661.
kuşlar gidiyormuş
ben onların yalancısıyım
nereye, niçin giderler?
bilmiyorum, sormadım.
yapraklar düşüyormuş
ben sonbaharın yalancısıyım
nereye, niçin düşerler?
aklıma gelmedi işte, sormadım.
küçük kedi üşüyormuş
ben sonbaharın yalancısıyım
sıcak bir yuvası yok mu, neden üşür?
soramadım, bilmiyorum.
ha bir de ben çok seviyormuşum,
ben sonbaharın yalancısıyım.
nasıl, neden bu kadar çok seviyorum?
bilmiyorum, hiç bilmiyorum...
devamını gör...
662.
düşünün. bir iş için birileriyle toplanıp anlaşıyorsunuz, o iş için para harcıyorsunuz ve programınızı ayarlamaya çalışıyorsunuz. sonra başınıza gelen talihsiz bir kaza sebebiyle katılayamacağınız belli olunca çöp gibi bir kenara atılıyorsunuz. kelimenin tam anlamıyla berbat bir his.
devamını gör...
663.
derin solumak tutarken ellerimi,
hangisine nefes alsam
o tarafıdır ciğerimin güneyi..
tuvallerce resmini yaptığım renkler,
nasılsa doğurgan,
ve nasılsa anaç fırçasına.
kendim olduğumun akşamüstüsünde buldum,
kırmızımın tonunu.
solumu rüzgara verdim..sağımı dünyanın rahmine bıraktım aralığın bi perşembesinde.

_artık,
gazdaki lambanın taşları yoruluyor kırımlarında_

yeri değişti sanki saçlarımın,
yüzüm gözüm.. yeni yerinin kemiğinde.
bağışla,
bağışla beni..devasal dağlarda,
ulu ağaçları arar gibi baktı bi kere gözlerim sana..bağışla..

d.b
devamını gör...
664.
bazen bir şeyler söylemek çok zor. literatürdeki milyonlarca kelimenin varlığına inat çok zor. çünkü bazen bir şeyleri anlatmak için hiçbiri yetmiyor. ne diğer sözler, ne de şuan söylediklerim. bazen istiyorsun ki kelimelerin yetemediği yerlerde biri fark etsin, birileri bir şeyleri dinlemeye ihtiyaç duymadan görsün. sonra kafanı kendinden kaldırıp insanlara bakınca görüyorsun herkesin kendilerinin içinde, en içinde başka bir gezegende barındığını. kimi zaman o gezegenlerden birine taşınmak istiyorsun çünkü seninki yörüngesinden çıkmış, toparlıyorsun içinde koşmaya yarar ne varsa ve sen koştukça görüyorsun aslında bir adım bile yaklaşamadığını taşınmaya. diyorsun galiba insan denenin en büyük laneti bu; aynı gezegende nefes alan milyarlarca insanın aslında milyarlarca gezegen oluşu. kafanı eğiyorsun, kendine. çünkü başka hiçbir şey yokmuş. kendinden başka hiçbir yere gidilmezmiş. yörüngesinden çıksa bile, yaşamak imkansızlaşsa bile gezegenine mecburmuşsun.
devamını gör...
665.
geçen günlerde bir arkadaşla oturmuş sohbet ediyoruz, konu mutluluğa geldi. "seni en çok ne mutlu eder?" diye sordu. kaldım öyle. sahi en çok ne mutlu eder beni?

biraz düşündüm bunu, mutluluğu, mutlu olmayı, gülümsemeyi. sonra ise gülümsememin saklı olduğu şeyleri. çok basitmiş aslında, düşünmeme bile gerek yokmuş.

anlamlı şarkılar mesela, anlamlı olduğu için hediye edilen şarkılar... şarkılarla konuşmayı seviyorum sanırım, o yüzden sevdiğim insanların bana şarkı hediye etmesi öyle mutlu ediyor ki beni, sebepsiz. hatta bu şarkıları biriktirip o kişiye özel playlist yaptığım zamanlar bile oluyor, şarkıları seviyorum, onları hediye edenleri daha çok.

şiirleri mesela, yazmak bir kenara dursun sırf "sen seversin" diye okunan 2 satır bile bütün günümün güzel geçmesini sağlıyor.

kitaplar sonra. eski, yaşlanmış, sayfalarına başka yürekler dokunmuş kitaplar. o yüzdendir sanırım bu sahaflara olan aşkım.

denizin kokusu mesela, kenarında edilen iki sohbet, mutlulukla bakan gözler ve kahve.

bir kedinin sırnaşarak benden beklediği sevgi. kucağıma gelip uzanmaları, onları beslediğimde gidip o mamaları yemeleri bile büyük bir mutluluk sebebi benim için.

son zamanlarda oldukça mutluyum, bak görüyor musun dediğim gibi nasıl da mutlu uyandım bugün *. sevmeyi seviyor ve sevdikçe de mutlu oluyormuşum aslında. formül bu kadar basitmiş. bence birçok kişide de durum pek farklı değildir. kim sevmez ki sevmeyi?
devamını gör...
666.
şu hayatta en çok anlamak istediğim insan kendini açık açık anlatmamak için bin tane takla attı, bütün kötü ihtimalleri ve şüpheleri üstüme attı ve gitti.

bari kim olduğunu bilseydim, bari kimin olduğumu bilseydim.
devamını gör...
667.
içim çürüyor. keza dışım da. için için eriyorum, ölüyorum sanki. dışarıya hiçbir şey yansıtmamaya gayret ediyorum. bir hayatım yok. yani en azından ben yaşıyormuş gibi hissetmiyorum. 2 günde bir paket içtiğim sigara sayısı aniden günde bir pakete çıktı. keşke içtiğim sigaralar içimdeki sıkıntıyı ve öfkeyi alsa. almıyor. içimde öyle bir yük var ki. 60 kiloluk bir adamım içimde sanki bir ben daha taşıyorum. hiçbir amacım, gayem kalmadı hayata karşı. evden çıkacak bir sebebim yok. bazen ailemle konuşabilecek, boş yapabilecek bir konu dahi bulmakta zorlanıyorum. konuşmakta zorlanıyorum. dışarıdaki herhangi birisiyle muhattap olduğumda sözcükler diziliyor boğazıma. yalandan gülüyorum, yalandan bir şeylerle meşgul olmaya çalışıyorum. eskiye takılıp kalmak istemiyorum aslında ama bu yıl polislik sınavından 48 saniye değilde 50 saniye ile elendiğim an o sayaç aklımdan çıkmıyor. bu denli basit mi ya diyorum. yani 2 saniye ile birisi polis olabiliyor diğeri olamıyor. sahi neden takılıyorsam buna? çok adil bir dünyada yaşamadığımızı biliyorum. iş değil aslında mesele. çünkü işim olsa da yine bir şeyler olacak canımı sıkacak. belki o zaman da aldığım parayı kafama takacağım, patrona söveceğim falan. sanırım benim derdim yaşama devam edip etmeme konusu. inanç konusu çok önemli biliyor musun sayın yazar? çünkü hiçbir şeye karşı inancınız kalmayınca cidden içiniz boşalıyor. inanç ve umut daha doğrusu. bur sürecin içinde olmak, işleyen bir mekanizmanın dişlisi olmak en güzeli. ama olamıyorum. ve sadece bu durumdan yakınıyorum ve hiçbir şey yapmıyorum. bir şey yapma arzusu yok çünkü içimde. o denli yenilmiş/mağlup edilmiş hissediyorum ki. hayatımda bir gram iyi yönde bir şeyler olabileceğine dair inanç taşımıyorum. belki de beni bu karanlık tarafa iten şey de tam olarak budur. bilemiyorum. dışarıdan insanların hayatlarına bakıyorum. lan diyorum güzel yani. yani herkes iyi bir tek ben mi kötüyüm? bir tek ben mi yalnız/çaresiz/umutsuz/inançsız hissediyorum? var. evet var arkadaşlarımdan bir kaçı da benim gibi. hepimiz çıkmaya çalışıyoruz ama sanki daha da batıyoruz çıkmaya çalıştıkça. hani burnuna kadar balçığa batmadan önce bir nefes alırsınız ve saniyeler sonra öleceğinizi bilirsiniz ve o son nefes kadar hayatınızın kaldığı olur ya son düşünceniz. işte böyle hissediyorum. tam olarak bu. karalama defterini saçmalama defteri olarak kullandığım ve buraya kadar okuduysan bu denli negatif/olumsuz düşünceleri sana yansıttığım için üzgünüm sayın yazar. ben de isterdim güzel şeylerden bahsetmek ama ...
devamını gör...
668.
insanın her şeyden önce yanında rahat olacağı bir insana ihtiyacı var. konuşurken kelime seçmeyeceği, söylediği şeyleri yanlış anlaşılma kaygısıyla söylemeyeceği bir insana. iyi günlerin yanında, kötü günler gelse de sarılıp beraber aşabiliriz her şeyi diyebileceği bir insana.çünkü insan, kelime seçerek konuştuğu yerde rahat hissetmez kendini. çünkü insan, iyiyken iyi de kötü günlerimi yalnız mı geçiririm kaygısı duyduğu yerde mutlu hissetmez kendini. çünkü insan, zor gününde bir; “ben yanındayım” cümlesi duymak ister, hiçbir şey yapılmasa da.bakın, kesinlikle gelip birisi beni kurtarsın demeyiz sorunlar yaşarken. bir dost selamı, bir sevgili sarılması ararız. biz kendimiz hallederiz zaten. iyiyken herkes iyidir, insanın rengi karanlıkta belli olur arkadaşlar. işler yolundayken, sokaktan geçen insan da sarılır sana.
devamını gör...
669.
viski kola.
sakiniz bu akşam.
rüzgar var.
müzik var.
yazacak neredeyse hiçbir şey yok.
bir kadının ayağının ojelerinin yarım kalmışlığına ağıtlar var.
bacaklardaki hafif tüyler.
sahilde suların dalgalarında anlam aramalar.
arsız bir kedi.
ve… viski kola.
devamını gör...
670.
google enter, sabır nedir enter;

1. olacak ya da gelecek bir şeyi telaş göstermeden bekleme.
2. öfke doğuracak bir şey karşısında bile öfkelenmeme durumu.

bakayım kıyımda köşemde kırıntısı kalmış mı? nope.

göğüs sıkışması? not entered. ben yazayım, şiştim. nefes alınmıyor. canıma yetiyor, yeter, yetsin artık. narsist, 30 iq lu ebeveynlere rağmen şu yaşıma geldim. bir şekilde oldu. püh saygısız sudoku hiç öyle denir mi? neler denmedi de içimde kaldı bir bilsen… belki anlatırım bi’ ara.

şuan yine her an her şey olabilir.

ayak uçlarımdan saç diplerime kadar sinirliyim. tüm gün dinmedi öfkem. bir söz, bir boş bakış, beş yıl sonrasında hatırlamayacağım bir kaç saniyenin yirmidört saatimden çalışını izliyorum. sonrasında hayat akışımı; her an her şey olabilir. ben biriktirip taşan tiplerdenim. çok biriktim, tutamıyorum. bir şey yapmalıyım, nefes aldıracak bir şey. tabak çanak kırmak bana ne nefes aldırır, ne yirmidört saatimi geri verir, üstelik ortalığı toplamam için extradan iş çıkar ve ona harcanan zaman. yazık gerçekten. doldum, taşıyorum. usulca akardı gözlerimden böyle anlarda. şimdi kurumuş. güzel aslında. ağlamakta gereksiz enerji kaybı. nitekim yanaklarımızı pürüzsüzleştirmekten, dudaklarımızı ve gözlerimizi dolgunlaştırmaktan öteye geçemiyor. makyajsız da güzel olmak gibi. o da ayrı bi şans, baktığında.

lanet girsin ne anlatıyorum lan ben? hahah.

hayatımı alt üst etmeme bir kaç saat kalmış ben ne anlatıyorum? işi, gücü, kursunu, dersini, stajını ve tabi kafiyeli olsun diye sülalesini üzeyim. böyle hayatı bana reva görenleri de tabii.

her an her şey olabilir.

uyumayınca huysuzlaşan biriyim. çok değil ya altı saat uyuyacağım ve bu elimden alındığında ben snickers reklamında ki yakışıklı çocuğun sarışın ablaya dönüşmesi gibi tatsızlaşıyorum… şimdi bunu beşle çarp. hayır ya yüzüme değil, içinden. yüzüme çarpılan gerçekler ve başıma kakılan olması gerekenin adını iyilik yapmak sanılanlar yeterince tadımı kaçırdı zaten. bir de sen eklenme. manyak de geç, okuma hatta. zaman kaybettiriyorum sana. mühim bu. biliyorum uzaya çıkıp halay çekmeyeceksin. olsun yine de, kendinle değerlendir zamanını.

ben bana ayıramadığım zamana öfkeli değilim. bazen akmadığı, çokça taştığı için öfkeliyim. biraz denge, lütfen.

ne diyodum? tanımımın sloganı her an her şey olabilir olsun mu? olsun, yaptım oldu.

şimdi içimde bir yerlerde fısıldayanı dinleyeceğim ve bir yirmidört saatlik daha sabredeceğim. sonrası plan, organize işler, tepeyi taklaya çevirmece falan.

#dirensudoku
devamını gör...
671.
gece 02.25. kimbilir yazmayı bitirdiğimde yelkovan kaçı zorluyor olacak? biraz uzun yazacağım, okuyasınız yoksa hiç başlamayınız. buraya yazmayalı bir ayı geçmiş. hoş, geçtiğimiz hafta uzunca içimi döktüm de birkaç dakika sonra sessiz sedasız kaldırıverdim. yazdığım bir şeyin ilgi çekmek maksatlı yazılmış olduğunu düşünmesin diye sevgili yazarlar.*

biraz böyleyiz işte. başkalarının hisleri, başkalarının düşünceleri, başkalarının herhangi bir şeyleri bizi biz olmaktan alıkoyuyor. insanların beklentilerine kendimizi öylesine kaptırıyoruz ki biz kendimizden ne bekliyoruz, kendimiz için ne bekliyoruz, bunu unutuveriyoruz. birkaç yıl evvel bu minvalde bir twit attığımda o dönemler psikolojik olarak pek de iyi durumda olmayan bir arkadaşım, bu twiti okuduktan sonra günlerce kendisinin ne istediğini aradığını ancak bir türlü bulamadığını söylemişti. ben o twiti alelade bir şekilde attıktan sonra yatıp uyumuştum halbuki. bugün aklıma geldi ve düşündüm: dün birkaç arkadaşla modada ne de güzel vakit geçirmişiz. bugün üsküdarda farklı birkaç arkadaşla ne de uzun oturmuş zaman nasıl geçmiş anlamamışız. daha da düşündüm sonra. benimle sık konuşan, beni az buçuk tanıyan insanlardan daima duyduğum o söz öbekleri: “yine mi dışardasın? yine kimle takılıyosun? yine nerede sürtüyosun?”*
daima bir goygoy masasında yerim var* sevdiğim pek çok insan, beni sevdiğine inandığım pek çok insan, fena sayılmayan bir meslek, eh işte denilecek bir sosyal statü, yaşıyoruz, mutluyuz falan seviyoruz da hani yaşamayı. işte böyle şeyler. peki bu pembemsi, pembemtrak tablonun içerisinde ben neden sürekli biraz eksik, neden sürekli biraz doyumsuz, neden sürekli biraz melankolik hissediyorum? neden olur olmadık anlarda sürekli en kötü en gaddar en başarısız insan benmişim gibi hissediyorum?*
yoksa insan “tamamlanamayan bir varlık” diyenler kurşunu doğru yere mi isabet ettirmişler? eğer çizdiğim bu güzel tabloya rağmen dönüp dolaşıp kalbimi yoklayan ağrı için “ kanka boşver be insan tamamlanamayan bir varlıktır demişler, olur bunlar” derseniz bana ağır bir küfür ettiğinizi düşünürüm. nasılsa kimse yarası öyle kolay tanımlanabilsin istemez. öyle ya anlaşılmak isteriz de daima; derdimiz, tasamız, sızımız, ağrımız, yaramız öyle birkaç kelime ile ifade edilecek alelade bir mesele değildir, hep çetrefilli, en çetrefillidir. napayım benim için de böyle. bana bu kalbimin sıkışmasını iki cümleyle izah ederseniz buna darılırım. isteğim bir lejyoner hastalığı teşhisi de değil elbet, ağrım küçümsenmesin bana yeter.

burası artık konudan saparak ve bir hayli uzatarak geldiğimiz nokta. doğrusu bu kadar uzun yazmamın sebebi de buydu; varsın okunmasın, ben kendim için yazacağım. -bana kalırsa bu da bir aldatmaca, kendim için yazıyorsam neden günlüğüme yazmıyorum, yahut günlüğüm yoksa neden ismini karalama defteri koyduğum bir word dosyasına çiziktirmiyorum da buraya yazıyorum? demek siz de biraz okuyun diye niyetlenmişim, öyle ya kendi kendine nasıl yetsin insan?-* evet ne diyordum, iyi değilim. hayır mutlak iyi değilim. yahut mutlaka iyi değilim. sahi salvadore nasılım? sahi siz nasılsınız ruhi bey? iyiyim, iyiyim.

velhasılı bu uzun yazının özeti şu: görünüşü fena olmayan, orta halli, dümdüz, dışardan bakılınca asla görünmeyen bir düğüme sahip bir ipliğim ben. elinize ilk alışta da fark etmiyorsunuz. şöyle bir dokunmayla hissetmeniz dahi zor. iyice dokunmanız, temas etmeniz, elinizi şefkatle* şöyle bir gezdirmeniz gerekiyor. o zaman birden o düğüme temas edip oha bu nasıl olmuş böyle diye şaşırıyorsunuz. yani o kadar gizli saklı bir düğüm bu. diyorsunuz ki nasıl olmuş böyle? neden böyle? hangi böyle?*
işte benim bu gece yarım saattir meramımı arz etmeye çalıştığım mevzudaki bahis bundan başkası değildir. o dümdüz ipe* bazı geceler hışımla saldırıyor, o düğüme dokanıyor, neden böyle nasıl böyle hangi böyle diye hayıflanıyorum. hayıflandıkça buraya geliyor, buraya geldikçe kafa ütülüyorum.
insan tamamlanamayan varlık mıdır bilemem. sorduğu bazı soruların yanıtını asla bulamayan, asla bulamayacak olan ama bulamasa da sormaktan asla vazgeçemeyecek olan bir varlık var. ona insan dediklerini çok sonra öğrendim.

buraya kadar aralıksız okuyan yüce gönüllü bütün yazarlar, sorduğunuz sorulara doğru yanıtlar bulmanızı dilerim, daima.
devamını gör...
672.
yaşadığımdan başka bir dünyada yaşıyor içinde yaşadığım toplum.

akvaryumdaki balıkları doyurmak için gittim büroya. dönüşünde bütün arkadaşlarım şehri terk ettiği için yalnız başıma oturdum birahaneye. eski şiirler okudum kendimden, yavaş yavaş demlenirken. az evvel kutladı bir adam bayramımı. kimin bayramını kutladı deli, kulağımda - çarmıha gerilen tek kişi isa değildi ki diye devrimci safsatalar uğruna taşıdığım ama haliyle kimsenin bunu bilmediği - haç küpemi göre göre. ama temizim doğrusu, kimseyi öldürmedim üç dört gündür; sonuçta insan da bir hayvan türü.

birahanedeyim, arkada ibrahim tatlıses çalıyor. neden bu saatte benim için tatlı bu ses? hiçbir şey olmadı ama hiçbir şeyin olmaması melankoli için yetiyor bazen. yetiyor işte. kendi kendime konuşup dikkatleri çekmemek için, şuraya iş çıkışı çağıma saygın kıyafetlerle geldiğim günlerde meyhaneci adem amcanın bana saygı duymaya devam etmesi için, sesimi susturmak için, karalıyorum bunu. mayhoşum, bomboşum. yabancıyım, kendi topluluğumdan başkaca toplumlara.
devamını gör...
673.
bazen sadece yalnız olmak istersin, kendini yalanlarla avutmak. bazen güçlü olmak istersin, engelleri aşıp istediğini yapmak. bazen sadece ağlamak istersin, ağlayınca az da olsa rahatlamak..bazen küçük bir işaret beklersin, beklediğin zamanın geldiğine inanmak. bazen sırları açığa vurmak istersin, sırtındaki yükü azaltmaya çalışmak. bazen haykırmak istersin, içindekileri dışarı akıtmak ve bazen gülmek istersin, yalandan da olsa mutlu olmak.
devamını gör...
674.
lanet, biraz müzik zevkimden dem vurayım. 465 izlenmeyle sabit kalsın. oradan buradan gelmesin kimse. sevmesin sevilmesin. uğramasın.
beğenin de arada hatırlayıp dinleyim diyen embesillere de kalmasın.

lanet.
iğrenç müzik zevkim bana kalsın. bir bana kalsın.
karalayım, ordan buradan.
yazayım, çizeyim.
dinleyim ordan buradan.

tek bir hobim olmasın. yazmakla çizmekle kalmasın. söz açayım oradan buradan, ciğerlerime yol. söylev geliştireyim,
ciğergah.
lakin nutuk çekmeyim sen gibi. ofsayt osman filminde kalsın bossa novalarımız. masaları çıkarıp sallayalım. ve diyelim deli gibi can evimden vurdun ve can evimden vurdun... çıkarıp sallayalım masaları ve hatta en bi en ön sıraları.

can evimden vurdun.

can evimden vurdun.

can evimden vurdun.



bu kez demli çek kaptan
devamını gör...
675.
madem karalama defterim, kriptografik bir şey yazayım.

vrdıyv bvkmv, zşzk her zvmvy pvrlvr.
devamını gör...
676.
öyle satırlarca yazasım yok inan ki.
bir anda aklıma geldin, bir anda gözyaşlarım seni hatırladı.
neden diye sormaktan tükendim belki de.
ama ben senin adını bile bilmeden sevdim biliyor musun ?
ben seni sevdim, gördüğümü sevdim, gözlerine hapsolmayı sevdim.
adının bile önemi yoktu gerçekten.
devamını gör...
677.
bir şeyler düşünüp yazmak istiyorum, ne yazmak istediğimi bile bilmeden. hiç duraksamadan yalnızca harflere basarak karşımda oluşuveren cümlelerden gerçekten de bir güzellik çıkabileceğine inanıyor muyum? sanırım evet. içimde bir yerlerde hala güzelliğin olduğuna inandığım kadar zayıf bir ümit bu ama orada işte. milyonlarca yıl yerin en dibinde sonsuz bir baskı ve cehennemi karanlıkta oluşan cevherler gibi bu benim içimdeki güzellik. kendiliğinden çıkması pek olası değil. çalışmalı, kan ve ter dökmeli bunun için. * ve biliyor musun, bu maddi olmayan şey en saf elmastan daha değerlidir benim için. benden geliyordur, bana ait olan, insanoğlunun elleriyle çekip koparamayacağı uzaklıklardaki özden. neden bunun iyi olduğunu düşünüyorum? sanırım insan özünün iyi olduğuna inanmaya ihtiyaç duyuyor. bir repliği hatırlattı bu bana ‘’hangisi daha kötü; canavar gibi yaşamak mı iyi biri olarak ölmek mi?''. ahh, ben kötü olduğumu bilerek yaşamak istemezdim.
devamını gör...
678.
düşünüyorum ve bunun fazlası bana o kadar zarar veriyor ki anlatamam.

benim suçum nedir de bu kadar şeyler başıma geldi bilmiyorum. gerçekten zor oluyor bazen. allah dayanamayacağımız yükü vermezmiş derler ya duyuyorsan rabbim ben dayanamıyorum.
ben ifade edemiyorum kendimi, ne sözcüklerle ne de hislerle. ya da yanlış kişilere diyorum.
düşünüyorum da bir yerden yüzüm gülsün, buldum. birkaç arkadaşım var ordan gülüyor şükürler olsun.

içimizde çok şey vardır taşar ama sesimiz çıkmaz ya sadece usul usul ağlarsın, en güzeli aslında. geçiyor her şey. bu da geçer ama geçen olayların hisleri kalbimizde kalıyor. unutmuyoruz alışıyoruz.
hayat cidden gittikçe zorlaşıyor.
hayvanlar, kendimiz ve bizi seven anlayan birkaç kişi iki günlük ömür için yeterli. kazandığımız para ile de yardım eder mutlu oluruz.
hayat işte, istemesen de bazen yaşıyorsun.
devamını gör...
679.
sakarya bakkaliyesi
çocukluğumun en güzel anılarını oluşturur dedemle geçirdiğim zamanlar.elimden tutar evden çıkarız, tren raylarının üzerinden geçeriz sonra yürümeye devam eder tek cam tek kapı ‘bakkaliye’ nin kepenklerini açarız.yandaki kasap, dükkanını açmış imalatı olan sucukları camından sallandırmaya başlamıştır.
plastik bir sepetin içinde francala ekmekler sıralıdır,üstünde temiz beyaz bir bezle bakkalın gelişini bekler.sepet alınır,tezgahın altındaki boşluğa sıralanır.
vitrini gören buzdolabının üst katında peynir ve tereyağ, alt katında da, açınca pıfffss diye ses çıkaran meyveli gazozlar vardır.
raflarda bakliyatlar, un ve yağlar; camekan içinde de çikolatalar sıralanmıştır.içlerinde en sevdiğim nestle pralinlidir.parmak şeklinde renk renk yaldıza sarılı çikolatalardır bunlar.bir de şu çekmeceli olanları severim,hani kırmızı kağıtları teker teker açılıp mideye indirilenleri.tezgahın arkasındaki metal çerçeveli camlı bölmelerde kiloyla satılan pöti bör kremalı ve finger bisküviler içerir.bazen dedem büyükçe paketleri bana verir ve herbirini kendi kutusuna dizmemi ister.öyle düzenli adamdır, tıpkı ismi gibi: nizam.
80’lerin filmlerinden aşina olduğumuz ibreli terazi gerekli gereksiz her şeyi ölçtüğüm bir oyuncaktır.altında dev bir satır var ki, dükkana girip dayılık yapmaya kalkanlara,pek sakinmiş gibi gözüken dedemin kullandığı havada yaylar çizen savunma silahıdır,şahit olmamayı dilemişimdir bu duruma.
tabure gibi rahatsız bir şey ve biraz daha konforlu eski bir koltukta günü geçiririz.bir yandan radyoda trt çalarken dedem,düzenler,işler durur.ben gelen her bir müşteriyi incelerim,bazılarına ben uzatırım aldıklarını.dedem pek resmidir,memuriyetten kalma tavrını takınır,bir bakkal dükkanı mıdır,yoksa bir devlet dairesi mi intizamlı,bilinmez.dışarıya karşı böyledir de dedem,torun bu,hem de ilk, ona can dayanmaz.
kapıda bir sineklik vardır,tahta bir çıtanın üzerinde sallanan plastik parçalardır bunlar.dükkan açıldığında,oradan geçen geçen çocuklar daha iyi görebilsin diye bir askıda dışarı çıkarılmış şişkince toplardan biriyle oynamaya başlarız.ben kapıda durduğum hâlde çoğu kez küçük boyum ve tombul halimle ordan oraya zıplayan topa yetişemez,bazen kapıdaki sinekliğin yerinden çıkması bazen de camekanlara gelmesi nedeniyle korkuyla karışık bir heyecan yaşarım. ha kızdı ha kızacak derken o ciddi bir şekilde, bozulan dökülen ne varsa kaldırır kapıdan birisi girene kadar oyunumuz devam eder.
yenilen peynir ekmekler,bisküviler -ki bunların adının yıllarca ‘püsküüt’ olduğunu sandım- gofret ve çikolatalar,içilen gazozlar bu dedeye zarar ziyandır hep, ama o hiç sesini çıkarmaz hatta birazını da eve götürmek üzere alır.tombul canavar biraz daha yesin diye.

ibreli tartı:
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
dedeminkine benzeyen bir radyo:
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
pralinli çikolata,aynısını bulamadım ama:
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
***
yıllar geçer gider,bakkaliye kapanmıştır,torun büyür üniversiteye başlamıştır,bölüm zor, sınavlar ağırdır.evden önce gittiği yer dede yanıdır.
-gel tavla atalım senle.
dedem yenilir bana,yaşlanıyor mu ne?
dûbaraaaa! oyun gitti bağıra bağıra.
koltuklarım kabarmıştır.
çok sonra öğrenirim ki okuldan moralsiz döndüğümde bilerek bana bırakırmış oyunu keyifleneyim diye.

yıllarca kanserle savaştı,diline kobalt iğneler bile battı,hastane odasının kapısında radyasyon işareti vardı.bir keresinde kamyon çarptı ve ciddi şekilde yaralandı.ah demedi,of demedi.halinden sürekli şikayet eden ‘ihtiyarlar’ kulağını kapattığı kişilerdi.hep gençleri,onlarla sohbet etmeyi sevdi.o, kurtuluş savaşında,annesinin sırtındaki küfede düşmandan kaçırılan bir bebekti bir zamanlar.şimdi yok,ama anıları hâlâ canlı.
özlüyorum dedem,seni.
nerdesin,nerde diğer gidenler peki?
henüz sıkılmamış okuyucuya, dedemle ben:
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...
680.
kapının alt ve üst kilidini üçer kez kilitledi. niyeti, amaçsızca sokaklarda dolaşmaktı. asansör kullanmazdı. merdivenleri severdi, güvenirdi onlara. basamaklardan yavaşça salına salına indi. sokağa adımını atar atmaz mikrodalganın fişini çekmediği aklına geldi. bu durumlarda hemen evine kontrole giderdi. uzun süre böyle bir düşünceye katlanmak pek hoşuna gitmezdi. apartmana tekrar girdi. 6 kat merdiveni çıktı ve altı kere anahtarı çevirerek içeri girdi. her zamanki gibi fişi prizden çıkarmıştı. son kez kontrol etti tüm odaları. oturma odasının gri duvarı üzerine asılmış, kırmızı tonların hakim olduğu yağlı boya tablonun eğik olduğunu fark etti. düzeltti. yine sola doğru yatmıştı. çıkarken odadan, kitaplığının tozlandığını görmeden yapamadı. her zaman yaptığı gibi hafifçe ısladığı bez ile kitaplarını temizlemeye başladı. kitaplığının ikinci bölümüne geldiğinde bugünü yaşama arzusu isimli kitabı okuma isteği duydu. uzandı kanepeye okumaya başladı. ne zaman bu kitabı okumaya dalsa güzel bir huzur hissederdi. yine öyle oldu. gözleri kapanmaya başlamıştı ama bırakamıyordu kitabı. arada içi geçiyordu. okuduğu satırları tekrar, tekrar okumak zorunda kalıyordu. derken kitabı düştü elinden. huzurlu bir uykuya daldı. içinde bir sevinçle uyandı. varlığından doğan bir sevinçti bu. radyoyu açtı. her zamanki dinlediği kanalda dance me to the end of love şarkısı çalıyordu. şarkının eşliğinde, dans etmeye başladı yalnızlığıyla. yorulana kadar sürdü dans.

birden yürüyüş yapmak istediğini hatırladı. evin tüm odalarını tekrar kontrol ettikten sonra kapının tüm kilitlerini kilitleyip merdivenleri kullanarak dışarı çıktı. her zamanki yürüyüş güzergahından farklı bir yöne doğru gitti. ilerde bir sokak gördü oraya doğru yürümeye başladı. boş bir sokaktı. simit satan yaşlı bir adam dikkatini çekti. içinden onunla konuşmak isteği geldi. yanına gitti simit almak bahanesiyle konuşmaya başladı.

- bir tane simit alabilir miyim?
- tabi ki kızım. seni yeni görüyorum buralarda. afedersin yıllardır bu sokaktayım. benden simit alan herkesi tanırım o yüzden öyle söyledim.
- yok amca önemli değil. eliyle göstererek ben şu bloklarda oturuyorum. yürüyüş yapmak için çıkmıştım evden işte buraya kadar geldim.
- ismim rıfat kızım burada herkes tanır beni.
- ben de sanem memnun oldum. rıfat amca ama bu sokak çok boş yeteri kadar simit satabiliyor musun?
- insanlar beni burada sever kızım. az çok satıyorum işte. hem biliyor musun insanın yaşaması için öyle çok şeye ihtiyacı yok. çok şükür geçiniyorum. evde çorbamız kaynıyor bir de insanın içinde sevgi olduktan sonra hayat güzel be kızım. bana öyle geliyor ki yaşam dediğimiz şey insanın içindedir. her türlü şartta içine dönüp bakıp içine gerçeğin oralarda bir yerde olduğunu bilip ona göre yaşarsan, ha burada simit satmışsın ha hawaii adalarında tatil yapmışsın değişen pek bir şey yok demektir.
- rıfat amca kusura bakmazsan simidimi burada yemek istiyorum şuraya oturabilir miyim?
- buyur kızım ne demek.
- öyle güzel konuşuyorsun ki seni daha yakından tanımak istiyorum.
- kızım bu sokağın şimdi böyle boş olduğuna bakma. eskiden kalabalıktı buralar. burası çıkmaz bir sokak. hayat çıkmazı ismi.

20 yıl önceydi. o günlerde burada asayiş berkemal değildi. her türlü yasal olmayan işler, kavgalar, dövüşler hiç eksik olmazdı. bir gün amirim beni odasına çağırdı. işte bu sokaktan bahsetti. benim simit satmak bahanesiyle sivil polis olarak bu sokakta çalışarak, suç oranını düşürmemi istemişti. simit satmak işine aşinaydım. çocukluğumda sokaklarda taze simit ye diyerek az mı simit satmıştım.
görev aşkıyla yeni görevime hemen başladım. zamanla insanlarla yakın ilişkiler kurmaya başladım. suç oranı epey düştü. lafı fazla uzatmayayım kızım. hatta hiç suç falan kalmadı ortada tam on yıl geçmişti. bir gün merkeze gitmeye karar verdim. neden bu kadar süre bekledin dersen onlardan haber gelmesini bekledim kızım. gittim merkeze amirler falan değişmiş tabi. beni kimse tanımadı. neyse amirin odasına girdim durumumu anlattım gülmeye başladı. inanmadılar bana kızım. sicilim falan silinmiş. yokluk nedir bilir misin kızım işte o an görünmez olmanın ne demek olduğunu anladım. derdini anlatamamak kimsenin seni anlamaması boğazına kadar çaresizliğe batmak nedir bilir misin? dışarı çıktım koşturmaya başladım. deli gibi oradan oraya koştum durdum. saçlarımı tutam tutam yoldum. işte öyle şeyler yaşadım kızım. artık polis değildim. ama bu sokakta kalmaya devam ettim. seviyorum burayı.

yıllar boyunca her gün geldim işte tam bulunduğumuz bu noktaya. yağmurda çamurda karda kışta. hiç abartmıyorum gelmediğim bir gün bile olmadı kızım. o kadar görevime bağlıydım ki bir an olsun boş bırakmadım burayı. sonra beni tanımadılar da kahroldum. üzüntüden gözüme uyku girmedi günlerce. sonrası işte kızım hala bu sokakta simit satıyorum. kopamadım buradan on yılın verdiği alışkanlık var nasıl bırakırsın. halimden memnunum benim de payıma düşen buymuş kızım. şimdi, ben de onları tanımıyorum.
devamını gör...

bu başlığa tanım girmek için olabilirsiniz.

zaten üye iseniz giriş yapabilirsiniz.

"normal sözlük yazarlarının karalama defteri" ile benzer başlıklar

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim