5321.
çok yazıp çizdik bazı şeyleri başaramadık bazı şeyler başardık sonuç neticede hissedilenler başarıdan bağımsızmış
devamını gör...
5322.
şu an durmadan karalamak istiyom
yok
gram uyku yok gözümde.
ne kadar yazsam rahatlarım inan bilmiyorum.
devamını gör...
5323.
ayrı kalınca daha iyi anlıyor insan. bazı şehirler ve bazı insanlar birleştiğinde bir harita değil, bir hafıza oluşturuyor. aylar sonra yeniden aynı adımı aynı ritimle atmak, sadece bir insana değil, o insanın sende bıraktığı sokaklara da geri dönmekmiş meğer. istanbul hâlâ aynı yerinde duruyordu ama seninle yürümeyince hepsi biraz eksik, biraz dilsizdi.
​istiklal’in o kendine has karmaşası kalabalığın uğultusu, tramvayın uzaktan gelen tanıdık sesi ve taş binaların arasından süzülen rüzgar...
her şey bıraktığımız gibi ama bir o kadar da yenilenmiş. o eski kara fırın simitçisi duruyor mu acaba? çıtır simidin ve taze çayın kokusuyla demlenen o sabah kahvaltısının tadı, sadece damağımızda değil, anılarımızda da kaldı.. masanın altına yanaşıp kendini sevdiren, o dünyadan bihaber tüy yumağı kediyi okşarken göz göze geldiğimiz an, zamanın aslında hiç akmadığını, sadece bizim için biraz beklediğini hissettim.
​sokaklar uzadıkça hatıralar derinleşti; çakmakçılar yokuşu’nun o dik, yorucu ama bir o kadar da yaşanmışlık kokan adımlarında kaybolmuştuk. tahtakale’nin esnaf sesleriyle, baharat kokularıyla ve hiç bitmeyen hareketliliğiyle örülü dokusunda dolaşırken anladım ki,biz aslında ayrı kaldığımız zaman boyunca bu sokakların sessizliğinde birbirimizi beklemişiz.
devamını gör...
5324.
yoruldum. *

üzüntülü yorgunluk halindeki yorgunluk bu, sevimli olmayanından. hiç güzel değil. bok gibi hissettiriyor. koşuyorum, koşuyorum da varamıyormuşum gibi, bi’ kabusun içindeymişim gibi. ah çekmekten de yoruldum ama son bi’;

ah ulan…

kafam kıyak. evimde, rahatta içiyorum. bu sefer götüme güvenemiyorum. ne şişesi? bi bardağı devirebilirsem helal olsun, çarpıldım çok pis.

ölüm gibi bir şey oldu ama kimse ölmedi değil, öldü harbiden. hiç tanımadığım bir baba yedi-sekiz takla atarak öldü. gözleri doluyor isot’un, haliyle benimde. küçük çünkü o, kardeş gibi. bir yandan uyuzumda, kendi kardeşime olduğu gibi. uyuşuk bi tip, çalışmıyordu şimdi iyice saldı isot. iki bardak taşımıyor, haklı bu sefer ne diyim… iş yerimin enerjimi sömürmesini sevmiyorum. farklı bir tat ise hiç mümkün değil şuan. tadımız yok, ölüm ağır, zor. müşterilerim güldürdüğünde suçlu hissettiriyor isot’la göz göze gelince. kalbim harbiden katran mı bağladı acaba? banane diyorum içimden, ben mi mal gibi sürdüm arabayı? ölmeseydi salaklığından?

bir yandan aklıma da yer etti virajı 70’le alarken ki umursamazlığım. ben de malım. başka bi yerlerde yazmıştım sanırım benim sonum arabayla 180’le giderken olacak diye. müziğin etkisi değil, yok. tamamen kendi dalmalarımdan, salaklıklarımın sürekli aklımda oluşundan. neys’ rip.
devamını gör...
5325.
ölüm gibi oluyor bazen. ölmüşüm gibi. ben her şeyden vazgeçiyorum. zengin olabilme ihtimalimden vaz geçiyorum. erteliyorum bugünleri, hiçbir şey yapmıyorum. kendime, kendimi kanıtlıyorum. hiçbir şey yapmıyorum. bir ölü kadar hiçbir şey yapmıyorum.
bu yüzden bana kendini hatırlatma…
hayata döndürüyorsun beni. iş ilanlarına bakıyorum mesela. erkenden uyanıp sokağa çıkıyorum. durmadan kontrol ediyorum saatleri, takvim tutuyorum, gazete alıyorum, karıştırmıyorum günleri. bir kez daha ölmesi güç oluyor. bir kez daha vaz geçmesi zor oluyor… zor oluyor bulup bulup, kaybetmesi seni. ya da kaybedip kaybedip, kazandım sanması.
devamını gör...
5326.
kimsenin gereksiz gevezeliğini dinleyemiyorum. senin akşama ne yemek yapacağın, ailenle aranın nasıl olduğu, kedini, köpeğini ne kadar sevdiğin, oğlunun, kızının hangi işyerinde çalıştığı, geçmişte ne yaşadığın, eski travmaların, kız arkadaşınla ettiğin kavga. hepsine montla kaka yap geçer diyesim geliyor.
devamını gör...
5327.
tüm zihin karmaşıklığını atmak için sağa sola sataşıyorum. her gün kendime yeni bir uğraş bulmaya çalışıyorum. oradan ona, ondan buna savruluyorum yeter ki zihnim dağılsın, fazla düşünmeyeyim. arada yine bir şeyler saçmalıyorum tabii. son zamanlarda çiziyorum, boyuyorum. zihnimi bir süreliğine susturuyor, iyi geliyor. bu akşam zihnimi dağıtmaya yardımcı boyama çalışmam.
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...
5328.
bugün babamın 3 kalp damarından ikisinin tıkalı olduğunu ve ölüm riskinin çok yüksek olduğunu öğrendim. nasıl hissedeceğimi bilmiyorum çünkü babam ilk kez ölüm denen şeye bu kadar yakın geliyor. daha önce hiç bu hissi tatmamıştım. kendisiyle aram hiçbir zaman müthiş olmadı ama onu kaybedersem ne yaparım bilmiyorum. elimden dua etmek harici bir şey gelmiyor. çaresizlik hissi hep tanıdıktı ama ilk kez bu kadar derinden vuruyor
devamını gör...
5329.
rüyamda kendimi e.t filminin o meşhur sahnesinde gördüm. bisikletin ön çocuk koltuğu kısmında e.t gibi oturuyordum, bisikleti kullanan ise isa peygamderdi. aya doğru yükselirken ben gitmicem diye ağlıyordum. mehdi olabilir miyim?
devamını gör...
5330.
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...
5331.

bugün babamın 3 kalp damarından ikisinin tıkalı olduğunu ve ölüm riskinin çok yüksek olduğunu öğrendim. nasıl hissedeceğimi bilmiyorum çünkü babam ilk kez ölüm denen şeye bu kadar yakın geliyor. daha önce hiç bu hissi tatmamıştım. kendisiyle aram hiçbir zaman müthiş olmadı ama onu kaybedersem ne yaparım bilmiyorum. elimden dua etmek harici bir şey gelmiyor. çaresizlik hissi hep tanıdıktı ama ilk kez bu kadar derinden vuruyor


aman kardeşim annenin babanın ölümünü hastalığını sözlük ortamlarına sakın taşımayasın, zira sonuçlarına katlanırsın. burada bazı kişiler böyle düşünüyor, bu benim düşüncem değil.
devamını gör...
5332.
günaydın banlanmışım diye sıçrayarak uyandım. *
tüm haftanın yorgunluğu üzerimde. ölüm uykusuna yatmışım, öyle derin. okula geç kaldık. yine. direktör bu bidaha yaşanırsa seni aile kurumuna şikayet edeceğim demişti. yapsın göt. bekliyorum hath’.
oradakilere tane tane açıklarım halimi. ev değiştirdim, okuldan daha da uzakta oturuyorum bi süredir. otobüs gelmiyordu zamanında. dükkanın arabasına çöktüm. şimdide telefon bozuldu alarm çalmıyor. çaldığında yangın alarmı gibi olduğu için, ne kadar derin uyusam da sıçrayarak kalkabiliyorum. dadı istifa etti. yeni dadılar maaşım kadar maaş istiyor, e haliyle mantıksızlıktan, kendimle baş başayım yine. çözüm üretiyorum, yeni sorun çıkıyor, çözüm üretiyorum, yeni… kısır döngü eooo!!! yoruldum, iki sn dinleneyelim. acımasız hayat.
sabah sabah bir sürü evrak doldurdum çocuklar için. küçüğü başka sınıfa almak istiyor direktör bozuntusu. neymiş yeterince konuşmadığı için almanca bilmediğini düşünüyormuş. aynısını geçen sene de yaptı. senin ırkçılığının saçını başını yolarım titrek. * çocuğum konuşmuyorsa hak etmemişsinizdir, almancası benle aynı… ikiside taek wan do’ya başlıyor. birini modelliğe yazdırmak istemişler onay vermedim, kağıdı boş koydum çantasına. ağlıyor, neden anne? güzelliğe takık büyü istemiyorum demedim. açıklamada bulunmadım. acelemiz var çıkalım diyip, geçiştirdim. hazır sandviçlerden aldı büyük kızım hepimize, çantalara koyduk okula gittik. direktör yok yerinde, kapısı da kitli. heh geliyor bombe sanırım. senle de baş ederim bombalarla da. nerelerden döndürmedim ki? yine döndürürüm.

fırlat lan!
devamını gör...
5333.
şu hayatta en büyük sınavımın ilgi çekmek üzerine olduğunu düşünüyorum.
herkesin hayatta dönüm noktaları vardır. kimi bunu sakinlikle yapar, kimi duygularını kabul ederek, kimi ise belki sadece bir adım atarak. bilmiyorum. ben sadece kendi olası dönüm noktamın bir şekilde ilgi çekmekle ilgili olduğunu düşünüyorum.
bu arada şu an ilgiden hoşlanmayan bir yapım yok. ilgimi çeken insanların benimle ilgilenmesi, beni merak etmesi falan çok hoşuma gider mesela ama bu daha genel bir şey. sanki dünyayı bir sahne olarak görürsem hayatım yoluna girecekmiş gibi geliyor. sadece bunu nasıl yapacağımı bilmiyorum. kimlerin ilgisini çekmeliyim, ne yapmalıyım, ne ortaya koymalıyım, hiçbir fikrim yok.
esas mesele de burada başlıyor galiba. yeni bir şey üretmeden varlığını ortaya koymak bana çok saçma geliyor. mesela burada bile görüyorum bunu. belli alanlarda sürekli kavramsal şeyler konuşan, öznel bir düşünce ortaya koymayan, yeni bir şey üretmeyen insanlar var. kitaptan, makaleden ya da herhangi bir yerden alınabilecek bilgiyi alıp dümdüz sunuyorlar. bir şey hakkında gerçekten ne düşündüğünü, o bilgiyi nereye bağladığını, ondan ne çıkardığını göremiyorsun. sadece bilgi var.
ve o kadar sıkıcı buluyorum ki bunları. hatta bu insanlarla ilgilenen insanların benimle ilgilenmesini de istemiyorum ama çoğunluğu da bunlar oluşturuyor hani.
sonra yine seçicilik devreye giriyor. tek tek herkesi eliyorum. bunu istemiyorum, şunu istemiyorum, bunun ilgisini istemiyorum, şu bana göre değil derken ne kalıyor elde?
koca bir hiç.
galiba bir yandan insanların ilgisini istiyorum ama öte yandan sırf ilgi çekmek için kendimi ortaya koymak da istemiyorum. ortaya koyacaksam gerçekten bana ait bir şey olsun istiyorum. yeni bir düşünce, bir yorum, bir üretim, herhangi bir şey. yoksa sadece var olanı alıp yeniden sunmanın benim için pek bir anlamı yok.
ergenliğime dönmek istiyorum.
devamını gör...
5334.
telefonumun hafızası dolmuş. bu zamana kadar çektiğim videoları silmeye kıyamıyordum. sanatsal bir değeri olmayan videolar bunlar.örneğin; uyuyan bir sokak köpeğinin nefes alış verişini çekmişim, 2 dakika.bütün bir çubuk krakeri taşıyan karıncayı yuvasına kadar takip edip, diğer karıncaların onu “kıt kıt kıt” diye parçalayıp yuvaya sokmalarını... (çubuk kraker yerken ben de kendimi bir öğütücü olarak görüyorum — ritmik bir öğütücü: kıt kıt kıt kıtkıtkıt kıtkıt...) a’dan z’ye birçok konu içeren videolar çekmişim ve silmeye kıyamıyordum.
ama şimdi, hiç düşünmeden silebiliyorum.bu konuyu düşünüyorum şimdi...son senelerde hayatımdan birçok şeyi bir çırpıda atabiliyorum.bu, önceleri hayal edemediğim bir şeydi.bir şarkıda bir söz vardı, aklımda kalan:> “önceden ulaşmak için uyumadan hayal ettiğin, artık elini sürmediğin eski geçkin heveslerin...”
telefonumun hafızası neredeyse boşaldı.
“bakalım neleri silmemişim, ortak özellikleri neler?” diye şöyle bir göz gezdirdim.
genellikle aile, güldüğüm videolar, bir zamanlar duygusal bağ kurduğumu sandığım evcil hayvanlar falan...
düşününce, ben epey bir sadeleşiyorum.
çocukluk hayallerimin peşinden gidiyorum ve hayallerim bitmek üzere.
sanki çocukluğuma olan borcumu ödemiş gibiyim.
dediğim gibi, artık birçok şeyi kolayca silebiliyorum.

börtü böcek edindiğim dertler, tasalar... bir kalemde “tiki tak” silebiliyorum.
belki bu hayatın döngüsüdür.
belki de yaşamın korkunç güzelliği beni öyle büyülüyordu ki, şimdi o güzelliklerin beni etkilemesine izin vermediğim için dertlere, tasalara takılıyordum.
bir kuşun kalp atışı mesela...
elime ilk aldığımda — hatta ne eli, parmağıma ilk aldığımda — yumurtadan yeni çıkan bir muhabbet kuşu...
o kadar saydamdı ki kalbini görebiliyordum.
memlekette bir dağın yamacından rusya’daki dağları çıplak gözle görmek inandırıcı gelmiyordu.
işte bu korkunç güzelliklerden dert tasa üretmek aslında sıradandı.
asıl korkunç olan düşünebilmekti — insan olabilmekti.
ve daha korkunç olan, düşünebildiğinin farkına varmaktı.
bu yüzden silebiliyorum.
güzellikleri biriktirip saklamak, depolamak önemli değil; çünkü onlar her zaman düşüncemizin hemen önünde.
herhangi bir yorgun gününde, normalde uyuduğun saatten erken bir vakitte televizyonun önünde, tam da üçlü koltukta uzanırken bir anda uyku bastırır da uyuyakalacağını anlarsın ya...
tatlı bir uyku olacağını da bilirsin.
televizyondan gelen sesler yavaş yavaş boğuklaşır.
birkaçını seçebilirsin ancak; dandik dublajlı bir filmden:> “ah mayk, lanet olası kıçını kaldır da büyük resmi gör dostum!”diye bir ses alırsın beyninde, birkaç kez yankılanır.
sonra sesler iyice anlamsız ama çok tatlı bir hâl alır.
çok tatlı bir hâl içindeyim.
şimdi de bunu düşünüyorum. kalp atışlarım telefon hafızamdan daha dolu dolu. çünkü
hiçbir türden ilişki için ekstra çaba harcamak istemiyorum. bir şey akışta benim değilse demek ki benim olması hiç mümkün değilmiş.

bazen şöyle yabancı olduğum bir ülkede, sahil kenarında bir beach'te müzik kutusuna 50 cent atıp kelimelerini bilmediğim yabancı bir şarkının elektro gitar tınısına yarım yamalak eşlik ederken soğuk bir cam şişedeki biranın yarısını içmek istiyorum. sonra ahşap, otantik ıvır zıvırlarla süslenmiş şezlonguma uzanıp şapkamı yüzüme çekerek biraz kestirip, sonra sıkılıp sahilde golden cinsi bir köpekle frizbi oynamak, biraz da denize girmek isterim ama fazla kalmam falan...
bir dönem sigara içtiğimi ailem bilmiyordu. ben de onlardan gizli sigara içtiğim zamanlarda, nasıl desem, garip bir özgürlük hissediyordum. ergenceydi ama öyle hissediyordum napim. güzel bir histi. bu hayal de öyle hissettirecek gibi.
sadece bomboş bir kafa, sıfır sorumluluk. allah boş duranı sevmez diye de birkaç küçük aktivite... mükemmel vicdan rahatlığı.
bu hayat tek başına çok zor geçer o yüzden bebikime denk gelirsem evlenirim diye düşünüyorum ahadhaj.
yaş aldıkça seçicilik artıyor diyorlar ama yanılıyorlar bence. sadece neyi istediğini daha iyi anlıyorsun. ben de galiba artık çok bir şey istemiyorum. sadece hissetmek istiyorum.
umarım bebikim ufak seyahatleri seviyordur çünkü hiçbir türden ilişki için ekstra çaba harcamak istemiyorum.
devamını gör...
5335.
önemli bir şey öncesi hasta olmak gibi garip bir özelliğim var.
bir ara üniversite sınavına deyim yerindeyse köpek gibi hazırlanmıştım sınav sabahı üşütmüştüm :(
ve sonuç belli.

bir aydır sonbahar yaprakları dökülünce hem kamp yapmaya hem de doğa fotoğrafı çekmeye yedigöller planı yapmıştık. tabii ki ben yine yapacağımı yaptım ve şu an darth vader gibi soluyorum.
gidemedik.
ve tüm bunları düşünürken aklıma şu geldi.

asgari ücret alan üç kız tatil yapsa en kötü mısır'a gidiyor.
üçümüzün toplam maaşı 180k civarı olan biz tatil planı yaparken aramızda şöyle bir diyalog geçti
+para olsa bungalov tutardık
-kac para ki ?
+ 10 vardır
- çok aq
+ çadırdan devam

gerçekten iğrenç bir hayat. hafta sonu mecburiyetten sözlüğe saracağım. vereceğim rahatsızlıktan dolayı özür dilerim :'(
devamını gör...
5336.
ben tam orada iki gece ve gün boyunca o dram senin, bu dram benim öylece koşuyordum. biraz olsun kafayı çekip rahatlamak için çantamın içinde gizlice bir şişe votka sokmuş, onu zıkkımlanıyordum. bir süre sonra sızmayı umuyordum, bir yandan da hayatın ne kadar boktan olduğuna dair düşüncelerle beraber müzik dinliyordum işte.

telefonum çaldı birden. telefonumun çalmasından hiçbir zaman hoşlanmazdım. ben onu sadece müzik dinlemek ya da oraya buraya bir şeyler yazmak için kullanıyordum. kimseyle konuşmaya hevesim yoktu. yine de açtım. teyzemin kızıydı arayan. numaramı bulup buluşturmuş bir yerden. annemgil sivas'a geliyor, git onları karşıla diyordu. aman dedim, kardeşimi zaten gömdük, daha neyine geliyorlar ki? olsun dedi, gelmek istediler, geliyorlar, karşılamaya git onları dedi. kimseye karşı koyacak gücüm yoktu, neredeyse iki gün boyunca zaten pamuk ipliğine bağlı olan benliğim de neredeyse beni terk etmek üzereydi. uzun süredir bir arada tutmak için çabaladığım ne varsa dağılıyordu. kaldı ki ben tembel bir insandım hep. o halde? tamam dedim, gidiyorum.

normalde cenazeden sonra silktir olup gidecektim bu sevimsiz şehirden. hatta iki gündür gitmeye çalışıyor bir türlü beceremiyordum. ilkinde yiğenim, ikincisinde kardeşimin ölümü, üçüncüsünde ise cenazeye gelen ve uzun zamandır görmediğim yurtta beraber kaldığım çipler engellemişti beni. neredeyse artık bu şehirden kurtulamayacağıma dair ikna olmuştum. çıkışı olmayan bir sokak gibiydi, kara delik gibiydi, her şeyi yutuyordu, başıma gelen felaketlerin hepsi burada bana uğramıştı, sevmiyordum ama kurtulamıyordum da. cehennem gibiydi ama soğuk bir cehennem.

neyse. ben cenaze akşamına otobüse binip, topuklayacaktım aslında ama bizim yurttaki çipler seneler sonra beni görmüşler ya, bırakmak istemiyorlardı. öyle olunca da çalıştıkları polisevinde bana bir oda ayarladılar, oradan mutfağına götürüp beni, bir güzel tıka başa doyurdular. içeri soktuğum votka, güzel, kabuslarla dolu bir uyku planı kurarken, kendimi yine sokakta buldum bir telefonla. çakırkeyiftim. sokağa çıkınca soğuktan ayılmaya başlarken, bir yandan da teyzelerime küfrede küfrede otogara doğru yürüyordum. mezarseviciydi onlar, kendilerine ait o tırt senaryolarındaki dramatik rolleri sergileyebilecekleri sahnenin hevesiydi o kaltakları taa bursa'lardan buralara sürükleyen. hayattayken kızın çok bir bokuna yaramış gibi ölüsüne koşacaklardı. ölünce herkesin değere bindiği tiksinç bir hayattı bu ve öyle kalacaktı.

otogara vardım. orada koltukların üzerine uzanmış, uyuyor gibi de, uyumuyor gibi de olan birini tanıdım hemen. saçlarının beyazları, kara gözleri, kara kaşları tam, bizim yurttaki mithat. 1.65 boyunda çelimsiz bir çocuktu. benden iki yaş küçüktü. öyle pek bir muhabbetimiz de yoktu, birkaç kere işte. daha çok simayen tanıyordum. yine de tanıyordum.

üstü başı perişan haldeydi. saçı sakalı birbirine girmiş, tırnakları uzamış, kir pas içindeydi. öyle olunca da sokaklara düştüğünü anladım hemen. öylece tepesinde ona bakıyordum. bir yandan da içimden hassittir çekiyordum. ne olmuş lan buna? ben içimden hassittir çeke çeke ona bakarken bir dakikaya yakın süre geçti. birden o da beni fark etti. doğruldu. bana doğru geldi ve yüzüme bir tokat aşk etti. sağlam yapıştırdı doğrusu. bütün otogar inledi. herkes bize bakıyor. rezil oldum bir nevi ama ben insanların hakkımda ne düşündüklerini pek tınlamadığım için hiçbir hamle yapmadım. o an o çelimsizi oracıkta... yapabilirdim yani ama zaten hayatın sillesini yemiş, ne dokunacağım ki? napıyorsun olum? manyak mısın? dedim sadece. konuşma tarzımdan herhalde, beni tanıdı. sımsıkı sarıldı bu sefer bana. tokatı tercih ederdim. çünkü ben fiziksel temasın her türlüsünden çok hoşlanmıyordum, tokat en azından daha kısa sürüyordu ama onun bu halde de itemezdim sonuçta. ben de ona sarıldım, onun kadar hevesli değildim elbette.

gel beraber yemek yiyelim diye onu lokantaya doğru götürdüm. hal ve hareketlerinden kafayı kırdığını anladım üstelik. şizofren olmuştu besbelli, babam gibi. babamla takıla takıla bende şizofreni uzmanı olmuştum bir nevi. şıp anlar olmuştum.

kendime bir çorba söyledim, o köfte ekmek istedi. karşısında ben yokmuşum gibi öylece konuşuyordu kendi kendine. başka birisiyle konuşuyordu. o da elbette kadın. beni mi aldattın falan diye sayıklıyordu, ağlamaklı oluyordu, derken gülmeye başlıyordu. o tırt derdi ile ne yapacağını, onu nereye koyacağını, nasıl baş edeceğini bir türlü kestiremiyordu.

sayıklamalarından anladığım kadarıyla; işe girdikten sonra evlenmiş, karısını çok sevmiş ve aldatılmış. kafayı bu yüzden kırması bende bir tiksinti uyandırmadı değil ama yapacak bir şey de yok. napalım yani? o zaten hep içine kapanık, hassas bir çocuktu. şu an karşımda sayıkladığı kadar, hayatı boyunca anca konuşmuştur, belki daha az. kız bulup, nasıl evlendi, o bile muamma. hayat böyle muammalarla doludur zaten.

bu kendisine bir cennet yaratmak üzere yola çıkmış ve sonunda hüsrana uğramanın yüküyle öylece ortalıkta dolaşan insanları hiç anlamamışımdır. bu çocuğun hezeyanı da evlenince mutlu olacağına dair sanrılarını besleyebilecek bir kız bulamamış olmasıydı. düşününce acıklı da bir yandan tabii. tam oraya vardığını düşünürken, hiçte öyle değilmiş. o halde kafayı neden kırmayalım ki? benim görüşüm de o yönde. ben sadece bu mutlu olma meselesine diğerleri kadar kafayı takmış değildim, o kadar. mesela onun hassasiyeti benimkinin yanında yine de cacık kalıyordu ne olursa olsun. ben nasıl bir cehennemin içine düştüğümü tam olarak tartabilecek hassasiyetteydim onun aksine. hiçbir zaman umut eden bir insan olmadım. umulacak hiçbir cacık yok işte. bu kadar basit.

yaratılışın temelinde sadece çürümeye doğru gıden bir ip boyunca ilerleyen yaratıkların olduğu sonsuzluğa uzanan bir sefalet var. daha ne olsun? ne kadar pırıltı saçmaya çalışsalar bile insanların gözlerinden saçtıkları sefaleti görmeden edemiyorum. sefalet her yandan taşıyor, ne kadar gizlemeye çalışırlarsa çalışsınlar hiçbir örtü ona fayda etmiyor.

ona çay aldım ve beraber dışarı sigara içmeye çıktık. havadan paketlenmiş haldeki buzlar gibi hüzün yağıyordu üstüme. içim zaten buz gibiydi. eğer biraz daha soğuması mümkün olsaydı soğurdu tabii ki. ama mümkün değildi. hüzün benim içimi buza çeviriyordu diğerlerinin aksine. kaskatı kesiliyordum öylece.

sonra onu büfeye götürdüm ve iki paket sigara aldım ona. para verip, vermemek konusunda kararsızdım, çünkü parayı algılayıp, harcayabilecek kadar bile aklı kalmış gibi durmuyordu. yine de bi 600 lira verdim. daha fazlasını da yapmak isterdim ama sadece hasittir diyebiliyordum fazladan ama o da bir şey değildi zaten.

ona iyilik yapma derdinde değildim bir yandan da. zaten iki gündür bütün travmalarım tetiklenmiş bir biçimde, öylece içimdeki çığlıkların tufanıyla oradan oraya seyirtiyordum, o kadar. bilmem nereye? öylesine. onları susturma çabasında bile değildim. mithat hiç umurumda değildi doğrusu ama ona harcadığım para da umurumda değildi aynı şekilde. o halde? daha fazla hüzne gark olabilecek yerim kalmamıştı benim. benim taşıyabileceğim yük bu kadar. başka kapıya.

teyzelerimin otobüsü geldi. indi gudubet garılar. öylece diğer kız kardeşimin evine doğru seyirtmek üzere orada bıraktım mithat'ı. herkesin onu kaderine terk etmesi gibi. herkesin beni kaderime terk etmesi gibi. herkesin herkesi terk etmesi gibi.
devamını gör...
5337.
bu ara kendimi uzun bir yürüyüş gibi hissediyorum. lakin bir yere varmak için olan değil de kaybolan benliğine rastlamak için bilincini kaybetmişcesine yapılan yürüyüş gibi.

bunun ne demek olduğunu bilmiyorsanız şanslısınız ama anlatayım. insanın ruhu bedenini sıkıştırmaya başladığında alışkanlıklarına daha çok sığınır. sigara içmek, alkol tüketmek, sakız çiğnemek, şarkı dinlemek vs. ama bunların yetersiz kaldığı durumlarda yapabilecek hiçbir şey kalmamış gibi bir boğulma olur.

insan kusmak ister, kendini kendi içinden kusarak çıkartmak ve rahatlamak ister. bu, kendini doğurmanın (bkz: kendini yeniden doğurmak) belki farklı bir versiyonu olabilir. lakin kesinlikle başarı ile tamamlanması mümkün değildir.
insan kendini kusamaz.

tüm seçenekler tüketildiğinde bir anda dışarıya atarsınız kendinizi. açık hava insana anlık bir umut verir ama kalıcı değildir. nereye niye gittiğinizi bilmeden yürümeye başlarsınız. öyle ki normalde bacaklarınızın kaldıramayacağı mesafeler hiç gelmeye başlar.

yürüdükçe artık durdurulamaz bir güç elde etmiş olur ayaklarınız, yürürken değil de dururken canınızın acıyacağını fark edersiniz. ritmik adımlar ve düzene girmiş ama düzeni olmayan nefes size eşlik eder. göğüs kafesinizin tam da üstüne oturmuş olan o, kimine göre öküz kimine göre ise mamut bir milim oynamaz yerinden.

çevredeki sesler net değildir, tamamı bir suyun altında homurdanan balıklar gibi gelir kulağa. her şey blurlu ve her şey yok gibidir. baktığınız hiçbir şeyi görmezsiniz, gördüğünüzü sandığınız hiçbir şeyi algılamazsınız. aslında hiç yaşamamışsınız gibi varsayacağınız ama yaşandığına birçok şeye oranla daha fazla emin olacağınız zaman dilimidir bu yürüyüş.

bahsettiğim bu hâli durdurmak ancak ufak da olsa bir çarpma veyahut hasar alma ile mümkündür.

fark etmeden çarptığınız bir dal, yanlışlıkla ayağınıza denk gelen bir taş, açısı doğru hesaplanamamış bir top..

gerçek hayata döndüğünüzde algılarınız bir anda geri gelir.
ama siz gelmezsiniz.

tam olarak böyle hissediyorum.
öyle işte.
devamını gör...
5338.
kendimi savunmasız hissediyorum. sanki kurduğum duvarlar artık bana güven vermemeye başladı. zihnim dolu, bedenim yorgun kalbim ürkek.
devamını gör...
5339.
serbest akışta notlar.

dokuz rakamında bir hikmet yok. gözün takılıyor sadece tıpkı bire ya da on bire ya da yirmi beşe takıldığı gibi. konumuz rakamlar mı? evet.

çünkü algılamıyoruz daha doğrusu algılayamıyoruz. beşin otuz iki bin olmasını algılayamadığımız gibi.

bütün bu olanlar içinde bir kalem bir a4 kağıt yetiyor. çiziyorsun ve rahatlıyorsun. sanki katkın oldu dünyaya, sanki o çizik bir şeylerin ifadesi gibi.

kimsenin birbirini iplediği yok oysa.

inceden bir kelimenin birilerine dokunmasını bekliyorsun.

bir kelime....

yavşaklar.
devamını gör...
5340.
defterin pembe ve çiçeklisi makbüldür. bir de küçük kalpli bir anahtarlığı varsa, üf. kitaplığıma yürüyesim yok diye buraya yazıyorum kapkara deftere.

ne biçim sancılar ve sanrılar bunlar ya.* üç puan bile etmez yeminle.

gripin buyurdu;

hadi durma ağla, ağla
yaşlar kurur zamanla, ağla.


ağlarım, ağlamam sanane gripin? biriktirmişimse dökerim, nedir?
devamını gör...

bu başlığa tanım girmek için olabilirsiniz.

zaten üye iseniz giriş yapabilirsiniz.

"normal sözlük yazarlarının karalama defteri" ile benzer başlıklar

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim