi nasıl tanımlayacağız arkadaşlar?
yaa. öyle işte. bunlar hep soru(n).
devamını gör...
1109.
(bkz: karma) zamanını öylesine ayarlıyor ki ; saniye sektirmeden , kime neyi göstermesi,hissettirmesi,vermesi gerekeni sunuyor.
karma işini kesinlikle adaletli yapıyor,şükürler olsun...
karma işini kesinlikle adaletli yapıyor,şükürler olsun...
devamını gör...
1110.
uzun uzun yıllar önce, oldukça uzun süre beni meşgul eden bir düşmanım vardı.
o günün şartlarında kendimce yıllarca mücadele ettim, isteklerine boyun eğmedim. çok zor oldu ama zaman sonra galip gelen ben oldum, yani def etmeyi başardım bir şekilde, hayatımdan çıkardım onu o günlerde.
yediği tokadın etkisiyle olacak yıllardır yanıma yanaşamıyor, temas kurmaya çalışmıyor, varlığını, hatta yaşadığını dahi belli etmiyordu bana. ama "su uyur düşman uyumaz" sözü bu defa benim için onun üzerinden gerçek oldu.
birkaç zamandır yakınlarımda olduğunu, etrafımda dolandığını, sanki saldırmak, vurabilmek için pusuda beklediğini seziyordum. varlığını ensemdeki soğuk bir nefes gibi hissediyor, çok oralı olmamaya gayret gösterip umursamamaya çalışıyordum ama artık görmezden gelinecek, yok sayılacak ya da ciddiye alınmayacak bir şey değil, elini tenimde hissedince anladım bu durumu.
kısa süre önce tekrar yüz yüze geldik eski "dostumla". enerjisinden hiçbir şey kaybetmemiş, sanki geçen yıllar benden aldıklarını ona vermiş gibi geldi bana.
çok şaşırdım güçlenmiş, biriktirmiş öfkesini sanki. hiç yıpranmamış bir şekilde dipdiri çıktı karşıma bunca yıl sonra, yeniden.
son birkaç gündür,
yine omuzlarımdan sıkıyor bedenimi.
yine soğuk soğuk terler dökmeme sebep oluyor,
yine, dilime vurmasa da birçok düşündüklerim, zihnimde "keşkeler" dolanmasına sebep oluyor, yaptığım ve yapmadığım birçok şey için.
yine geceleri uykuma engel olup karabasan gibi tepemde oturuyor,
yine sabahları bulantılarla kusmalarla günaydın diyor bana.
yine işte, evde, sokakta, yolda, parkta huzursuzluklar yaşatıp,
yine kendimi dışarılara atma isteğini sokuyor kafama.
yine kimselerle konuşmadan, kafamı kaldırmadan, bilinçsizce ve hedefsizce hatta saatlerce yürümeeeee yürüme...
bacaklarım beni taşıyamayacak hâle gelene kadar yürüme isteğini üflüyor beynime.
ve yine, bugüne kadar yaralı parmağa işememiş faydasız, hedefsiz, gereksiz, boş biri olduğuma, hiçbir yerde karşılığı olmayan biri olarak hissetmem gerektiğine ikna etmeye çalışıyor beni.
sanırım baş belam #depresyonum yıllar sonra hasret gidermek için veya bir daha şansını denemek için tekrar geldi.
zordayım.
o günün şartlarında kendimce yıllarca mücadele ettim, isteklerine boyun eğmedim. çok zor oldu ama zaman sonra galip gelen ben oldum, yani def etmeyi başardım bir şekilde, hayatımdan çıkardım onu o günlerde.
yediği tokadın etkisiyle olacak yıllardır yanıma yanaşamıyor, temas kurmaya çalışmıyor, varlığını, hatta yaşadığını dahi belli etmiyordu bana. ama "su uyur düşman uyumaz" sözü bu defa benim için onun üzerinden gerçek oldu.
birkaç zamandır yakınlarımda olduğunu, etrafımda dolandığını, sanki saldırmak, vurabilmek için pusuda beklediğini seziyordum. varlığını ensemdeki soğuk bir nefes gibi hissediyor, çok oralı olmamaya gayret gösterip umursamamaya çalışıyordum ama artık görmezden gelinecek, yok sayılacak ya da ciddiye alınmayacak bir şey değil, elini tenimde hissedince anladım bu durumu.
kısa süre önce tekrar yüz yüze geldik eski "dostumla". enerjisinden hiçbir şey kaybetmemiş, sanki geçen yıllar benden aldıklarını ona vermiş gibi geldi bana.
çok şaşırdım güçlenmiş, biriktirmiş öfkesini sanki. hiç yıpranmamış bir şekilde dipdiri çıktı karşıma bunca yıl sonra, yeniden.
son birkaç gündür,
yine omuzlarımdan sıkıyor bedenimi.
yine soğuk soğuk terler dökmeme sebep oluyor,
yine, dilime vurmasa da birçok düşündüklerim, zihnimde "keşkeler" dolanmasına sebep oluyor, yaptığım ve yapmadığım birçok şey için.
yine geceleri uykuma engel olup karabasan gibi tepemde oturuyor,
yine sabahları bulantılarla kusmalarla günaydın diyor bana.
yine işte, evde, sokakta, yolda, parkta huzursuzluklar yaşatıp,
yine kendimi dışarılara atma isteğini sokuyor kafama.
yine kimselerle konuşmadan, kafamı kaldırmadan, bilinçsizce ve hedefsizce hatta saatlerce yürümeeeee yürüme...
bacaklarım beni taşıyamayacak hâle gelene kadar yürüme isteğini üflüyor beynime.
ve yine, bugüne kadar yaralı parmağa işememiş faydasız, hedefsiz, gereksiz, boş biri olduğuma, hiçbir yerde karşılığı olmayan biri olarak hissetmem gerektiğine ikna etmeye çalışıyor beni.
sanırım baş belam #depresyonum yıllar sonra hasret gidermek için veya bir daha şansını denemek için tekrar geldi.
zordayım.
devamını gör...
1111.
o kadar çok yorgunum ki iki gündür hem mental açıdan hem fiziksel günler o kadar kısa geliyor ki yoruluyorum açıkçası. üzgünüm sözlük çok üzgünüm heves ettiğim olursa ne kadar güzel olur dediğim şey olması gerçekleşecek bir hayal önümde, olma olasılığı çok az. insanları anlayamıyorum mutlu değilim ama öyle böyle idare etmek zorunda olarak gelmişim dünyaya, nedense hep bir olanları idare etmek zorundayım. uzun zamandır ağlamamıştım şunu anladım ümit beni çok yoruyor ilerleyen zamanda gülücem bu halime ama şuan gülmüyorum açıkçası.
devamını gör...
1112.
zaman kitabını okumanın imkansızlığı tanrının var oluşu kadar imkansız. zaman tanrının kitabının kendisi , kendi kendini yazan ilahi kudretini kendi yazıp yarınlara devam edecek olan sonsuz gücün kendisidir belki de ..
devamını gör...
1113.
belki hayatına bir hayvanı sokmamıştı. bunun eksikliğini de hissetmiyordu. bizim de canlı olduğumuzu, karnımızın acıktığını, susadığımızı, ağladığımızı ve gülebildiğimizi şimdiye kadar aklına bile getirmedi. böyle kalsa yine yeterdi. ama kalmadı. eline bir taş aldı ve fırlattı. hem de hiç sebep yokken. canım yandı, sesli bir şekilde ağladım. neden yaptın diyemem ki. yaratılıştan haksızım. neticede bir köpeğim.
eline telefonu aldı. "köpeksiz sokaklar istiyoruz." başlığına girdi. kinini kustu. sebep neydi biliyor musunuz? köpekten korkuyormuş. fobisi varmış. sormak isterdim insalık bu zamana kadar en çok zararı kendi türünden mi görmüştü yoksa hayvan türünden mi? çekindiği şeyin köpeğin dişi değil sahibi olduğunu bilemedi.
bize düşünemeyen ve duygusuz canlı derken, asıl duygu yoksununun kendisi olduğunu anlatamazdık. nasıl bir yengece düz yürümeyi anlatamazsak ona da anlatamazdık. çünkü bir kez olsun gözümüzün içine bakmıyordu. baksa belki görecekti. sanırım hiç de bakmayacak. onun yüzünden dünyanın her gününü bir nazi kampında yaşıyormuşcasına geçirdiğimizi hiç anlayamayacak.
dostuz. hem de çok samimi bir dost. sizi dünyada sizden sonra en çok seven varlıklarız biz. sizi gerçekten en çok seven canlılarız. bir kaplan, bir tilki veya bir kunduz da değiliz. sizin kapınızın önünden başka gidecek yerimiz var mı? siz olmadan hayatımızı sürdüremeyeceğimizi bilmiyor musunuz? binlerce yıl bu böyleydi. mutluyum ki içinizde bizi anlayan yüce kalpliler var. iyi ki varlar.
"köpeklerin dostluğu kalıcıdır. arkandan konuşmazlar ve yarı yolda bırakmayı hiç bilmezler." bernard shaw
bir köpek
eline telefonu aldı. "köpeksiz sokaklar istiyoruz." başlığına girdi. kinini kustu. sebep neydi biliyor musunuz? köpekten korkuyormuş. fobisi varmış. sormak isterdim insalık bu zamana kadar en çok zararı kendi türünden mi görmüştü yoksa hayvan türünden mi? çekindiği şeyin köpeğin dişi değil sahibi olduğunu bilemedi.
bize düşünemeyen ve duygusuz canlı derken, asıl duygu yoksununun kendisi olduğunu anlatamazdık. nasıl bir yengece düz yürümeyi anlatamazsak ona da anlatamazdık. çünkü bir kez olsun gözümüzün içine bakmıyordu. baksa belki görecekti. sanırım hiç de bakmayacak. onun yüzünden dünyanın her gününü bir nazi kampında yaşıyormuşcasına geçirdiğimizi hiç anlayamayacak.
dostuz. hem de çok samimi bir dost. sizi dünyada sizden sonra en çok seven varlıklarız biz. sizi gerçekten en çok seven canlılarız. bir kaplan, bir tilki veya bir kunduz da değiliz. sizin kapınızın önünden başka gidecek yerimiz var mı? siz olmadan hayatımızı sürdüremeyeceğimizi bilmiyor musunuz? binlerce yıl bu böyleydi. mutluyum ki içinizde bizi anlayan yüce kalpliler var. iyi ki varlar.
"köpeklerin dostluğu kalıcıdır. arkandan konuşmazlar ve yarı yolda bırakmayı hiç bilmezler." bernard shaw
bir köpek
devamını gör...
1114.
saate bakıyorum, saniyeler içime akıyor gibi zaman hızlı geçiyor ama ben hala olduğum yerdeyim. tavana bakıyorum sürekli olarak her gözlerimi açtığımda tavan var karşımda, ömrüm tavana bakmakla geçti. gözlerimi kapatıp gökyüzünü kendi tavanım ilan ediyorum, düz beyaz uzunca bir yolun tavanı gökyüzüne uzanırken gözlerimi tekrardan açıp kirli tavanımla tekrardan karşılaşıyorum.
devamını gör...
1115.
mânâsız sıkıntıların ülkesi kalbim, bu günlerde sıkıyor canımı epey. hiçbir sebep yokken ruhu karalar bağlar mı insanın? iç sesim bu soruya karşılık : "eğer can yakan sebeplere alıştıysa insan karalar bağlar pek tabii."
az kaldı, geçecek ama bu zaman işlemiyor bu aralar. bir şey var.. bir his var içimde tarif edemiyorum. sanırım bulunduğum yerden çok sıkıldım, ait olduğum yer burası değil galiba.
nereye savurur bu hayat beni bilmem ama çok uzaklara savurmasını diliyorum.
hiç kimsenin bilmediği bir yerler olsa ve orada denizle dans edip, yalnızlığımı koynuma alsam.. pek âlâ mümkün. mümkün de ne zaman? zamana da kırgınım, zamanın kırgın kadını olarak.
belirsizlikten nefret ediyorum, geçmeyen zamandan ve kalbime zift döken sıkıntılardan. dayan kızım dayan ama nereye kadar bilmiyorum..
az kaldı, geçecek ama bu zaman işlemiyor bu aralar. bir şey var.. bir his var içimde tarif edemiyorum. sanırım bulunduğum yerden çok sıkıldım, ait olduğum yer burası değil galiba.
nereye savurur bu hayat beni bilmem ama çok uzaklara savurmasını diliyorum.
hiç kimsenin bilmediği bir yerler olsa ve orada denizle dans edip, yalnızlığımı koynuma alsam.. pek âlâ mümkün. mümkün de ne zaman? zamana da kırgınım, zamanın kırgın kadını olarak.
belirsizlikten nefret ediyorum, geçmeyen zamandan ve kalbime zift döken sıkıntılardan. dayan kızım dayan ama nereye kadar bilmiyorum..
devamını gör...
1116.
gözyaşlarım süzülürken yanaklarımdan, solgun gecenin hiddetli rüzgarı yüzüme çarpıyor. inanın hanımlar, baylar. insan hayatında bu kadar kötü durumda olamaz. ha bire içiyorum. canım felaket sıkılıyor. dünya bana dar geliyor. ama tuhaftır ki üzüldüğüm, ağladığım ölçüde de keyifleniyorum. diş ağrısından çekilen zevk vardır ya, o mesele benimki de. ben de zevk alıyorum. fakat bundan zevk aldığımı anımsadığım an da kendime lanetler ediyorum. niçin? bunun nedenini de kestiremiyorum. bazı noktalarda tıkanıveriyor akıl etme yetim.
oh, kaçıncı kez karalıyorum! gerçi karalayıp karalamadığım da şüpheli. aslında bakarsanız her şey şüpheli.
insan acıdan zevk alamaz. en azından bize söylenen bu, öyle değil mi? acıdan zevk alamayacağımız söylenir, teolojik bir kökeni bile var denebilir bu işin. bakın, kimse acıyı övmüyor. deliliği övmüyor. hüznü övmüyor. ölümü övmüyor! niye!
illaki hayat ve neşe mi övülecek?
insan doğası deyip duruyorum nice zamandır. insan olmak, insan doğasından sıyrılmaktır, diyorum. kendi kendime aforizmalar üretip sefa içinde yaşıyorum. ama benliğimin bir parçası insan doğasından ayrılarak ne kadar yabanileştiğimi kanıksıyor gittikçe. bu ne demek biliyor musunuz? siz anlayamazsınız. eğer kendinize insan diyorsanız, anlayamazsınız. ayrımı anlayabildiniz mi? asıl insan kim? biliyorsunuz artık.
ve nokta nokta nokta. uzunca bir üç nokta! siz doldurun!
oh, kaçıncı kez karalıyorum! gerçi karalayıp karalamadığım da şüpheli. aslında bakarsanız her şey şüpheli.
insan acıdan zevk alamaz. en azından bize söylenen bu, öyle değil mi? acıdan zevk alamayacağımız söylenir, teolojik bir kökeni bile var denebilir bu işin. bakın, kimse acıyı övmüyor. deliliği övmüyor. hüznü övmüyor. ölümü övmüyor! niye!
illaki hayat ve neşe mi övülecek?
insan doğası deyip duruyorum nice zamandır. insan olmak, insan doğasından sıyrılmaktır, diyorum. kendi kendime aforizmalar üretip sefa içinde yaşıyorum. ama benliğimin bir parçası insan doğasından ayrılarak ne kadar yabanileştiğimi kanıksıyor gittikçe. bu ne demek biliyor musunuz? siz anlayamazsınız. eğer kendinize insan diyorsanız, anlayamazsınız. ayrımı anlayabildiniz mi? asıl insan kim? biliyorsunuz artık.
ve nokta nokta nokta. uzunca bir üç nokta! siz doldurun!
devamını gör...
1117.
sanki başım ağrıyor gibi. hafiften de ateşim mi var ne?
devamını gör...
1118.
sözlerim bir ağaç değil onları budayamazsın. çiçek değil koparıp saçlarına takamazsın. efsunlu bir çift gözün uğruna vazgeçtiklerim elbette değmeliydi kaybettiklerime. ama kendime ödediğim vergiler, zihnimde attığım voltalar ve heba edilen geleceğime rağmen kalbimle kazandığım insanların hiçbiri bugün bana son kez bakıp veda etmediler. halbuki buralarda biraz hoşçakal kalmıştır diye umuyordum. her an teyakkuza hazır askerlerin geniş omuzlarındaki ağırlığa benziyor boğazımda düğümlenenler. "neden beni böyle kimsesiz bıraktınız?" diye soruyor içim. aranılan hiçbir numaraya ise ulaşılamıyor. öyle olacak ki tefonun çalmasını beklerken geçen dört dakika yaşımdan daha büyüktü. buna rağmen sevgimden daha büyük olan hiçbir şey görmedim. sevmeyi hecelerine ayırdım, sevmiş-tim oldu, geri birleştiremedim. anneme bile küsemedim, babamı hiç affedemedim. ben zamanı hiç geri döndüremedim.
devamını gör...
1119.
eskiden çok yazardım bayağı yazardım böyle destan gibi...
sonra duruldum gitti.
bir sakinledim, bir uzaklaştım, bir koptum kelimelerden...
arama ne girdi sahi cümlelerle?
bakın bir keresinde bir arkadaşım büyülüyorsun beni demişti. başka biri kelimelerle iyi oynuyorsun. bir başkası zihnin pek kadifemsi senin!..
yahu ben yazıyorum tamam da onlar da ortayı pek iyi karşılıyor. ayak burnuyla vurmak vardır böyle hafifcene cuk oturur heh işte tam öyle.
yazmak bir mesele değilde bazen anlaşılmak... ah anlaşılmak...
......
sonra duruldum gitti.
bir sakinledim, bir uzaklaştım, bir koptum kelimelerden...
arama ne girdi sahi cümlelerle?
bakın bir keresinde bir arkadaşım büyülüyorsun beni demişti. başka biri kelimelerle iyi oynuyorsun. bir başkası zihnin pek kadifemsi senin!..
yahu ben yazıyorum tamam da onlar da ortayı pek iyi karşılıyor. ayak burnuyla vurmak vardır böyle hafifcene cuk oturur heh işte tam öyle.
yazmak bir mesele değilde bazen anlaşılmak... ah anlaşılmak...
......
devamını gör...
1120.
yine ben dahil kimsenin umurunda olmayacak bir şeyler karalamaya geldim, çünkü ağır ilaçlar aldım ve bir süre uyumamam gerekiyor.
sıradan günlerde sabahlamalara doymayan ben, bugün nedense daha doğrusu nedensizce uyumak istiyorum.
nedensizce yaptığım çok fazla şey olduğu için de buna hiç mi hiç takılmıyorum.
benim minnak uyusun diye birtakım ninnimsiler mırıldanırken biraz uyuklamışım o sayılmaz. zaten ninnimden değil saçmalamalarımdan daha çok etkilenmiş olacak ki kıkır kıkır gülmekten yorgun düşüp uyudu. işimiz var bu kopuk prensesle.
kopuk demişken bir temassızlık var kafamın içinde farkındayım, bir ara içini açıp üflemek ve lehim yerlerine şöyle bir pıt pıt vurmak gerekecek sanırım.
hallederiz*, hallederim, adamım bu küçük işlere ben bakarım, yanarım.
sıradan günlerde sabahlamalara doymayan ben, bugün nedense daha doğrusu nedensizce uyumak istiyorum.
nedensizce yaptığım çok fazla şey olduğu için de buna hiç mi hiç takılmıyorum.
benim minnak uyusun diye birtakım ninnimsiler mırıldanırken biraz uyuklamışım o sayılmaz. zaten ninnimden değil saçmalamalarımdan daha çok etkilenmiş olacak ki kıkır kıkır gülmekten yorgun düşüp uyudu. işimiz var bu kopuk prensesle.
kopuk demişken bir temassızlık var kafamın içinde farkındayım, bir ara içini açıp üflemek ve lehim yerlerine şöyle bir pıt pıt vurmak gerekecek sanırım.
hallederiz*, hallederim, adamım bu küçük işlere ben bakarım, yanarım.
devamını gör...
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30
31
32
33
34
35
36
37
38
39
40
41
42
43
44
45
46
47
48
49
50
51
52
53
54
55
56
57
58
59
60
61
62
63
64
65
66
67
68
69
70
71
72
73
74
75
76
77
78
79
80
81
82
83
84
85
86
87
88
89
90
91
92
93
94
95
96
97
98
99
100
101
102
103
104
105
106
107
108
109
110
111
112
113
114
115
116
117
118
119
120
121
122
123
124
125
126
127
128
129
130
131
132
133
134
135
136
137
138
139
140
141
142
143
144
145
146
147
148
149
150
151
152
153
154
155
156
157
158
159
160
161
162
163
164
165
166
167
168
169
170
171
172
173
174
175
176
177
178
179
180
181
182
183
184
185
186
187
188
189
190
191
192
193
194
195
196
197
198
199
200
201
202
203
204
205
206
207
208
209
210
211
212
213
214
215
216
217
218
219
220
221
222
223
224
225
226
227
228
229
230
231
232
233
234
235
236
237
238
239
240
241
242
243
244
245
246
247
248
249
250
251
252
253
254
255
256
257
258
259
260
261
262
263
264
265
266
267
268
269
"normal sözlük yazarlarının karalama defteri" ile benzer başlıklar
karalama
2