5281.
selamlar.
sabah 4:30’da uyudum yeni uyandım. ayarlarım bozuldu iyice. gözlerim kayıyaaa. zaten körüm. gözlüğün dioptrisine alışmaya çalışıyorlar şuan falan… *. tam uyuyacaktım uzay battı bana. hep tiktok yüzünden. bir adam var her videosunun başında bilgiler part sonsuz gibi bir şeyle giriş yapıyo, kaçamadım ilk üç saniyede. el mahkum dinledik. on bir dimension farklı evrenler falan… ellerim titriyo yazarken. korkunç.
neys’ baktım yine kilo vermişim. oooohh. her sabah tartıya bakınca keyfim yerine gelir oldu. bir yandan çokta saçma. belki bir haftadır falan evden çıkmıyorum. hareket, bereket yok bu kilolar nasıl gidiyor? ellerim de titremese iyiyim. onuda sigaraya bağlıyorum. dün çok kahve-sigara yaptım. ciğerlerim batıyor, boğazım ağrıyor. gözümü açtım. biri duygusal boşluktasın sanırım yazmış. beni benden iyi gözlemlemiş herhalde. farkında bile değilim. her şey olabilir. olmaya da bilir. bu hüzünle yazılmış bir entry değildir.

karalama defterine hep depresif tanım girilmesi

neys’ üşenmeyeceğim. ekmek var fırında. yeşil zeytin, kahve kombosu yapacağım. adam olana çok bile. ne iştahı? * o gideli çok oldu.
devamını gör...
5282.
bir şubat günüydü, hafızamdan asla silinmeyen bir şubat günü.

ben, o zamanlar ankara'ya yeni gelmiştim. ankara'da yepyeni bir hayata ve yepyeni bir maceraya başlamıştım. bu yeni hayat ve yeni macera, içimde uzun süredir yaşamak istediğim bir mücadelenin belki de ilk zamanlarıydı. ankara'ya ilk gelişimde büsbütün yabancısı olduğum bu şehire alışmakta zorlanmış fakat alışınca hiç terk etmek istememiştim. ankara'da yeni olduğum zamanlarda o'nunla yeniden konuşmaya başlamıştım. açıkçası bu yeniden konuşma süreci bende eskiye dair bir takım şeyleri hatırlama ve eskinin macerasını yeniden yorumlama çabasıydı. bu yeniden konuşmamız günden güne daha koyu bir hal almaya başlayınca, o'na karşı duyduğum bir takım hislerim de silbaştan değişmeye başlamıştı.

tekirdağ'daki son senemde o'nunla tanışmış, o'nu kendime bir "müşfik dost" olarak seçmiştim. bir takım sebeplerden ötürü birkaç ay süren arkadaşlığımız askıya alınmış, bu süreçten sonraki süreçte bir daha hiç o'ndan haber alamamıştım. açıkçası halen daha ankara'ya geldikten kısa bir süre sonra neden o'nunla yeniden konuşmaya başladığımı bugün bile tam olarak anlamış değilim, belki de içinde bulunduğum yalnızlık beni kendi ruhuma denk bir ruh arayışına sokmuştu.

ankara'dayken gerçekleştirdiğimiz her konuşmada içim içten içe o'na ısınmış, onu sevmeye başlamıştım ve bunu o'na hissettirmekten asla tereddüt etmedim. sonuçta ortada bir sevda söz konusuydu ve ben asla sevdanın kapısına korkak adımlarla yürümedim, aksine koşa koşa gittim sevdanın kapısına!

şubat'ın ortasında tekirdağ'a gelecek ve onunla buluşacaktım, bunu kafama sokmuştum bir kere!

tekirdağ'a geldiğim gibi direkt olarak ilk işim o'nunla buluşmak olmamıştı, hatta son işim olmuştu o'nunla buluşmak. bir takım sebeplerden ötürü buluşmamız her seferinde ertelenmiş ve benim tekirdağ'dan ayrılışımdan bir gün öncesine karar kılınmıştı, yani bir cumartesi gününe. o gün hiç olmadığım kadar kendime bakmıştım, güzelce giyinmiş ve o'nunla daha önceden kararlaştırdığımız buluşma mekanında o'nu beklemeye başlamıştım. bir marketin önüydü burası, bu buluşma mekanını o seçmişti ve bundan hiçbir şekilde hoşnutsuzluk duymamıştım. vakit geldi ancak o'nun gelmesi biraz gecikti, bunu sorun etmedim zira o'nu bu değersiz ömrümde bir defalığına mahsus olmak üzere olsa dahi kanlı canlı görmek benim için en mühim meseleydi.

nereden bilebilirdim ki bu ilk görüşümün aynı zamanda onu son görüşüm olacağını?

o geldi! bütün dişiliğiyle beraber karşımda bana bakıyor ve bana selam veriyordu. ilk olarak biraz yürüdük, bu yürüyüş daha çok bir sohbet kurma çabasıydı ve esasen planımızda yoktu. buluşma gününden önceki gün tekirdağ'a yağan yağmurdan ötürü her yer ıslaktı ve açık havada oturacak hiçbir yer bulamamıştık. açık havada oturabilseydik belki o'na daha çok sarılacak ve o'nun omzumda yatışını izleyebilecektim, bu yağmurun getirdiği ıslaklığı buluşmamız esnasında hiç sevmesem bile daha sonraki yaşamımda hep yağmurlu havalarda dışarıya çıkacak ve hep buluşma günümüzü yeniden ve yeniden yaşamaya çabalıyacaktım.

yürümemiz bittikten sonra bir cafe'ye girdik, o kendisine bir americano kahve söyledi. ben ise o zamanlar ankara'nın bahçelievler semtinde sık sık içtiğim ve sevdiğim kahve olan white chocolate mocha'yı söyledim. buluşma günümüzde tatlı bir kahve içmek ve tatlı tatlı konuşmak istiyordum o'nunla. karşıma oturduğu esnada ilk defa bu kadar yakından yüzüne bakmıştım, aylarca yüzüne baktığım ve artık her bir ince çizgisini ezberlediğim yüz şimdi karşımda bütün dişiliğiyle beraber durmaktaydı. hiç unutmam, nasıl unutabilirim ki!

o'nun giydiği beyaz elbisenin üzerindeki çiçek işlemelerini, buğday teninin güzelliği, birkaç hafta öncesinde boyadığı kumral rengi saçlarını, o gülümseyen yüzünü, inci gibi sıralanmış dişlerini, o bembeyaz gülümsemesini, buğday teni ellerini ve bacaklarını, saçlarının üzerinde yer etmiş fransız tipi ressam şapkasını, üşümemek için üzerine giydiği mavi kot ceketi...

bütün bunları nasıl unutabilirim ki!

tam olarak kaç saat konuştuğumuzu hatırlayamıyorum, hoş ya zaten bir insanım bunu hatırlaması ömrünün en saçma ayrıntısı olurdu. o'nunla beraberken zaman önemli değildi, sadece o'nun varlığı ve kanlı canlı dişiliği önemliydi. konuşmamız esnasında birçok konudan söz açtık, ilk defa beni bu denli iyi sezebilen bir kadına rastlamıştım. açıkçası kendimi varlığın ve yokluğun ötesindeki bir alemdeymiş gibi hissediyordum, hiç kurtulmak istemedim bu hissedişimden!

cafe'den kalktıktan sonra bir süre daha yürüdük, sonra ayrılma vaktimiz geldi.

o'na sımsıkı sarılacaktım ama boyu boyumdan kısaydı. ilk sarılışımın ardından hafifçe eğilerek tam olarak o'nun kanlı canlı varlığını sarıp sarmaladım. hiç ama hiç bırakmak istemedim!

ayrılma vaktimizin son safhasında elimi öpmüş ve öpücüğümü o'na doğru göndermiştim. bu öpücük benim yazdığım onlarca şiir ve içimdeki bitmek bilmez sevda ateşinin her daim soyut bir öpücük olduğunun ve asla o'nun kanlı canlı varlığına temas edemeyeceğinin bir yansımasıydı adeta!

o gitti, yavaş yavaş yürüdü, kayboldu, bir daha da görünmedi.

o gitti, o gitmek için gelmişti, o'na dair ilk ve tek anım buydu...

unutamıyorum, asla ama asla unutamıyorum
ve asla ama asla unutmak istemiyorum!
devamını gör...
5283.
kalbim çok kırıldı. çok üzgünüm şu an. karalamak değil yakmak istiyorum.
devamını gör...
5284.
kayıp atlasların diyarındayım yana yakıla boğulmak kriterim.
‎gökyüzüne varmak için içiyorum oksijen kaplı krateri.
‎dipteki tuzlu akıntıda erirken bile kusursuzdur simetrim,
‎suya batan bu devasa enkazın içindedir ruhumun geometrisi.
‎
‎pusulasız vektörlerin battığı bu dipte kuruldu yeni kentim,
‎sıvı bir kıyametin içinde muhafaza ediyorum o bakir entropiyi.
‎gökyüzü artık hafızamda soğuyan uzak bir illüzyondur,
‎okyanusun kalbine gömdüm insana dair o son zihinsel atavizmi.
‎
‎dipteki termal bacaların etrafında döner ruhumun yörüngesi,
‎suyun kaldırmadığı bu ağır kütlede saklıdır asıl potansiyelim.
‎görüş alanımı yutan bu zifirde kırılmaz zihnin barometresi,
‎sonsuz bir basınçla sıkıştırıyorum içimdeki o vahşi kinetiği.
‎
‎kayıp haritaların çizemediği o en derin çukurdayım, bitmez kasvetim,
‎dipteki volkanın külüyle yıkadım içimdeki nefreti.
‎gökyüzü bir halüsinasyon artık, suyun altıdır benim gerçek memleketim,
‎kendi karanlığında boğulan bir şairin sonsuz rivayeti.
‎
devamını gör...
5285.
st. petersburg'da bir yaz gecesi.
sıradan bir saksı, bir kedi, pek bakımlı olmayan bir gül ağacı ve aydınlık bir gece.
yanında sıcak hissedeceğim o kişi, sohbetin hayatın yakınmalarıyla başlayıp tül perdelerdeki desenlerin önemi hakkında tartışmaya varacağı o saatler. sevme sevilme isteğinin arttığı benim de bir piskevitim olsun denilen tam da bu saatler...
bir şarkının elektro gitar solosu dilime takıldı. mırıldanıp duruyorum ama şarkıyı hatırlayamıyorum. çünkü sadece gitar kısmı ilgimi çekmişti. aradım ama bulamadım.
“sadece bir şeye odaklanırsan bütünü kaçırabilirsin. bütünü kaçırmadan da istediğin şeye odaklanabilirsin, çünkü istediğin şey bir bütünün içindedir.” diye düşünüyor olabilirsiniz ama ben omega-3 eksikliği diye yorumladım.
devamını gör...
5286.
ne yapıyor bu insanlar, çok ürkütücü her şey, yıllardır çalışıyoruz, bi isyan falan başlatıp düzeni değiştirsek olmaz mı.
devamını gör...
5287.
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...
5288.
sütü lekelenen kazanın altını kim yaktıysa
‎o toplasın tırnaklarımdan dökülen kireci.
‎unun hafızası var, kepeğin kini;
‎sırtımda çürüyen çuvalı hangi nehir yıkar?
‎
devamını gör...
5289.
külün kanadında göçen bi' nârım ben,
‎dalımı tanımayan sonbahar öptü beni.
‎ay, çömleğini kırıp geceye yoğurt mayaladı,
‎ben hâlâ göğsümde yürüyen öküzü saklarım.
‎kim çözebilir ki
‎iğne deliğinden geçen harmanın duasını?
devamını gör...
5290.
yeni güne başlayacak tek motivasyonum yarın ankara'da havanın yağmurlu olması. çıkıp bol bol gezeceğim. sabahları güne başlamak için başka bir motivasyonum olmuyor. mental durumum bu denli dipte uzun süredir
devamını gör...
5291.
nasılız şu an mesela..
bu başlığını görünce bildiğiniz tetikleniyorum. biraz biraz dökülesim geliyor. bir şeyleri olumlayıp güzel pencereden bakmak için çaba sarf ettiğimiz bir noktadayız. düzeldik mi? hayır. mutsuz muyuz? hayır niye çoğul konuşuyoruz? bilmiyorum. ama bir döngü var bir yerlerde.
ee napacaksın döndüğünde devran?

bir de şu köpek balıklarından kurtulsam yeter.

halledebiliriz nova..
devamını gör...
5292.
uyuyamıyorum ya la
devamını gör...
5293.
15.04.2019

bir harf düşer, değişir evrenin rengi,
anlam dediğin, usun gizli dengi.
zamanı teğet geçer bir anlık idrak,
sessizliktir belki varlığın ahengi.
devamını gör...
5294.
"rahmân ve rahîm olan allah’ın adıyla"
sen biliyorsun konuyu amin.
devamını gör...
5295.
gecenin 1'i. aşina olduğum telefon numarası arıyor yine. ama bu sefer farklı. çünkü şu an gecenin 1'i. ve hastaneler insanları geceleri pek hayırlı şeyler için aramazlar...

-

hemşirenin nefesindeki ölüm kokusunu alıyorum. ağzından çıkan kalıplaşmış yalanların sahteliği 5 kilometre öteden fark edilecek cinsten. ama ne diyebilirsin ki? o da işini yapıyor işte. bazen bazı yalanlara inanmak gerekiyor, bazense inanmasak bile inanıyor"muş" gibi yapmak...

-

hastane koridorlari 4,5 saat içerisinde ruh emiciliklerinden hiçbir şey kaybetmemişler. göz s*ken florasanlar ölümü hatırlatırcasına beyaz. ya da su an her şey bana ölümü hatırlatıyor, bilmiyorum. nedense yaşadığına dair içimde tek bir umut yok. bu duvarlar arasında azrailin nasıl dolaştığına defalarca kez şahit olmanın bahşettiği realistik bir beklentisizlik sanırım.

-

binlerce insana defalarca baş sağlığı dileklerinde bulunan doktorun bana acıyan gözlerle bakarak kurduğu cümleler midemi bulandırdi. her gün onlarca ölü ve ölüye yazan insana şahitlik edip, sıradan insanlara sırf cani görünmemek için taktıkları acı dolu maskelerin altındaki gerçeği bilmenin yarattığı bir bulantı bu. aynı zamanda insanların çektiği acıya duyulan bir saygı biçimi de olabilir. neden olmasın ki?

-

asansöre klasik müzik koymayı akıl eden o kişi kimse ona selamlarımı iletmek istiyorum. igrenç, gri demirlerin arasında klasik müzik eşliğinde, aynadaki boktan suretime bakarak morga iniyorum. morgu çamaşırhanenin arkasına yapmışlar. insan öldükten sonra birkaç parça kumaştan bile daha değersiz oluyor demek ki.

-

morgdaki dolaplarla bakışıyorum. az önce indigim asansörün yan yatırılmış hali gibi. azrailin taze ruhlarına klasik müziği bile fazla görmüşler sanırım.

-

azrailin yeryüzündeki şubesi gibi hissetmekten kendimi alıkoyamiyorum. ölümün soğukluğuyla tanıştığımda çocuk denebilecek yaştaydım. o zaman da göz yaşı dökememiştim. her zaman ölenlerin biz yaşayanlar için ağlamalarının daha mantıklı olduğunu düşünmemden olabilir. ya da düpedüz vicdansızın tekiyimdir bilmiyorum.

-

ölüm raporlarını imzalayıp morgdan çıktım. bir sigara yaktım. bir çocuğun doğum günü pastasını üfleyişi gibi, onun kurtuluşunun kutlamasını cigerlerimden çıkan sigara dumanıyla yaptım. duman geceye karıştı, gece ciğerlerimin derinliklerine...

-

eve geldim, uyuyamadım. yine kalemime vurdu uykusuzluk. binlerce yıldır insanların ritüellerinin, inançlarının, korkularının sebebi olan ölüm bu işte. bu kadar. son bir nefes ve... perde!
devamını gör...
5296.
dışarıdan bakıldığında, hayatın sıradan akışına ayak uydurmaya çalışan, kendi sessizliğinde yaşayan biri o. kimse onun iç dünyasında kopan kıyametleri, her gün uyandığında sırtına binen o görünmez ama tonlarca ağırlıktaki yükü fark etmiyor. insanlar onu görüyor ama onun ne hissettiğini, neyle mücadele ettiğini asla anlayamıyorlar. çünkü o, uzun zamandır derin bir yalnızlığın ve kimseye kendini anlatamamanın yorgunluğunu yaşıyor. içinde biriken kelimeler, söylemek isteyip de yutkunduğu cümleler o kadar çoğaldı ki, artık bir barajın duvarları gibi çatlamaya başladı.onun en büyük savaşı, aslında kendi duygularıyla. eskiden üzülebilen, kırıldığında ağlayıp hafifleyebilen, neşeyi ve hüznü kendi renginde yaşayabilen o insan artık yok. yaşadığı ağır hayal kırıklıkları, üst üste gelen haksızlıklar ve hayatın o acımasız koşturmacası içindeki tüm o hassas dengeleri altüst etti. şimdi ne zaman canı yansa, ne zaman haksızlığa uğrasa ya da ne zaman anlaşılmak istese, ruhu bu duyguları normal yollarla dışarı aktaramıyor. bütün o incinmişlikler, kırgınlıklar ve çaresizlikler, içindeki gizli bir fırında eriyip tek bir şeye dönüşüyor, öfkeye.insanlar sadece o öfkeyi görüyor. onun aniden yükselen sesini, sertleşen bakışlarını ya da tahammülsüzlüğünü eleştiriyorlar. neden bu kadar gerginsin diyorlar, neden her şeye parlıyorsun. oysa bilmiyorlar ki, o öfke aslında bir yardım çığlığı. ağlayamadığı için biriken gözyaşlarının, beni duyun, canım yanıyor diyemediği için sertleşen kabuğunun bir yansıması. öfke, onun kırılan gururunu ve yaralı kalbini korumak için çaresizce kuşandığı son savunma mekanizması. içindeki o yorgun çocuk, kendini dünyaya ancak bu sert maskenin arkasından duyurabiliyor.epey zamandır çok sıkılmış, çok yorulmuş ve tarifsiz bir şekilde bunalmış durumda. hayat onun için, tavanı her gün biraz daha alçalan, duvarları üstüne üstüne gelen dar bir odaya dönüştü. nefes almakta zorlanıyor ama bunu kimseye belli edemiyor. en acısı da, etrafı insanlarla doluyken bile o koyu yalnızlığı hissetmesi. ne zaman birine içini açmaya, ben iyi değilim demeye yeltense, kelimeler boğazında düğüm düğüm oluyor. karşısındakilerin onu gerçekten dinlemeyeceğini, geçer, abartıyorsun ya da herkesin dertleri var diyerek geçiştireceğini çok iyi biliyor. anlaşılmamak, bir duvarla konuşuyormuş gibi hissetmek, ona yalnızlığın kendisinden çok daha ağır geliyor.o artık sadece dinlenmek istiyor. haklı çıkmak, bir savaşı kazanmak ya da birilerine bir şey kanıtlamak derdinde değil. sadece içindeki bu ağır, yorucu ve boğucu yükün hafiflemesini, ruhunun biraz olsun nefes almasını arzuluyor. tek başına sırtlandığı bu hayat mücadelesinde o kadar çok yıprandı ki, tek ihtiyacı olan şey güvenli bir liman, sessiz bir huzur ve seni anlıyorum diyen samimi bir bakış. ama o güne kadar, içindeki o derin yorgunluğu ve kimseye anlatamadığı kırgınlıkları, dışarıya vuran o öfkeli dalgaların arkasında saklamaya devam edecek.
o benim evet
her neyss...
devamını gör...
5297.
bizim kalem fazla siyah yazıyor gibi o yüzden işin özeti pek gerek yok gibi
devamını gör...
5298.
ingilizce bilmediğim için
insanlığa dair ne kadar
nitelikli şey varsa
yanlış anlamışım
ben
baya baya
cahilmişim
olsun
insanlık hali
sağlık olsun

cahil olduğum için
tarafım belli oluyormuş
aslında
tarafım
cahilliğimi
ortaya koymuyormuş
olsun
herkesin canı
sağolsun

ulan
tersten okusam
kitap gibi
cümlemizi
kendinizi mi kaybedeceksin
ne olduğunuzu
ne olmadığınızı mı
bilemeyeceksiniz

ben ingilizce bilmiyorum
boşa gitmiş bir hayatı
yaşıyorum
sırf
ibnelik olsun diye
devamını gör...
5299.
geriye sadece pişmanlıklar kaldı.
devamını gör...
5300.
başka bir hayatım daha olsaydı, seni hiç tanımamış olan eski hayatıma dönerdim.
devamını gör...

bu başlığa tanım girmek için olabilirsiniz.

zaten üye iseniz giriş yapabilirsiniz.

"normal sözlük yazarlarının karalama defteri" ile benzer başlıklar

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim