normal sözlük yazarlarının karalama defteri
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30
31
32
33
34
35
36
37
38
39
40
41
42
43
44
45
46
47
48
49
50
51
52
53
54
55
56
57
58
59
60
61
62
63
64
65
66
67
68
69
70
71
72
73
74
75
76
77
78
79
80
81
82
83
84
85
86
87
88
89
90
91
92
93
94
95
96
97
98
99
100
101
102
103
104
105
106
107
108
109
110
111
112
113
114
115
116
117
118
119
120
121
122
123
124
125
126
127
128
129
130
131
132
133
134
135
136
137
138
139
140
141
142
143
144
145
146
147
148
149
150
151
152
153
154
155
156
157
158
159
160
161
162
163
164
165
166
167
168
169
170
171
172
173
174
175
176
177
178
179
180
181
182
183
184
185
186
187
188
189
190
191
192
193
194
195
196
197
198
199
200
201
202
203
204
205
206
207
208
209
210
211
212
213
214
215
216
217
218
219
220
221
222
223
224
225
226
227
228
229
230
231
232
233
234
235
236
237
238
239
240
241
242
243
244
245
246
247
248
249
250
251
252
başlık "makedonyalı" tarafından 08.11.2020 16:43 tarihinde açılmıştır.
41.
dönüp dolaşıp her defasında aynı yere geliyorum. geldiğim yerde yalniz yapayalnizim.
devamını gör...
42.
evet, aşk bizimle beraber doğar.
(bkz: miguel de unamuno)
gecenin sessizliğinde önceleri ürktüğüm seslerdi martılarınki. sonra sevmeyi öğrenmiştim.
kedilerin kavga ederken ağlıyor sandığım sesleri,
martıları yiyecek ararken, çığlık çığlığa kavga ediyor sandığım...
dünya ve onun sesleri kafanın, kalbinin içindeki gibi olmayabilir.
sevmeyi öğrenmez aslında insan, hatırlar.
devamını gör...
43.
kitap okurken her zaman yanımda bulundurduğum ajandadır. kitap isim ve yazarlarını( seri olarak okuduklarım hariç) aklımda tutamadığımdan ve alıntı yapmayı sevdiğimden, beğendiğim ve kendimce anlamlı bulduğum söz ve metinleri yazarım. sonra onları arkadaşlarımla paylaşırım bazen döner döner kendim okurum. her birinin ya yaşanmışlığı ya ders veren, öğreten bir anlamı olur bende. şimdilerde karalama defterimi kısmen de olsa buraya aktarmaya başladım. keşke hepsini aklımda tutabilecek bir hafızam olsaydı çünkü bazen yazmaktan okuma hızım kesiliyor. telefonumda da notlarıma kaydederim. yazmayı ve okumayı seven çoğu kişinin alışkanlığı bu sanırım.
devamını gör...
44.
3-5-8-10 galatasaray şampiyon.
devamını gör...
45.
25 yıl yaşadım. hukuk okudum, liseli bir ergenin tepkisel olarak yaptığı bir seçimdi. bölüm şu anda umrumda değil. ruhsatı 1-2 aya alacağım ve hala ne yapacağımı bilmiyorum. kendi hayatımı kendi ellerimle mahvettiğimi düşünür dövünürüm hala, geç büyüdüm biraz. hatrı sayılır güzellikte bir ömrüm olmadı, absürt çelişkiler-engeller-angaryalar arasında sıkışmışlık ve dağınıklık içinde stres dolu bir hayat. huzurla nefes aldığım günler sayılıdır.
çok sonradan farkına vardığım şey ise huzurlu hissettiğim her anın hep bazı katı gerçeklere sırtımı döndüğümde gerçekleşmesiydi. küçümsemeyin, çünkü bu gerçekleri yadsıma meselesi melankolik ve genel olarak depresif bir ruh haline sahip insanlar için paha biçilmez bir psikolojik terapidir. ya da kişisel gelişimci gibi konuşmayı bırakıp şöyle söyleyelim bu çarpıtmanın kendisi bir köle ahlakıdır.
ben, 2 senelik inişli-çıkışlı karşılıklı olarak da çeşitli fedakarlıklarla geçen ilişkimde hiç ummadığım bir anda aldatıldım.
zor bir hazım sürecinden sonra -buraya üç harfle hemencecik yazılan zor kelimesi çok fazla şey taşımaktadır- karşımdaki kişiye kendi zihnimdeki ideal insanı giydirdiğimi, bunun ilişki içerisindeyken karşı tarafı gerçekten tanımayı imkansızlaştırdığını, sürecin benim için kör ve mutlu olarak geçtiğini gördüm. ilişki içerisindeyken görmezden geldiğim veya yüzleşmediğim bir çok şeyi işin dışına çıkıp rasyonel bir şekilde düşündüğümde karşımdaki kişinin karakterine ve mizacına dair onlarca ipucuyla yüzleşmediğimi ve onları görmezden geldiğimi farkettim. manipüle olmuştum ancak bunun farkına, manipüle olduğum sürecin dışına çıkmadan varamazdım. burada sorun ilk baştaydı, yani manipüle olmanın kendisiydi sorun. hatta en son aldatılmama bu kadar şaşırmama şaşırır bir halde buldum kendimi.
bu bireysel ve insan-insana edinilen tecrübeler bir çok teorik aydınlanmadan güçlüdür. doğrudan öznesinin siz olduğu bir süreç sonu gelinen duygu durum değişimlerine kitaplarla gelinmez. bunu eskiler hakk-ul-yakîn/ ayn-ül-yakîn/ilm-ül-yakîn diye ayırmışlar.
bu ayrım kısaca şunu ifade eder; size denizde yüzmenin nasıl olduğunu anlatırım ve yüzmek hakkında bir takım teorik bilgilere sahip olursunuz, sonrasında gelir yüzen insanları kendiniz izler ve bilginizi güçlendirirsiniz. ancak hakk-ul yakin olmak için o denize girmeniz şarttır. girmezseniz, suyun teninize değmesinin nasıl bir şey olduğunu hiçbir zaman öğrenemezsiniz. yani gerçek anlamıyla yüzmek nedir bunu bilmek için teorilerle yetinemezsiniz. bundan dolayı insanı asıl dönüştüren şey tecrübeleridir, düşünceler sonradan gelir.
