normal sözlük yazarlarının karalama defteri
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30
31
32
33
34
35
36
37
38
39
40
41
42
43
44
45
46
47
48
49
50
51
52
53
54
55
56
57
58
59
60
61
62
63
64
65
66
67
68
69
70
71
72
73
74
75
76
77
78
79
80
81
82
83
84
85
86
87
88
89
90
91
92
93
94
95
96
97
98
99
100
101
102
103
104
105
106
107
108
109
110
111
112
113
114
115
116
117
118
119
120
121
122
123
124
125
126
127
128
129
130
131
132
133
134
135
136
137
138
139
140
141
142
143
144
145
146
147
148
149
150
151
152
153
154
155
156
157
158
159
160
161
162
163
164
165
166
167
168
169
170
171
172
173
174
175
176
177
178
179
180
181
182
183
184
185
186
187
188
189
190
191
192
193
194
195
196
197
198
199
200
201
202
203
204
205
206
207
208
209
210
211
212
213
214
215
216
217
218
219
220
221
222
223
224
225
226
227
228
229
230
231
232
233
234
235
236
237
238
239
240
241
242
243
244
245
246
247
248
249
250
251
252
başlık "makedonyalı" tarafından 08.11.2020 16:43 tarihinde açılmıştır.
1561.
bugün kendimi, hep defter kitap kontrolü yapan kitap defterin olmayınca da bir ton azar yediğin hocanın, sınav haftasın bittikten sonra yazılı sorunca unuttum demesi gibi hissettim. herkesin küçükken aşık olduğu hoşlandığı ama kendisinden en az 15 yaş büyük olan ya karşı komşusu yada herhangi biri vardır ya benim o eczanedeki gökhan abimdi. hep aynı eczaneye giderdik oradakiler babaannemi ve beni bilirlerdi gökhan abi saçları uzun esmer bir abiydi gözümde de çok yakışıklı gelirdi, bugün aynı eczaneye girdik gökhan abinin orda olduğunu biliyordum çünkü bu konudan babaannemin haberi vardı ve konuşmuşlar gökhan abi ile gülüşmüşler çocukluk işte, evliymiş kendisi * bugün de annemle, annemin ilaçlarını almaya girdik gökhan abi ilk başta tanıyamadı sisteme girince soyadından tutturdu aa işte hoş geldiniz hypnos'da gözümüzün önünde büyüdü falan ben onun 4 yaşından beri biliyorum küçücüktü diye konuşurken bende sizi biliyorum iyisinizdir inşallah diye karşılık verdim konuştuk biraz utansam ve içimde bir burukluk olsa da konuşmak içimdeki küçük kızın mutlu olması da istemsiz sırıtmama neden olmadı değil.
devamını gör...
1562.
her ne zaman pencereyi açsam diyordu; oksijensiz kalmak tehlikesiyle beyinsizliğe maruz kalma tehlikesi arasında kalıyorum ve hangisinin zararlı olduğuna kesinkes kanaat getiremedim. gerçekten de beyinsizce konuşan basit insanların basit sözleri kadar insanı yıpratan bir şey yok; diğer yandan oksijen yetersizliği de gerçekten iyi hissetirmiyor. pencereyi açıp salak insanların boş muhabbetleri ve kahkahalarına kendimi maruz bırakmalı mıyım yoksa yeterince oksijen almamayı tercih ederek günü devam mı ettirmeliyim diye düşünürüm ve her zaman oksijensizliği tercih ederim, diyordu.
devamını gör...
1563.
insan bilmeden, bilmediği birisine mevsimler biriktirirmiş içinde,
başka nasıl açıklanır ki normalde durgun bir insanken sen,
o dünyanın bütün renklerini senin gördüğün gibi görsün diye ona anlatma çabanı...
"mavi bir gökyüzü" demiyorsun mesela, "muhteşem" diyorsun, "bak bulutlar ne güzel!"
ya da sonbahar o kadar da hüzünlü gelmiyor, dökülen yapraklar güzel bir fotoğrafın aksesuarı oluveriyor bir anda.
hatta çocuksu bir sevinç kaplıyor içini, o yapraklara basıyorsun onunla yürürken belki.
yani sen de ona doğuyorsun, batıyorsun, yağıyorsun ve esiyorsun...
sadece ona!
sadece onun yaptıkları önemli oluyor gözünde,
sadece onun ağzından seninle ilgili çıkan kelimeler...
sadece onun nasıl olduğu ilgilendiriyor seni; hasta mı, üşümüş mü, keyfi yerinde mi yoksa münasebetsizin birisi canını mı sıktı?
eve gidebildi mi? yolda fena bir şey oldu mu acaba diye kendinden önce onu düşünüyorsun, gereksiz evhamlar yapıyorsun.
deli bir merak ile hani çocuklar her şeyi öğrenmek ister ya onu bilmek istiyorsun...
turgut uyar "o çiçek açmamışsa mevsimi sen değilsindir. " diyor ya hani çok haklı!
ve cahit zarifoğlu ne güzel söylüyor; "onca sevgiye rağmen kalbi filizlenmemişse, toprağı sen değilsindir."
çok kısa iki benzer söz ama özettir bunlar lafın gediğine konduğu, üstüne başka söz gerektirmeyen ve de canını yakan muhatabının...
bazen olamıyorsunuz çünkü! bazen olamazsınız.
olamadığınızı bildiniz mi sessiz sessiz gidiniz efendim. herkes için en doğrusudur...
vazgeçtim... *
başka nasıl açıklanır ki normalde durgun bir insanken sen,
o dünyanın bütün renklerini senin gördüğün gibi görsün diye ona anlatma çabanı...
"mavi bir gökyüzü" demiyorsun mesela, "muhteşem" diyorsun, "bak bulutlar ne güzel!"
ya da sonbahar o kadar da hüzünlü gelmiyor, dökülen yapraklar güzel bir fotoğrafın aksesuarı oluveriyor bir anda.
hatta çocuksu bir sevinç kaplıyor içini, o yapraklara basıyorsun onunla yürürken belki.
yani sen de ona doğuyorsun, batıyorsun, yağıyorsun ve esiyorsun...
sadece ona!
sadece onun yaptıkları önemli oluyor gözünde,
sadece onun ağzından seninle ilgili çıkan kelimeler...
sadece onun nasıl olduğu ilgilendiriyor seni; hasta mı, üşümüş mü, keyfi yerinde mi yoksa münasebetsizin birisi canını mı sıktı?
eve gidebildi mi? yolda fena bir şey oldu mu acaba diye kendinden önce onu düşünüyorsun, gereksiz evhamlar yapıyorsun.
deli bir merak ile hani çocuklar her şeyi öğrenmek ister ya onu bilmek istiyorsun...
turgut uyar "o çiçek açmamışsa mevsimi sen değilsindir. " diyor ya hani çok haklı!
ve cahit zarifoğlu ne güzel söylüyor; "onca sevgiye rağmen kalbi filizlenmemişse, toprağı sen değilsindir."
çok kısa iki benzer söz ama özettir bunlar lafın gediğine konduğu, üstüne başka söz gerektirmeyen ve de canını yakan muhatabının...
bazen olamıyorsunuz çünkü! bazen olamazsınız.
olamadığınızı bildiniz mi sessiz sessiz gidiniz efendim. herkes için en doğrusudur...
vazgeçtim... *
devamını gör...
1564.
ve ben yine yollardayım. yollar, iyi ki var... bir çanta, üç-beş parça kıyafet ve önüme gelen ilk otobüs; ısparta.
eğirdir gölü ve çevre yerleşimini yol üstünde bir kaç kere görmüştüm. şimdi, kendimi dağıtıp, toplamak için oraya gidiyorum. yollar iyi ki var. ne derler bilirsiniz "yolcudur abbas". kendimle bir ufak meselem var, çözüp geleceğim.
eğirdir gölü ve çevre yerleşimini yol üstünde bir kaç kere görmüştüm. şimdi, kendimi dağıtıp, toplamak için oraya gidiyorum. yollar iyi ki var. ne derler bilirsiniz "yolcudur abbas". kendimle bir ufak meselem var, çözüp geleceğim.
devamını gör...
1565.
bugün bir sezon finali niteliğindeydi hayatım. bazı defterler kapandı, kendi içimde hesaplarımı verdim, sezarların hakları teslim edildi enfes müzkler eşliğinde. tüm bunları roadtrip yaparken gerçekleştirdim. ölüm korkusunu yeniden yaşadım. oralardan dönüpte bu hayatın hakkını veremezsem büyük yazıklar olur. işbu sebeple özüme dönmenin vakti geldi. önce bi en dibe batayımda, kalkacağımı biliyorum nasılsa rahatlığı vardı hep. bunu değiştirebilir miyim bilmiyorum. emin olduğum bir şey varsa artık kalkma zamanı.
yeni sezon başlasın!
yeni sezon başlasın!
devamını gör...
1566.
kopamayan, takıntılı, bağlanma sorunu olan bir insanım sanırım. bunu neye dayanarak söylüyorum tam emin değilim. belki içimdeki mükemmeliyetçilik duygusu belki de kaybetmeyi sindirememe… kaybetmek derken; bu akşam işten çıkınca beni eve hızlıca ulaştıracak aracı yakalamak için koştururken her günkü ritüelim gereği anneme ben çıktım bilgisini verdim. sanki neden veriyorsam? neden mi veriyorsun? bu dünyada seni önemseyen insanlar listesinin başında annen yazıyor kızım… öyle şeyler deme, saçmalama…
bu bilgi haricinde işle alakalı kısa bir iletişim daha oldu. bu konuşmaları telefonla yaparken elbette kulaklık kullandım. elim kolum zaten dolu. telefonu kulağıma dayamam için ekstra bi kol daha gerekiyor. sonrasında ne oldu hatırlamıyorum. eve geldim kulaklık yok. arama çalışmalarım minibüsten indikten sonra başladı. ne yaşarsam yaşayayım geriye dönüp karanlık noktalara ışık tutmayı çok severim. yine aynısını yapmaya çalıştım. bu sefer ışığın gücü kalmamış, pili bilmiş, tozlanmış. halbuki yarım saat öncesi.
eve geldim anneme ve abime durumu anlattım. her ikisinin tepkisi aynı: “ ammaaaaannn üzülme güzelim, yenisini alırız.” ben yenisini istemiyorum ki. hem yeni “bazen” güzel gelmiyor. hele ki kaybettiğim bir şey söz konusu olunca. kendime kızıyorum. kendimi cezalandırıyorum. kendimle alıp veremediğim ne bilmiyorum. eşyalara, insanlara, anlamlara * anlam yüklemek beni çok yoruyor artık. bir şeylerin ters gitmesinden yoruldum. zihnimin bu kadar dağınık ve karışım olmasından yoruldum. yapmam gerekenleri unutmaktan yoruldum. kendimden yoruldum.
son olarak; kaybetmeyi sevmediğimi hissetmekten yoruldum…
bu arada beni eve hızlıca ulaştıracak araca da yetişemedim. ama içimdeki koşturma ve telaş duygusu her daim var. geç kalmış olmak beni alabora ediyor. yine de geç kalıyorum; bazen otobüse, bazen hayata, en çok bir insana…
bu bilgi haricinde işle alakalı kısa bir iletişim daha oldu. bu konuşmaları telefonla yaparken elbette kulaklık kullandım. elim kolum zaten dolu. telefonu kulağıma dayamam için ekstra bi kol daha gerekiyor. sonrasında ne oldu hatırlamıyorum. eve geldim kulaklık yok. arama çalışmalarım minibüsten indikten sonra başladı. ne yaşarsam yaşayayım geriye dönüp karanlık noktalara ışık tutmayı çok severim. yine aynısını yapmaya çalıştım. bu sefer ışığın gücü kalmamış, pili bilmiş, tozlanmış. halbuki yarım saat öncesi.
eve geldim anneme ve abime durumu anlattım. her ikisinin tepkisi aynı: “ ammaaaaannn üzülme güzelim, yenisini alırız.” ben yenisini istemiyorum ki. hem yeni “bazen” güzel gelmiyor. hele ki kaybettiğim bir şey söz konusu olunca. kendime kızıyorum. kendimi cezalandırıyorum. kendimle alıp veremediğim ne bilmiyorum. eşyalara, insanlara, anlamlara * anlam yüklemek beni çok yoruyor artık. bir şeylerin ters gitmesinden yoruldum. zihnimin bu kadar dağınık ve karışım olmasından yoruldum. yapmam gerekenleri unutmaktan yoruldum. kendimden yoruldum.
son olarak; kaybetmeyi sevmediğimi hissetmekten yoruldum…
bu arada beni eve hızlıca ulaştıracak araca da yetişemedim. ama içimdeki koşturma ve telaş duygusu her daim var. geç kalmış olmak beni alabora ediyor. yine de geç kalıyorum; bazen otobüse, bazen hayata, en çok bir insana…
devamını gör...
1567.
bilinçsizce dökülüyor sözcükler parmak uçlarından. tek tek intihar ediyor düşlerim, her kalem tutuşumda. ne bir gözyaşı dökülüyor ne de yas tutuluyor ardımdan. derin, sonsuz bir karanlık yerleşiyor ruhuma..
devamını gör...
1568.
bir ben var ki;
hayatın kıyısında,
cehennemin kapısında,
ateşin satışında,
ölümü bekliyor,
ömrünün yarısında,
bir sen var ki;
sessiz cigligimda,
ecel gibi sağımda,
bir bıçak gibi canımda,
zehir gibi kanımda...
bir sen var ki imkansız,
ne yanımda,
ne de yarinimda.
hayatın kıyısında,
cehennemin kapısında,
ateşin satışında,
ölümü bekliyor,
ömrünün yarısında,
bir sen var ki;
sessiz cigligimda,
ecel gibi sağımda,
bir bıçak gibi canımda,
zehir gibi kanımda...
bir sen var ki imkansız,
ne yanımda,
ne de yarinimda.
devamını gör...
1569.
özlemedim de çok göresim geldi seni, sevdiceğim.
devamını gör...
1570.
siz hiç içiniz kan revan içindeyken gülümsemek zorunda kaldınız mı?
haykırarak bağırmak isterken sözünüzü yutkunarak yuttunuz mu?
ben bugün bunu yaşadım bilmem kaçıncı kez.
üzülemiyorum bile artık, ne mutluluk ne üzüntü ikisi de yok ben de. bu hale nasıl geldim ben de bilmiyorum, bildiğim tek şey yoruldum sözlük.
beklemekten, umut etmekten her şeyden.
keşke beni bu kadar güçlü yaratmasaydın rabbim diyorum bazen.
hani dağına göre kar verirmiş derler ya belki öyledir.
ama dağın dili yok belki dile gelse benden çok daha fazlasını dillendirecek, benim dilim var ama sadece yoruldum demeye dönüyor.
haykırarak bağırmak isterken sözünüzü yutkunarak yuttunuz mu?
ben bugün bunu yaşadım bilmem kaçıncı kez.
üzülemiyorum bile artık, ne mutluluk ne üzüntü ikisi de yok ben de. bu hale nasıl geldim ben de bilmiyorum, bildiğim tek şey yoruldum sözlük.
beklemekten, umut etmekten her şeyden.
keşke beni bu kadar güçlü yaratmasaydın rabbim diyorum bazen.
hani dağına göre kar verirmiş derler ya belki öyledir.
ama dağın dili yok belki dile gelse benden çok daha fazlasını dillendirecek, benim dilim var ama sadece yoruldum demeye dönüyor.
devamını gör...
1571.
mutluluk nerede anne? nereye koyduysan oradadır deme sakın, nereye koyduğumu bilmiyorum anne.
mutlu nasıl olunur anne? ölmeden önce mutlu olabilecek miyim anne? insanları kafaya takmamayı neden öğretmedin bana anne?
mutlu nasıl olunur anne? ölmeden önce mutlu olabilecek miyim anne? insanları kafaya takmamayı neden öğretmedin bana anne?
devamını gör...
1572.
ey ahali ne olacak bu ülkenin hali.
devamını gör...
1573.
neyi istesek olmamaya yemin etmiş gibi sanki.
devamını gör...
1574.
öldür beni
tam da şu an
ellerim ellerinde
başım omuzunda
kokun burnumdayken
hem ellerinden
hem de yamacında olsun
son nefesimi verişim
başım gömülsün boynuna
ellerim ellerinden kayarken
sımsıkı tut ellerimi
son kez
küçük bir kelebeğin
hayatına girip çıkışı gibi
güzel ama acı bir gülümseme kaplasın
yıllar çizgili yüzünde...
tam da şu an
ellerim ellerinde
başım omuzunda
kokun burnumdayken
hem ellerinden
hem de yamacında olsun
son nefesimi verişim
başım gömülsün boynuna
ellerim ellerinden kayarken
sımsıkı tut ellerimi
son kez
küçük bir kelebeğin
hayatına girip çıkışı gibi
güzel ama acı bir gülümseme kaplasın
yıllar çizgili yüzünde...

devamını gör...
1575.
günler geçiyor da ben kenarından izliyormuşum gibi. her şeymişim de bir yandan hiçbir şeymişim gibi. nedenini bir türlü bulamadığım bir sıkıntı var uzun bir süredir. tam kaburgalarımın ortasında ,yerini de biliyorum ama nedenini bilmiyorum. görünürde iyiyim de , gerçekte nasılım bilmiyorum. kimseyi huzursuz etmemek adına gülümsüyorum sürekli; ama derinde, kıyıda beni rahatsız eden ulaşamadığım bir nokta var. sanki ona dokunsam her şey iyi olacak ama ne yaparsam yapayım, ulaşamıyorum.
gündelik rutinlerin arasındayım. ne istediğimi de tam bilemiyorum. kendime her gün, ertesi gün unutacağım sözler veriyorum. kendimle sorunum nedir bilmiyorum. ama bulmak için çabalıyorum.
gündelik rutinlerin arasındayım. ne istediğimi de tam bilemiyorum. kendime her gün, ertesi gün unutacağım sözler veriyorum. kendimle sorunum nedir bilmiyorum. ama bulmak için çabalıyorum.
devamını gör...
1576.
herkesin içinde aynı umut
bir gün düzelecek
bir gün rahat nefes alacağız
bir gün
bir kış günü
kapkaranlık gecede
ıssız caddede yürüyen adamı
mutlu hayal edeceğiz
daha değil ama
dedim ya bir gün diye
bir gün her şey yoluna girecek
doksan artıda gol olmuş da
finale çıkmış gibi
finalde kaybedeceğiz belki
ama üzülmeyeceğiz
peki ya o bir gün
hiç gelmezse
işte bunu kafandan at
biraz mutluluk mu istiyorum
bilemiyorum
bir nefes kadar yakın
bir ufuk kadar uzak...
bir gün düzelecek
bir gün rahat nefes alacağız
bir gün
bir kış günü
kapkaranlık gecede
ıssız caddede yürüyen adamı
mutlu hayal edeceğiz
daha değil ama
dedim ya bir gün diye
bir gün her şey yoluna girecek
doksan artıda gol olmuş da
finale çıkmış gibi
finalde kaybedeceğiz belki
ama üzülmeyeceğiz
peki ya o bir gün
hiç gelmezse
işte bunu kafandan at
biraz mutluluk mu istiyorum
bilemiyorum
bir nefes kadar yakın
bir ufuk kadar uzak...
devamını gör...
1577.
hazin mesafe veya yabancı
günlerdir evdeydim, yalnızdım, kombiyi kapattım, ışıkları da. zaman yavaşladı, geçmez oldu zaman. düşündükçe zamanı durduğumu hissettim. sonra koltuğun artık kulağıma fonetik gelen gıcırtısı eşliğinde sandalyeme oturdum ve yazmak istedim. ancak bütün girişimlerimin sonu hazin bitti. neden sonra kalktım ve aynada kendime baktım, ifadelerim silik geldi gözüme. yüzümü şekilden şekle sokmaya çalıştım, zorlama oldu. tuhaf durdu. duyarsızlaşmışım. bunun farkındaydım ama aynada uzun uzadıya kendimi seyrettiğimde derinden bir acı duydum. yüzleşmeye hazır değilmişim demek. gözlerim her nereye baksa derin bir boşluğu temaşa ediyormuşçasına ifadesiz bakıyordu, uzun uzadıya seyrettiğim boşluk nihayet beni seyretmeye başlamış diye düşündüm. başımı yataktan kaldırmak ve evi terk etmek için güçlü bir motivasyon ararken zorlanarak da olsa mantomu giydim ve sebepsiz yere dışarı çıktım. yağmur belli belirsiz çiseliyordu ve güzel,yumuşak bir soğuk vardı dışarıda. çıkar çıkmaz ilk duyduğum ses bir motor sesi ve esnaf çığlığı oldu. aşırı derece rahatsız edici bu seslere maalesef henüz duyarsızlaşamamıştım. bu tür yüksek ve rahatsız edici sesleri duyduktan sonra her zaman bir süre seslerden sonra gelen sessizliği dinler, gözlerimi kapatır ve derin nefesler alırım. böylece o gürültü kirliliğini kafamdan siler yoluma daha sakin ve huzurlu devam edeceğimi düşünürüm. tüm bu süreç bana yaklaşık 1 dakikaya mal olur, bu yüzden de zamanımı çalan böylesi absürt/küçük tersliklerden hep nefret etmişimdir. bu ritüeli bitirdikten sonra yürümeye başladım. başlarda amaçsız olarak dışarı çıktığımı zannederken, bir berber görünce neden dışarı çıkma ihtiyacı duyduğumu hatırladım. siyah, bazılarının derilerinin yavaştan soyulmaya başladığı, duvardaki sıvaları muhtemelen rutubetten dökülmeye başlamış mütevazı bir dükkandı. içeri girdim. berber öne doğru çıkmış göbeği, dar omuzları ve geniş alnıyla adeta bir çizgi roman karakterini anımsatıyordu. renkli gözleri canlı bakıyordu, yüzü kilosuna göre etsiz ve çöküktü, elmacık kemikleri çıkmış, yanakları hafif içe doğru büzülmüştü. gözlerindeki ışıkla yüzündeki çökmüş ifadenin oluşturduğu tezat dikkat çekiciydi, öyle ki yüzüne maske taktığında sadece canlı bakan gözleri göründüğünden 15 yaş daha gençleşmişti. bu tuhaf adam selam faslından hemen sonra elinde makasla hiçbir tıraşa dahi başlamadan bana politik bir vaaz vermeye başladı. pek konuşacak kimsesi yok heralde diye düşünerek acımayla karışık bir anlayışla ve zoraki bir gülümsemeyle dinlediğim bu tuhaf adam bir süre sonra elindeki makası bırakmış ve ortamda yarattığı hayali düşmanlarıyla kavga edercesine bağırmaya başlamıştı. sürekli kendisi konuşuyor, konuştukça düşmanlaştırdıklarını hatırlıyor ve hırslanıyor, hırslandıkça bağırıyordu. zamanla yüzümdeki sahte gülümseme, içimdeki acıma ve hoşgörü duygusuyla birlikte yok oldu. yüzüme adeta yalvarır bir ifade takındım. nolur sus ve işini bitir ricasını susarak söylemeye çabaladım. ancak yukarıda da bahsetmiştim, ifadesiz bir suratım var benim artık. içimde öldürdüğüm ideal ve değerlerin bir yan etkisi olsa gerek. zamanında hayata ve insana dair düşünüp yapmaya çalıştıklarımı bugün böylesi –pişmanlıklardan da azade olarak- büyük ve radikal bir kayıtsızlıkla karşılıyor oluşum duygulanım gücümü öldürdüğü gibi yüzümdeki bütün ifadeleri de beraberinde mezara gömdü. bundan dolayı ifadesiz surattan pek bir şey anlamadığı için onu suçlamıyorum. ama şuna eminim, onu dinlemek istemediğimi anlasa dahi sözlerini bitirmek adına bir an bile tereddüt etmeyecek biriydi o. hiçbir zaman aslını bilemeyeceği, yüzeysel söylemleri propaganda için kullanmakta bir an bile tereddüt etmiyordu. ayrıca küçük bir hesapla ve bazen kendisini, söylediklerini umursadığım sanısıyla benden gelecek olası bir itirazı defetmek için yaşına sürekli vurgu yaparak söylemlerini güçlendirdiğini zannediyordu. başta benim kendisini ve bu hamasi/tuhaf düşüncelerini onlara itiraz edecek kadar umursadığım konusunda yanılıyordu. ayrıca geçmişi şimdinin kodlarıyla yargıladığının bilincinde değildi. söylemlerine dayanak yaptığı sloganların “araştırmalarından” süzdüğü veriler olduğunu söyleyerek yalanı da işin içine katmıştı. araştırdım diyerek söze başladığı bütün konularda toplumsal sağduyunun her zamanki gibi hakikatin karşısında olarak üzerinde ittifak ettiği yalan/yanlış bilgileri tekrarlıyordu. bir an içimde bütün varsayımlarında ve benim kendisi karşısındaki konumum hakkında yanılan bu adama karşı yoğun bir acıma duygusu belirdi. o denli kendinden/hayatın gerçeklerinden/içinde bulunduğu toplumsal ve bireysel durumdan uzaktı ki, hiçbir dahlim olmadan monolog şeklinde inatla sürdürdüğü konuşmasında bir şekilde varsaydığı hayali düşmanlarla/imajlarla kavga ediyordu. karşısında somut olarak bir düşman olmamasının ona bahşettiği nimetlerden de faydalanmayı ihmal etmiyordu tabi. örneğin düşmanlarına önceden cevabını hazırladığı şeyleri istediği şekilde söyletiyor ve onları hazır paket cevaplarıyla alt ediyordu. her zafer sonrası da onu onaylamam için gözlerimin içine bakıyor, herhangi bir onay alamadığı zamanlarda şansını “doğru muyum?” diye sorarak deniyordu. bu bakışlarına ve sorularına tepkisiz kalmayı başarmıştım. söylediklerine onay alamadıkça meseleyi uzatma ihtiyacı duyuyor gibiydi. aslında bir bilgin gibi beni aydınlatmaya çalışan bu adam, bir anda benden onay almaya çalışan birine dönüşmüştü. ilişkinin bu denli ani bir şekilde tam tersine döndüğünü fark ettikten sonra gülümsedim. yeri olmadığı halde ufak bir kahakaha attım. ironileri severim. sonra bu gülümsemeden sebep olacak bir ara, vaktin var değil mi gibi bir şey söyledi ancak hiçbir cevap aralığı ve hakkı vermeden sözüne devam etti. belki de şu an ben bunu uyduruyorum. çünkü o sırada böyle bir soru sormasını ne denli çok istediğimi hatırlıyorum. bu soru üzerine uygun cevap vererek elindeki makası kullanmaya başlamasını sağlayabileceğimi düşünmüştüm. ancak o konuşmaya tüm hızıyla devam ediyordu. kendisinin parada gözü olmadığından ve yatağa başını rahat koyduğundan bahislerle süsleyerek anlatmaya başladığı hayat hikayesi, politik bir takım değerlere olan aidiyetinden duyduğu gurur, düşüncelerindeki tutarsız ve sebepsiz onca ön yargıyla bu adam bizim içimizde yürüyen bir tabut gibi yaşıyordu. tıraşı bitirdikten sonra alelacele parasını verdim, çıkarken yine bekleriz demeyi ihmal etmedi. bir daha hiç gitmeyeceğim halde beni maruz bıraktığı onca propaganda sonrasında “kesin gelicem” diyerek onu ilerde hayalkırıklığına uğratıp intikam almayı düşündüm, ancak yıldırım hızıyla gelip geçen çocukça düşünce sonrası kendimi aptal gibi hissetmiştim. cevap vermeden dükkanı terk ettim. derin bir nefes aldım, gözlerimi kapadım. yaklaşık 1 dakika sonra arkamda bıraktığım hafif salaş dükkanın içindeki tuhaf adamla hayatımın kesiştiği bu küçük zaman diliminde kafama hücum eden düşüncelerin tümünden kurtuldum. kendisiyle bir daha karşılaşmayacak olmak bir an tuhaf hissettirdi. hayatlarımızın çoğu böylesi küçük ve bir daha gerçekleşmeyecek rastlantılardan oluşuyor aslında. burada büyük bir trajedi olduğu kadar büyük bir komedi de gizli. her neyse, kendisiyle karşılaşmayacağım halde benimle böylesi bir konuşmaya girişen bu tuhaf adam imgelemimde “hasta bir toplumun hasta ve bir o kadar acınası üyesi” olarak yaşayacak.
saygılar.
günlerdir evdeydim, yalnızdım, kombiyi kapattım, ışıkları da. zaman yavaşladı, geçmez oldu zaman. düşündükçe zamanı durduğumu hissettim. sonra koltuğun artık kulağıma fonetik gelen gıcırtısı eşliğinde sandalyeme oturdum ve yazmak istedim. ancak bütün girişimlerimin sonu hazin bitti. neden sonra kalktım ve aynada kendime baktım, ifadelerim silik geldi gözüme. yüzümü şekilden şekle sokmaya çalıştım, zorlama oldu. tuhaf durdu. duyarsızlaşmışım. bunun farkındaydım ama aynada uzun uzadıya kendimi seyrettiğimde derinden bir acı duydum. yüzleşmeye hazır değilmişim demek. gözlerim her nereye baksa derin bir boşluğu temaşa ediyormuşçasına ifadesiz bakıyordu, uzun uzadıya seyrettiğim boşluk nihayet beni seyretmeye başlamış diye düşündüm. başımı yataktan kaldırmak ve evi terk etmek için güçlü bir motivasyon ararken zorlanarak da olsa mantomu giydim ve sebepsiz yere dışarı çıktım. yağmur belli belirsiz çiseliyordu ve güzel,yumuşak bir soğuk vardı dışarıda. çıkar çıkmaz ilk duyduğum ses bir motor sesi ve esnaf çığlığı oldu. aşırı derece rahatsız edici bu seslere maalesef henüz duyarsızlaşamamıştım. bu tür yüksek ve rahatsız edici sesleri duyduktan sonra her zaman bir süre seslerden sonra gelen sessizliği dinler, gözlerimi kapatır ve derin nefesler alırım. böylece o gürültü kirliliğini kafamdan siler yoluma daha sakin ve huzurlu devam edeceğimi düşünürüm. tüm bu süreç bana yaklaşık 1 dakikaya mal olur, bu yüzden de zamanımı çalan böylesi absürt/küçük tersliklerden hep nefret etmişimdir. bu ritüeli bitirdikten sonra yürümeye başladım. başlarda amaçsız olarak dışarı çıktığımı zannederken, bir berber görünce neden dışarı çıkma ihtiyacı duyduğumu hatırladım. siyah, bazılarının derilerinin yavaştan soyulmaya başladığı, duvardaki sıvaları muhtemelen rutubetten dökülmeye başlamış mütevazı bir dükkandı. içeri girdim. berber öne doğru çıkmış göbeği, dar omuzları ve geniş alnıyla adeta bir çizgi roman karakterini anımsatıyordu. renkli gözleri canlı bakıyordu, yüzü kilosuna göre etsiz ve çöküktü, elmacık kemikleri çıkmış, yanakları hafif içe doğru büzülmüştü. gözlerindeki ışıkla yüzündeki çökmüş ifadenin oluşturduğu tezat dikkat çekiciydi, öyle ki yüzüne maske taktığında sadece canlı bakan gözleri göründüğünden 15 yaş daha gençleşmişti. bu tuhaf adam selam faslından hemen sonra elinde makasla hiçbir tıraşa dahi başlamadan bana politik bir vaaz vermeye başladı. pek konuşacak kimsesi yok heralde diye düşünerek acımayla karışık bir anlayışla ve zoraki bir gülümsemeyle dinlediğim bu tuhaf adam bir süre sonra elindeki makası bırakmış ve ortamda yarattığı hayali düşmanlarıyla kavga edercesine bağırmaya başlamıştı. sürekli kendisi konuşuyor, konuştukça düşmanlaştırdıklarını hatırlıyor ve hırslanıyor, hırslandıkça bağırıyordu. zamanla yüzümdeki sahte gülümseme, içimdeki acıma ve hoşgörü duygusuyla birlikte yok oldu. yüzüme adeta yalvarır bir ifade takındım. nolur sus ve işini bitir ricasını susarak söylemeye çabaladım. ancak yukarıda da bahsetmiştim, ifadesiz bir suratım var benim artık. içimde öldürdüğüm ideal ve değerlerin bir yan etkisi olsa gerek. zamanında hayata ve insana dair düşünüp yapmaya çalıştıklarımı bugün böylesi –pişmanlıklardan da azade olarak- büyük ve radikal bir kayıtsızlıkla karşılıyor oluşum duygulanım gücümü öldürdüğü gibi yüzümdeki bütün ifadeleri de beraberinde mezara gömdü. bundan dolayı ifadesiz surattan pek bir şey anlamadığı için onu suçlamıyorum. ama şuna eminim, onu dinlemek istemediğimi anlasa dahi sözlerini bitirmek adına bir an bile tereddüt etmeyecek biriydi o. hiçbir zaman aslını bilemeyeceği, yüzeysel söylemleri propaganda için kullanmakta bir an bile tereddüt etmiyordu. ayrıca küçük bir hesapla ve bazen kendisini, söylediklerini umursadığım sanısıyla benden gelecek olası bir itirazı defetmek için yaşına sürekli vurgu yaparak söylemlerini güçlendirdiğini zannediyordu. başta benim kendisini ve bu hamasi/tuhaf düşüncelerini onlara itiraz edecek kadar umursadığım konusunda yanılıyordu. ayrıca geçmişi şimdinin kodlarıyla yargıladığının bilincinde değildi. söylemlerine dayanak yaptığı sloganların “araştırmalarından” süzdüğü veriler olduğunu söyleyerek yalanı da işin içine katmıştı. araştırdım diyerek söze başladığı bütün konularda toplumsal sağduyunun her zamanki gibi hakikatin karşısında olarak üzerinde ittifak ettiği yalan/yanlış bilgileri tekrarlıyordu. bir an içimde bütün varsayımlarında ve benim kendisi karşısındaki konumum hakkında yanılan bu adama karşı yoğun bir acıma duygusu belirdi. o denli kendinden/hayatın gerçeklerinden/içinde bulunduğu toplumsal ve bireysel durumdan uzaktı ki, hiçbir dahlim olmadan monolog şeklinde inatla sürdürdüğü konuşmasında bir şekilde varsaydığı hayali düşmanlarla/imajlarla kavga ediyordu. karşısında somut olarak bir düşman olmamasının ona bahşettiği nimetlerden de faydalanmayı ihmal etmiyordu tabi. örneğin düşmanlarına önceden cevabını hazırladığı şeyleri istediği şekilde söyletiyor ve onları hazır paket cevaplarıyla alt ediyordu. her zafer sonrası da onu onaylamam için gözlerimin içine bakıyor, herhangi bir onay alamadığı zamanlarda şansını “doğru muyum?” diye sorarak deniyordu. bu bakışlarına ve sorularına tepkisiz kalmayı başarmıştım. söylediklerine onay alamadıkça meseleyi uzatma ihtiyacı duyuyor gibiydi. aslında bir bilgin gibi beni aydınlatmaya çalışan bu adam, bir anda benden onay almaya çalışan birine dönüşmüştü. ilişkinin bu denli ani bir şekilde tam tersine döndüğünü fark ettikten sonra gülümsedim. yeri olmadığı halde ufak bir kahakaha attım. ironileri severim. sonra bu gülümsemeden sebep olacak bir ara, vaktin var değil mi gibi bir şey söyledi ancak hiçbir cevap aralığı ve hakkı vermeden sözüne devam etti. belki de şu an ben bunu uyduruyorum. çünkü o sırada böyle bir soru sormasını ne denli çok istediğimi hatırlıyorum. bu soru üzerine uygun cevap vererek elindeki makası kullanmaya başlamasını sağlayabileceğimi düşünmüştüm. ancak o konuşmaya tüm hızıyla devam ediyordu. kendisinin parada gözü olmadığından ve yatağa başını rahat koyduğundan bahislerle süsleyerek anlatmaya başladığı hayat hikayesi, politik bir takım değerlere olan aidiyetinden duyduğu gurur, düşüncelerindeki tutarsız ve sebepsiz onca ön yargıyla bu adam bizim içimizde yürüyen bir tabut gibi yaşıyordu. tıraşı bitirdikten sonra alelacele parasını verdim, çıkarken yine bekleriz demeyi ihmal etmedi. bir daha hiç gitmeyeceğim halde beni maruz bıraktığı onca propaganda sonrasında “kesin gelicem” diyerek onu ilerde hayalkırıklığına uğratıp intikam almayı düşündüm, ancak yıldırım hızıyla gelip geçen çocukça düşünce sonrası kendimi aptal gibi hissetmiştim. cevap vermeden dükkanı terk ettim. derin bir nefes aldım, gözlerimi kapadım. yaklaşık 1 dakika sonra arkamda bıraktığım hafif salaş dükkanın içindeki tuhaf adamla hayatımın kesiştiği bu küçük zaman diliminde kafama hücum eden düşüncelerin tümünden kurtuldum. kendisiyle bir daha karşılaşmayacak olmak bir an tuhaf hissettirdi. hayatlarımızın çoğu böylesi küçük ve bir daha gerçekleşmeyecek rastlantılardan oluşuyor aslında. burada büyük bir trajedi olduğu kadar büyük bir komedi de gizli. her neyse, kendisiyle karşılaşmayacağım halde benimle böylesi bir konuşmaya girişen bu tuhaf adam imgelemimde “hasta bir toplumun hasta ve bir o kadar acınası üyesi” olarak yaşayacak.
saygılar.
devamını gör...
1578.
kaybolma korkusu zamanla damarlarıma yayıldı. kalabalıkta kaybolmak, gideceğim yeri karıştırmak kadar basit bir olay değildi bu. kendimi kaybediyor gibiydim. tanıyamadım, kıyafetlerimden tırnaklarıma kadar farklı biriydim, sesim benden çıkmıyordu, kalbim vücudumun dışında atıyordu o an. sevmediğim renklerde onlarca kalemim vardı, sevmediğim kupalardan kahve içmiştim, sevmediğim erkeklerin elini tutup, sıkıcı romanlar okumuştum. ben bendim ama bu ben değildim. benlik pek bir fayda sağlamadı diye ben'in içine bağımsız bir ben oymuş, ruhumdaki dalları bencillikle budamıştım. ben'den öyle uzaklaşmıştım ki omuzlarımdan aşağısı ve omuzlarımdan yukarısı başka biriydi. zihnimdeki plastik hayalleri bir bir kırmanın vakti gelmişti. salaklığımla ben, arsızlığımla ben, şanssızlığımla ben, ben olmayı özlemiştim. direnmenin vakti gelmişti atıp tutan dillere, saçlarımı çeken ellere ve uzanamadığım hayallere. dizlerimde birkaç yara oluştu düşmekten. ellerim soyuldu kalkarken. yüzümde çizikler, kalbimde kırıklar oluştu çokça, ama sen bir de onları görecektin. sevilmedik yeri kalmamış balonları tırnaklarımla patlattım. çıkan sesten korktum ama sonradan alıştım. bana dokunanın soyunu sopunu küfürledim. dokunmayanın sadece sopunu. her an beni izleyen ve yargılayan gözleri, gururumu inciten; kalp kırıcı sözleri. çıkmaz sokaklarımda saatlerce beklettim. ve izledim uzaktan; geceyi güne eklettim. tırnak etlerim kanadı ve kalçalarımda morluklar vardı. morluklar yeşildi. yeşillik demek ıspanağa haksızlık olurdu. ıspanak yeşillenirken acı çekmiş miydi? dünyadaki bütün ıspanakların çektiği acıyı ben çekmek isterdim. aslında yeşil olan morluklarıma birkaç kez yumruk attım. acıtsa da üstlerine yattım. acıyla büyüdüm ben, boyum pek uzamadı. bağırma dediler bağırmadım, yine de susamadım. gözlerimin altındaki morluklar cidden mordu. kızarmış gözlerim konuşmadan saati sordu. konuşmadan söyledim, duyduğunu sanmıyorum. ayrıca söylediğimi ve sorduğunu sanmıyorum. ben bendim artık ama ben bende değildim. dökülen saçlarıma bakıp, korkuyla yere eğildim. bende olan benimdir, yerdekiler değildi. bende olmayan bana ben denmezdi değil mi?
devamını gör...
1579.
içimde tuhaf bir mutluluk var. dokunduğumuz insanlarda bırakmış olduğumuz izin olabildiğince derin ve kalıcı olduğunu hissediyorum. halbuki görüşme sürelerimizi toplasak 5 saat etmez. hele bir kişiyle olan görüşme süresi -o kişi işini yaparken ihtiyacı olan bir şey var mı diye iki üç kez sorduğumu düşünürsek- bir saat etmez. durum böyleyken bile akılda kalıcı olmak çok tuhaf geliyor. başıma gelen tatlı hadise sonrasında o görüşmede ayak üstü söylenmiş sözlerin etkisi bir ömür sürebilirmiş diyorum. ve bir ruha iyi gelmek, bir insanı mutlu etmek çok kolaymış.
on beş dakika önce telefonum çalıyor toplasam 5 saat görmediğim o tatlı ses "leylimley öğretmenler günün kutlu olsun." diyor. utanıyorum, küçülüyorum. mutluluğum bir çocuğun kalbinden yüzüne taşan bir mutluluğa dönüşüyor. ağzım kulaklarımda. halbuki şu şartlarda mesleğimi yapmıyor oluşum karşısında ayaküstü kurduğum bir cümlenin bir beyne yerleşmesi beni şaşırtıyor.
uçarıyım. insanlar sabah beri beni mutlu etmekle görevlendirilmiş gibi. içimde bir yerlerde dağ gibi olan sıkıntı eriyor. eriyen yerlerde çiçekler bitiyor. papatyalar... papatyaları çok seviyorum.
ve içinde bir yerlerde öğretme aşkı olan herkesin öğretmenler günü kutlu olsun. *
on beş dakika önce telefonum çalıyor toplasam 5 saat görmediğim o tatlı ses "leylimley öğretmenler günün kutlu olsun." diyor. utanıyorum, küçülüyorum. mutluluğum bir çocuğun kalbinden yüzüne taşan bir mutluluğa dönüşüyor. ağzım kulaklarımda. halbuki şu şartlarda mesleğimi yapmıyor oluşum karşısında ayaküstü kurduğum bir cümlenin bir beyne yerleşmesi beni şaşırtıyor.
uçarıyım. insanlar sabah beri beni mutlu etmekle görevlendirilmiş gibi. içimde bir yerlerde dağ gibi olan sıkıntı eriyor. eriyen yerlerde çiçekler bitiyor. papatyalar... papatyaları çok seviyorum.
ve içinde bir yerlerde öğretme aşkı olan herkesin öğretmenler günü kutlu olsun. *
devamını gör...
1580.
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30
31
32
33
34
35
36
37
38
39
40
41
42
43
44
45
46
47
48
49
50
51
52
53
54
55
56
57
58
59
60
61
62
63
64
65
66
67
68
69
70
71
72
73
74
75
76
77
78
79
80
81
82
83
84
85
86
87
88
89
90
91
92
93
94
95
96
97
98
99
100
101
102
103
104
105
106
107
108
109
110
111
112
113
114
115
116
117
118
119
120
121
122
123
124
125
126
127
128
129
130
131
132
133
134
135
136
137
138
139
140
141
142
143
144
145
146
147
148
149
150
151
152
153
154
155
156
157
158
159
160
161
162
163
164
165
166
167
168
169
170
171
172
173
174
175
176
177
178
179
180
181
182
183
184
185
186
187
188
189
190
191
192
193
194
195
196
197
198
199
200
201
202
203
204
205
206
207
208
209
210
211
212
213
214
215
216
217
218
219
220
221
222
223
224
225
226
227
228
229
230
231
232
233
234
235
236
237
238
239
240
241
242
243
244
245
246
247
248
249
250
251
252
"normal sözlük yazarlarının karalama defteri" ile benzer başlıklar
karalama
2