1221.
küçükken hep dualar ederdim ailemden önce ben öleyim diye. onların acısını hiçbir zaman görmek istememiştim, buna şahit olmak kaldıramayacağım bir yük gibiydi. bununla yaşayamazdım, ama yaşıyorum? hatta küçüklüğümde hep çok korkardım yalnız kalmaktan. çünkü o yaştaki teorime göre insanlar yaş sıralamasına göre ölmeliydi. en büyük olan, sonra ondan daha küçük olan.. sıralama böyle devam etmeli ve küçük yaşta insanlar aile içinde kalan tek birey olarak yalnız kalmalıydı. çocukluk işte, bu korkularımdan dolayı çok kez ağlamış dualar etmişimdir. sanrım bu korkumdan olacak, küçükken gece herkes uyuduktan sonra teker teker annemin, babamın ve abimin nefes alışlarını dinlerdim. nasıl uyuduklarını izler, nefes aldıklarında göğüslerinin bir yukarı bir aşağı hareket etmesi beni inanılmaz rahatlatırdı. bazen uyanıp karanlıkta beni gördüklerinde çok korkarlardı ve tabii kızarlardı. ama hala bu sebeple öyle yaptığımı bilmezler.

zaman akıp gitti, tarih değişti ama bazı şeyler hiç değişmedi. acının şiddeti hiç azalmadı. ben neden hiç değişmiyorum? içimdeki acıyı neden söküp atamıyorum? içimdeki o yara ne zaman kabuk bağlasa tekrar tekrar kanatıyorum. ben değiştim aslında, büyüdüm. ama içimdeki çocuk hiç büyümedi. o 16 yaşındaki çocuk.. onu iyileştirmeyi başaramadım. bazı geceler ne zaman gözlerimi kapatsam, hep bir yerlerden buğulu gözlerle bakıyor bana..
devamını gör...
1222.
madem ortak bir defterimiz var, öncelikle belirtmek isterim ki benim gönül sayfam da canım açık seçik...
devamını gör...
1223.
ortada hiç bir bok sebep yokken insan kendini niye değiştirmek istesin ki?
devamını gör...
1224.
insan bir kere kaybolmaya başladımı bütünüyle kaybolmak istiyor.
nasıl olsa artık isteseler de bulamazlar beni.
henüz duygularımı kontrol etmeyi öğrenemedim yüzüme bakınca insanların yüzünde bir üzüntü duygusu belirirdi.
belki de bir acımaydı bana üzüntü gibi gelen.
yüzümden okunuyor olmalı bir şeyler yazdıklarımdan okunamasa bile birilerinin bir şeyler sezdiğinin farkındaydım.
istemeden bir şeylere dahil ediliyor bir şeylerden çıkarılıyordum, mesela gözden saçmalama.
kimsesiz berduşlar gibi yürürdüm sokaklarda bütün hayvanlar krallarını selamlardı insanlar anlamazdı.
her gece penceremde birkaç kedi iki tane sinek odanın içinde, birkaç kitap çekmeceler basamaklar onlarında bir beklentisi olmalıydı muhakkak,
bir şeyler bekliyor olmalı benden.
yoksa bunca zaman benim beklediğim gibi neden okunmayı bekleyesin ki kitaplar...
bekleyesi gelmiştir belki ya da buna benzer bir şey.
ınsanlar bir şey yapmadan, durduk yere yorulmanın bile bir yolunu bulmuş; yorgunluğun sebebinden ziyade dinlenmekle ilgileniyorlar. salt bir ilgisizlik.
yorulmayanları yadırgıyorlar; kendilerinden değillermiş bir işle meşgulken yorulan insanlar.
bana yine tarafımı seçme fırsatı verilmedi oradan oraya savruldum durmadan.
rüzgârla şekillendi varlığım.
huzuru toprakta, kitapta ve kahve de bulduğum halde ne toprağa kavuşabildim ne kitap okuyabildim, yalnız yazmakla yetindim.

alonewriter
devamını gör...
1225.
buraya ara ara gelip hâl hatır sormak istiyorum. naptınız diyesim geliyor yazıp, karalayanlara.
uzun uzun yazmanın verdiği rahatlık var bu başlıkta. kim okuyor kim okumuyor pek umrunda değil aslında. bir şeyler çıksın içinden. dök dökebildiğin kadar....

normalde de öyle değil mi? anlatıyorsun uzun uzun kim dinliyor? dinlemeye çalışanda haklı bir yerde. film kopuyor bir yerden sonra yine kendi sorunlarına dalıyorsun. bu yüzden dinlenmiyorum anlamıyorlar beni diye çok yargılamamalı insanları.
sen kimi o kadar dikkatle dinleyebiliyorsun?
sadece merak ettiğini dinlersin orada da bir motivasyon vardır.
bir amaç olmalı değil mi? seni bir yerelere çeken konu olmalı, bir insan olmalı. ortak bir payda olmalı insanlar başka türlü buluşamaz başka türlü birbirlerine dokunamaz.
kopmadan sadece akışa kendini kaptırdığın, zamanın nasıl geçtiğini anlamadığın seni bir görevmiş gibi dinlemeye çalışmayan biri olmalı.
bir konu olmalı tartışacağın ve üzerine uzun uzun konuşacağın.
hayat başka türlü geçmez. geçen'in tadı olmaz. çok yavan çok çorak olan şeyler sancı verir.
devamını gör...
1226.
sıkıldım. konular da sarmıyor. hadi biriniz gelsin de sohbet edelim.
devamını gör...
1227.
eskiden gelen bir alışkanlığım var eğer bir kitap akıcıysa ve sarıyorsa bir gün yada 2 gün içinde kitabı okurum ve bitiririm kaç sayfa olduğu da önemsiz. kitabın içinde yaşarım bir gün boyunca aynı bu gün olduğu gibi, ortalama 6 saat kitap okudum bu gün ve hiç bir şey yapmadım yapmam gereken tonla şey olmasına rağmen. bazıları der ya uyumak gerçek hayattan sıyrılabilmenin, kaçabilmenin tek yolu diye tek yolu o değil sevgili sözlük hayatsız gibi kitap okumak. bu gün hayattan kaçtım ama yarın beni bekleyen da dağ gibi sorumluluklar gece yatarken gelen gelecek kaygısı perileri bundan kaçabilmek işte orada tek başıma kalıyorum ve asıl sıkıntım da burada başlıyor.
devamını gör...
1228.
bugün her şey denk geldi. benim hayatımda öyle olur hep. istediğim şey bir şekilde denk gelir. olur yani, gerçekleşir. uzun zamandır beni sıkan bir durum vardı. yazın kendiliğinden, bir daha asla olamayacak şekilde bitti, yok oldu.
yine uzun zamandır aklımı karıştıran, canımı sıkan bir mevzu da bugün halloldu. tabii ki kendi kendine değil. ama bugün denk geldi, mevzu açıldı. aynı can sıkıntısı yine beni boğdu. içimde kalıp beni sıkacağına dışarı çıkarayım muhatabını sıksın dedim. vira bismillah, daha önce düşündüklerimi bir bir gerçekleştirdim ve püf! bitti. benim için en azından.
aldığım kararları uygulamaya geçiriyorum. tahmin ettiğim kadar zor ve üzücü olmuyor. atmam gereken başka adımlar da var. aslında ödüm kopuyor. yavaş yavaş, bakalım. planladıklarımı gerçekleştirebilirsem korkacak daha az şeyim olur.
devamını gör...
1229.
karnımdan yukarı doğru süzülen bir iç sıkışması var iyi hoş şeyler oluyor hep ama o orda en son böyle hissettiğimde kendimi kahveye atıp demli çay içerken kötü bir haber aldıydım hayırlısı bakam daha sürecek mi bu şey umarım midem filan üşütmüştür.
devamını gör...
1230.
olmazdı zaten çünkü hayalini kurdum.
devamını gör...
1231.
ben insanlara kendimi anlatmaktan yoruldum artık.
açıklamak zorunda da değilsin ama illa ki bi zorundaymış gibi bırakıyorlar. insanlar gerçekten kabalığa o kadar alışmış ki nezaketten bihaber ve bunu da bak ben bu zamana kadar hep kötü insanlarla karşılaştım kesin sen de öylesindir deyip kırıp bi kenara çekiliveriyor.

hayat yeterince kaba davranıyor zaten, siz de bu kadar kaba olmak zorunda mısınız. daha yazacak çok şey var ama dilim dönmüyor. iyi geceler.
devamını gör...
1232.
ahahahah yanda bir savaş, orda bir savaş, burda bir savaş. bense apayrı savaşlar veriyorum, bir sürü savaş içinde yenilerini buluyorum. göz garip organ, benimki kanlı, yine de görüyor. ağız dudaklarını yolmakla meşgul ama yine de söylüyor. benim susmam lazım, ama duyman lazım. bazı ateşler bazı geceler evinize düştüğünde kurtluşunuz olmaz. o gece gelmiyor bir türlü. neyse ben yatayım, salağa yatayım.
devamını gör...
1233.

“neden herkes birbirinin canını yakmaya bu kadar meraklı?” diye bir soru sordu kendine ve “çünkü onları bir başkası olarak görüyor” diye cevapladı kendince bu sorusunu.

evet bencilliğin başka hali. sadece kendisine odaklanmış insan, başkaları diye gördüklerini umursamıyor. gördüğü kötü davranışlardan şikayet ediyor ama kendisi de aynı davranışlarda bulunabiliyor.

birbirimizi çekmiyor, birbirimize tutunmaya çalışmıyor, yapayalnız kalmak pahasına birbirimizi kendimizden uzağa itiyoruz. birbirimize karşı kıyıcıyız, hiç olmadığımız kadar yıkıcıyız, günden güne incelikten, zarafetten, nezaketten uzaklaşıp katılaşıyoruz. katılıklarla ilerleyen böyle bir dünya herkes için cehennem! çünkü hiç kimse sertliğinden vazgeçerek bir başkasının cenneti olmaya çalışmıyor

alıntılar gökhan özcanın yazısından:buradan
devamını gör...
1234.
çirkinleşmek
bir olayı anlatırken savunurken haddinizi aştığınız oldu mu? kesin farketmediniz bir anda köpürdüğünüz. üstelik size göre çok haklısınız, bu uğurda ne yaparsanız yapın en haklı sizsiniz. o an karşıdan hamle geldi yaşasın daha da çok hırçınlaşabilirsiniz.

çünkü her zaman en haklı biziz..

ağzınızda ne varsa çıkardığınız ortaya. bir ayna olsa karşınızda bu ben miyim deyip çeki düzen verecek frenleyeceksiniz kendinizi. çünkü herkes aynaya baktığında güzel görünmek ister.
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

kim bu ayna'nın karşındaki bağıran, çağıran ağzında küfürler savuran. üslubu yok, çamura yatmış bir yandan sana fırlatmış. karşındaki değil be savaştığın, içindekine sahip çıkamıyorsun. tüm kötücülleri dışarı çıkarıp ona buna bulaştırmak derdin. mikrop saçıyor senin içindeki dalgacı, herkes'ten nefret eden, ego'sunu dizginleyemeyen küçük canavar. önce seni yuttu şimdi av'ı peşinde.

neden nefret'i tercih ettin?

sevgi'yi istediğin zamanlardaki masum haline yapılan ihanetler çok canını yaktı. beni yaktı sen de, siz de yanın derdiyse mesele, açmadan ağzını bir düşünmelisin, indirmeye çalıştığın belki bir masum canıdır.

çirkinlikte sevgi gibi bulaşıcı. bağırana önce ağlayarak tepki verirsin, ürperirsin. sonra gaddarlaşır sende bağırmaya başlarsın. güzelliklere olan inancını kaybettiğinde tüm teslimiyetin çirkinliklere olacak. iyi düşün... güzel düşün.. bekle .. sen iyiysen senin dünyanda bir şeyler değişmek zorunda. olacak, olacak...
devamını gör...
1235.
sonbahar güneşi insanın içini ne kadar ısıtırsa o kadar ısınıyorum şu anda. bir banktayım. yanıma da yalnızlığımı ya da iç sesimi oturtmuş olmalıyım ki yanıma kimse oturmuyor. oturmazsa oturmasınlar. ruhum güneşle birlikte ısınırken rüzgarla birlikte üşüyor.

bugün bir söz okudum. şöyleydi: “aklında bahar oldukça fikrin hep çiçek açar.” son çiçeğimi kaybettikten sonra böyle bir şey okumuş olmak umudumu canlandırır gibi. hep bir sebep arıyorum. bir şeye, şeylere bağlanma ihtiyacı oluşuyor bazen içimin derinliklerinde. hiç görmediğim insanlara dış görünüş, hiç duymadığım seslere bir ses veriyorum. bu bir ihtiyaç mıdır? ya da duyduğum sesleri unutmamak için sürekli çalan plak gibi konuşmaları geçiriyorum aklımdan. peki birileri benim için de aynısını düşünüyor mudur acaba?

ismet özel’e gidiyor aklım. “beni bir ses sahibi kıl”. sanki bir şeylere yalvarır gibi. sessizlik derin ve huzursuz.

neyse ne diyorduk. hava çok güzel. ruhum ısındı. arkadan da deniz kabuklarıyla yapılmış süslerin rüzgarla birlikte çıkarttığı sesler bilmediğin notalarla bir şarkı söylüyor.

bazı insanlar sonbaharda açan güneş gibi. iç ısıtıyor. bazı insanlar ama. bazı. bazen.

neyse ne diyorduk. hava çok güzel. piknik mi yapsak acaba?
devamını gör...
1236.
zaman, sadece birazcık zaman ve yaşanan kısacık anlardan oluşan kısa uyak a’sının ve zenon’un ortak ebesinin an’ı olan. şey. ney? yazamadık durumumuz yoktu. okuyamadık da, okuma yazmamız vardı ve durumumuz da müsaitti üstelik yazı tabanlı bir platformda idik ve unvanımızın gereği içerikleri okumamız beklenirdi ama yine de, okumadık.

istediğimiz yerde yazar ve yine dilediğimiz herhangi bir yerde okunurduk da buna rağmen bir akşam baktık internetin karanlık dehlizlerine. bir noktaya kulak kesildik, ya da göz. ya da başka bir şey işte, muhtemelen göz kesildik emin değilim. birileri vardı yazan ve de okuyan. göz kesildik, ses verdik; ses aldık ve yankılar fena değildi. otağımızı kuralım. kurduk.

biri şarabımızı döktü, soğanımızı çaldı, biri hiç yoktan vurdu kafeste kuşumuzu. biz, biz olmaktan çıkıp işbunda olduğu gibi vıcık romantizme bulanmış yazılar karaladık; onlar onlar olmaktan bıkıp herhangi bir yere dönüşme kararı aldı. otağımızı toplayalım.
devamını gör...
1237.
ya daha önce de gördüm evli çoluk çocuk sahibi yazarın nickaltına saçma sapan şeyler yazan dallamalar.. bunların suratına büyük abdestini fırlatsan mutlu olur böyle yüzsüz haysiyetsiz herifler her türlü şakayı yapabilen genişlikte namus kavramını unutmuş sanal kimlikli tipler. böyle salaklığın olduğu yerde bu adamlar korunuyosa burda durmakta aynı ayıba dahil..
devamını gör...
1238.
can sıkıntısı mevcut.
devamını gör...
1239.
özgüvenimin az biraz yükselmesi için kayda değer başarı isteyen zihnim, düşmesi için en ufak rüzgarı yeterli görüyor.
ama rüzgardan bol ne var ki şu hayatta? stabil bir özgüvenle dümdüz yaşayıp gitmek için ne olması lazım? mucize mi bekliyorsun, gelmeyecek. seni çekip çıkaracak insan mı bekliyorsun? gelmeyecek.
gel sevgili özgüvenim sen gel.. düşme bu kadar kolayca, sen düştükçe yaşamak nasıl da zorlaşıyor. gereksiz olsun yükselişin, manasız olsun, hatta isterse kibirlice olsun ama yüksel... yeter ki düşme.

yüksel, yüksel ki iyi kötü idame ettireyim şu hayatı. yüksel ki bir yerlere dikiş tutturayım. yüksel ki insanlara katlanabileyim, aralarına karışıvereyim sanki hep aralarındaymışımcasına.

sen varoluşuna anlam ararsın, bu bilmediğin yolculukta da kendine yoldaşlar ararsın. kim bilir belki de varoluş amacın çöp tenekesinde ağzı kapalı poşetten çıkamayan arı için elini çöpe sokup poşedi yırtmaktı, veya otobüste telefonuna dalmış taklidi yapmaktan vazgeçip yorgun adama yer vermekti.
kendine büyük misyonlar yüklemek.

kim dedi ki var oluş anlamın kitleleri etkileyecek diye? sen de devasa çarkların yanında küçük dişlisindir belki de.
minik eylemler, anlık işe yarayışlar gene de yadsınamaz küçük etkiler.

düşme sevgili özgüvenim bakma sen ne geçmişe ne geleceğe ne mistik anlamlara. oralardan almak zorunda değilsin motive edicini, ellerin ayakların beynin de yeterli. küçük dişli ol, olmayıversin ulvi amaçların, büyük şeyler başaramayıver, sen de günü kurtar. ve doğanın bir parçası olarak kalabildiğin kadar hayatta kal.
devamını gör...
1240.
bu sıralar şu başlığa çöreklenip duruyorum. sanırım bir şeyler karalarken arınıyorum. kelimeleri gökyüzüne fırlattıkça hafifliyorum. iyi de oluyor. içimde kalmış doluluk azalıyor. lebalebmişim.

bunların arasında hayaller de gidiyor. zaten fazla hayal kurabilen bir insan olamadım bu hayatta. iki üç tane. belki. işte iki üç tane hayal gitmesin diye onları sıkı sıkı tutuyorum; çünkü onları elbet bir gün bir şekilde gerçekleştireceğim. bir bakıma onlardan güç alıyorum. beni umutlu kılıyor. düşününce bile tüm hücrelerim harekete geçmek istiyor. “sakin ol” diyorum. iç sesim, “hadi başlayalım” diyor. başlıyoruz.

bazen gitmek eylemi çok ağır basıyor. biri tutsa kolumdan çekse götürse. kaçırsa mesela. ama o anda sarsılıyorum, “nereye kız bir dur” diyor iç sesim. “sen bi karışşşmaaa.” iç sesim hep benden büyük oldu. hep onu dinledim.

bundan mütevellit gidemiyorsam hayal kurabilirim diyorum. bu noktada hemen kendime ait bir dünya inşa etmeye başlıyorum: bir vosvos... içerisinde kamp sandalyeleri... (sandalyeleri mi? iç sesim; "ne zaman hayallerini çoğul bir şekilde kurmaya başladın, bir hayali çoğul şekilde kurmak sakıncalı değil miydi? " diyor) sessizim... susarak onu deli ediyorum. (yapma diyor; sen bir başına daha iyisin.) dinlemiyor,susmaya devam ediyorum.

nerede kalmıştık? hımmm, vosvos...içerisinde az eşya, belki bir battaniye, bir ihtimal yastık, yiyecek bir şeyler, birkaç parça eşya... yola çıkıyoruz. (iç sesimin ağzını bantlarım.) yolumuz bitecekmiş gibi olduğu noktada bulutlar yeni bir yol yaratıyor sanki. asfalt sıcak, rüzgarda uçuşan saçlara, bir de müziğimizin notaları eşlik ediyor. ne çalsa acaba? bir yol için en doğru şarkı nedir? o şarkıyı bulamıyorum. aradım mı ki? neyse...

canımızın istediği bir yerde duruyoruz. mümkünse deniz kenarı... hayalimde hemen bir deniz kenarı beliriyor. açıyoruz sandalyelerimizi. aaa yanımızda kitaplarımız da var. -vosvosa kitap koyuyorum- başlıyoruz okumaya. ne zaman bu kadar huzurlu, bu kadar keyifli olduğumu düşünüyorum. yok galiba... acıkmalar için balık da tutabiliyoruz. o yüzden yanımızda bir çift olta takımı olmalı. ben balık tutmayı bilmiyorum, olsun... öğrenirim. "oltayı bir sıkıntından kurtulmak istiyormuşçasına denizin en uzak noktasına fırlat, arada bir misinayı sar , bırak; sar bırak - balık yemi kaptığında oltada bir ağırlık oluyormuş diyorlar- misinayı sana gelene kadar çek." bunları bana anlatırken aynı zamanda kendisi de anlattıklarını uyguluyor. bir bakıyoruz, kocaman bir yosun. gülüyoruz, bunun için miydi diyoruz. yılmıyoruz. bir daha oltayı sallıyoruz. yine aynı bekleyiş... bu sefer onun oltası dolu geliyor. benim boynum bükülüyor. üzülme deyip sarılıyor. sarılışından güç alıyorum. bi bakıyoruz sevginin gücüyle benimki dolu geliyor. üçüncüsünde ikimizinki dolu derken bir sürü balığımız oluyor. aklıma sinağrit baba geliyor, hüzünleniyorum. balığın gözleri canlı, kovanın içinde hoplayıp zıplıyor. kova demişken vosvosumuzda kova da olmalı. hepten acıkıyoruz. o, ateş için çer çöp topluyor, ben balıkları üzüle üzüle temizliyorum. -vahşiyiz diyorum, vahşiyiz. - bir yandan açlıktan midem gurulduyor.

balıkları pişirmek için bir tavaya da ihtiyacımız var. vosvosa tavayı da alıyoruz. ehh bi de yağ lazım, onu da ekliyoruz. salata malzemelerini yol üstünde bulduğumuz bir manavdan almışız. meyvesiz olmaz deyip en sevdiğimiz meyveleri de heybeye ekliyoruz. balıklar pişiyor, ortaklaşa salata yapıyoruz. domatesle uğraşmayı hiç sevmem, domatesle o ilgileniyor. salatalığın ucundan az bir şey çalıyorum.
- canın kalmasın al azıcık da sana * diyorum. ağzına salatalık tıkıştırıyorum.*

gülmeye devam... gülmeyi eksik etmiyoruz. gülünce kalbimiz güzelleşiyor. salataya son dokunuşu bir nane eşliğinde yapıyoruz. kokusu ruhumuza tazelik katıyor. oturup yiyoruz. çatalı sadece salata için kullanıyoruz. balık da çatalla mı yenirmiş canım muhabbeti eşliğinde akşam güneşini karşılıyoruz. ona içecek bir şeyler veriyorum. bardak lazım. vosvosa bardak koyuyoruz. tabak eklemiş miydik? ekleyelim efendim. yedikten sonra kaç balık yedik diye yediğimiz balıkların kılçıklarını sayıyoruz. aaa o benden çok yemiş, hayır hayır ben senden çok yemişim, bak bir tanesi yere düşmüş diyerek kumlara bulanmış kılçığı elime alıp sallıyorum. yine gülüyoruz.

yedikten sonra okumaya devam ediyoruz. okuduğunu anlatıyor bana, bilgi verme , ben de okuyacağım diyorum. kitapları değiştirerek okuyoruz. ben onun kadar hızlı değilim. sindirmem gerekiyor. hayat da böyle diye düşünüyorum: karşılıklı ve bir o kadar yaşadıklarımızı sindirmeye odaklı. okurken hayal içinde hayal kurduğum da oluyor. hatta çoğu zaman onu izliyorum. fark ediyor tabii. bıyık altından gülümsüyor arada. o sıra bakışlarımı kaçırıyorum. bir insanın yüz çizgileri bu kadar mı güzel yerleşir diye düşünüyorum. sıkılıyoruz. hadi diyoruz çay demleyelim. çaydanlık lazım... vosvosa çaydanlık koyuyoruz. ben bazen kahve içerim, cezve de şart. içiyoruz. aramızdaki derin muhabbet çayın demi ya da kahvenin köpüğü gibi.

akşamı nerede nasıl geçiriyoruz bilmiyorum, çok da önemsemiyorum. nasıl olsa battaniyemiz ve paylaşabileceğimiz bir yastığımız var. yol aktığı sürece kâh duruyoruz kâh devam ediyoruz. gökyüzü ve kollarının sıcaklığı bir battaniyenin vermiş olduğu huzurdan daha fazla. bana bir şeyler anlatıyor. onu dinlemeyi çok seviyorum…

iç sesim “ yeter bu kadar” diye dürtüklüyor. uyanıyorum. içimden taşanlar çok fazla. dökülmüşüm. hayalim bir deniz kenarında... aldığımız tüm eşyalar vosvosa sığar mı sığmaz mı diye düşünüyorum. o kadar çok eşya almışız ki vosvostan taşıyoruz. gülüyorum. en iyisi karavan mı acaba? yol için hangi şarkı olsa?

gitsek çok uzaklara, en uzaklara...

özlenen ve yapılmak istenen tüm hayallerin bir gün gerçekleştirilmesi dileğiyle… en çok sevilen, en çok sevenle…
devamını gör...

bu başlığa tanım girmek için olabilirsiniz.

zaten üye iseniz giriş yapabilirsiniz.

"normal sözlük yazarlarının karalama defteri" ile benzer başlıklar

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim