normal sözlük yazarlarının karalama defteri
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30
31
32
33
34
35
36
37
38
39
40
41
42
43
44
45
46
47
48
49
50
51
52
53
54
55
56
57
58
59
60
61
62
63
64
65
66
67
68
69
70
71
72
73
74
75
76
77
78
79
80
81
82
83
84
85
86
87
88
89
90
91
92
93
94
95
96
97
98
99
100
101
102
103
104
105
106
107
108
109
110
111
112
113
114
115
116
117
118
119
120
121
122
123
124
125
126
127
128
129
130
131
132
133
134
135
136
137
138
139
140
141
142
143
144
145
146
147
148
149
150
151
152
153
154
155
156
157
158
159
160
161
162
163
164
165
166
167
168
169
170
171
172
173
174
175
176
177
178
179
180
181
182
183
184
185
186
187
188
189
190
191
192
193
194
195
196
197
198
199
200
201
202
203
204
205
206
207
208
209
210
211
212
213
214
215
216
217
218
219
220
221
222
223
224
225
226
227
228
229
230
231
232
233
234
235
236
237
238
239
240
241
242
243
244
245
246
247
248
249
250
251
252
başlık "makedonyalı" tarafından 08.11.2020 16:43 tarihinde açılmıştır.
3721.
yine ben.. geldim çünkü kafa iznimin süresinin bitmesini bekliyordum. bugün bitti. bir kaç güne kafa iznine ayrılıp komple gideceğim. belkide bu gece giderim hiç belli olmaz. ama özlemişim burda olmayı.. * neyse yine giderken birkaç kelam ederim sanırım yada etmem sessiz sedasız giderim hiç belli olmaz..
devamını gör...
3722.
en son çok öfkelenip uzunca bir şey yazmıştım. ben unutmuyorum. günün birinde hiçbirinizi affedemezsem bende suç bulmayın. son cümlesi özetliyor. bir kafa izni iyi gelebilir.
devamını gör...
3723.
bir insanı görüntülü aramadan önce mutlaka haber vermeliyiz.
devamını gör...
3724.
ilkokula başlarken saymayı öğrenmek için böyle renkli çubuklar, fasulyeler falan istemişti öğretmen. tüm sınıfta bunları ailesine aldıran bi ben vardım. geri kalan ağaç dallarından yontulma çubuklar, ufak taşlar kullanmıştı. aslında sevinmem lazımdı baktığında ama niyeyse kendimi kalabalığın dışında kalmış gibi hissettim. sınıfın farklısı olmak daha o yaşta rahatsız etmişti beni. köydeydik sonuçta ve ben sınıfın erkeklerine göre baya hanımevladı gibi duruyordum. ne alaka demeyin, bilen bilir ki çocukken sahip olduğunuz kırtasiye malzemeleri bi statüdür. statü sahibi herkes hanımevladıdır köydeki çocuklara göre.
ikinci sınıfta öğretmenimizin ataması çıktı gitti, yerine gelen kadın da hamile kaldı ve o da gitti. öğretmen eksikliğinden ikinci ve üçüncü sınıfları birleştirdiler. haliyle dersler karışmaya başladı. o zamanlarda üçüncü sınıf derslerini dinleye dinleye öğrenmiş, pek çok matematik sorusunu çözmeye başlamıştım. zaten o yaşlarda zekanızı gösterebileceğiniz tek ders matematik. onda iyiysen zekisin, değilsen salaksın algısı hakim.
üçüncü sınıfta 99 depremi olmuş, okul hasar görmüştü. eğitime taşımalı olarak devam edilecekti ve o zamanlar ailem "zeki" sandıkları biricik oğullarının eğitimini aksatmamak için şehirde bi okula yazdırdılar. köydeyken sınıfın süslüsü şehirde sınıfın köylüsüydüm. orada hanımevladı bu sınıfta dağ ayısı gibi takılıyordum
kısaca. yine ortamdan kopuk, sırıtacak kadar ayrıktım. okula gidip gelirken yol arkadaşlarım da benden 4-5 büyüklerdi. kısaca diyalog olarakta görünüş olarakta yetişme olarakta her zaman farklı duran olarak geçti ilköğretim.
liseye başlayınca şartlar biraz eşitlendi. yatılı okulda herkes benim gibi dışarıdan gelmiş, benzer görünüşte, benzer ürkeklikte ve yakın zekada. çok zekiyim diye demiyorum sadece sınavla girilen bi okuldu haliyle herkes yakın yetkinliklerdeydi. dedim tamam bu defa ayrıkta aykırı da değilim.
hazırlık sınıfı çokta sırıtmadan geçti gitti de lise 1 yine ayırdı beni tüm sınıftan. kaldığım yurt cemaat yurduydu ve ben yine giyiniş olarak, kafa olarak, yaşayış olarak tüm sınıftan farklı duran olmuştum. bir kere insanlar sizi farklı olarak kodlayınca artık öylesinizdir kolay kolay değişmiyor bu durum. lise sonda yurttan ayrılıp eve çıkana kadar öyle geldi geçti günler.
lise sonda bi dağıtmışım kendimi sormayın. her baskıdan kurtulan gibi yapamadığım, yapmak istediğim ne varsa nefes almadan yapıyorum. alkol, sigara, uyuşturucu, seks derken yine tüm sınıfın farklısı oldum. bir türlü orta yolu bulamadım. ya fazla mazbut ya da fazla marjinaldim. ya fazla efendi ya da fazla serseri. herkes gibi olmaya çalıştıkta hep ıskaladım bir şeyleri ve sallandım durdum uçlarda.
üniversite tam bir faciaydı benim açımdan. çevrem o kadar geniş ve çeşit çeşit insanla doluydu ki hepsine birden hitap edebilmem mümkün değildi ama zorluyordum yine de. çünkü iki uçta gidip geliyordum sürekli, her ortama uyabilir gibiydim. zaman geçtikçe gördüm ki bende bir şey eksik her ortam için. nerede olursam olayım onlar kadar doğal durmuyorum. tamam bukelamun gibi renk değiştirebiliyorum ama dikkatli bakan herkesin görebileceği kadar da farkım ortada. oraya ait olmadığım girdiğim her yerde belirginleşmeye başladı yavaş yavaş. sanırım biraz da kendim olma sürecindeydim bilmiyorum ama yine sırıtmaya başladım her yerde.
tüm eğitim öğretim hayatı farklı olarak geçen birinin iş hayatında standart yaşaması pek mümkün olmuyor. en azından benim açımdan işler öyle yürümedi. arkadaş kıyağı bi işe girdim ilk başta. tabi ortam çok gergin çünkü bildiğin torpilliyim. diğer mesai arkadaşlarımın bakışlarının farkındayım ama elimden bir şey de gelmiyor. bir yıl takıldım orada biraz ite kaka ve sonra başka bi şirkete geçtim referansla. orada torpilli değilim, en azından herkes kadar torpilliyim ama bu defa da şansıma mı yoksa denk mi geldi bilmiyorum üstümdekiler bir bir ayrılıyor şirketten. bir iki derken kariyer olarak çıkabileceğim en üst pozisyona geldim 5 yılda. diğer şirketlerde benzer işi yapanlarla aramda 10-15 yaş fark olunca haliyle "torpilli" bakışları yine üzerimde yoğunlaştı. biraz da benim gücü görünce sapıtmam eklenince herkes için yine ayrık olan aykırı olan oluverdim. çok mu zor işine bakıp sakin takılmak derseniz zordu o dönem. bilmiyorum belki kendi ukalalığım ya da kibrim izin vermedi sakince yaşamama.
herkes gider biriyle tanışır, sevgili olur evlenir. işte kızın ailesiyle tanışırsın, büyüklere çıtlatırsın durumu ve kız isteme nişan düğün gider olay. ben ise tanıştım, sevgili oldum, evlenek dedik ve kızı kaçırdım. ailelerin en son haberi oldu olaydan ve çokça da gönül koydular bana iki tarafta. istedin de vermedik mi sanki diye kız tarafı, istiyorum dedin de olmaz mı dedik diye kendi tarafım. neticede karga tulumba yangından mal kaçırır gibi evlendim. tabi öyle alelacele evlenince herkesin aklında tek bir şey oluşuyor; kız hamile. keşke hamile olsaydı dediğim oldu en azından bu saçmalığın bi mantığı olurdu ama değildi. sadece istedik ve yaptık.
evliliğim de tüm yaşantım gibi sıradan olamadı. bi yerden sonra da ipin ucu kaçtı ve boşandık. boşanmam çok standarttı bak. sakince evlenir gibi attık imzaları ve boşandık. sonrasında bıkkınlık ve yılgınlıkla dedim evime geri gideyim ben. yeniden başlamak en temizi olacak çünkü bu yaşadığım hayat, hayat değil. tabi uzaktaki olarak ailenin yanına geri döndüğünde işler çok daha bok bir hal alacağını kestiremiyorsun. mesela kimsenin düşünmediği ama bildiği aile ziyareti. ben de yok. arayıp hal hatır sorma, ben de yok. hastalanınca ilgilenme geçmiş olsun diye uğrama, ben de yok. yolda görünce selamlaşma en basiti değil mi ama yok, o da yok ben de. kütük gibi ayı gibi geçip gidiyorum aradan. nerede ne yapacağımı hiç bilmiyorum bu kabilenin arasında. iş hayatında alıştığım şeylerin hiçbiri yok. vardiya neymiş, alt üst ilişkisi mavi yakada nasılmış bir bir tecrübe ediyorum en baştan. söylememe gerek yok sanırım yine ekibin ve fabrikanın en ayrık adamı benim. üstelik sakince işime bakarken öyleyim. herkes mesai sonunda bi alanda toplanıp sohbet muhabbet kaynaşırken ben servise gidip oturuyorum. sosyal aktivitelere yazılırken ben işimdeyim gücümdeyim. yeme içme, yürüyüş ve seks dışında evden çıkmıyorum neredeyse. kilo da almaya başladım üstelik son zamanlarda. 80 olduğumda "zayıflamam lazım çok şiştim" diyen ben şu an 90 kiloyum ve umrumda değil. bu defa etrafımdakiler diyor az ye biraz diye.
ritz carlton-yeni altın standardı gibi benim de yeniden oluşturmaya çalıştığım, daha yukarıya çekmeye çalıştığım standartlarım olsun isterdim bu hayatta. normallerimi bulamadığım bu döngüyle başa çıkamıyorum artık.
ikinci sınıfta öğretmenimizin ataması çıktı gitti, yerine gelen kadın da hamile kaldı ve o da gitti. öğretmen eksikliğinden ikinci ve üçüncü sınıfları birleştirdiler. haliyle dersler karışmaya başladı. o zamanlarda üçüncü sınıf derslerini dinleye dinleye öğrenmiş, pek çok matematik sorusunu çözmeye başlamıştım. zaten o yaşlarda zekanızı gösterebileceğiniz tek ders matematik. onda iyiysen zekisin, değilsen salaksın algısı hakim.
üçüncü sınıfta 99 depremi olmuş, okul hasar görmüştü. eğitime taşımalı olarak devam edilecekti ve o zamanlar ailem "zeki" sandıkları biricik oğullarının eğitimini aksatmamak için şehirde bi okula yazdırdılar. köydeyken sınıfın süslüsü şehirde sınıfın köylüsüydüm. orada hanımevladı bu sınıfta dağ ayısı gibi takılıyordum
kısaca. yine ortamdan kopuk, sırıtacak kadar ayrıktım. okula gidip gelirken yol arkadaşlarım da benden 4-5 büyüklerdi. kısaca diyalog olarakta görünüş olarakta yetişme olarakta her zaman farklı duran olarak geçti ilköğretim.
liseye başlayınca şartlar biraz eşitlendi. yatılı okulda herkes benim gibi dışarıdan gelmiş, benzer görünüşte, benzer ürkeklikte ve yakın zekada. çok zekiyim diye demiyorum sadece sınavla girilen bi okuldu haliyle herkes yakın yetkinliklerdeydi. dedim tamam bu defa ayrıkta aykırı da değilim.
hazırlık sınıfı çokta sırıtmadan geçti gitti de lise 1 yine ayırdı beni tüm sınıftan. kaldığım yurt cemaat yurduydu ve ben yine giyiniş olarak, kafa olarak, yaşayış olarak tüm sınıftan farklı duran olmuştum. bir kere insanlar sizi farklı olarak kodlayınca artık öylesinizdir kolay kolay değişmiyor bu durum. lise sonda yurttan ayrılıp eve çıkana kadar öyle geldi geçti günler.
lise sonda bi dağıtmışım kendimi sormayın. her baskıdan kurtulan gibi yapamadığım, yapmak istediğim ne varsa nefes almadan yapıyorum. alkol, sigara, uyuşturucu, seks derken yine tüm sınıfın farklısı oldum. bir türlü orta yolu bulamadım. ya fazla mazbut ya da fazla marjinaldim. ya fazla efendi ya da fazla serseri. herkes gibi olmaya çalıştıkta hep ıskaladım bir şeyleri ve sallandım durdum uçlarda.
üniversite tam bir faciaydı benim açımdan. çevrem o kadar geniş ve çeşit çeşit insanla doluydu ki hepsine birden hitap edebilmem mümkün değildi ama zorluyordum yine de. çünkü iki uçta gidip geliyordum sürekli, her ortama uyabilir gibiydim. zaman geçtikçe gördüm ki bende bir şey eksik her ortam için. nerede olursam olayım onlar kadar doğal durmuyorum. tamam bukelamun gibi renk değiştirebiliyorum ama dikkatli bakan herkesin görebileceği kadar da farkım ortada. oraya ait olmadığım girdiğim her yerde belirginleşmeye başladı yavaş yavaş. sanırım biraz da kendim olma sürecindeydim bilmiyorum ama yine sırıtmaya başladım her yerde.
tüm eğitim öğretim hayatı farklı olarak geçen birinin iş hayatında standart yaşaması pek mümkün olmuyor. en azından benim açımdan işler öyle yürümedi. arkadaş kıyağı bi işe girdim ilk başta. tabi ortam çok gergin çünkü bildiğin torpilliyim. diğer mesai arkadaşlarımın bakışlarının farkındayım ama elimden bir şey de gelmiyor. bir yıl takıldım orada biraz ite kaka ve sonra başka bi şirkete geçtim referansla. orada torpilli değilim, en azından herkes kadar torpilliyim ama bu defa da şansıma mı yoksa denk mi geldi bilmiyorum üstümdekiler bir bir ayrılıyor şirketten. bir iki derken kariyer olarak çıkabileceğim en üst pozisyona geldim 5 yılda. diğer şirketlerde benzer işi yapanlarla aramda 10-15 yaş fark olunca haliyle "torpilli" bakışları yine üzerimde yoğunlaştı. biraz da benim gücü görünce sapıtmam eklenince herkes için yine ayrık olan aykırı olan oluverdim. çok mu zor işine bakıp sakin takılmak derseniz zordu o dönem. bilmiyorum belki kendi ukalalığım ya da kibrim izin vermedi sakince yaşamama.
herkes gider biriyle tanışır, sevgili olur evlenir. işte kızın ailesiyle tanışırsın, büyüklere çıtlatırsın durumu ve kız isteme nişan düğün gider olay. ben ise tanıştım, sevgili oldum, evlenek dedik ve kızı kaçırdım. ailelerin en son haberi oldu olaydan ve çokça da gönül koydular bana iki tarafta. istedin de vermedik mi sanki diye kız tarafı, istiyorum dedin de olmaz mı dedik diye kendi tarafım. neticede karga tulumba yangından mal kaçırır gibi evlendim. tabi öyle alelacele evlenince herkesin aklında tek bir şey oluşuyor; kız hamile. keşke hamile olsaydı dediğim oldu en azından bu saçmalığın bi mantığı olurdu ama değildi. sadece istedik ve yaptık.