kişi yapıp ettiklerinin çoğunu düşünceleri ile değil, duyguları -veya buraya güdüleri de yazabilirdim aynı şey- ile yapar. ki bilindiği gibi 2500 senedir sanılanın aksine insan irrasyonel bir varlıktır. bu gerçeklerin farkında olduğum için saç-baş yolmadım tabiki. ilk başta kendime kızsam da bunun yersiz olduğunu anlamam için insan doğası üzerine biraz kafa yormam yeterli oldu. çünkü kadın-erkek ilişkilerinde belirleyici olan şey güdüler ve duygulardır. karşı cins işin içine girdiğinde denklemde hep fazladan bir bilinmeyen daha olur. bu tür doğal güdülerin ve duyguların işlerlik kazandığı her türlü ilişkide akıl karardığı için kişi manipüle olmaya açık hale gelir. gördüğünüz gibi çok zor bir denklem değil bu. tabiki denklem dıştan bakarken zor değil, ilişkinin içindeyken denklemi dahi göremezsiniz ki bir de çözeceksiniz. imkansızdır. tüm bunlardan dolayı da; süreç sonunda "bunların nasıl farkına varamadım", "ne salakmışım" tarzı gereksiz yakınmaların hiçbir anlamı yoktur. çünkü ilişki içerisinde iken burada anlattığım gibi teorik ve rasyonel süreçler yoktur. benim birçok şeyi gözardı etmem bilinçli olarak yaptığım bir şey değildi. orada schopenhaur'ın "irade" dediği ve kör bir bilinci oturttuğu güç hakimdi. aklı kapatan duygu durumlarının içerisindeyken hiçbir zaman rasyonel olarak kendinizi çözümleyemezsiniz. o yüzdendir ki vaizler her zaman felsefecileri yenerler. duyguya oynayan her zaman kazanır. kimse heidegger'in teorik-soyut-anlaşılmaz dilini cübbeli ahmet hoca'nın esprilerine tercih etmez. çünkü insan esas itibariyle doğal bir varlıktır ve onu bükerek-çarpıtarak yani düşünerek kültürü inşa etmiştir. bu sahte yapıntılar içinde insan sadece duygulara-inançlara ihtiyaç duyar. hiçbir zaman "düşünce" bir ihtiyaç olmamıştır. çünkü düşünce yalnızlaştırır, belirli ortak gelenek-inanç ve duygulara dayalı olarak oluşan toplum, bunların tümünü düşünerek yadsıyan tek başına bir adamdan doğal olarak nefret edecektir.
aciz bir varlık olan insanın aklının kusurlu yapısı rasyonel olarak çalışmaz. hayatta kalmak için ötelerden gelen bir anlama- amaca ihtiyacı vardır. bu amacın etrafında kümelenenler işbirliği içinde yaşayabilir, düzen kurabilir, gelenekler icat edebilir ve birbirlerine güvenebilirler. bu sahteliklerin kurulmasının yegane amacı budur. hayatta kalmak için doğayı gerek teorik gerekse pratik bunca çarpıtmaya karşın gerçekliğin kendisi dolaysız olarak romantize edilecek veya anlamlandırabilecek bir şey değildir. gerçeği çarpıtmanın benim yaşadıklarım gibi ağır bedelleri vardır, ilk başta düşünmek yalnızlaştırsa da, kişi kendi hayatının öznesi olmayı ve nasıl olduğunu bilmediğimiz ve fırlatıldığımız bu varoluşu en gerçekçi kavrayışı düşünerek kazanır.
insan bilmediği şeye arzu duyamaz. hiç somon füme yemeyen birinin canı balık çekemez. düşünmek de böyledir, düşünmenin ve sağduyuyu yıkmanın hazzı onu tatmadan, başlangıçta birçok bedeli göze alarak yola çıkıp düşünmeden bilinemez. gerçeği olana indirgeyen ve kavramı tanımayan hiçkimse kendi hayatının öznesi olamaz. edilgenleşir ve içinde bulunduğu popülist akışın müşterisi olarak kalır. müşteri olarak kalmak bütün içerisinde birey olarak erimek demektir ve bu anlamsız ve yaşanmaya değmeyen bir varoluş tecrübesidir. neyi niçin yaptığını düşünsel olarak temellendiren kişi, önceden ona verili ve kurulmuş hiçbir hakikati ve kültürü kabullenmediği kendi ahlakını ve dünya görüşünü kendisi düşünerek inşa ettiği için "kendisi için varlık" olabilir. bütün bunlardan dolayı düşünmek ilk başta yıkıcı bir faaliyettir ve yıkmak gerçek anlamda özne olmanın tek şartıdır. işte bu tecrübe gerçekle temas etme şansını doğurur.
dil, görüntü veya yazı ile kurulan anlatıların hepsi gerçeği, öyle veya böyle indirger, gerçeği kendisi imal eder ve bu sahtedir. çoğu psikolojik-sosyolojik krizin de muhtemel sebepleri bu anlatıların gereğinden fazla topluma mal olması ve gerçekle ilişkinin imal edilmiş-üretilmiş şeyler üzerinden kurulmaya çalışılmasıdır. bu durum tüm topluma sirayet ettikçe hastalık da kolektif bir salgına dönüşmektedir. bu salgının dışında kalmak yukarıda dediğim düşünsel bir süreçle mümkündür.
bu süreçte edinilenlerin doğru-yanlış olması önemli değildir. önemli olan sağduyudan kaçınabilmek, yanlış da olsa öznenin ve kurucu ögenin insan olmasıdır. aristo'da yanıldı. biz bugün yerçekimini biliyoruz yani aristo'nun iddia ettiği gibi maddenin hareketinde bir erek yok, mesele kütleçekim. ama öyle güzel yanılmıştır ki aristo, o yanlışlardan bugün medeniyet dediğimiz şey doğmuştur.
leyla ile mecnun hiç yaşamadı. yaşadılarsa bile leyla şu an akp'li bir müteahhitle evli. rant konuşulan yemeklerde eşinin yanında gururla boy gösteriyor, instagrama yeni boyattığı evini atıp çevresine nispet yapıyor. lost dizisindeki gibi bir ada yok. hiçbir zaman da olmadı. insanlık hiçbir zaman doğa kanunlarının öyle veya böyle kesintiye uğradığına şahit olmadı. zamanda yolculuk diye bir şey yok. şehir ve medeniyet dediğimiz şeyin temelleri savaş ve sömürüye dayalı. hayat koca bir lars von trier filmi gibi. hiçbir zaman adil bir dünya kurmak mümkün olmadı. ötelerden insanlığa haber getiren, uçan kaçan herkes sahtekar, deli veya hasta. bilimin katı yasaları ve felsefenin teorik kavramlarıyla kurulu bir kültür ve medeniyet var. ve bu medeniyet tamamen sahte. doğal değil, ancak çok güzel. insan ne kadar çarpıtmaya ihtiyaç duysa da gerçek, hiçbir zaman bizim içimizdeki çocuğu, sevgi kelebeğini, filmlerde etkilendiğimiz hikayeleri onaylamayacak. gerçek tüm ihtişamıyla ortada. tek otorite doğa. öyleki onunla veya ona rağmen her şeyi kuruyor ve yapıyoruz.
insan olmanın en temel şartı özgürlüktür. kölelik kalkalı 150 sene oluyor daha. biz insanlık tarihinin çok çok ilkel bir aşamasındayız. bundan böyle her şey hızla gelişecek, değişecek ve mekanize olacak. bu kulağa hoş gelmiyor, ancak böyle. tüm bunlara rağmen bir şekilde evimizi arıyoruz. bir anlam olsun, varlığımız anlam kazansın istiyoruz. otorite ve büyük anlatılar uyduruyoruz. en temel insani ihtiyacımız ironik bir şekilde özgürlüğü devrecek bir otorite bulmak. ama yok. hala arıyoruz.
devamı gelecek.
çok sonradan farkına vardığım şey ise huzurlu hissettiğim her anın hep bazı katı gerçeklere sırtımı döndüğümde gerçekleşmesiydi. küçümsemeyin, çünkü bu gerçekleri yadsıma meselesi melankolik ve genel olarak depresif bir ruh haline sahip insanlar için paha biçilmez bir psikolojik terapidir. ya da kişisel gelişimci gibi konuşmayı bırakıp şöyle söyleyelim bu çarpıtmanın kendisi bir köle ahlakıdır.
ben, 2 senelik inişli-çıkışlı karşılıklı olarak da çeşitli fedakarlıklarla geçen ilişkimde hiç ummadığım bir anda aldatıldım.
zor bir hazım sürecinden sonra -buraya üç harfle hemencecik yazılan zor kelimesi çok fazla şey taşımaktadır- karşımdaki kişiye kendi zihnimdeki ideal insanı giydirdiğimi, bunun ilişki içerisindeyken karşı tarafı gerçekten tanımayı imkansızlaştırdığını, sürecin benim için kör ve mutlu olarak geçtiğini gördüm. ilişki içerisindeyken görmezden geldiğim veya yüzleşmediğim bir çok şeyi işin dışına çıkıp rasyonel bir şekilde düşündüğümde karşımdaki kişinin karakterine ve mizacına dair onlarca ipucuyla yüzleşmediğimi ve onları görmezden geldiğimi farkettim. manipüle olmuştum ancak bunun farkına, manipüle olduğum sürecin dışına çıkmadan varamazdım. burada sorun ilk baştaydı, yani manipüle olmanın kendisiydi sorun. hatta en son aldatılmama bu kadar şaşırmama şaşırır bir halde buldum kendimi.
bu bireysel ve insan-insana edinilen tecrübeler bir çok teorik aydınlanmadan güçlüdür. doğrudan öznesinin siz olduğu bir süreç sonu gelinen duygu durum değişimlerine kitaplarla gelinmez. bunu eskiler hakk-ul-yakîn/ ayn-ül-yakîn/ilm-ül-yakîn diye ayırmışlar.
bu ayrım kısaca şunu ifade eder; size denizde yüzmenin nasıl olduğunu anlatırım ve yüzmek hakkında bir takım teorik bilgilere sahip olursunuz, sonrasında gelir yüzen insanları kendiniz izler ve bilginizi güçlendirirsiniz. ancak hakk-ul yakin olmak için o denize girmeniz şarttır. girmezseniz, suyun teninize değmesinin nasıl bir şey olduğunu hiçbir zaman öğrenemezsiniz. yani gerçek anlamıyla yüzmek nedir bunu bilmek için teorilerle yetinemezsiniz. bundan dolayı insanı asıl dönüştüren şey tecrübeleridir, düşünceler sonradan gelir.
kişi yapıp ettiklerinin çoğunu düşünceleri ile değil, duyguları -veya buraya güdüleri de yazabilirdim aynı şey- ile yapar. ki bilindiği gibi 2500 senedir sanılanın aksine insan irrasyonel bir varlıktır. bu gerçeklerin farkında olduğum için saç-baş yolmadım tabiki. ilk başta kendime kızsam da bunun yersiz olduğunu anlamam için insan doğası üzerine biraz kafa yormam yeterli oldu. çünkü kadın-erkek ilişkilerinde belirleyici olan şey güdüler ve duygulardır. karşı cins işin içine girdiğinde denklemde hep fazladan bir bilinmeyen daha olur. bu tür doğal güdülerin ve duyguların işlerlik kazandığı her türlü ilişkide akıl karardığı için kişi manipüle olmaya açık hale gelir. gördüğünüz gibi çok zor bir denklem değil bu. tabiki denklem dıştan bakarken zor değil, ilişkinin içindeyken denklemi dahi göremezsiniz ki bir de çözeceksiniz. imkansızdır. tüm bunlardan dolayı da; süreç sonunda "bunların nasıl farkına varamadım", "ne salakmışım" tarzı gereksiz yakınmaların hiçbir anlamı yoktur. çünkü ilişki içerisinde iken burada anlattığım gibi teorik ve rasyonel süreçler yoktur. benim birçok şeyi gözardı etmem bilinçli olarak yaptığım bir şey değildi. orada schopenhaur'ın "irade" dediği ve kör bir bilinci oturttuğu güç hakimdi. aklı kapatan duygu durumlarının içerisindeyken hiçbir zaman rasyonel olarak kendinizi çözümleyemezsiniz. o yüzdendir ki vaizler her zaman felsefecileri yenerler. duyguya oynayan her zaman kazanır. kimse heidegger'in teorik-soyut-anlaşılmaz dilini cübbeli ahmet hoca'nın esprilerine tercih etmez. çünkü insan esas itibariyle doğal bir varlıktır ve onu bükerek-çarpıtarak yani düşünerek kültürü inşa etmiştir. bu sahte yapıntılar içinde insan sadece duygulara-inançlara ihtiyaç duyar. hiçbir zaman "düşünce" bir ihtiyaç olmamıştır. çünkü düşünce yalnızlaştırır, belirli ortak gelenek-inanç ve duygulara dayalı olarak oluşan toplum, bunların tümünü düşünerek yadsıyan tek başına bir adamdan doğal olarak nefret edecektir.
aciz bir varlık olan insanın aklının kusurlu yapısı rasyonel olarak çalışmaz. hayatta kalmak için ötelerden gelen bir anlama- amaca ihtiyacı vardır. bu amacın etrafında kümelenenler işbirliği içinde yaşayabilir, düzen kurabilir, gelenekler icat edebilir ve birbirlerine güvenebilirler. bu sahteliklerin kurulmasının yegane amacı budur. hayatta kalmak için doğayı gerek teorik gerekse pratik bunca çarpıtmaya karşın gerçekliğin kendisi dolaysız olarak romantize edilecek veya anlamlandırabilecek bir şey değildir. gerçeği çarpıtmanın benim yaşadıklarım gibi ağır bedelleri vardır, ilk başta düşünmek yalnızlaştırsa da, kişi kendi hayatının öznesi olmayı ve nasıl olduğunu bilmediğimiz ve fırlatıldığımız bu varoluşu en gerçekçi kavrayışı düşünerek kazanır.
insan bilmediği şeye arzu duyamaz. hiç somon füme yemeyen birinin canı balık çekemez. düşünmek de böyledir, düşünmenin ve sağduyuyu yıkmanın hazzı onu tatmadan, başlangıçta birçok bedeli göze alarak yola çıkıp düşünmeden bilinemez. gerçeği olana indirgeyen ve kavramı tanımayan hiçkimse kendi hayatının öznesi olamaz. edilgenleşir ve içinde bulunduğu popülist akışın müşterisi olarak kalır. müşteri olarak kalmak bütün içerisinde birey olarak erimek demektir ve bu anlamsız ve yaşanmaya değmeyen bir varoluş tecrübesidir. neyi niçin yaptığını düşünsel olarak temellendiren kişi, önceden ona verili ve kurulmuş hiçbir hakikati ve kültürü kabullenmediği kendi ahlakını ve dünya görüşünü kendisi düşünerek inşa ettiği için "kendisi için varlık" olabilir. bütün bunlardan dolayı düşünmek ilk başta yıkıcı bir faaliyettir ve yıkmak gerçek anlamda özne olmanın tek şartıdır. işte bu tecrübe gerçekle temas etme şansını doğurur.
dil, görüntü veya yazı ile kurulan anlatıların hepsi gerçeği, öyle veya böyle indirger, gerçeği kendisi imal eder ve bu sahtedir. çoğu psikolojik-sosyolojik krizin de muhtemel sebepleri bu anlatıların gereğinden fazla topluma mal olması ve gerçekle ilişkinin imal edilmiş-üretilmiş şeyler üzerinden kurulmaya çalışılmasıdır. bu durum tüm topluma sirayet ettikçe hastalık da kolektif bir salgına dönüşmektedir. bu salgının dışında kalmak yukarıda dediğim düşünsel bir süreçle mümkündür.
bu süreçte edinilenlerin doğru-yanlış olması önemli değildir. önemli olan sağduyudan kaçınabilmek, yanlış da olsa öznenin ve kurucu ögenin insan olmasıdır. aristo'da yanıldı. biz bugün yerçekimini biliyoruz yani aristo'nun iddia ettiği gibi maddenin hareketinde bir erek yok, mesele kütleçekim. ama öyle güzel yanılmıştır ki aristo, o yanlışlardan bugün medeniyet dediğimiz şey doğmuştur.
leyla ile mecnun hiç yaşamadı. yaşadılarsa bile leyla şu an akp'li bir müteahhitle evli. rant konuşulan yemeklerde eşinin yanında gururla boy gösteriyor, instagrama yeni boyattığı evini atıp çevresine nispet yapıyor. lost dizisindeki gibi bir ada yok. hiçbir zaman da olmadı. insanlık hiçbir zaman doğa kanunlarının öyle veya böyle kesintiye uğradığına şahit olmadı. zamanda yolculuk diye bir şey yok. şehir ve medeniyet dediğimiz şeyin temelleri savaş ve sömürüye dayalı. hayat koca bir lars von trier filmi gibi. hiçbir zaman adil bir dünya kurmak mümkün olmadı. ötelerden insanlığa haber getiren, uçan kaçan herkes sahtekar, deli veya hasta. bilimin katı yasaları ve felsefenin teorik kavramlarıyla kurulu bir kültür ve medeniyet var. ve bu medeniyet tamamen sahte. doğal değil, ancak çok güzel. insan ne kadar çarpıtmaya ihtiyaç duysa da gerçek, hiçbir zaman bizim içimizdeki çocuğu, sevgi kelebeğini, filmlerde etkilendiğimiz hikayeleri onaylamayacak. gerçek tüm ihtişamıyla ortada. tek otorite doğa. öyleki onunla veya ona rağmen her şeyi kuruyor ve yapıyoruz.
insan olmanın en temel şartı özgürlüktür. kölelik kalkalı 150 sene oluyor daha. biz insanlık tarihinin çok çok ilkel bir aşamasındayız. bundan böyle her şey hızla gelişecek, değişecek ve mekanize olacak. bu kulağa hoş gelmiyor, ancak böyle. tüm bunlara rağmen bir şekilde evimizi arıyoruz. bir anlam olsun, varlığımız anlam kazansın istiyoruz. otorite ve büyük anlatılar uyduruyoruz. en temel insani ihtiyacımız ironik bir şekilde özgürlüğü devrecek bir otorite bulmak. ama yok. hala arıyoruz.
devamı gelecek.
devamını gör...
46.
yazacak o kadar çok şey var da anlayacak kimse var mı ?
belki hayatımın kısa özetini geçsem şu ayrılmış başlığa, okuyanların belki de çoğu inanmaz, " bu kadar da olmaz" diyebilir.
insanlara dışarıdan bakıp, tanıdığını sanıp yargılayan o kadar acımasız kişi var ki.
acımasızlık popüler bir huy haline gelmiş, bireysellik almış başını gidiyor.
dolayısıyla paylaşmak sorun değil de bir tek kelime cevap alamamak kötü.
hayata 1 değil 4 - 0 geriden başlayanlara benden selam olsun, selam olsun ki benim de bu " kader fukarası " gillerden olduğum anlaşılsın.
her anı elveda ile tehdit altında olup, bir merhabaya hasret olanlar için selam olsun...
belki hayatımın kısa özetini geçsem şu ayrılmış başlığa, okuyanların belki de çoğu inanmaz, " bu kadar da olmaz" diyebilir.
insanlara dışarıdan bakıp, tanıdığını sanıp yargılayan o kadar acımasız kişi var ki.
acımasızlık popüler bir huy haline gelmiş, bireysellik almış başını gidiyor.
dolayısıyla paylaşmak sorun değil de bir tek kelime cevap alamamak kötü.
hayata 1 değil 4 - 0 geriden başlayanlara benden selam olsun, selam olsun ki benim de bu " kader fukarası " gillerden olduğum anlaşılsın.
her anı elveda ile tehdit altında olup, bir merhabaya hasret olanlar için selam olsun...
devamını gör...
47.
ölü bir yıldız oturur kalbimin üzerinde… sarhoşum bundan.
karanlıktaydım, şen sesinizi duyuyordum, öfkeli sesinizi, kırık sesinizi. ellerini duyuyordum annemin etten bir duvarın ardında.
yatağını kaybetmiş nehir nasıl gülümseyebilirse, şaşkın öyle. yüzüm fırtınaların yeşerdiği bir avuç deniz hâlâ.
günü geceden ayıramayacak kadar beceriksizim, bir’ i bölemem ikiye!
güneşin göz bebeği, erimiş bir dağdı aşk, öptüm, kalbime koydum sessizce.
şimdi içimdeki çocuk ve ihtiyar el ele.
karanlıktaydım, şen sesinizi duyuyordum, öfkeli sesinizi, kırık sesinizi. ellerini duyuyordum annemin etten bir duvarın ardında.
yatağını kaybetmiş nehir nasıl gülümseyebilirse, şaşkın öyle. yüzüm fırtınaların yeşerdiği bir avuç deniz hâlâ.
günü geceden ayıramayacak kadar beceriksizim, bir’ i bölemem ikiye!
güneşin göz bebeği, erimiş bir dağdı aşk, öptüm, kalbime koydum sessizce.
şimdi içimdeki çocuk ve ihtiyar el ele.
devamını gör...
48.
49.
birileri bize ruhunu, mücadelesini açmış koşup geldim. bu entry'de ara ara girip yazılarınızı okumak için bırakıyorum.
her ay yeni bir defter bitirecek kadar ağır işsiz ve amatör bir yazar olarak merakla okuyacağım karalamalardır.
her ay yeni bir defter bitirecek kadar ağır işsiz ve amatör bir yazar olarak merakla okuyacağım karalamalardır.
devamını gör...
50.
dönüp dolaşıp sürekli aynı yerde duran bir saat gibisin,
ve bu saati tüm dünyada tamir edebilecek tek bir kişi var.
o da istemiyor gibi...
nedenini bilmek istiyorsun,
niçinini?
sanki sonucu değiştirecek gibi!
değiştirmeyecek halbuki,
sen seni bu hale getirenin umurunda mısın ki?
başa alıp duruyorsun,
baştan başlıyorsun aynı acıyı çekmeye,
okuduğun bir kitaba göre bunu kendimize yapan biziz;
çünkü o yaşanan her ne ise başına bir kez geliyor insanın.
ama sen onu günlerce, aylarca, belki yıllarca kafanda çevirip çevirip izliyorsun,
kendini her defasında daimi acının rahatsız ama tanıdık kollarına bırakıyorsun,
çünkü kurbansın sen...
çünkü kaybeden...
çünkü giden gitti,
elinde kalan bir tutam saç misali,
sımsıkı tutunduğun acın,
bir yandan her gün aydınlatıyor dünyayı güneş,
bir yandan için kapkaranlık gün hiç doğmuyor bazen,
gidemiyorsun,
kalamıyorsun,
seslenemiyorsun,
ah edemiyorsun...
kendi kendine bitmiş bir ot gibi kimsesiz,
savruluyorsun oradan oraya,
sesini duymuyor kimse,
canın yandıkça yanıyor,
ölüyorsun bir müddet haberin olmuyor,
gömmeyi unutmuşlar sanki seni,
bir de göstermelik bir nefes alıp verme...
kopuyorsun yavaş yavaş her şeyden,
içine dönüyorsun,
çünkü sadece orada sen anlıyorsun kendini...
bitmiyor,
bitmeyecek gibi geliyor,
sanki aynı yerden defalarca alınmış bir bıçak darbesi,
artık bıçak darbesi olmasa da canın hep yanıyor,
gökten savrula savrula düşüyorsun bir kar tanesi gibi,
düşüyorsun tutanın yok, bacakların dahil,
uykuların bölük pörçük,
darmadağın kalbin gibi,
parçaları oraya buraya dağılmış, toparlanmıyor artık.
nelerle cebelleştiğin belli değil,
her şey, herkes terketmiş gibi seni,
bir başınasın...
mahalleden taşınan komşu kızının eskidiği için yanına almadığı perişan oyuncak bebeği gibi,
yeterince oynanmış, görevini yerine getirmiş,
artık ihtiyaç duyulmadığı için bir köşeye fırlatılmış,
öylesine bir başına...
küçük kız yapma bunu kendine,
artık yapma,
vazgeç,
özgür bırak,
affet onu,
en çok da kendini,
herkese salık verdiğin gibi en çok kendini affet,
geç oldu bak,
hadi uyu,
yarın güneş doğacak üzerine,
güzel bir ömrün ilk sabahı olmaz mı?
kar tanesi...
ve bu saati tüm dünyada tamir edebilecek tek bir kişi var.
o da istemiyor gibi...
nedenini bilmek istiyorsun,
niçinini?
sanki sonucu değiştirecek gibi!
değiştirmeyecek halbuki,
sen seni bu hale getirenin umurunda mısın ki?
başa alıp duruyorsun,
baştan başlıyorsun aynı acıyı çekmeye,
okuduğun bir kitaba göre bunu kendimize yapan biziz;
çünkü o yaşanan her ne ise başına bir kez geliyor insanın.
ama sen onu günlerce, aylarca, belki yıllarca kafanda çevirip çevirip izliyorsun,
kendini her defasında daimi acının rahatsız ama tanıdık kollarına bırakıyorsun,
çünkü kurbansın sen...
çünkü kaybeden...
çünkü giden gitti,
elinde kalan bir tutam saç misali,
sımsıkı tutunduğun acın,
bir yandan her gün aydınlatıyor dünyayı güneş,
bir yandan için kapkaranlık gün hiç doğmuyor bazen,
gidemiyorsun,
kalamıyorsun,
seslenemiyorsun,
ah edemiyorsun...
kendi kendine bitmiş bir ot gibi kimsesiz,
savruluyorsun oradan oraya,
sesini duymuyor kimse,
canın yandıkça yanıyor,
ölüyorsun bir müddet haberin olmuyor,
gömmeyi unutmuşlar sanki seni,
bir de göstermelik bir nefes alıp verme...
kopuyorsun yavaş yavaş her şeyden,
içine dönüyorsun,
çünkü sadece orada sen anlıyorsun kendini...
bitmiyor,
bitmeyecek gibi geliyor,
sanki aynı yerden defalarca alınmış bir bıçak darbesi,
artık bıçak darbesi olmasa da canın hep yanıyor,
gökten savrula savrula düşüyorsun bir kar tanesi gibi,
düşüyorsun tutanın yok, bacakların dahil,
uykuların bölük pörçük,
darmadağın kalbin gibi,
parçaları oraya buraya dağılmış, toparlanmıyor artık.
nelerle cebelleştiğin belli değil,
her şey, herkes terketmiş gibi seni,
bir başınasın...
mahalleden taşınan komşu kızının eskidiği için yanına almadığı perişan oyuncak bebeği gibi,
yeterince oynanmış, görevini yerine getirmiş,
artık ihtiyaç duyulmadığı için bir köşeye fırlatılmış,
öylesine bir başına...
küçük kız yapma bunu kendine,
artık yapma,
vazgeç,
özgür bırak,
affet onu,
en çok da kendini,
herkese salık verdiğin gibi en çok kendini affet,
geç oldu bak,
hadi uyu,
yarın güneş doğacak üzerine,
güzel bir ömrün ilk sabahı olmaz mı?
kar tanesi...
devamını gör...
51.
*yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var mı?
neler öğrenmişim?
kültür başta olmak üzere doğal olan üzerine kurulan her şey birer yapıntıdır. müzeler modern tapınaklar, totaliter iktidar alanlarıdır.
doğa ve insan arası çatışma dramatik olduğu kadar trajiktir de.
postmodernite bir sonuçtur. hayır sonuçtan fazlası, bir farkındalıktır. insan ürünü olan sahte yapıntılarla insanı yüzleştirir, büyük anlatıları yıkar, tanımdan kaçar, olguyu hiçler, yoruma sığınır.
herşeyin subjektif olduğu bir yerde anlam olmaz. kırık dökük bireylerin kurduğu küçük hesaplardan müteşekkil amaçlar insanın özüne içkindir. insan bunlar peşinde çürür, pörsür, küçülür. tüccar yaşamı yaşanmaya değecek bir hayat değildir.
konuşma böyle. anlamsız şeyler söyleme.
söylerim. ama bilirim, dilin matematiksel grameri dağınık-öngörülemez-kaotik olan doğayı, dünyayı ve varlığı tasvire muktedir değildir.
dünya insan arası trajik bir ilişki vardır. hatta ileri gideyim mi?
gitme.
gidicem. insan-insan arası dahi trajik bir ilişki vardır. tam anlamıyla ilişki imkansızdır.
kimse kimseyi anlayamaz. mış gibi yapar. bu da insanı hasta eder. sürekli mış gibi yapmak, rol yapmak sanıldığından daha trajik bir zorunluluktur.
büyük anlatılar yıkıldı, yüzyıllar boyu sahte kurgularla inşa edilen bütün modern kavramlar tarih sahnesinde sınıfta kaldı.
anlamlı tek bir şey söylemek dahi mümkün değildir.
olsun.
evini ara. anlamını ara. bütünlüğü ara. uğrunda yaşamak kadar ölmeyi de göze alabileceğin, duyusallıktan azade tinsel bir anlam ara.
selamını rüşvet değil diye almayanları aramayı bırak.
ha bu arada, leyla ile rastlaştım geçen. mecnun'u çoktan unutmuş. akp'li bir müteahhitle evlenmiş. çocuğunun sünnetine davet etti beni. ardından ekledi: "referans lazımsa numaramı vereyim"
yanakları kızarmış ve kilo almıştı. mecnundan söz açacak oldum bozuldu ve koşarak uzaklaştı.
*yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey yok.
for regards
neler öğrenmişim?
kültür başta olmak üzere doğal olan üzerine kurulan her şey birer yapıntıdır. müzeler modern tapınaklar, totaliter iktidar alanlarıdır.
doğa ve insan arası çatışma dramatik olduğu kadar trajiktir de.
postmodernite bir sonuçtur. hayır sonuçtan fazlası, bir farkındalıktır. insan ürünü olan sahte yapıntılarla insanı yüzleştirir, büyük anlatıları yıkar, tanımdan kaçar, olguyu hiçler, yoruma sığınır.
herşeyin subjektif olduğu bir yerde anlam olmaz. kırık dökük bireylerin kurduğu küçük hesaplardan müteşekkil amaçlar insanın özüne içkindir. insan bunlar peşinde çürür, pörsür, küçülür. tüccar yaşamı yaşanmaya değecek bir hayat değildir.
konuşma böyle. anlamsız şeyler söyleme.
söylerim. ama bilirim, dilin matematiksel grameri dağınık-öngörülemez-kaotik olan doğayı, dünyayı ve varlığı tasvire muktedir değildir.
dünya insan arası trajik bir ilişki vardır. hatta ileri gideyim mi?
gitme.
gidicem. insan-insan arası dahi trajik bir ilişki vardır. tam anlamıyla ilişki imkansızdır.
kimse kimseyi anlayamaz. mış gibi yapar. bu da insanı hasta eder. sürekli mış gibi yapmak, rol yapmak sanıldığından daha trajik bir zorunluluktur.
büyük anlatılar yıkıldı, yüzyıllar boyu sahte kurgularla inşa edilen bütün modern kavramlar tarih sahnesinde sınıfta kaldı.
anlamlı tek bir şey söylemek dahi mümkün değildir.
olsun.
evini ara. anlamını ara. bütünlüğü ara. uğrunda yaşamak kadar ölmeyi de göze alabileceğin, duyusallıktan azade tinsel bir anlam ara.
selamını rüşvet değil diye almayanları aramayı bırak.
ha bu arada, leyla ile rastlaştım geçen. mecnun'u çoktan unutmuş. akp'li bir müteahhitle evlenmiş. çocuğunun sünnetine davet etti beni. ardından ekledi: "referans lazımsa numaramı vereyim"
yanakları kızarmış ve kilo almıştı. mecnundan söz açacak oldum bozuldu ve koşarak uzaklaştı.
*yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey yok.
for regards
devamını gör...
52.
sözcüklerle eskiz yapma defteridir benim için. eskiz araştırma çizgileriyse karalama defteri nedir ki o an ne oluyorsa incelemekten başka. sorular defteridir aynı zamanda.
devamını gör...
53.
artık acı çekmiyorsun, ölüm tüm ağrını aldı ve götürdü. artık senin için daha fazla acı yok biliyorum ama ben bütün direncimi kaybettim. artık acı çekmiyor olduğunu bilmek huzurlu hissettiriyor olsa bile tamamen gittiğini bilmek koca bir boşluğun içinde nefes almaya çalışmak gibi ama yine de yokluğunu hissetmenin bana ne yaptığını görmediğine seviniyorum. o barınağa ilk girdiğimde aklı beş karış havada küçük bir çocuktum sadece ama seninle büyüdüm ben. artık lisenin bahçesinde beklediğin, gömleğinin her yanına çamurlu pati izlerini bıraktığın ve paçalarını dişlerinle çekiştirdiğin o küçük çocuk değilim ama eğer geri dönebilseydim eğer dönebilsem yemin ederim zamanı o anlardan birinde durdurmak için her şeyimi verirdim.
koca dört gün , bana milyonlarca yıl gibi hissettiren koca dört gün. seni tamamen kaybettiğimi anlamam günlerimi aldı. tüm dünya bana sırtını dönmüş gibi hissettiğimde benim için orada olduğunu biliyordum. karanlık ödümü kopardığında, sınavı kazandığımda, o kupayı kaldırdığımda, o kazaları yaptığımda, kendimi en mutlu hissettiğim zamanlarda, o berbat günü geçiremediğimde, kendimi kimsesiz hissettiğimde ve insanlar sevilmeye değer olmadığımı söylediklerinde senin beni sevdiğini biliyordum. sadece dizlerimin üzerine çöküp tüm zaman boyunca beni ayakta tuttuğun için teşekkür etmek istiyorum ama yazmaktan daha iyi bildiğim bir şey yok. ben acıyı geçirecek başka bir yol bilmiyorum, hiç öğrenemedim. kağıtlara yazdığım her şey tamamen küle bulanıyor ve artık hatırlamak konusunda aklıma güvenemiyorum. zaman kavramım nerede bilmiyorum. bütün bu korkular, uykusuzluk ve kırgınlıklar benden tüm dayanma gücümü almıştı yine de idare ediyordum çünkü günün sonunda nefes aldığını biliyordum ama artık eskisi gibi yoluma devam edemiyorum. kendi ölümümü beklemek sorun değildi ama seni ölüme götüren yolu tüm zaman boyunca izledim. bunun bana ne hissettirmesi gerektiğini bilmiyorum.
eğer tüm acını alabilseydim yemin ederim yapardım ama oturup haftalar boyunca ölmek üzere olduğunu izlemekten başka bir halta yaramadım. neden her şeye geç kaldım ben böyle. ben zaten her şeye ve herkese geç kaldım. koca bir dört gün geçti ama kimseye hakkında tek kelime edemiyorum. tamamen yenilmiş hissediyorum. acıyı umursamamayı denedim ama düşünmeyi durduramıyorum. sadece seni biraz daha burada tutabilmek için neyi feda etmem gerekirdi bunu düşünüyorum ama hiçbir şey yoktu ve eğer yapabilsem bunu bilmeyi hiç istemezdim. eğer yapabilsem gitmene izin vermezdim ama izin vermek zorundayım. içimdeki bu hisle ne yapmam gerektiği hakkında tek bir fikrim bile yok. her zaman uyuduğun köşeye gözümü çevirip bakamıyorum bile. yemin ederim hiç gücüm kalmadı. kaybolduğun gün aklımı kaçırdığımı sanmıştım, bu acı beni darmadağın eder sanmıştım ama şimdi geri dönemeyeceğin bir yere gittin ve ben bu düşünceyle ne yapacağımı bilmiyorum. her şey yolunda davranmaya çalışıyorum, eski hayatıma bakmaya çalışıyorum ama kafamın içinde bir yerde tıkılı kaldım ve delirmemek için ne yapmam gerektiğini bilmiyorum. sadece seni seviyorum. her zaman sevdim, sen benim ailemsin nasıl sevmezdim ki zaten. sevdiğim herkesin hainler listesine bir şekilde adımı yazdırmayı başardım ama bunun bir önemi yoktu çünkü günün sonunda eve girdiğim zaman senin kapıyı açtığım gibi üzerime atlayacağını biliyordum. dünya kalbimi kırdığında sana sarılıp uyumanın tüm acımı alacağını biliyordum keşke ben de senin için aynısını yapabilseydim. herkes bana sırtını dönebilirdi ben bir şekilde idare ederdim ama sensizliğin bana ne yaptığını bilmiyorum. sadece artık daha fazla bu acıyı benimle tutamam çünkü beni delirteceğini biliyorum. geç farkına vardım ama sana artık veda etmek zorundayım. bunun düşüncesinden bile nefret ediyorum ama geçmişin hayaletlerinden birine dönüşmene izin vermek zorundayım yoksa aklımı kaçıracağım. keşke gitmeden önce sana söyleme şansım olsaydı, burada olduğun her anın beni nasıl ayakta tuttuğunu. yine de artık veda etmek zorundayım çünkü burada daha fazla izlenecek yıldız kalmadı. gittiğinden beri burada hiçbir şey yok ama devam etmek zorundayım. burada olsan beni anlardın biliyorum, lütfen beni anlamış ol. sen sahip olduğum en iyi aileydin, artık acı çekmediğini bilmek güzel.
koca dört gün , bana milyonlarca yıl gibi hissettiren koca dört gün. seni tamamen kaybettiğimi anlamam günlerimi aldı. tüm dünya bana sırtını dönmüş gibi hissettiğimde benim için orada olduğunu biliyordum. karanlık ödümü kopardığında, sınavı kazandığımda, o kupayı kaldırdığımda, o kazaları yaptığımda, kendimi en mutlu hissettiğim zamanlarda, o berbat günü geçiremediğimde, kendimi kimsesiz hissettiğimde ve insanlar sevilmeye değer olmadığımı söylediklerinde senin beni sevdiğini biliyordum. sadece dizlerimin üzerine çöküp tüm zaman boyunca beni ayakta tuttuğun için teşekkür etmek istiyorum ama yazmaktan daha iyi bildiğim bir şey yok. ben acıyı geçirecek başka bir yol bilmiyorum, hiç öğrenemedim. kağıtlara yazdığım her şey tamamen küle bulanıyor ve artık hatırlamak konusunda aklıma güvenemiyorum. zaman kavramım nerede bilmiyorum. bütün bu korkular, uykusuzluk ve kırgınlıklar benden tüm dayanma gücümü almıştı yine de idare ediyordum çünkü günün sonunda nefes aldığını biliyordum ama artık eskisi gibi yoluma devam edemiyorum. kendi ölümümü beklemek sorun değildi ama seni ölüme götüren yolu tüm zaman boyunca izledim. bunun bana ne hissettirmesi gerektiğini bilmiyorum.
eğer tüm acını alabilseydim yemin ederim yapardım ama oturup haftalar boyunca ölmek üzere olduğunu izlemekten başka bir halta yaramadım. neden her şeye geç kaldım ben böyle. ben zaten her şeye ve herkese geç kaldım. koca bir dört gün geçti ama kimseye hakkında tek kelime edemiyorum. tamamen yenilmiş hissediyorum. acıyı umursamamayı denedim ama düşünmeyi durduramıyorum. sadece seni biraz daha burada tutabilmek için neyi feda etmem gerekirdi bunu düşünüyorum ama hiçbir şey yoktu ve eğer yapabilsem bunu bilmeyi hiç istemezdim. eğer yapabilsem gitmene izin vermezdim ama izin vermek zorundayım. içimdeki bu hisle ne yapmam gerektiği hakkında tek bir fikrim bile yok. her zaman uyuduğun köşeye gözümü çevirip bakamıyorum bile. yemin ederim hiç gücüm kalmadı. kaybolduğun gün aklımı kaçırdığımı sanmıştım, bu acı beni darmadağın eder sanmıştım ama şimdi geri dönemeyeceğin bir yere gittin ve ben bu düşünceyle ne yapacağımı bilmiyorum. her şey yolunda davranmaya çalışıyorum, eski hayatıma bakmaya çalışıyorum ama kafamın içinde bir yerde tıkılı kaldım ve delirmemek için ne yapmam gerektiğini bilmiyorum. sadece seni seviyorum. her zaman sevdim, sen benim ailemsin nasıl sevmezdim ki zaten. sevdiğim herkesin hainler listesine bir şekilde adımı yazdırmayı başardım ama bunun bir önemi yoktu çünkü günün sonunda eve girdiğim zaman senin kapıyı açtığım gibi üzerime atlayacağını biliyordum. dünya kalbimi kırdığında sana sarılıp uyumanın tüm acımı alacağını biliyordum keşke ben de senin için aynısını yapabilseydim. herkes bana sırtını dönebilirdi ben bir şekilde idare ederdim ama sensizliğin bana ne yaptığını bilmiyorum. sadece artık daha fazla bu acıyı benimle tutamam çünkü beni delirteceğini biliyorum. geç farkına vardım ama sana artık veda etmek zorundayım. bunun düşüncesinden bile nefret ediyorum ama geçmişin hayaletlerinden birine dönüşmene izin vermek zorundayım yoksa aklımı kaçıracağım. keşke gitmeden önce sana söyleme şansım olsaydı, burada olduğun her anın beni nasıl ayakta tuttuğunu. yine de artık veda etmek zorundayım çünkü burada daha fazla izlenecek yıldız kalmadı. gittiğinden beri burada hiçbir şey yok ama devam etmek zorundayım. burada olsan beni anlardın biliyorum, lütfen beni anlamış ol. sen sahip olduğum en iyi aileydin, artık acı çekmediğini bilmek güzel.
devamını gör...
54.
ne yapıyordu bunca insan? her gün ama her gün tekrar eden aynı şeyler. aynı sohbetler, aynı kahkahalar, aynı dedikodular, oturdukları sandalyeler bile sanki üstlerinde isimleri yazıyormuşçasına aynı. insanlar bu kadar mı tekrara, rutine meyilli? suratlarındaki ifadeden bu kısır döngüyü sorgulamadıklarına o kadar eminim ki! bu sebeple kendimi bir hastalıktan muzdaripmişim gibi hissediyorum. aynı bir alerji gibi, her gün aynı monotonluk sanki ruhumu kaşındırıyor. devamlı bir huzursuzluk, yerinde duramamaya benzer bir hal. acaba insanlar arasında bu hastalık benzeri rahatsızlığın bir oranı var mıdır? tek başıma olamam herhalde değil mi? varsa nedir? bir dernek mi kursam aynı dertten şikayetçi insanları toplamak için? en kötü okey, king falan atarız çay eşliğinde, biz de normal olmaya çalışırız. ne dersin sözlük?(bkz: swh)
devamını gör...
55.
ve yara'sı ne kadar güzel olabilirse insanın, o yarayı unutmamak da o kadar değerli olabiliyor.
devamını gör...
56.
emmeğimi çalıyorlar, yıllarımı, onca sınavımı notumu herşeyimi, halbuki doğru karar verebilirler. ya da bu ülke neden böyle diye ağlar dururlar.
neyse ki bu ülkenin harcadığı (eğer doğru karar vermez ve harcar ise) ne ilk ne de son insan olacağım.
ben de yoluma giderim
neyse ki bu ülkenin harcadığı (eğer doğru karar vermez ve harcar ise) ne ilk ne de son insan olacağım.
ben de yoluma giderim
devamını gör...
57.
burayı denemelerimle şenlendirmeyi düşünüyorum. kafa sözlüğe hayırlı uğurlu olsun.
soğanla alakalı bağzı şeyler
günümüzde kış çoğu insan için soğuk,karamsar ruh hali ve fetret devrinden ibaret sanırım. doğa olaylarının mükemmelliğini sadece açık hava ve güneşten ibaret sayan insanlar için hiç de şaşırtıcı değil . bense iklim olaylarını çok irdelemem. değiştiremeyeceğimiz şeyler üstüne düşünmek ve konuşmak sohbet meclislerinde lafı açılmışken makbuldür zannımca.keyifli de bulurum ayrıca.kışı birikim ayı olarak görürüm,bildiklerimin ve öğrendiklerimin üstüne her gün bir kat eklemek zorunda hissederim kendimi. ne ağustos böceği olurum yani ne de karınca.o nedenle kışın kelimelerle mesaim daha fazladır. ruhumun her patavatsızlık isteminde sayfalara ayıp ederim. huyum kurusun ahlaki açıdan hiç örnek bir süs bitkisi olamadım.su gibi girdiğim kabın şeklini de alamadım.omurgalı olmak zor iş vesselam. neyse dün de uzun süre ruhani boğuşmalarımın ,kuzenimle her zaman yaptığımız gereksiz konuşmaların sonunda çorba içmeye karar verdik. çorba siparişlerini verdik,son zamanlarda gündem de olan gara operasyonu, pandemi meselesi falan baya global yani hani çapımızı aşan konular. uyum konusunda şu dünyada en rahat olduğum insan kuzenimdir belirtmem gerekir. sonra çorbalar geldi ben soğan hastasıyımdır,kuzenim ise daha ağzına sürmemiş bir insan soğanı.''neden soğan yemeyi denemedin?''diye sordum. ''denemek istedim burnumu kapatmayı unutmuşum bir kere koklayınca artık denemem bile mümkün değil.''dedi. işte o zaman soğanla alakalı bazı şeylerin ilk bölümü geldi aklıma : ''koku''.
en kısa zamanda yayınlamaya çalışacağım çok edebi bir niteliği olmayacağını düşünüyorum.seçici davranmadan doğaçlama günlük hayattan cümleler kullanıyorum maalesef.zaten sadece düşünmek ve düşündürmek üstüne yazıyorum. neyse başlamadan bilemeyiz...
soğanla alakalı bağzı şeyler
günümüzde kış çoğu insan için soğuk,karamsar ruh hali ve fetret devrinden ibaret sanırım. doğa olaylarının mükemmelliğini sadece açık hava ve güneşten ibaret sayan insanlar için hiç de şaşırtıcı değil . bense iklim olaylarını çok irdelemem. değiştiremeyeceğimiz şeyler üstüne düşünmek ve konuşmak sohbet meclislerinde lafı açılmışken makbuldür zannımca.keyifli de bulurum ayrıca.kışı birikim ayı olarak görürüm,bildiklerimin ve öğrendiklerimin üstüne her gün bir kat eklemek zorunda hissederim kendimi. ne ağustos böceği olurum yani ne de karınca.o nedenle kışın kelimelerle mesaim daha fazladır. ruhumun her patavatsızlık isteminde sayfalara ayıp ederim. huyum kurusun ahlaki açıdan hiç örnek bir süs bitkisi olamadım.su gibi girdiğim kabın şeklini de alamadım.omurgalı olmak zor iş vesselam. neyse dün de uzun süre ruhani boğuşmalarımın ,kuzenimle her zaman yaptığımız gereksiz konuşmaların sonunda çorba içmeye karar verdik. çorba siparişlerini verdik,son zamanlarda gündem de olan gara operasyonu, pandemi meselesi falan baya global yani hani çapımızı aşan konular. uyum konusunda şu dünyada en rahat olduğum insan kuzenimdir belirtmem gerekir. sonra çorbalar geldi ben soğan hastasıyımdır,kuzenim ise daha ağzına sürmemiş bir insan soğanı.''neden soğan yemeyi denemedin?''diye sordum. ''denemek istedim burnumu kapatmayı unutmuşum bir kere koklayınca artık denemem bile mümkün değil.''dedi. işte o zaman soğanla alakalı bazı şeylerin ilk bölümü geldi aklıma : ''koku''.
en kısa zamanda yayınlamaya çalışacağım çok edebi bir niteliği olmayacağını düşünüyorum.seçici davranmadan doğaçlama günlük hayattan cümleler kullanıyorum maalesef.zaten sadece düşünmek ve düşündürmek üstüne yazıyorum. neyse başlamadan bilemeyiz...
devamını gör...
58.
bilmeden paylaşmak bazen başıma gelen hadise. yani bazen sadece müziğini sevdiğim için ya da sadece hoşuma giden bir cümle olduğu için bir şeyler paylaşıp sonra öğreniyorum ki paylaştığım şey, benim hiç anladığım mevzuları temsil ediyormuş. bir düşünce. bir durum. bir tarih parçası, bir kimlik ya da her ne haltsa. ya da referans mı veriyor ne bok oluyor anlamıyorum. insanların yüz ifadesinden anlıyorum, yazdıklarından, gözlerindeki kelimelerindeki karanlıktan o yüzden insan korkuyor. iletişimim bu kadar işte karalama defteri. ne yapayım şimdi? kendimi okumaya verip hiç de merak etmediğim konuları zorla mı öğreneyim. paylaşan neden paylaşır. yazan neden yazar. soru kendime. ben neden yazıyorum ben neden paylaşıyorum? cevabını netleştirene, bulana kadar paylaşmamak gerekir belki de. galiba öyle yapmak gerekir...
devamını gör...
59.
merhaba eski dostum, yine beynimin çıkmaz sokaklarında fikirlerim ve seninle çatışıyorum seninle yapayalnız olmaktan, açıkçası korkuyorum. aslında sana bir şey söylemeye geldim; artık bu labirentin dışına, karanlıktan ve senden çok ama çok uzaklara gitmek istiyorum. artık bir yol aramıyorum sadece sırtımda bir çantayla yolu takip etmek istiyorum. yol ayrımlarında durup bir sigara yakmak, dumanını labirentinin karanlık sokaklarına ve sana üflemek istiyorum. affet beni eski dostum artık gerçekleri değil duymaktan keyif aldıklarımı duymak istiyorum. affet beni eski dostum artık seninle bir labirente hapsolmak istemiyorum. affet beni eski dostum artık ben yokum...
sadece düşünüyorum.
sadece düşünüyorum.
devamını gör...
60.
"... en sabırsızlandıklarımın arasında koyu renkli kitaplığımı doldurup içim sıkılınca göz göze gelmek isteyeceğim kitaplarımı orta rafa yerleştirmek var..."
"... belki bir gün kaybolmak kadar zevk aldığım bir şey olmaz..."
"... ömrümün darbelerini ne zaman yiyeceğimi, onlara ne zaman "işte bu bir darbeydi" diyebileceğimi merak ediyorum..."
"... şu anki yaşlarımda bu düşüncelerin gerçekliğini müslin bir bezle kapatıyorum, mavi tercihen... "
"... belki bir gün kaybolmak kadar zevk aldığım bir şey olmaz..."
"... ömrümün darbelerini ne zaman yiyeceğimi, onlara ne zaman "işte bu bir darbeydi" diyebileceğimi merak ediyorum..."
"... şu anki yaşlarımda bu düşüncelerin gerçekliğini müslin bir bezle kapatıyorum, mavi tercihen... "
devamını gör...
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30
31
32
33
34
35
36
37
38
39
40
41
42
43
44
45
46
47
48
49
50
51
52
53
54
55
56
57
58
59
60
61
62
63
64
65
66
67
68
69
70
71
72
73
74
75
76
77
78
79
80
81
82
83
84
85
86
87
88
89
90
91
92
93
94
95
96
97
98
99
100
101
102
103
104
105
106
107
108
109
110
111
112
113
114
115
116
117
118
119
120
121
122
123
124
125
126
127
128
129
130
131
132
133
134
135
136
137
138
139
140
141
142
143
144
145
146
147
148
149
150
151
152
153
154
155
156
157
158
159
160
161
162
163
164
165
166
167
168
169
170
171
172
173
174
175
176
177
178
179
180
181
182
183
184
185
186
187
188
189
190
191
192
193
194
195
196
197
198
199
200
201
202
203
204
205
206
207
208
209
210
211
212
213
214
215
216
217
218
219
220
221
222
223
224
225
226
227
228
229
230
231
232
233
234
235
236
237
238
239
240
241
242
243
244
245
246
247
248
249
250
251
252
"normal sözlük yazarlarının karalama defteri" ile benzer başlıklar
karalama
2