evliliğim de tüm yaşantım gibi sıradan olamadı. bi yerden sonra da ipin ucu kaçtı ve boşandık. boşanmam çok standarttı bak. sakince evlenir gibi attık imzaları ve boşandık. sonrasında bıkkınlık ve yılgınlıkla dedim evime geri gideyim ben. yeniden başlamak en temizi olacak çünkü bu yaşadığım hayat, hayat değil. tabi uzaktaki olarak ailenin yanına geri döndüğünde işler çok daha bok bir hal alacağını kestiremiyorsun. mesela kimsenin düşünmediği ama bildiği aile ziyareti. ben de yok. arayıp hal hatır sorma, ben de yok. hastalanınca ilgilenme geçmiş olsun diye uğrama, ben de yok. yolda görünce selamlaşma en basiti değil mi ama yok, o da yok ben de. kütük gibi ayı gibi geçip gidiyorum aradan. nerede ne yapacağımı hiç bilmiyorum bu kabilenin arasında. iş hayatında alıştığım şeylerin hiçbiri yok. vardiya neymiş, alt üst ilişkisi mavi yakada nasılmış bir bir tecrübe ediyorum en baştan. söylememe gerek yok sanırım yine ekibin ve fabrikanın en ayrık adamı benim. üstelik sakince işime bakarken öyleyim. herkes mesai sonunda bi alanda toplanıp sohbet muhabbet kaynaşırken ben servise gidip oturuyorum. sosyal aktivitelere yazılırken ben işimdeyim gücümdeyim. yeme içme, yürüyüş ve seks dışında evden çıkmıyorum neredeyse. kilo da almaya başladım üstelik son zamanlarda. 80 olduğumda "zayıflamam lazım çok şiştim" diyen ben şu an 90 kiloyum ve umrumda değil. bu defa etrafımdakiler diyor az ye biraz diye.
ritz carlton-yeni altın standardı gibi benim de yeniden oluşturmaya çalıştığım, daha yukarıya çekmeye çalıştığım standartlarım olsun isterdim bu hayatta. normallerimi bulamadığım bu döngüyle başa çıkamıyorum artık.
devamını gör...
3725.
merhaba sözlük.
havalar ısınmaya başladı ama ben ısınamıyorum bir türlü. evde t-short giyme mevsimine bir geçemedim gitti. üstelik kombi hala 38’de çalışıyor. biliyorsun, doğalgaz faturası gelmeyecek bu ay. böyle hediyeler kış mevsiminin en soğuk günlerinde verilmiyor hiç nedense.
bu aralar içimde bir boşluk hissi aldı başını gitti. rüzgar esince camların boşluklarından bir ıslık sesi gelir ya, öyle bir ses var hep kulağımda. gözüm dalıp gidiyor uzaklara, bir şeyler arar gibi. birini arar gibi. bir silkeleniyorum sonra. batan güneşe ya da doğan güneşe bakıyorum uzun uzun. dalmıyorum bu kez. düşünüyorum en ince ayrıntıları. “o neden öyle dedi, neden ben böyle hissettim” gibi sorular soruyorum durmadan. hiçbirine cevap bulamıyorum.
tanrı var mı sahiden sözlük? kader diye bir şey var mı? varsa, neye göre yazılıyor bu kader? tanrı eline kalemi alıp, “hımm,bu kız da şu okulu okusun, şuna aşık olsun ama şununla evlensin, şu kadar çocuğu olsun, şu yaşında ölsün.” falan mı yazıyor, yoksa daha detaylı bir plan mı bu? günahlarımız ve sevaplarımız kaderin parçası olabiliyor mu mesela? duygu ve düşüncelerimizi kader mi yönetiyor? hem tanrı varsa neden insan ayırt ediyor, bunu da bir açıkla.
kafamda binlerce soru… inanır mısın, hiçbiri birbirini bağlamıyor. konu başlıkları o kadar farklı ki, ben bile hayret ediyorum çoğu zaman. örneğin; duru büyüdüğünde o’na yetememek korkutuyor beni. iyi bir anne olmak zor. olunca o iyiliğini sürdürmek daha da zor. evlilik hepsinden zorken, mutlu bir yuva nasıl sunacağım duru’ya? evliliğim bir evin içinde sıkışıp kalacak mı hep böyle yoksa bir son mu bulacak?
ben başka biriyim. aklım başka, kalbim başka. yaşadığım hayat çok başka. bir yerlerde bulur muyum kendimi bilmem ama birinde buluyorum bazen. o zaman kolaylaşıyor biraz olsun katlanmak. neyse, ağlamayacağım. bu gözyaşlarını yarın geceye saklıyorum.
ey tanrı! oralardaysan biraz umut ve sabır verir misin?
havalar ısınmaya başladı ama ben ısınamıyorum bir türlü. evde t-short giyme mevsimine bir geçemedim gitti. üstelik kombi hala 38’de çalışıyor. biliyorsun, doğalgaz faturası gelmeyecek bu ay. böyle hediyeler kış mevsiminin en soğuk günlerinde verilmiyor hiç nedense.
bu aralar içimde bir boşluk hissi aldı başını gitti. rüzgar esince camların boşluklarından bir ıslık sesi gelir ya, öyle bir ses var hep kulağımda. gözüm dalıp gidiyor uzaklara, bir şeyler arar gibi. birini arar gibi. bir silkeleniyorum sonra. batan güneşe ya da doğan güneşe bakıyorum uzun uzun. dalmıyorum bu kez. düşünüyorum en ince ayrıntıları. “o neden öyle dedi, neden ben böyle hissettim” gibi sorular soruyorum durmadan. hiçbirine cevap bulamıyorum.
tanrı var mı sahiden sözlük? kader diye bir şey var mı? varsa, neye göre yazılıyor bu kader? tanrı eline kalemi alıp, “hımm,bu kız da şu okulu okusun, şuna aşık olsun ama şununla evlensin, şu kadar çocuğu olsun, şu yaşında ölsün.” falan mı yazıyor, yoksa daha detaylı bir plan mı bu? günahlarımız ve sevaplarımız kaderin parçası olabiliyor mu mesela? duygu ve düşüncelerimizi kader mi yönetiyor? hem tanrı varsa neden insan ayırt ediyor, bunu da bir açıkla.
kafamda binlerce soru… inanır mısın, hiçbiri birbirini bağlamıyor. konu başlıkları o kadar farklı ki, ben bile hayret ediyorum çoğu zaman. örneğin; duru büyüdüğünde o’na yetememek korkutuyor beni. iyi bir anne olmak zor. olunca o iyiliğini sürdürmek daha da zor. evlilik hepsinden zorken, mutlu bir yuva nasıl sunacağım duru’ya? evliliğim bir evin içinde sıkışıp kalacak mı hep böyle yoksa bir son mu bulacak?
ben başka biriyim. aklım başka, kalbim başka. yaşadığım hayat çok başka. bir yerlerde bulur muyum kendimi bilmem ama birinde buluyorum bazen. o zaman kolaylaşıyor biraz olsun katlanmak. neyse, ağlamayacağım. bu gözyaşlarını yarın geceye saklıyorum.
ey tanrı! oralardaysan biraz umut ve sabır verir misin?
devamını gör...
3726.
çoğumuz günahlarımızdan arınacak bir yere ihtiyaç duyarken, gerçekleri kusacak insanları hayatımızda barındıramamanın verdiği inançla yaşıyoruz. kimlikli, kimliksiz sürdürdüğümüz çoğu iletişimin içerisinde irili ufaklı kırıklıklar taşımaktan da kendimizi alıkoyamıyoruz. hangi dna nin eseri bu kuyruğunu kesemediğimiz anlamış değilim.
şu an, zamanının değerini farkına varamamış birisi olarak; şu raddeye kadar yazılan şeyleri okumuş kişi bir kaç saniyeni ayırıp durmalısın. yazının akışı belki kendi akışına etki edecek, belki de ne zırvalıyor bu mınkun diyeceksin.
fakat her ne olursa olsun, bu raddeye kadar gelmiş olman, yolların keşiştiğinin belirtisi olsa gerek. hiç bir şey senin hissetiğin kadar özel değil. sen, o deniz suyu ile tatlı suyun karışmadığı eşikteki kişisin. ne tatlı, ne de tuzlu. hayatta bundan ibaret inan. deneyim ettiğin kadarıyla var olup, deneyimlediğin kadarıyla yokluğa karışacaksın.
bunun özgüvenini en azından üzerinde taşımalısın ki, kendine olan saygını yitirmemelisin.
hiç birşey içimizde nüks ettiği kadar etkileyici değil. nice bekleyişlerin verdiği yıllanmalar doğrultusunda istenilen damak tadına erişememenin verdiği bozukluk var üzerimde. sirkeye de böyle ihtiyaç duyulmuş olsa gerek. düşünsene, hatanın sonucunda ulaşılan bir durumun genel geçer bir hal alması gibi değil mi? şarap değilsin, fakat her sofrada yer alıyorsun. oysa ki senin istencin demlenmiş bir şarapken, bozukluğunun verdiği tatsızlıkla başkalarının sofralarını tatlandırıyorsun.
hah! işte tam işte söylemek istediğim bu.
kendinden öte bir şey var ise, oda kendinden öteye bırakamadığındır sevgili yazar. her ne olursa olsun, kendinle kalmanın farkındalığını kazanman dileğiyle. sonuna kadar geldiysen eğer teşekkür ederim. bir başka başlangıçların olması dileğiyle esenkal.
şu an, zamanının değerini farkına varamamış birisi olarak; şu raddeye kadar yazılan şeyleri okumuş kişi bir kaç saniyeni ayırıp durmalısın. yazının akışı belki kendi akışına etki edecek, belki de ne zırvalıyor bu mınkun diyeceksin.
fakat her ne olursa olsun, bu raddeye kadar gelmiş olman, yolların keşiştiğinin belirtisi olsa gerek. hiç bir şey senin hissetiğin kadar özel değil. sen, o deniz suyu ile tatlı suyun karışmadığı eşikteki kişisin. ne tatlı, ne de tuzlu. hayatta bundan ibaret inan. deneyim ettiğin kadarıyla var olup, deneyimlediğin kadarıyla yokluğa karışacaksın.
bunun özgüvenini en azından üzerinde taşımalısın ki, kendine olan saygını yitirmemelisin.
hiç birşey içimizde nüks ettiği kadar etkileyici değil. nice bekleyişlerin verdiği yıllanmalar doğrultusunda istenilen damak tadına erişememenin verdiği bozukluk var üzerimde. sirkeye de böyle ihtiyaç duyulmuş olsa gerek. düşünsene, hatanın sonucunda ulaşılan bir durumun genel geçer bir hal alması gibi değil mi? şarap değilsin, fakat her sofrada yer alıyorsun. oysa ki senin istencin demlenmiş bir şarapken, bozukluğunun verdiği tatsızlıkla başkalarının sofralarını tatlandırıyorsun.
hah! işte tam işte söylemek istediğim bu.
kendinden öte bir şey var ise, oda kendinden öteye bırakamadığındır sevgili yazar. her ne olursa olsun, kendinle kalmanın farkındalığını kazanman dileğiyle. sonuna kadar geldiysen eğer teşekkür ederim. bir başka başlangıçların olması dileğiyle esenkal.
devamını gör...
3727.
en gündelik ve sıradan uğraşlar bile asgari bir dikkat ve zihinsel odak gerektiriyor.
herkes kendi dünyasının telaşesine o denli kendini kaptırmış ki boştan alıp doluya, doludan alıp boşa koymaktan, zihninin içindekileri görüp duymaktan yanı başındaki görüntü ve seslere kayıtsız kalmaya, birçoğumuz gerçekte bulunduğumuz yerlere ve yaptığımız işlere çok uzağız.
bazen saniyeler önce koyduğum yerinden emin olduğum bir anahtarlığı bulmam dakikalarımı alıyor, tamam bakarım ya da halledeceğim deyip kısa vadeli verdiğim taahhütlerimin hemen hepsini unutuyorum. yaktığım bir sigarayı küllüğe bırakırken, bir öncekini henüz yarısına kadar içilmiş halde küllükte buluyorum.
tam da sokaklarda kendi kendine konuşan insanlara alışmışken artık kendi kendine bağıran insanlar görüyorum. artık 5 yılın 10 yılın planları yerine, zar zor yapılabilen ay sonu planları var. maddi sıkışmışlıkların beraberinde gelen sinir stres, en koşulsuz, köklü ya da ailevi ilişkileri bile yıpratıyor.
umarım, birtakım değişimler üzerinden beklenen baharlar, beklendiği gibi aniden ve pat diye gelebilir ama bunlar öyle çok da kısa vadede değişecek ve düzelecek şeylere benzemiyor. yine de değişim adına, yapılabileceğiniz en büyük şey bir kılı kıpırdatmaksa onu da yapmak gerekiyor.
herkes kendi dünyasının telaşesine o denli kendini kaptırmış ki boştan alıp doluya, doludan alıp boşa koymaktan, zihninin içindekileri görüp duymaktan yanı başındaki görüntü ve seslere kayıtsız kalmaya, birçoğumuz gerçekte bulunduğumuz yerlere ve yaptığımız işlere çok uzağız.
bazen saniyeler önce koyduğum yerinden emin olduğum bir anahtarlığı bulmam dakikalarımı alıyor, tamam bakarım ya da halledeceğim deyip kısa vadeli verdiğim taahhütlerimin hemen hepsini unutuyorum. yaktığım bir sigarayı küllüğe bırakırken, bir öncekini henüz yarısına kadar içilmiş halde küllükte buluyorum.
tam da sokaklarda kendi kendine konuşan insanlara alışmışken artık kendi kendine bağıran insanlar görüyorum. artık 5 yılın 10 yılın planları yerine, zar zor yapılabilen ay sonu planları var. maddi sıkışmışlıkların beraberinde gelen sinir stres, en koşulsuz, köklü ya da ailevi ilişkileri bile yıpratıyor.
umarım, birtakım değişimler üzerinden beklenen baharlar, beklendiği gibi aniden ve pat diye gelebilir ama bunlar öyle çok da kısa vadede değişecek ve düzelecek şeylere benzemiyor. yine de değişim adına, yapılabileceğiniz en büyük şey bir kılı kıpırdatmaksa onu da yapmak gerekiyor.
devamını gör...
3728.
aniden kulağımda çalan ince bir şarkıyla, sanki bir hayaletmişim gibi dolaşıyorum geçmişte. dokunamıyorum hiç bir şeye. çaresizlik ve umudun zıtlığında karışan tüm bu renkler, ahşaptan bir çerçevede buluşuyorlar ve ben o hengamede eziliyorum. kıyıdan beş mil uzaktayım. ayaklarım denizle aynı hizada. ayaktayım ve doğrudan karşıya bakıyorum. dağların yamaçlarında serpili yeşillikler ve koylara dalıyorum. boğuluyorum... tepedeki güneş günden güne kavuruyor tenimi. aklım başımda değil bundan eminim. kurduğum cümleler, tanıştığım insanlar, yüzüme gülümseyen ve yüzüne gülümsediğim bu içleri pamukla doldurulmuş mahlukatlar. her biri yalan. ancak ufakta olsa, hala bir umut olduğuna dair kandırırız kendimizi. geceleri uykuya dalmadan önce yaktığımız son sigaraların, hala ciğerimize iyi geldiğine inanırız ve kayboluruz. lakin bu kayboluş ortalığın zifiri karanlık oluşundan değildir. tam aksine günlük güneşliktir etrafımız. fakat biz nereye gideceğimizi bilmeyiz ve nereye gideceğini bilmeyen her kimse, kaybolmuştur.
devamını gör...
3729.
asabım bozuktu, zaman sıkıntısı yaşıyordum. en büyük kupaya kahve ve sütü eklemiş, sıcak suyu dökünce de üzerinde oluşan şekli fotoğraflamıştım. gezegen gibi görünüyordu. odama geldim. odamda pink floyd- marooned 1 saatlik versiyonu çalıyordu. şu an da benzer bir hal var ancak benim halim epey farklı. yine asabım bozuk, zamanım kısıtlı; aynı kupayla içtiğim kahveye aynı şarkı eşlik etmekte; lakin bu seferki gezegen görüntüsünü fotoğraflamak aklıma dahi gelmedi.
devamını gör...
3730.
utanmasam ağlayacağım yine şuraya..
devamını gör...
3731.
öncelikle ağız dolusu bir imdat ve bilumum yardım çığlıkları. bugün de, sanki dün ve önceki diğer tüm günlerde öyle olması yetmemiş gibi sinir krizlerine girdik. çünkü bu toplumla aksi çok mümkün olmuyor. yabancı var mı aranızda? mümkünse alman vatandaşı?
devamını gör...
3732.
merhameti boyundan büyük olan o kalbim, ah bana neler çektirdin…
devamını gör...
3733.
…“bırak o zaman beni!” dedim. bir imdat çağrısından farksızdı bu. sanki avucuna bile isteye bıraktığım şey bir anahtardı. beni açacaktı. dökecekti ne varsa sanki. özgür bırakacaktı. farkında bile değildi oysa. görmüyordu, hiç görmemişti. o görmüyor diye, ben de kapatmıştım gözlerimi. ama katlanamıyorum artık karanlığa. katlanamıyorum körlüğüne! bağırıyorum durmadan. katlanamadığım bütün o yalanlarıma, gizlerime, sırlarıma ve hiç şüphe duymamasına. o eşiği aşamamasına.
uzaklaştı benden bir adım. gözlerime baktı, bir duvara bakar gibi. derdi ben değildim. tek derdi tadımızdı. benim dilimdeki mayhoş tattan haberi yoktu. umursamıyordu, çünkü bilmiyordu. hiçbir zaman bilmemişti. o benimle aynı evrenin yıldızı değildi. o bir misafirdi. ummadığı için bulduğunu yerken hiç acele etmedi. karnı doydu.
baktım arkasından uzun uzun. o giderken, biraz sonra nasıl güçlü olmam gerektiğini düşünüyordum. evet, aklımdaki tek şey buydu. mecburdum güçlü olmaya. zaten bunun için doğurmamış mıydım o küçük kızı? içimdeki histerik kız çocuğunun yerini alsın, güçlü bir kız olsun istememiş miydim?
küçük kız uyandı. role girdim hemen. hiç güçlük çekmedim. güldük beraber. kahkahalar attık. öpücükler koydum saçlarına.
kız tekrar uyudu. izledim bir süre sakin sakin.
parmağım dolabın kapağına sıkıştı, önce bir küfür düştü dudağımdan, sonra yaşlar düştü gözümden. alıştım. bu ani düşüşlere alıştım, bu yüksek tepenin kıyısında durup kahkaha atmaya alıştım.
gözümü açtım. uyuyakalmışım haliyle ağlarken. son 48 saatin 8 saati bile geçmedi uykuda. 28 dakika daha koydum düş torbasına. kalkamadım bir süre.
şimdi küçük kız ortada dolanıyor. ben de ne yemek yapacağımı düşünüyorum. :)
uzaklaştı benden bir adım. gözlerime baktı, bir duvara bakar gibi. derdi ben değildim. tek derdi tadımızdı. benim dilimdeki mayhoş tattan haberi yoktu. umursamıyordu, çünkü bilmiyordu. hiçbir zaman bilmemişti. o benimle aynı evrenin yıldızı değildi. o bir misafirdi. ummadığı için bulduğunu yerken hiç acele etmedi. karnı doydu.
baktım arkasından uzun uzun. o giderken, biraz sonra nasıl güçlü olmam gerektiğini düşünüyordum. evet, aklımdaki tek şey buydu. mecburdum güçlü olmaya. zaten bunun için doğurmamış mıydım o küçük kızı? içimdeki histerik kız çocuğunun yerini alsın, güçlü bir kız olsun istememiş miydim?
küçük kız uyandı. role girdim hemen. hiç güçlük çekmedim. güldük beraber. kahkahalar attık. öpücükler koydum saçlarına.
kız tekrar uyudu. izledim bir süre sakin sakin.
parmağım dolabın kapağına sıkıştı, önce bir küfür düştü dudağımdan, sonra yaşlar düştü gözümden. alıştım. bu ani düşüşlere alıştım, bu yüksek tepenin kıyısında durup kahkaha atmaya alıştım.
gözümü açtım. uyuyakalmışım haliyle ağlarken. son 48 saatin 8 saati bile geçmedi uykuda. 28 dakika daha koydum düş torbasına. kalkamadım bir süre.
şimdi küçük kız ortada dolanıyor. ben de ne yemek yapacağımı düşünüyorum. :)
devamını gör...
3734.
boşanmak için sabır taşının çatlamasını beklemeye gerek var mı diye düşünüyorum son zamanlarda. sevginin bittiği nasıl anlaşılır bitmese bile boşanmak daha iyi olmaz mı gibi. kafada deli sorular.
devamını gör...
3735.
bugün bambaşka bir gün.
ilk defa onu gördüğüm günün ilk yıl dönümü.
iyi ki girmişsin hayatıma. çıkma sakın.
bambaşkasın. hep bambaşka kalacaksın.
değerin bende paha biçilemeyecek derecede çok fazla.
iyi ki.
iyi ki.
iyi ki.
ilk defa onu gördüğüm günün ilk yıl dönümü.
iyi ki girmişsin hayatıma. çıkma sakın.
bambaşkasın. hep bambaşka kalacaksın.
değerin bende paha biçilemeyecek derecede çok fazla.
iyi ki.
iyi ki.
iyi ki.
devamını gör...
3736.
bugün bambaşka bir gün.
ilk defa onu gördüğüm günün ilk yıl dönümü.
iyi ki girmişsin hayatıma. çıkma sakın.
bambaşkasın. hep bambaşka kalacaksın.
değerin bende paha biçilemeyecek derecede çok fazla.
iyi ki.
iyi ki.
iyi ki.
ilk defa onu gördüğüm günün ilk yıl dönümü.
iyi ki girmişsin hayatıma. çıkma sakın.
bambaşkasın. hep bambaşka kalacaksın.
değerin bende paha biçilemeyecek derecede çok fazla.
iyi ki.
iyi ki.
iyi ki.
devamını gör...
3737.
bugün bambaşka bir gün.
ilk defa onu gördüğüm günün ilk yıl dönümü.
iyi ki girmişsin hayatıma. çıkma sakın.
bambaşkasın. hep bambaşka kalacaksın.
değerin bende paha biçilemeyecek derecede çok fazla.
iyi ki.
iyi ki.
iyi ki.
ilk defa onu gördüğüm günün ilk yıl dönümü.
iyi ki girmişsin hayatıma. çıkma sakın.
bambaşkasın. hep bambaşka kalacaksın.
değerin bende paha biçilemeyecek derecede çok fazla.
iyi ki.
iyi ki.
iyi ki.
devamını gör...
3738.
bugün bambaşka bir gün.
ilk defa onu gördüğüm günün ilk yıl dönümü.
iyi ki girmişsin hayatıma. çıkma sakın.
bambaşkasın. hep bambaşka kalacaksın.
değerin bende paha biçilemeyecek derecede çok fazla.
iyi ki.
iyi ki.
iyi ki.
ilk defa onu gördüğüm günün ilk yıl dönümü.
iyi ki girmişsin hayatıma. çıkma sakın.
bambaşkasın. hep bambaşka kalacaksın.
değerin bende paha biçilemeyecek derecede çok fazla.
iyi ki.
iyi ki.
iyi ki.
devamını gör...
3739.
bugün bambaşka bir gün.
ilk defa onu gördüğüm günün ilk yıl dönümü.
iyi ki girmişsin hayatıma. çıkma sakın.
bambaşkasın. hep bambaşka kalacaksın.
değerin bende paha biçilemeyecek derecede çok fazla.
iyi ki.
iyi ki.
iyi ki.
ilk defa onu gördüğüm günün ilk yıl dönümü.
iyi ki girmişsin hayatıma. çıkma sakın.
bambaşkasın. hep bambaşka kalacaksın.
değerin bende paha biçilemeyecek derecede çok fazla.
iyi ki.
iyi ki.
iyi ki.
devamını gör...
3740.
tam karalıycam bir gülme geliyo
devamını gör...
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30
31
32
33
34
35
36
37
38
39
40
41
42
43
44
45
46
47
48
49
50
51
52
53
54
55
56
57
58
59
60
61
62
63
64
65
66
67
68
69
70
71
72
73
74
75
76
77
78
79
80
81
82
83
84
85
86
87
88
89
90
91
92
93
94
95
96
97
98
99
100
101
102
103
104
105
106
107
108
109
110
111
112
113
114
115
116
117
118
119
120
121
122
123
124
125
126
127
128
129
130
131
132
133
134
135
136
137
138
139
140
141
142
143
144
145
146
147
148
149
150
151
152
153
154
155
156
157
158
159
160
161
162
163
164
165
166
167
168
169
170
171
172
173
174
175
176
177
178
179
180
181
182
183
184
185
186
187
188
189
190
191
192
193
194
195
196
197
198
199
200
201
202
203
204
205
206
207
208
209
210
211
212
213
214
215
216
217
218
219
220
221
222
223
224
225
226
227
228
229
230
231
232
233
234
235
236
237
238
239
240
241
242
243
244
245
246
247
248
249
250
251
252
"normal sözlük yazarlarının karalama defteri" ile benzer başlıklar
karalama
2