normal sözlük yazarlarının karalama defteri
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30
31
32
33
34
35
36
37
38
39
40
41
42
43
44
45
46
47
48
49
50
51
52
53
54
55
56
57
58
59
60
61
62
63
64
65
66
67
68
69
70
71
72
73
74
75
76
77
78
79
80
81
82
83
84
85
86
87
88
89
90
91
92
93
94
95
96
97
98
99
100
101
102
103
104
105
106
107
108
109
110
111
112
113
114
115
116
117
118
119
120
121
122
123
124
125
126
127
128
129
130
131
132
133
134
135
136
137
138
139
140
141
142
143
144
145
146
147
148
149
150
151
152
153
154
155
156
157
158
159
160
161
162
163
164
165
166
167
168
169
170
171
172
173
174
175
176
177
178
179
180
181
182
183
184
185
186
187
188
189
190
191
192
193
194
195
196
197
198
199
200
201
202
203
204
205
206
207
208
209
210
211
212
213
214
215
216
217
218
219
220
221
222
223
224
225
226
227
228
229
230
231
232
233
234
235
236
237
238
239
240
241
242
243
244
245
246
247
248
249
250
251
252
253
254
255
256
257
258
259
260
261
262
263
264
265
266
267
başlık "makedonyalı" tarafından 08.11.2020 16:43 tarihinde açılmıştır.
261.
silkinip atmadan yüklerini çıkamazsın yükseğe
biz ki yüklendikçe yükleniyoruz
uçuracak zannediyoruz bizi
sırtımıza taktığımız kanatlar
halbuki düşmemizin yegane nedeni onlar
biz ki yüklendikçe yükleniyoruz
uçuracak zannediyoruz bizi
sırtımıza taktığımız kanatlar
halbuki düşmemizin yegane nedeni onlar
devamını gör...
262.
yeminleri boza boza başka birinimi sevdin ?
devamını gör...
263.
bu bir rüya olsa keşke, uyansam ki gerçek başka.
devamını gör...
264.
rüya falan değil hepsi gerçek.
devamını gör...
265.
durdu... kafasını kaldırıp, göğe doğru.... şu koca kainatta nereye akmakta olduğunu düşündü...
durdu. gidecek yeri yoktu...
nereden geldiğini de unutmuştu... bir anlık, bir saliselik bu zaman diliminde, kendini unutmuştu...
kimliği....
kim?liği...
unutmuştu..
durdu... ne bir adım ileri ne bir adım geri...
önünde, ardında insanlar, nereye aktığını bilmeden... insanlar...
bir salise öncesine kadar, o da...
lakin durdu... durdu... öylece! öylesi!
durdu... ne bir adım ileri ne bir adım geri... durdu...
yazma yeteneğinin benden ne vakit alındığını bilmiyordum. mecbur takıldığım 5 kişinin ortalaması olma lanetine de inanmıyordum. lakin tuttu. evet bu lanet geldi, en sonunda gizli evrenimi buldu. kalem değil, ruhum, klavye ve müzik üçgeninde. zihnin evrelerinden çıkagelen o çoklu genleri dile döküvermek, en efsunlu sığınağımken... tuttu...
bu lanet, habis bir güç gibi iliklerime kadar yoğurdu.. en baş, müzik evreninden beni soğuttu... ardından.. lanet bu ya, o 5 orta, bir derin efsun muhafız alayı kılındı. ne bir adım ileri ne bir adım geri... tuttu.. bu lanet tuttu.. .artık yazmak ağrısı ne başıma ne ruhuma vurdu... tuttu.
durdu. gidecek yeri yoktu...
nereden geldiğini de unutmuştu... bir anlık, bir saliselik bu zaman diliminde, kendini unutmuştu...
kimliği....
kim?liği...
unutmuştu..
durdu... ne bir adım ileri ne bir adım geri...
önünde, ardında insanlar, nereye aktığını bilmeden... insanlar...
bir salise öncesine kadar, o da...
lakin durdu... durdu... öylece! öylesi!
durdu... ne bir adım ileri ne bir adım geri... durdu...
yazma yeteneğinin benden ne vakit alındığını bilmiyordum. mecbur takıldığım 5 kişinin ortalaması olma lanetine de inanmıyordum. lakin tuttu. evet bu lanet geldi, en sonunda gizli evrenimi buldu. kalem değil, ruhum, klavye ve müzik üçgeninde. zihnin evrelerinden çıkagelen o çoklu genleri dile döküvermek, en efsunlu sığınağımken... tuttu...
bu lanet, habis bir güç gibi iliklerime kadar yoğurdu.. en baş, müzik evreninden beni soğuttu... ardından.. lanet bu ya, o 5 orta, bir derin efsun muhafız alayı kılındı. ne bir adım ileri ne bir adım geri... tuttu.. bu lanet tuttu.. .artık yazmak ağrısı ne başıma ne ruhuma vurdu... tuttu.
devamını gör...
266.
gemi, sahil, pusula, deniz, hedef...
hepimizin ruh halini bu gibi denizci tabirleri ile anlatabiliriz sanırım.
aylar, günler, haftalar...
yıllar hatta,
sanki hiçbiri birbirine benzemiyor,
sanki her an her şey değişecekmiş gibi,
sanki de hiçbir şey değişmeyecekmiş gibi.
bir bakmışsın en şiddetli dalgalar üzerine üzerine geliyor,
diyorsun ki işte şimdi battık!
bütün gemi okyanusun sularıyla bütünleşiyor,
ama batmıyor.
sen de ne hissedeceğini şaşırıyorsun.
"batsa iyiydi, ama batmadığına da şükür!"
sonra zaman geçiyor senin o dalga zannettiğin şey,
sana artık dalga gibi gelmiyor.
sonra diyorsun ki: evet bu geminin kaptanı benim!
o an için öyle düşünüyorsun.
sonra farklı bir dalga geliyor.
bu sefer tekrar alabora olma tehlikesi yaşıyorsun.
dertler bitmiyor yani.
ama zamanla daha iyi bir kaptan oluyorsun,
galiba.
yok yahu! yine de zor iş bu kaptanlık!
idare etmek, rota çizmek,
doğru yolu bulmaya çalışmak...
ne olurdu şöyle bulutlar gibi süzülsek...
neyse yeter bu kadar metafor.
bir rota çizildi: market.
hepimizin ruh halini bu gibi denizci tabirleri ile anlatabiliriz sanırım.
aylar, günler, haftalar...
yıllar hatta,
sanki hiçbiri birbirine benzemiyor,
sanki her an her şey değişecekmiş gibi,
sanki de hiçbir şey değişmeyecekmiş gibi.
bir bakmışsın en şiddetli dalgalar üzerine üzerine geliyor,
diyorsun ki işte şimdi battık!
bütün gemi okyanusun sularıyla bütünleşiyor,
ama batmıyor.
sen de ne hissedeceğini şaşırıyorsun.
"batsa iyiydi, ama batmadığına da şükür!"
sonra zaman geçiyor senin o dalga zannettiğin şey,
sana artık dalga gibi gelmiyor.
sonra diyorsun ki: evet bu geminin kaptanı benim!
o an için öyle düşünüyorsun.
sonra farklı bir dalga geliyor.
bu sefer tekrar alabora olma tehlikesi yaşıyorsun.
dertler bitmiyor yani.
ama zamanla daha iyi bir kaptan oluyorsun,
galiba.
yok yahu! yine de zor iş bu kaptanlık!
idare etmek, rota çizmek,
doğru yolu bulmaya çalışmak...
ne olurdu şöyle bulutlar gibi süzülsek...
neyse yeter bu kadar metafor.
bir rota çizildi: market.
devamını gör...
267.
mahzenin kirli kapağını kaldırır kaldırmaz, gözlerime vuran solgun mart güneşi istemsizce beni hayallerime geri götürüyor. 1321 yazına.
o zamanlar floransa'da dante'nin hasta olduğuna ve son günlerini burada geçirmek istediğine dair haberler yayılıyordu. bunların çok az kısmını hatırlıyorum, babam eve gelir ve anneme bunları anlatırdı. annem ise bunların hiçbirini dinlemez, hatta dante'yi bile bilmezdi. onun tek düşündüğü, tuhaf ve pis meyveleri satan babamın o gün biraz olsun meyve satabilmesi ve eve gelirken bir şeyler alabilmesiydi.
o yaz, akşama doğru babam elinde tuhaf parşömenlerle eve dönmüştü. bu parşömenleri köyümüzün çıkışında bulduğunu anlatmıştı. annem ona içerisinde ne yazdığını sorduğunda ise hiçbir şey okumadığını, bu anı hep birlikte paylaşmak istediğini söylemişti.
annem ve babam içeriye girdiğinde ben de onların arkasından koşmuştum. 6 yaşında olmama rağmen, o anları nasıl bu kadar keskin hatırlayabildiğimi inanın bilmiyorum.
ben onların arkalarından koşarken, babam bir anlığına kapının eşiğinde durup bana bakmış, kollarını açmış ve onun kollarına atlamamı sağlamıştı. sarı saçlarıma kısa öpücükler kondurarak "maurasia, mavi gözlerini annenden almışsın. ama kahverengi daha çok yakışırdı, benim gözlerim gibi!" demiş ve gülmüştü.
babamın ağzının koktuğunu hisseedip yüzümü buruşturmuştum, ama babam o anı görmemişti neyse ki.
sonra annem ve babam evin içerisine girip mum yakmışlar ve parşömende yazanları okumaya başlamışlardı. ben de, tahta masanın alt kısımlarına da yaktıkları mumun, tahta masanın aralıklarından duvara yansıyan ateşinin gölgesini izlemeye dalmıştım. ben ellerimi ve ayaklarımı hızla hareket ettirince ateş de hızlanıyor ve sönecek gibi oluyordu.
kendime yeni bir oyun bulmuştum!
hatıralar yavaş yavaş silinirken, annemi ve babamı nedense özlemediğimi fark ediyorum. babamı hep o kötü ağız kokusuyla hatırladığım için kendime bazen çok kızıyorum ama elimde değil.
hatıralar beraberinde bazen kötü kokular da getirir.
elimden kayarak düşen mahzenin kapağının çıkardığı ses, bir leşin üzerinde uçan karganın ciyaklamasını andırıyor, mahzenin güneşe açılan minik penceresinden ancak ikinci denememde dışarıya çıkabiliyorum.
üzerimde, bana bir beden bol gelen siyah giysim fazla tozlanmış. tozlar beni daima rahatsız ederler, üzerimi güzel bir silkeledikten sonra, sol elimde sıkarak tuttuğum tomarların varlığı beni ne için burada olduğumu hatırlatıyor.
evet, zamanı geldi.
size kendimi tanıtayım, ismim maurasia, az önce mahzenin derinliklerinde, çok gizli kararların alındığı ve bulunduğumuz bölgeyi sarsacak şeylerin yazıldığı bir toplantıya katıldım.
bu toplantıyak katılanlar da benim gibi kilise karşıtı insanlardı. kimisi yahudi, kimisi hristiyan, kimisi de benim gibi inançsız insanlardı. biz bilimle ilgileniyorduk. matematik ile, felsefe ile kafa yoruyorduk.
ama kilise buradaydı ve tanrıyı hedef aldığını düşündüğü her şeyi ve herkesi öldürüyordu. benim ailem gibi.
benim amacım da, onlara yakalanmadan, bu tomarların ulaşması gerektiği kişiye ulaştırmamdı.
yapmam gereken çok basitti aslında, önce pazziano pazarından geçecektim, ardından yolun sol kısmında bulunan pellegrini kulesinin orada beni tomarı alması gereken kadın bekleyecekti.
size o kadından bahsetmeden önce, ailemin bulduğu tomarı ve geri kalan kısmı merak ediyor olduğunu bildiğimden, size o kısımları anlatacağım.
sahi, nerede kalmıştık? ah, evet! babam, sonunda yazanları okumaya başlamıştı.
"silla, bunlar 10 yıl öncesine ait parşömenler..." demişti babam, sonra uzun uzun nefes almıştı. bir şeyler okumadan önce bunu yapmasıyla da onu bazen hatırlıyorum, hatta bunu, fırtınalı bir gecede çatıradayan ağaç kabuklarına benzetirdim.
babam uzun uzun okuyor yazanları, annem sarı saçlarını sol elinin işaret parmağına dolayarak babamı dürtüklüyor.
"ne yazıyor?" diye soruyor, bunu sorarken mum çilli yüzünü aydınlatıyor. annemin mavi gözlerini gökyüzüne benzetiyorum...
"bir dakika, silla. bunlar çok korkunç şeyler." diyor babam, yüzü ağlamaklı. ama babamın ağlayan yüzünü, mumun tavanı aydınlatmasına tercih ediyorum.
parmaklarımı şimdi mumun üzerine koydum, hahahah! tavanda kurbağa gölgesi var, hayır, o bir yılan!
babam, elinin tersiyle terleyen alnını siliyor, bunu yaparken babama özgü o kokuyu getiriyor ter kokusu gelirken. kokular, sahi. başımı ağrıtan ve beni günlerce hasta eden kokular...
babamın kokusu yanan yapraklar gibi kokar. acı, ama insanı rahatsız etmez.
"silla, bunlar çok korkunç şeyler..." diyor babam tekrar. "bunlar, aman tanrım, aklımı kaçıracağım. bu yazılanlara bakarsak, son haçlı seferi, babanı kaybettiğin... hepsi tezgahlanmış! anlıyor musun? geçilecek yollar, öldürülecek şövalye sayısı!"
annem, babasının ismini duyunca göz bebeklerinin büyümesini sağlıyor. heyecanlanıyor!
"burada yazanlar günlüğün bir parçası sadece..." diyor babam.
"bir kadının elinden çıkmış, kadın, dokuzuncu haçlı seferinde, müslümanlara onların geçecekleri yolu gösteren bir muhbirden söz ediyor. onlara en fazla 20 şövalye öldürmelerini, böylece hiçbir şeyi çakmayan şövalyeleri azar azar yok etmeleri gerektiğinden bahsediyor." diyor. ağlamaya başlıyor.
şövalyenin ne demek olduğunu anneme sormak isterken, dışarıdan gelen at sesleri dikkatimi çekiyor. emekleyerek anneme ve babama görünmeden kapıyı açıyorum. annem ve babam bunları görmediyse, artık kalkabilirim.
toprak kokusu beynimi döndürüyor, bu kokuyu hiç sevmiyorum!
yıllar sonra bile o manzarayı öyle derinden hatırlıyorum ki! evimizin ön kısmı kocaman bir araziye bakıyordu. o kadar büyük bir araziydi ki bu, bazen sonunda dünyanın son bulduğunu düşünürdüm. sarı ve yeşil otlar, gün doğarken kızıla bürünürlerdi.
o arazinin arka kısmı da boştu. aynen ön kısmı gibi...
ufak çitlerle çevriliydi çevresi, evimizin ön kısmında bir ağaç vardı, koskoca arazide tek bir ağaç. kocaman bir ağaç! yaprakları o kadar büyüktü ki, beraberinde kocaman böceklerde getirirdi evimize...
babam, güzel babam. bazen atını bağlardı o ağaca.
aklıma, bugün o ağacın geleceğini hiç tahmin etmezdim.
devam ediyorum, sakin olun. sıkıldığınızın farkındayım.
at seslerinden korkmam beni ağacın alt kısmına getiriyor, oraya siniyorum. babam da at seslerini fark edecek ki mumları söndürüyor.
gün batmış, her yer karanlık. tek ışık kaynağı da söndü. annemin, "maura!" diye bağırmasını duyuyorum. "buraya gel! koş" diye bağırıyor.
ama gitmeyeeğim. ismim maura değil; mauraisa! adımı düzgün telaffüz edene kadar gitmeyeceğim.
atları artık görebiliyorum. üç tane, üçünde de kocaman, kılıçlı adamlar var.
atlar, evimizin ön kısmına gelince duruyor. iki kişi atından inmiyor, lakin birisi kendini yere atarcasına iniyor atından. "yaşlı bunak! kapıyı aç, seni hain!" diye bağırıyor.
babam kapıyı açıyor, ne olduğunu bile anlayamadan adam tekrar bağırmaya başlıyor.
"seni hain! kilisenin habercisini öldürüp onun haberlerini çalmışsın! hain! yahudi misin yoksa ha?!" diye bağırıyor. babamın bu sözler karşısında "kilise mi! tanrım, kendi adamlarınızı kendiniz öldürdünüz! niçin! niçin!" diye bağırması beni de ağlatmaya başlıyor. ama, yakşlaşmak yerine, olanı biteni uzaktan izliyorum.
"sen hainsin!" diye bağırıyor adam son bir kez daha. kılıcını çekiyor, o sırada annem kapının iç kısmından adeta dışarıya fırlıyor ve adamın ayaklarına kapanıyor.
"durun, biz hain değiliz." diye bağırıyor. "durun." diye bağırıyor. son bir şey daha söylemek üzereyken, adam kılıcını annemin boğazına saplıyor.
bunu bir anda yapıyor. çok hızlı... annemin sarı saçlarına kanı bulaşıyor. annem yere cansız biçimde seriliyor. bağırmak istiyorum ama sesim çıkmıyor.
babam, koşarak adama saldırmaya çalışıyor, adamı itiyor, adamın kaskına tekmeler savuruyor. ama atlı olanlardan birisi atını babamın üzerine sürüyor. at, babamın üzerinden geçiyor.
babamın çığlıklarını duyuyorum. babamın canı yanıyor.
beni saçlarımdan öpen canım babam. canını yakıyorlar onun.
nasıl oluyor bilmiyorum ama babam bir anda tekrar ayağa kalkıyor. annemin yanına koşuyor. annemin yanında ağlamaya başlıyor.
son sözü, annemin ismi oluyor. silla diye bağırıyor.
sonrası mı? bazen rüyalarımda bu anı tekrar ve tekrar yaşıyorum ben. hala... yaşım, 37. ve hala bu anı unutamıyorum.
atını babamın üzerine süren adam, tekrar atını babama doğrultuyor, bu kez kılıcını babamın göğsüne geçiriyor.
babam, annemden biraz öteye düşüyor. kımıldamıyor. babama bağırmak istiyorum. ama bir şey bunu engelliyor, hıçkıramıyorum. sadece ağlıyorum. sesim çıkmıyor.
nefes alamıyorum.
atından ilk inen adam evimize giriyor, şarkılar söylüyor. ve evimizden çıkarken, evimizin içerisinin aydınlandığını görüyorum.
diğer atlılar da atlarından inip babam ve annemi evimizin içerisine taşıyorlar. evimiz o kadar aydınlanıyor ki, karanlıkta en uzaktan bile gözüktüğünü düşünüyorum.
burnuma bir koku geliyor. yanık yaprak kokusu gibi, ama değil. bunun yanan insanlar olduğunu çok sonra öğreneceğim.
tuhaf atlıların beni de öldüreceklerini düşünüp, arka kısma, arazinin sonuna doğru koşmaya çalışıyorum. nefesim kesilinceye dek koşuyorum. karnımın sol alt kısmına ağrılar girinceye dek koşuyorum.
o günden son hatırladığım şey, kargaların üzerimde gaklamaları ve kendimi yerde bulmam. sonrası yok. olanlar ertesi günden devam ediyor, kendimi patricia'nın yanında buluyorum. patricia, o zamanlar otuzunun üzerinde bir kadın. olanları biliyor. ailemin öldüğünü biliyor. beni öldürmek istediklerini biliyor...
"adın ne senin?" diye soruyor, "maurasia" diyorum. gülümsüyor, dişleri kadar sarı saçları var. tıpkı annem gibi. "sana asia diyeceğim" diyor.
hayat hikayemin geri kalanını tahmin edebilirsiniz. patricia, kiliseye başkaldıran insanlardan birisi. felsefe konusunda yaşayanların en iyisinden biri. benim gibi onlarca evlat edip yetiştirdiği çocuklar vardı.
ben de onlardan biriyim, ve hedefim, bugün dusa isminde bir kadına tomarları ulaştırmak. hepimizin bir nedeni var, kimimiz dini sevmiyor, kimimiz bilime aşık. benimkisi de intikam.
bu arada, dusa'nın tam ismi eurymedusa, kendisi bir pagan. henüz 26 yaşında, kızıl saçlarını çoğu zaman gizlemek zorunda kalıyor. o da benim gibi ailesini kaybetmiş ve insanlar onun doğuştan gelen bir dil yeteneği olduğunu söylüyorlar.
3 dil konuşabiliyor. latince, fransızca ve asya'nın tuhaf bilinmeyen dillerinden birisini.
önümden atlı bir adam geçiyor, pazar biraz ileride, oraya hızlı adımlarla yürüyorum. attığım her adımda, dün geceden kalan yağmuru henüz güneş kurutamamış olacak ki, deri çizmelerim su ve çamur geçiriyor.
pazarın girişine varır varmaz, olağandışı bir şeyler fark ediyorum. burada bir yoğunluk var, hem bizim taraftan, hem de kiliseden insanlar dolu...
yaşlı bir kadın, elindeki sünger ve belinde kılıcı olan düşmanlarımızdan birinin çizmelerini boyuyor. elma satan delikanlı bir genç, kırmızı pelerini savura savura uzun boylu bir şövalyeye bakıp elma yiyor.
ben de siyah pelerinimin şapkasını başıma örtüyor ve pazarın içerisine giriyorum. kokular birbirine karışıyor. leş gibi kokan balıklar, papatya gibi kokan meyveler, ter ve sidik kokusu.
hepsi bir anda başımı döndürüyorlar.
ilerlemeye devam ediyorum, tek yapmam gereken bu leş gibi kokan kalabalığı yarıp sola dönmek, dümdüz ilerlemek ve pellegrini kalesinin dibinde oturup soluklanmak.
korkuyorum. tuhaf biçimde bir şey beni korkutuyor. attığım her adımda, leş gibi koku daha da artıyor. çilek ve limon diye bağıran insanların sesleri, balık satan insanların seslerine karışıyor.
bir adam, karısının hamile olduğundan bahsediyor. etrafıma bakınırken, gördüğüm uzun burunlu uzun boylu renkli, kirli saçlı insanların arasında kendimi minicik hissediyorum. ve tam o anda, birisi elime dokunuyor. gözümü çevirir çevirmez, onun kim olduğunu anlıyorum.kırık dişleri ve kısa, siyah saçlarına eşlik eden keçi sakalıyla bu adam, arada sırada bizim toplantılarımıza katılan bir göçmen. "seni fark ettiler. kaçmalısın." diye fısıldıyor.
her şey çok hızlı gelişiyor. bana doğru bağırarak yaklaşan uzun çizmeli insanların sesleri, diğer tüm sesleri susturuyor.
"hey sen! siyah pelerinli, yerinde kal." diyor. attığı her adımda çağlayan şelaleler gibi çizmelerinin sesini duyuyorum. etrafına su sıçratıyorlar.
bana yaklaşmasına son 3 adım...
tüm seslerin susması gibi insanlar da durmuş bize bakıyor. herkesin ağzı açık. gözerlinde korku var.
2 adım kaldı...
birazdan beni öldüreceklerini çoğu insan anladı. hepsi kendine pazara geldikleri için kızıyorlar, eminim ki hiçbiri bir insanın öldürülüşüne tanıklık etmek istemezler. bu onları derinden sarsacaktır.
1 adım kaldı.
adam arkamda, nefesini hissediyorum. nefesi kokusuz...
adam yavaşça elini omzuma atıyor, beni kendisine çevirip bakıyor. gözlerine bakıyorum, yeşilin en huzurlu tonlarından birisi... tıpkı duccio di buoninsegna'nın resimlerini andırıyor.
adam, belindeki kılıca elini atmak üzeyken bir şey oluyor
bir şey değil, bir şeyler. size kısaca özetlemem gerekirse, gördüklerim şundan ibaret.
yaşlı ayakkabı boyacısı, elindeki hançeri, çizmelerini boyadığı adamın dizine saplıyor. elma satan çocuk, elmalardan birini başka bir kılıçlı şövalyeye fırlatıyor.
dikkati dağılan, beni omzumdan tutan adam ise kafasını sağa çevirip olanlara bakmaya niyetleniyor. ben de, cebimdeki mızrağı çıkartıp adamın karnına saplamaya vakit bulabiliyorum böylece.
sol elim, mızrağın sapını tutarken, ufak bir parmak hareketiyle adamın karnına öyle yumuşak saplıyorum ki, mızrağı biraz içinde gezdirip dışarıya çıkarırken, adamın parçaları da toprağa fırlıyor.
ayağına hançer saplanan diğer adam, yaşlı kadının kafasına doğru kılıcını sallayıp kadının kafasını ikiye bölüyor. elma atan çocuğun üzerine mızrakla fırlayan başka kilise mensupları çıkıyor ortaya, mızraklardan birisi doğruca kalbine sağlanıyor.
ben ise, bu karmaşanın içerisinde koşmaya başlıyorum. bağırıp oraya buraya fırlayan insanlar işimi kolaylaştırıyor, ben de onlar gibi bağırıp korkuyor gibi pazarın doğruca sonuna koşuyorum.
ama hayır! arkamdan at sesleri ve "orada, görüyorum!" nidaları geliyor. kendimi koşmaya zorluyorum. pazardan çıkar çıkmaz, pellegrini kulesi az önümde bitiyor, kendimi biraz daha yormalıyım.
koşarken biraz olsun zihnimi rahatlatmak adına insanların benim için ölüyor olmasının beni rahatlatmasına şaşırıyorum.
gülümsüyorum. onlar benim için öldüler. ama iç sesim, çok güzel cevap veriyor. "hayır, onlar parşömenlerde yazanlar için öldüler."
ve, içimdeki diğer bir ses, hepsini yok ediyor. "onlar ölmediler. öldürüldüler. kilise tarafından."
elimdeki parşömenleri sımsıkı tutarken, ön tarafımda birkaç insanın olaylardan habersiz şekilde yürüdüğünü fark ediyorum. kuleye çok az kaldı.
arkamdaki atlılar bana doğru yaklaşıyorlar, bir hata yapıp arkama bakıyorum, onları görüyorum, dört kişiler. birinde mızrak, diğer üçünde kılıç var. atları simsiyah!
önüme döner dönmez, belki de en korktuğum şeyi yaşıyorum. burnumun dibinde bir kadın beliriyor aniden, çıkık çenesi, sert yüz hatları ve bir italyan'ı yansıtan uzun ve sivri burnuyla önüme barikat kurmuş gibi duruyor. ben de doğal olarak bu kadına çarpıyorum. tesadüfe bakın ki, kadının elinde de benim gibi birkaç kağıt parçası var.
önce kadına sarılır gibi oluyorum, ama ona sarılamadan yere öyle bir kapaklanıyoruz ki, kendime gelmem en az 2 saniye alıyor.
gözlerimi açtığımda, karşımdaki kadının toparlanıp benden korkarcasına kaçtığını görüyorum. yere bakıyorum, korktuğum şey başıma gelmiyor neyse ki. kağıtlarım yerde! onları tomar haline tekrar getirip sımsıkı elime alıyorum. çok zaman öldürdüm!
arkama tekrar bakıyorum, adamlar artık çok yakın. ama ben de kuleye çok yakınım. gülümsüyorum. yerimden kalkıp adeta yıldırım hızıyla kuleye doğru koşmaya başlıyorum. bunu zeus görseydi, mutlaka gök gözlü athena'nın benim annem olduğuna inanırdı.
kulenin kapısı tahtadan, koşmamı durdurmadan kapıya sert bir omuz darbesi atıyorum ve içinden geçermiş hissi yaratıyor bu bana, kapı anında yere iniyor, dengemi kaybediyorum ama çabuk toparlanıyorum.
şimdi yapmam gereken yukarıya doğru koşmak. ama adamlar bana çok yakın, her şeyi her an berbat edebilirim!
ikişer ikişer tırmanıyorum merdivenleri, aşağıdan biri zenci "dur yerinde şeytan! seni parçalara ayıracağız!" diyor, başka bir adamın sadece koşarken kılıcının, çizmesine değerken çıkardığı sesleri işitebiliyorum.
"yakala beni!" diye bağırıyorum. "seni sıçan!" diyor her adımımda daha da yaklaşan, genizden gelen ses.
son merdiven basamağını da çıktıktan sonra, tüm görkemiyle gökyüzü gözüküyor karşımda. kule çok yüksek! kulenin korkuluklarına yaklaşıyorum. aşağıya bakıyorum, insanlar toplanmaya başlamışlar bile.
ama, tekrar zencinin sesi beni kendime getiriyor.
"seni sıçan! hastalıklı! şeytan! o tomarları bana ver!" diye bağırıyor.
"sana tomarları vereceğim, söz veriyorum." diyorum, "ama son bir kez daha aşağıya bakmama izin ver!" diyorum ona gülümseyerek, korkuluklara daha da yaklaşıyorum. aşağıya bakıyorum.
evet, istediğim oldu. her şey yoluna girdi. şimdi görevi eurymedusa devraldı. her şey onda.
"al, istediklerin!" diyorum ve parşömenleri kilisenin küçük kölesine fırlatıyorum, sonra da ayaklarımı korkuluklardan geçirip kendimi aşağıya bırakıyorum.
kuleden düşerken, düşündüklerim ayıp ve komik şeyler. kadın ve erkek birleşmesi, bunu resmetmeye çalışırken yakalanıp öldürülen ressamlar gibi mesela.
birazdan, bedenim yerle buluşacak, önce tuhaf bir sarsıntı hissecekler. kimileri depremi hatırlayacak. ama hissedilen tek şey kemiklerimin kırılması olacak, öleceğim.
ama ben ölürken, tomarları açan zenci, içinde sadece dualarla karşılacak. istediklerini alamadıklarını fark edecekler. verilen istihbarat belki de doğruydu, ama ellerinden kaçırmış olmaları onları mahvedecek.
ve, dusa'ya gelirsek. eurymedusa'ya, evet.
o, az önce çarptığım ve elinde tomarlar olan kadındı. yere düşüp kalktığımız sırada, onunla dualar ve benim taşıdığım kağıtları değiştik.
o şimdi güvende. o benim öleceğimi biliyor. o da ölecek, kuşkusuz. ama bizim her ölüşümüz, kilisenin sonunu daha hızlı getirecek.
o zamanlar floransa'da dante'nin hasta olduğuna ve son günlerini burada geçirmek istediğine dair haberler yayılıyordu. bunların çok az kısmını hatırlıyorum, babam eve gelir ve anneme bunları anlatırdı. annem ise bunların hiçbirini dinlemez, hatta dante'yi bile bilmezdi. onun tek düşündüğü, tuhaf ve pis meyveleri satan babamın o gün biraz olsun meyve satabilmesi ve eve gelirken bir şeyler alabilmesiydi.
o yaz, akşama doğru babam elinde tuhaf parşömenlerle eve dönmüştü. bu parşömenleri köyümüzün çıkışında bulduğunu anlatmıştı. annem ona içerisinde ne yazdığını sorduğunda ise hiçbir şey okumadığını, bu anı hep birlikte paylaşmak istediğini söylemişti.
annem ve babam içeriye girdiğinde ben de onların arkasından koşmuştum. 6 yaşında olmama rağmen, o anları nasıl bu kadar keskin hatırlayabildiğimi inanın bilmiyorum.
ben onların arkalarından koşarken, babam bir anlığına kapının eşiğinde durup bana bakmış, kollarını açmış ve onun kollarına atlamamı sağlamıştı. sarı saçlarıma kısa öpücükler kondurarak "maurasia, mavi gözlerini annenden almışsın. ama kahverengi daha çok yakışırdı, benim gözlerim gibi!" demiş ve gülmüştü.
babamın ağzının koktuğunu hisseedip yüzümü buruşturmuştum, ama babam o anı görmemişti neyse ki.
sonra annem ve babam evin içerisine girip mum yakmışlar ve parşömende yazanları okumaya başlamışlardı. ben de, tahta masanın alt kısımlarına da yaktıkları mumun, tahta masanın aralıklarından duvara yansıyan ateşinin gölgesini izlemeye dalmıştım. ben ellerimi ve ayaklarımı hızla hareket ettirince ateş de hızlanıyor ve sönecek gibi oluyordu.
kendime yeni bir oyun bulmuştum!
hatıralar yavaş yavaş silinirken, annemi ve babamı nedense özlemediğimi fark ediyorum. babamı hep o kötü ağız kokusuyla hatırladığım için kendime bazen çok kızıyorum ama elimde değil.
hatıralar beraberinde bazen kötü kokular da getirir.
elimden kayarak düşen mahzenin kapağının çıkardığı ses, bir leşin üzerinde uçan karganın ciyaklamasını andırıyor, mahzenin güneşe açılan minik penceresinden ancak ikinci denememde dışarıya çıkabiliyorum.
üzerimde, bana bir beden bol gelen siyah giysim fazla tozlanmış. tozlar beni daima rahatsız ederler, üzerimi güzel bir silkeledikten sonra, sol elimde sıkarak tuttuğum tomarların varlığı beni ne için burada olduğumu hatırlatıyor.
evet, zamanı geldi.
size kendimi tanıtayım, ismim maurasia, az önce mahzenin derinliklerinde, çok gizli kararların alındığı ve bulunduğumuz bölgeyi sarsacak şeylerin yazıldığı bir toplantıya katıldım.
bu toplantıyak katılanlar da benim gibi kilise karşıtı insanlardı. kimisi yahudi, kimisi hristiyan, kimisi de benim gibi inançsız insanlardı. biz bilimle ilgileniyorduk. matematik ile, felsefe ile kafa yoruyorduk.
ama kilise buradaydı ve tanrıyı hedef aldığını düşündüğü her şeyi ve herkesi öldürüyordu. benim ailem gibi.
benim amacım da, onlara yakalanmadan, bu tomarların ulaşması gerektiği kişiye ulaştırmamdı.
yapmam gereken çok basitti aslında, önce pazziano pazarından geçecektim, ardından yolun sol kısmında bulunan pellegrini kulesinin orada beni tomarı alması gereken kadın bekleyecekti.
size o kadından bahsetmeden önce, ailemin bulduğu tomarı ve geri kalan kısmı merak ediyor olduğunu bildiğimden, size o kısımları anlatacağım.
sahi, nerede kalmıştık? ah, evet! babam, sonunda yazanları okumaya başlamıştı.
"silla, bunlar 10 yıl öncesine ait parşömenler..." demişti babam, sonra uzun uzun nefes almıştı. bir şeyler okumadan önce bunu yapmasıyla da onu bazen hatırlıyorum, hatta bunu, fırtınalı bir gecede çatıradayan ağaç kabuklarına benzetirdim.
babam uzun uzun okuyor yazanları, annem sarı saçlarını sol elinin işaret parmağına dolayarak babamı dürtüklüyor.
"ne yazıyor?" diye soruyor, bunu sorarken mum çilli yüzünü aydınlatıyor. annemin mavi gözlerini gökyüzüne benzetiyorum...
"bir dakika, silla. bunlar çok korkunç şeyler." diyor babam, yüzü ağlamaklı. ama babamın ağlayan yüzünü, mumun tavanı aydınlatmasına tercih ediyorum.
parmaklarımı şimdi mumun üzerine koydum, hahahah! tavanda kurbağa gölgesi var, hayır, o bir yılan!
babam, elinin tersiyle terleyen alnını siliyor, bunu yaparken babama özgü o kokuyu getiriyor ter kokusu gelirken. kokular, sahi. başımı ağrıtan ve beni günlerce hasta eden kokular...
babamın kokusu yanan yapraklar gibi kokar. acı, ama insanı rahatsız etmez.
"silla, bunlar çok korkunç şeyler..." diyor babam tekrar. "bunlar, aman tanrım, aklımı kaçıracağım. bu yazılanlara bakarsak, son haçlı seferi, babanı kaybettiğin... hepsi tezgahlanmış! anlıyor musun? geçilecek yollar, öldürülecek şövalye sayısı!"
annem, babasının ismini duyunca göz bebeklerinin büyümesini sağlıyor. heyecanlanıyor!
"burada yazanlar günlüğün bir parçası sadece..." diyor babam.
"bir kadının elinden çıkmış, kadın, dokuzuncu haçlı seferinde, müslümanlara onların geçecekleri yolu gösteren bir muhbirden söz ediyor. onlara en fazla 20 şövalye öldürmelerini, böylece hiçbir şeyi çakmayan şövalyeleri azar azar yok etmeleri gerektiğinden bahsediyor." diyor. ağlamaya başlıyor.
şövalyenin ne demek olduğunu anneme sormak isterken, dışarıdan gelen at sesleri dikkatimi çekiyor. emekleyerek anneme ve babama görünmeden kapıyı açıyorum. annem ve babam bunları görmediyse, artık kalkabilirim.
toprak kokusu beynimi döndürüyor, bu kokuyu hiç sevmiyorum!
yıllar sonra bile o manzarayı öyle derinden hatırlıyorum ki! evimizin ön kısmı kocaman bir araziye bakıyordu. o kadar büyük bir araziydi ki bu, bazen sonunda dünyanın son bulduğunu düşünürdüm. sarı ve yeşil otlar, gün doğarken kızıla bürünürlerdi.
o arazinin arka kısmı da boştu. aynen ön kısmı gibi...
ufak çitlerle çevriliydi çevresi, evimizin ön kısmında bir ağaç vardı, koskoca arazide tek bir ağaç. kocaman bir ağaç! yaprakları o kadar büyüktü ki, beraberinde kocaman böceklerde getirirdi evimize...
babam, güzel babam. bazen atını bağlardı o ağaca.
aklıma, bugün o ağacın geleceğini hiç tahmin etmezdim.
devam ediyorum, sakin olun. sıkıldığınızın farkındayım.
at seslerinden korkmam beni ağacın alt kısmına getiriyor, oraya siniyorum. babam da at seslerini fark edecek ki mumları söndürüyor.
gün batmış, her yer karanlık. tek ışık kaynağı da söndü. annemin, "maura!" diye bağırmasını duyuyorum. "buraya gel! koş" diye bağırıyor.
ama gitmeyeeğim. ismim maura değil; mauraisa! adımı düzgün telaffüz edene kadar gitmeyeceğim.
atları artık görebiliyorum. üç tane, üçünde de kocaman, kılıçlı adamlar var.
atlar, evimizin ön kısmına gelince duruyor. iki kişi atından inmiyor, lakin birisi kendini yere atarcasına iniyor atından. "yaşlı bunak! kapıyı aç, seni hain!" diye bağırıyor.
babam kapıyı açıyor, ne olduğunu bile anlayamadan adam tekrar bağırmaya başlıyor.
"seni hain! kilisenin habercisini öldürüp onun haberlerini çalmışsın! hain! yahudi misin yoksa ha?!" diye bağırıyor. babamın bu sözler karşısında "kilise mi! tanrım, kendi adamlarınızı kendiniz öldürdünüz! niçin! niçin!" diye bağırması beni de ağlatmaya başlıyor. ama, yakşlaşmak yerine, olanı biteni uzaktan izliyorum.
"sen hainsin!" diye bağırıyor adam son bir kez daha. kılıcını çekiyor, o sırada annem kapının iç kısmından adeta dışarıya fırlıyor ve adamın ayaklarına kapanıyor.
"durun, biz hain değiliz." diye bağırıyor. "durun." diye bağırıyor. son bir şey daha söylemek üzereyken, adam kılıcını annemin boğazına saplıyor.
bunu bir anda yapıyor. çok hızlı... annemin sarı saçlarına kanı bulaşıyor. annem yere cansız biçimde seriliyor. bağırmak istiyorum ama sesim çıkmıyor.
babam, koşarak adama saldırmaya çalışıyor, adamı itiyor, adamın kaskına tekmeler savuruyor. ama atlı olanlardan birisi atını babamın üzerine sürüyor. at, babamın üzerinden geçiyor.
babamın çığlıklarını duyuyorum. babamın canı yanıyor.
beni saçlarımdan öpen canım babam. canını yakıyorlar onun.
nasıl oluyor bilmiyorum ama babam bir anda tekrar ayağa kalkıyor. annemin yanına koşuyor. annemin yanında ağlamaya başlıyor.
son sözü, annemin ismi oluyor. silla diye bağırıyor.
sonrası mı? bazen rüyalarımda bu anı tekrar ve tekrar yaşıyorum ben. hala... yaşım, 37. ve hala bu anı unutamıyorum.
atını babamın üzerine süren adam, tekrar atını babama doğrultuyor, bu kez kılıcını babamın göğsüne geçiriyor.
babam, annemden biraz öteye düşüyor. kımıldamıyor. babama bağırmak istiyorum. ama bir şey bunu engelliyor, hıçkıramıyorum. sadece ağlıyorum. sesim çıkmıyor.
nefes alamıyorum.
atından ilk inen adam evimize giriyor, şarkılar söylüyor. ve evimizden çıkarken, evimizin içerisinin aydınlandığını görüyorum.
diğer atlılar da atlarından inip babam ve annemi evimizin içerisine taşıyorlar. evimiz o kadar aydınlanıyor ki, karanlıkta en uzaktan bile gözüktüğünü düşünüyorum.
burnuma bir koku geliyor. yanık yaprak kokusu gibi, ama değil. bunun yanan insanlar olduğunu çok sonra öğreneceğim.
tuhaf atlıların beni de öldüreceklerini düşünüp, arka kısma, arazinin sonuna doğru koşmaya çalışıyorum. nefesim kesilinceye dek koşuyorum. karnımın sol alt kısmına ağrılar girinceye dek koşuyorum.
o günden son hatırladığım şey, kargaların üzerimde gaklamaları ve kendimi yerde bulmam. sonrası yok. olanlar ertesi günden devam ediyor, kendimi patricia'nın yanında buluyorum. patricia, o zamanlar otuzunun üzerinde bir kadın. olanları biliyor. ailemin öldüğünü biliyor. beni öldürmek istediklerini biliyor...
"adın ne senin?" diye soruyor, "maurasia" diyorum. gülümsüyor, dişleri kadar sarı saçları var. tıpkı annem gibi. "sana asia diyeceğim" diyor.
hayat hikayemin geri kalanını tahmin edebilirsiniz. patricia, kiliseye başkaldıran insanlardan birisi. felsefe konusunda yaşayanların en iyisinden biri. benim gibi onlarca evlat edip yetiştirdiği çocuklar vardı.
ben de onlardan biriyim, ve hedefim, bugün dusa isminde bir kadına tomarları ulaştırmak. hepimizin bir nedeni var, kimimiz dini sevmiyor, kimimiz bilime aşık. benimkisi de intikam.
bu arada, dusa'nın tam ismi eurymedusa, kendisi bir pagan. henüz 26 yaşında, kızıl saçlarını çoğu zaman gizlemek zorunda kalıyor. o da benim gibi ailesini kaybetmiş ve insanlar onun doğuştan gelen bir dil yeteneği olduğunu söylüyorlar.
3 dil konuşabiliyor. latince, fransızca ve asya'nın tuhaf bilinmeyen dillerinden birisini.
önümden atlı bir adam geçiyor, pazar biraz ileride, oraya hızlı adımlarla yürüyorum. attığım her adımda, dün geceden kalan yağmuru henüz güneş kurutamamış olacak ki, deri çizmelerim su ve çamur geçiriyor.
pazarın girişine varır varmaz, olağandışı bir şeyler fark ediyorum. burada bir yoğunluk var, hem bizim taraftan, hem de kiliseden insanlar dolu...
yaşlı bir kadın, elindeki sünger ve belinde kılıcı olan düşmanlarımızdan birinin çizmelerini boyuyor. elma satan delikanlı bir genç, kırmızı pelerini savura savura uzun boylu bir şövalyeye bakıp elma yiyor.
ben de siyah pelerinimin şapkasını başıma örtüyor ve pazarın içerisine giriyorum. kokular birbirine karışıyor. leş gibi kokan balıklar, papatya gibi kokan meyveler, ter ve sidik kokusu.
hepsi bir anda başımı döndürüyorlar.
ilerlemeye devam ediyorum, tek yapmam gereken bu leş gibi kokan kalabalığı yarıp sola dönmek, dümdüz ilerlemek ve pellegrini kalesinin dibinde oturup soluklanmak.
korkuyorum. tuhaf biçimde bir şey beni korkutuyor. attığım her adımda, leş gibi koku daha da artıyor. çilek ve limon diye bağıran insanların sesleri, balık satan insanların seslerine karışıyor.
bir adam, karısının hamile olduğundan bahsediyor. etrafıma bakınırken, gördüğüm uzun burunlu uzun boylu renkli, kirli saçlı insanların arasında kendimi minicik hissediyorum. ve tam o anda, birisi elime dokunuyor. gözümü çevirir çevirmez, onun kim olduğunu anlıyorum.kırık dişleri ve kısa, siyah saçlarına eşlik eden keçi sakalıyla bu adam, arada sırada bizim toplantılarımıza katılan bir göçmen. "seni fark ettiler. kaçmalısın." diye fısıldıyor.
her şey çok hızlı gelişiyor. bana doğru bağırarak yaklaşan uzun çizmeli insanların sesleri, diğer tüm sesleri susturuyor.
"hey sen! siyah pelerinli, yerinde kal." diyor. attığı her adımda çağlayan şelaleler gibi çizmelerinin sesini duyuyorum. etrafına su sıçratıyorlar.
bana yaklaşmasına son 3 adım...
tüm seslerin susması gibi insanlar da durmuş bize bakıyor. herkesin ağzı açık. gözerlinde korku var.
2 adım kaldı...
birazdan beni öldüreceklerini çoğu insan anladı. hepsi kendine pazara geldikleri için kızıyorlar, eminim ki hiçbiri bir insanın öldürülüşüne tanıklık etmek istemezler. bu onları derinden sarsacaktır.
1 adım kaldı.
adam arkamda, nefesini hissediyorum. nefesi kokusuz...
adam yavaşça elini omzuma atıyor, beni kendisine çevirip bakıyor. gözlerine bakıyorum, yeşilin en huzurlu tonlarından birisi... tıpkı duccio di buoninsegna'nın resimlerini andırıyor.
adam, belindeki kılıca elini atmak üzeyken bir şey oluyor
bir şey değil, bir şeyler. size kısaca özetlemem gerekirse, gördüklerim şundan ibaret.
yaşlı ayakkabı boyacısı, elindeki hançeri, çizmelerini boyadığı adamın dizine saplıyor. elma satan çocuk, elmalardan birini başka bir kılıçlı şövalyeye fırlatıyor.
dikkati dağılan, beni omzumdan tutan adam ise kafasını sağa çevirip olanlara bakmaya niyetleniyor. ben de, cebimdeki mızrağı çıkartıp adamın karnına saplamaya vakit bulabiliyorum böylece.
sol elim, mızrağın sapını tutarken, ufak bir parmak hareketiyle adamın karnına öyle yumuşak saplıyorum ki, mızrağı biraz içinde gezdirip dışarıya çıkarırken, adamın parçaları da toprağa fırlıyor.
ayağına hançer saplanan diğer adam, yaşlı kadının kafasına doğru kılıcını sallayıp kadının kafasını ikiye bölüyor. elma atan çocuğun üzerine mızrakla fırlayan başka kilise mensupları çıkıyor ortaya, mızraklardan birisi doğruca kalbine sağlanıyor.
ben ise, bu karmaşanın içerisinde koşmaya başlıyorum. bağırıp oraya buraya fırlayan insanlar işimi kolaylaştırıyor, ben de onlar gibi bağırıp korkuyor gibi pazarın doğruca sonuna koşuyorum.
ama hayır! arkamdan at sesleri ve "orada, görüyorum!" nidaları geliyor. kendimi koşmaya zorluyorum. pazardan çıkar çıkmaz, pellegrini kulesi az önümde bitiyor, kendimi biraz daha yormalıyım.
koşarken biraz olsun zihnimi rahatlatmak adına insanların benim için ölüyor olmasının beni rahatlatmasına şaşırıyorum.
gülümsüyorum. onlar benim için öldüler. ama iç sesim, çok güzel cevap veriyor. "hayır, onlar parşömenlerde yazanlar için öldüler."
ve, içimdeki diğer bir ses, hepsini yok ediyor. "onlar ölmediler. öldürüldüler. kilise tarafından."
elimdeki parşömenleri sımsıkı tutarken, ön tarafımda birkaç insanın olaylardan habersiz şekilde yürüdüğünü fark ediyorum. kuleye çok az kaldı.
arkamdaki atlılar bana doğru yaklaşıyorlar, bir hata yapıp arkama bakıyorum, onları görüyorum, dört kişiler. birinde mızrak, diğer üçünde kılıç var. atları simsiyah!
önüme döner dönmez, belki de en korktuğum şeyi yaşıyorum. burnumun dibinde bir kadın beliriyor aniden, çıkık çenesi, sert yüz hatları ve bir italyan'ı yansıtan uzun ve sivri burnuyla önüme barikat kurmuş gibi duruyor. ben de doğal olarak bu kadına çarpıyorum. tesadüfe bakın ki, kadının elinde de benim gibi birkaç kağıt parçası var.
önce kadına sarılır gibi oluyorum, ama ona sarılamadan yere öyle bir kapaklanıyoruz ki, kendime gelmem en az 2 saniye alıyor.
gözlerimi açtığımda, karşımdaki kadının toparlanıp benden korkarcasına kaçtığını görüyorum. yere bakıyorum, korktuğum şey başıma gelmiyor neyse ki. kağıtlarım yerde! onları tomar haline tekrar getirip sımsıkı elime alıyorum. çok zaman öldürdüm!
arkama tekrar bakıyorum, adamlar artık çok yakın. ama ben de kuleye çok yakınım. gülümsüyorum. yerimden kalkıp adeta yıldırım hızıyla kuleye doğru koşmaya başlıyorum. bunu zeus görseydi, mutlaka gök gözlü athena'nın benim annem olduğuna inanırdı.
kulenin kapısı tahtadan, koşmamı durdurmadan kapıya sert bir omuz darbesi atıyorum ve içinden geçermiş hissi yaratıyor bu bana, kapı anında yere iniyor, dengemi kaybediyorum ama çabuk toparlanıyorum.
şimdi yapmam gereken yukarıya doğru koşmak. ama adamlar bana çok yakın, her şeyi her an berbat edebilirim!
ikişer ikişer tırmanıyorum merdivenleri, aşağıdan biri zenci "dur yerinde şeytan! seni parçalara ayıracağız!" diyor, başka bir adamın sadece koşarken kılıcının, çizmesine değerken çıkardığı sesleri işitebiliyorum.
"yakala beni!" diye bağırıyorum. "seni sıçan!" diyor her adımımda daha da yaklaşan, genizden gelen ses.
son merdiven basamağını da çıktıktan sonra, tüm görkemiyle gökyüzü gözüküyor karşımda. kule çok yüksek! kulenin korkuluklarına yaklaşıyorum. aşağıya bakıyorum, insanlar toplanmaya başlamışlar bile.
ama, tekrar zencinin sesi beni kendime getiriyor.
"seni sıçan! hastalıklı! şeytan! o tomarları bana ver!" diye bağırıyor.
"sana tomarları vereceğim, söz veriyorum." diyorum, "ama son bir kez daha aşağıya bakmama izin ver!" diyorum ona gülümseyerek, korkuluklara daha da yaklaşıyorum. aşağıya bakıyorum.
evet, istediğim oldu. her şey yoluna girdi. şimdi görevi eurymedusa devraldı. her şey onda.
"al, istediklerin!" diyorum ve parşömenleri kilisenin küçük kölesine fırlatıyorum, sonra da ayaklarımı korkuluklardan geçirip kendimi aşağıya bırakıyorum.
kuleden düşerken, düşündüklerim ayıp ve komik şeyler. kadın ve erkek birleşmesi, bunu resmetmeye çalışırken yakalanıp öldürülen ressamlar gibi mesela.
birazdan, bedenim yerle buluşacak, önce tuhaf bir sarsıntı hissecekler. kimileri depremi hatırlayacak. ama hissedilen tek şey kemiklerimin kırılması olacak, öleceğim.
ama ben ölürken, tomarları açan zenci, içinde sadece dualarla karşılacak. istediklerini alamadıklarını fark edecekler. verilen istihbarat belki de doğruydu, ama ellerinden kaçırmış olmaları onları mahvedecek.
ve, dusa'ya gelirsek. eurymedusa'ya, evet.
o, az önce çarptığım ve elinde tomarlar olan kadındı. yere düşüp kalktığımız sırada, onunla dualar ve benim taşıdığım kağıtları değiştik.
o şimdi güvende. o benim öleceğimi biliyor. o da ölecek, kuşkusuz. ama bizim her ölüşümüz, kilisenin sonunu daha hızlı getirecek.
devamını gör...
268.
yoruldum...
devamını gör...
269.
hayat ve aşk felsefesi de avutmuyor artık. kendime söyleyeceğim tek kelimem yok. susuyorum, sözümün bittiği yerdeyim.
devamını gör...
270.
çok şiir kitabı okudum okuduktan sonra ilham geliyor telefonumun not defterine yazarim.sonra ajandama ordan laptopuma
devamını gör...
271.
saat: 01.07 günlerden cuma. elimde kahve. sigara. hava serin. saçlarım ıslak. masa lazım. oda küçük. perde kapalı. ev sessiz. geceye bir sigara. gece koyu. gece ıssız. derin bir nefes. delen horultu. klavye sesi. parmaklarım. bir yudum. bir yudum daha. parmak şıklatma. göz dalması. karışık kokular. bağdaş kurma. sadelik. bir yutkunma. kaşıntı. topuz. gözlük kayması. dudak ısırma. ani omuz ağrısı. ışık keskin. yorucu. karanlık. cuma. çalışma. kazınma midede. alın el birlikteliği. gözde dalma. 20 dakika. 21 dakika. istemsiz kaşınma. kafa ağır. bugün. işler. bitmeyen işler. yaşamak. gülümsemek. gece. soluk. rakamlar. eller. tırnaklar. yorgun. zorunluluk. bela. mavi. kitap. kalem. notlar. bitmeyen notlar. geçmeyenler. geçip gidenler. dakikalar. dakikalar. korku. uyku. yeni gün. yine gün. yine gece. 26.
devamını gör...
272.
karınca
bizim hayat dediğimiz bizim dışımızdaki canlılar için 'var olmak' da denilen bu keşmekeşte herhangi bir varlığa veya şeye dikkatli bakınca aklın sınırları zorlanıp ruh farklı buhranlara sürüklenebilir. neden bu kadar uzun bir cümle kurdum diye düşünenlere bir cevabım var elbet hep yazmak, yazdıklarımla insanları etkilemek istedim. belki 6 yıl belki 7 yıl önceydi artık önemsiz bir anı olduğu için beynimden yavaş silindiğinden olsa gerek ayrıntılarını pek hatırlamadığım bir dönüm noktası yaşadım. büyük hayallerle yazdığım mini öykümü bir dergiye gönderdim ve övgü dolu bir geri dönüşle bir sonraki sayılarında öykümü yayınlamak istediklerini söyleyecekleri bir e posta bekledim. nazik olmasına rağmen o zaman canımı çok acıtan bir hayır cevabı aldım. hani benim yazdıklarım değerli olacaktı? bir süre yazmadım, küstüm ama sonra yazmanın, öykü anlatıcılığının bir damga, bir helal olsun, hiç olmazsa bir evete ihtiyacı olmadığını anladım. yazmaya devam ettim. işte karınca ile ilgili bu kadar uzun bir yazı yazmamın açıklaması da budur.
peki, gelelim karıncanın benim için anlamına. küçükken arada bir karınca halisünasyonları görürmüşüm çevremdekilere bakın karıncalar yürüyor görmüyor musunuz dermişim. halbuki ortalıkta hiç karınca yoktu. kurşun döktürdüler, okula verdiler artık karınca görmez oldum. ama karıncalara karşı hassasiyetim hep devam etti. yürürken karıncalara basmamak için hep yere bakarak yürüdüm. okulun hınzır çocukları karınca yuvasının üstünde zıplayınca onlara kızdım engel oldum. ama şimdiki halime bakıyorum da artık yere bakarak yürümüyorum. pencerede eleman ilanı, market kapılarında indirim ilanı göreceğim diye çevreme bakıp durdum. şimdi karşıma karınca kelimesi çıkınca durup düşündüm. karınca benim için ne ifade ediyor?
bizim hayat dediğimiz bizim dışımızdaki canlılar için 'var olmak' da denilen bu keşmekeşte herhangi bir varlığa veya şeye dikkatli bakınca aklın sınırları zorlanıp ruh farklı buhranlara sürüklenebilir. neden bu kadar uzun bir cümle kurdum diye düşünenlere bir cevabım var elbet hep yazmak, yazdıklarımla insanları etkilemek istedim. belki 6 yıl belki 7 yıl önceydi artık önemsiz bir anı olduğu için beynimden yavaş silindiğinden olsa gerek ayrıntılarını pek hatırlamadığım bir dönüm noktası yaşadım. büyük hayallerle yazdığım mini öykümü bir dergiye gönderdim ve övgü dolu bir geri dönüşle bir sonraki sayılarında öykümü yayınlamak istediklerini söyleyecekleri bir e posta bekledim. nazik olmasına rağmen o zaman canımı çok acıtan bir hayır cevabı aldım. hani benim yazdıklarım değerli olacaktı? bir süre yazmadım, küstüm ama sonra yazmanın, öykü anlatıcılığının bir damga, bir helal olsun, hiç olmazsa bir evete ihtiyacı olmadığını anladım. yazmaya devam ettim. işte karınca ile ilgili bu kadar uzun bir yazı yazmamın açıklaması da budur.
peki, gelelim karıncanın benim için anlamına. küçükken arada bir karınca halisünasyonları görürmüşüm çevremdekilere bakın karıncalar yürüyor görmüyor musunuz dermişim. halbuki ortalıkta hiç karınca yoktu. kurşun döktürdüler, okula verdiler artık karınca görmez oldum. ama karıncalara karşı hassasiyetim hep devam etti. yürürken karıncalara basmamak için hep yere bakarak yürüdüm. okulun hınzır çocukları karınca yuvasının üstünde zıplayınca onlara kızdım engel oldum. ama şimdiki halime bakıyorum da artık yere bakarak yürümüyorum. pencerede eleman ilanı, market kapılarında indirim ilanı göreceğim diye çevreme bakıp durdum. şimdi karşıma karınca kelimesi çıkınca durup düşündüm. karınca benim için ne ifade ediyor?
devamını gör...
273.
ritüelin doğuşu tragedyanın batışı
tez:iletişim imkansızdır. düşünceler ve duygular dile getirildiği an ölür, donar, yanlışlanır ve ilettiğimiz kişide yepyeni bir anlama bürünerek yeniden doğar. bu senaryo sayısız defa tekrarlanır ve bu süreç zannettiğimizden çok daha hızlı olduğundan artık ilk anlamı bulmak imkansızdır. sonuç: "her anlama bir yanlış anlamadır" trajik bir şekilde konuşmaya başlamak ve yanılmaya başlamak her zaman eşzamanlı veya ardıldır. insanın içinde bulunduğu uzay-zamana anlam yüklemek için sakladığı sırları, söylediği yalanları, yaptığı sahte uzlaşıları veya bağırarak ve duygulara saldırarak söylediği bütün büyük sözleri; bunların hepsi söylendiği anda ölür, donar ve yanlışlanır. çünkü değişimin ve mutlak kaosun egemen olduğu gerçeklik söylenen her hakikati söylendiği anda eritir, dağıtır, yok eder. rastgele olandan senfoni doğmaz.
"anlamlı tek bir şey söylemek dahi mümkün değildir"
sınırsız olan içerisinde sınırlı bir varlık olarak insan, konuştuğu anda dilinin matematiğine indirgemek zorunda kaldığı "kendisi dışı" hakkında yanılır. çünkü (doğa-öteki) matematiksel yapılara indirgenemez derecede kaotiktir ve rastgelelik aklın süzgecinden geçtiği anda nedensellikle sarmalanır düzene girer böylece indirgenmiş olur. bu trajedi içinde insan yanıldıkça aldanır, aldandıkça teslim olur ve savaş biter. uğruna ölüme seve seve gidilecek bir amaç yoksa, uğruna yaşanmaya değer bir amaç da yoktur. yaşam ve ölüm kardeştir, zıtlar bir noktada kesişir ve birbirlerine dönüşür. birinin nedeni diğerinin de nedenidir, birinin anlamı diğerinin de anlamıdır.
tam olmak-evinde olmak-bütünü kurmak en temel zihinsel açlık olsa da, bundan kaçamayanlar kaosta yok olurken, kaçabilenler geçici olanda-somut düzlemde yok olur. hayatın olağan akışı içerisinde kendisine verileni doğrudan tüketen ve içinde bulunduğu ortak toplumsal uzlaşı doğrultusunda yapay amaçlarından sahte anlamlar türeten insanların trajedisi, tüm doğayı zihinlerinde kendi yapay dünyalarına sıkıştırmış olmaları ve kişisel simülasyonlarını gerçek zannetmeleridir.
çok trajik değil mi?
tez:iletişim imkansızdır. düşünceler ve duygular dile getirildiği an ölür, donar, yanlışlanır ve ilettiğimiz kişide yepyeni bir anlama bürünerek yeniden doğar. bu senaryo sayısız defa tekrarlanır ve bu süreç zannettiğimizden çok daha hızlı olduğundan artık ilk anlamı bulmak imkansızdır. sonuç: "her anlama bir yanlış anlamadır" trajik bir şekilde konuşmaya başlamak ve yanılmaya başlamak her zaman eşzamanlı veya ardıldır. insanın içinde bulunduğu uzay-zamana anlam yüklemek için sakladığı sırları, söylediği yalanları, yaptığı sahte uzlaşıları veya bağırarak ve duygulara saldırarak söylediği bütün büyük sözleri; bunların hepsi söylendiği anda ölür, donar ve yanlışlanır. çünkü değişimin ve mutlak kaosun egemen olduğu gerçeklik söylenen her hakikati söylendiği anda eritir, dağıtır, yok eder. rastgele olandan senfoni doğmaz.
"anlamlı tek bir şey söylemek dahi mümkün değildir"
sınırsız olan içerisinde sınırlı bir varlık olarak insan, konuştuğu anda dilinin matematiğine indirgemek zorunda kaldığı "kendisi dışı" hakkında yanılır. çünkü (doğa-öteki) matematiksel yapılara indirgenemez derecede kaotiktir ve rastgelelik aklın süzgecinden geçtiği anda nedensellikle sarmalanır düzene girer böylece indirgenmiş olur. bu trajedi içinde insan yanıldıkça aldanır, aldandıkça teslim olur ve savaş biter. uğruna ölüme seve seve gidilecek bir amaç yoksa, uğruna yaşanmaya değer bir amaç da yoktur. yaşam ve ölüm kardeştir, zıtlar bir noktada kesişir ve birbirlerine dönüşür. birinin nedeni diğerinin de nedenidir, birinin anlamı diğerinin de anlamıdır.
tam olmak-evinde olmak-bütünü kurmak en temel zihinsel açlık olsa da, bundan kaçamayanlar kaosta yok olurken, kaçabilenler geçici olanda-somut düzlemde yok olur. hayatın olağan akışı içerisinde kendisine verileni doğrudan tüketen ve içinde bulunduğu ortak toplumsal uzlaşı doğrultusunda yapay amaçlarından sahte anlamlar türeten insanların trajedisi, tüm doğayı zihinlerinde kendi yapay dünyalarına sıkıştırmış olmaları ve kişisel simülasyonlarını gerçek zannetmeleridir.
çok trajik değil mi?
devamını gör...
274.
ben sanki senin adını, bütün defterlerimin en arka sayfasına yazarak büyümüşüm.
sanki 07 ucum bitmiş, senden istemişim.
sanki prensesin öptüğü kurbağa senin bedenine bürünmüş.
zihnimin tüm hareketleri sen neredeysen oraya yerleşmiş. nerede yaşadığın pek mühim değil. srilanka da sen içindeysen ülkemdir nihayetinde.
zihnim doğru zamanda, bugünde.hatta belki de doğru yerde. ama artık zihnimde konu sen değilsin, konu deniz...
bir cuma gecesi. şarap içmişizdir belki, konu denizdir. denize bakıyoruzdur. bir kazadır, olmuştur; oturmak isterken yanyana, parmaklarım parmaklarının arasına geçmiştir. saçlarımın avucunun altında ne işi var diye sormamışızdır kendimize, kendimiz derken sen ve ben değil 'biz' oluvermişizdir. biraz da sarhoşuzdur belki, başım omzuna düşmüştür. kokun konuya sonradan dahil olmuştur. birbirimizin hakkında bilmemiz gerekenler, verilmesi gereken cevaplar gülerken ortadan kaybolmuştur. öpüşmüşüzdür, konu dağılmıştır. dudaklarımızın terbiyesizliğinden yüzümüz kızarmıştır.
konu denizdir.
saat geçtir.
ama geç değildir sıkı sıkı sarılmaya...
konu deniz.. sadece deniz..
zihnim derya
zihnim deniz..
sanki 07 ucum bitmiş, senden istemişim.
sanki prensesin öptüğü kurbağa senin bedenine bürünmüş.
zihnimin tüm hareketleri sen neredeysen oraya yerleşmiş. nerede yaşadığın pek mühim değil. srilanka da sen içindeysen ülkemdir nihayetinde.
zihnim doğru zamanda, bugünde.hatta belki de doğru yerde. ama artık zihnimde konu sen değilsin, konu deniz...
bir cuma gecesi. şarap içmişizdir belki, konu denizdir. denize bakıyoruzdur. bir kazadır, olmuştur; oturmak isterken yanyana, parmaklarım parmaklarının arasına geçmiştir. saçlarımın avucunun altında ne işi var diye sormamışızdır kendimize, kendimiz derken sen ve ben değil 'biz' oluvermişizdir. biraz da sarhoşuzdur belki, başım omzuna düşmüştür. kokun konuya sonradan dahil olmuştur. birbirimizin hakkında bilmemiz gerekenler, verilmesi gereken cevaplar gülerken ortadan kaybolmuştur. öpüşmüşüzdür, konu dağılmıştır. dudaklarımızın terbiyesizliğinden yüzümüz kızarmıştır.
konu denizdir.
saat geçtir.
ama geç değildir sıkı sıkı sarılmaya...
konu deniz.. sadece deniz..
zihnim derya
zihnim deniz..
devamını gör...
275.
sayfalarca döküldüğümü iki kalın kapağın arasına sığdırdığımdır. yazılmaktan yorgun düşmüş sayfalara değen tek göz olduğum halde üzeri okunmamacasına karalanmış kelimelerle doldurduğum, böylece yalnızca benim bildiğim kelimeleri sayfalara emanet edip zihnime unutturduğumdur.
devamını gör...
276.
bu gece özel benim için. çok şey düşünüyorum çünkü. her şeyi, herkesi. en önemli şeyi, en önemsiz şeyi. kafam tam bir savaş alanı. aklıma gelmeyecek düşünceler aklıma geliyor, olması çok düşük bir ihtimal olan olayların kafamda canlanışına şahit oluyorum. uzun zamandır düşünmediğim şeyleri de düşünüyorum, hiç aklımdan çıkmayan şeyleri de.. öncesini, sonrasını, şimdiyi.. bir gün düşündüğüm ikinci gün daha da farklılaşıyor. içim sıkışıyor, daralıyorum. bir boşluk mu demeliyim ne demeliyim bilemiyorum. tarif edemeyeceğim bir düğüm var içimde. karmaşa..
arkada da bu çalıyor. ama durulmuyor düşünceler bir türlü. bu gece uyutmuyorlar. üzücü olan da şu.. önem verdiklerim.. gerek kişiler, gerek değerler, gerekse fikirler.. bunlar günün birinde yok mu olacaklar? bilemiyorum sözlük, artık hiçbir şey bilemiyorum..
arkada da bu çalıyor. ama durulmuyor düşünceler bir türlü. bu gece uyutmuyorlar. üzücü olan da şu.. önem verdiklerim.. gerek kişiler, gerek değerler, gerekse fikirler.. bunlar günün birinde yok mu olacaklar? bilemiyorum sözlük, artık hiçbir şey bilemiyorum..
devamını gör...
277.
sadece o değil, uykusu da nefes alıyordu artık, garip bir metafora dönüşmüş,
yeni bir yaşam formu kazanmıştı..
..
sıtması henüz geçmişti.
..
usulca araladığı kapıdan, şöyle bir sokağa baktı. ürktü ve içeri koştu.
minderin ucuna takıldı, sendeledi ve yere kapaklandı. takılmasaydı da kendini atacaktı zira, tansiyonu düşmüştü.
..
kendini orada öylece bıraktı birkaç saat. bilmem hastalıktan, bilmem yere kapaklanmaktan saatlerce öylece serili kaldı oracıkta.
halının izi yüzüne çıkmıştı. dededen kalma bir ısparta halısıydı, antikaydı. pahalıydı da. fakat umrunda değildi.
önemli de değildi şimdi.
şimdi önemli olan tek birşey vardı: o da, tansiyonunu düzene sokup, acilen kalkmaktı.
...
üşüyordu..
iliklerine kadar donmuştu..
bu kez serin bir rüyanın hatrına değildi katlandıkları....
- peki neydi? diye, iç bile geçirmedi. çünkü sıtması geri dönmüştü...
...
üzerini örtecek bir örtü aradı. ama gözleri, yeniden karardı.
bu soğuk, perdenin ardından kulaklarına doluyordu...
...
anladı, yerinden de kalkamayacaktı artık. uzanıp az evvel takıldığı mindere tutundu. yavaş yavaş onu, kendine çekti. çok ağırdı.. zorlandı biraz... ama en sonunda, çekip üzerine örtmeyi başardı..
en azından soğuk, kulaklarına fısıldamayacaktı artık.
omuzlarından bacaklarına doğru bir ılıma yayıldı.
derken uyku bastırdı ve o haliyle uykunun kollarına yeniden teslim oldu.
~
¶{buna bi'başlık bulmalı mıyım, bilmiyorum. devamını yazmalı mıyım, onu da bilmiyorum...
sadece uzun zaman sonra, yazma evrenime geri dönmeyi umuyorum, o kadar¶}
yeni bir yaşam formu kazanmıştı..
..
sıtması henüz geçmişti.
..
usulca araladığı kapıdan, şöyle bir sokağa baktı. ürktü ve içeri koştu.
minderin ucuna takıldı, sendeledi ve yere kapaklandı. takılmasaydı da kendini atacaktı zira, tansiyonu düşmüştü.
..
kendini orada öylece bıraktı birkaç saat. bilmem hastalıktan, bilmem yere kapaklanmaktan saatlerce öylece serili kaldı oracıkta.
halının izi yüzüne çıkmıştı. dededen kalma bir ısparta halısıydı, antikaydı. pahalıydı da. fakat umrunda değildi.
önemli de değildi şimdi.
şimdi önemli olan tek birşey vardı: o da, tansiyonunu düzene sokup, acilen kalkmaktı.
...
üşüyordu..
iliklerine kadar donmuştu..
bu kez serin bir rüyanın hatrına değildi katlandıkları....
- peki neydi? diye, iç bile geçirmedi. çünkü sıtması geri dönmüştü...
...
üzerini örtecek bir örtü aradı. ama gözleri, yeniden karardı.
bu soğuk, perdenin ardından kulaklarına doluyordu...
...
anladı, yerinden de kalkamayacaktı artık. uzanıp az evvel takıldığı mindere tutundu. yavaş yavaş onu, kendine çekti. çok ağırdı.. zorlandı biraz... ama en sonunda, çekip üzerine örtmeyi başardı..
en azından soğuk, kulaklarına fısıldamayacaktı artık.
omuzlarından bacaklarına doğru bir ılıma yayıldı.
derken uyku bastırdı ve o haliyle uykunun kollarına yeniden teslim oldu.
~
¶{buna bi'başlık bulmalı mıyım, bilmiyorum. devamını yazmalı mıyım, onu da bilmiyorum...
sadece uzun zaman sonra, yazma evrenime geri dönmeyi umuyorum, o kadar¶}
devamını gör...
278.
bu saatler benim için tam "tüm bu çabalar ne için" saatleri. ölüm her gün çok yakın ama bir o kadar da uzak. ne zaman bu hayata gözlerimi yumarım bilemem ama yarına yaşayacağımızın garantisi yokken bu çaba ne için? insanlar neye bu kadar çabalıyor. seneler boyu insanlar çalışıp didinip ortalama bir yaşam süresinden çalışma saatini çıkardığımızda kalan 20 sene için mi çabalıyor? 20 sene yaşamak bile garanti değilken? onca telaş, onca avuntu, böbürlenmek sırf insanlara gösteriş olsun diye mi yoksa memnun olmak için mi? neden huzur maddi şeylerde aranır? yaşam süresi boyunca sahip olmak istenilen ev ve araba bir gün bir sebepten elimizden kayıp gitmeyecek mi? tüm dünyevi çabalar ne için? neden insanlar huzuru maddiyatta ararken maneviyatta aramaz? bu kadar bencilleşti mi insanlar? elbette insanların ihtiyaçları vardır ve onları gidermek zorundadır. herkes ev ve araba sahibi olmak ister. demek istediğim bir gün onlar da elimizden kayıp gitmeyecek mi? bir yerlerde bir çocuk aç uyuyor, birilerinin evi bombalanıyor, birileri cinayete kurban gidiyor, birileri can veriyor. bu anının değerini bilmeyip diğer insanları neden görmez insan? 7 şiddetinde deprem olsa yok olmayacak mıyız? bu çaba ne için? bu savaş kim için? neden insanlar birbirlerinin değerlerine zarar vermeye çalışır? neden kudüs bombalanıyor? oradakiler de insan değil mi? allah hesabını sormayacak gibi neden davranıyorlar? elbet o gün gelmeyecek mi? sen de bir sebepten ötürü ölmeyecek misin? yaşadığın hayatın kıymetini bil ve unutma ki senin üzüntün başka insanlar için pamuk ipliği. gör hayatı, gör insanları, 3 günlük dünyada insanların nasıl birbirlerine zulmettiklerini gör. dünyanın bomboş bir yer olduğunu ve her şeyin gelip geçici bir heves olduğunu unutma. insanlara yardım et! zulümlere sesini çıkar! bu dünya bizden gelecek nesillere miras. iyilik aşıla ki iyi olsun tüm dünya. gelip geçici olsa da yaşanabilecek yer olsun.
devamını gör...
279.
1952 yılının temmuz ayında , 34 yaşındaki bir kadın, pasifik okyanusunda ki catalina adasından sulara dalarak, yirmi bir mil batısında kalan california'ya doğru yüzmeye başladı.
eğer başarılı olursa , bunu yapan ilk kadın olacaktı. adı florence chadwick olan bu yüzücü , manş denizini her iki yönde geçen ilk kadındı. o sabah, su, vücudunu uyuşturacak kadar soğuktu ve sis o kadar yoğundu ki , beraberindeki tekneleri güçlükle seçebiliyor du.
milyonlarca insan televizyonları dan onu izliyordu. köpekbalıkları ve dondurucu soğuğun etkisini hiçe sayarak , on beş saat boyunca yüzdü, yakındaki bir teknede bulunan annesi ve antrenörü , karaya çok yaklaştıklarını ve devam etmesini söyleseler de o, kendisini sudan çıkarmalarını istedi. azimli yüzücü, california kıyılarına yarım mil kala sudan çıkışını şöyle açıkladı " karayı görebilseydim , başarabilirdim.
vazgeçmesinin nedeni ne yorgunluk , ne de soğuktu : tek neden, sis yüzünden karayı görememek ti. bu hayatın bir gerçeğiydi ; çünkü , bir şeyi başarabilmek için ortada gözle görülür bir hedef olmalıydı.....
sevgili gençler , sevgili dostlar başarmak için , kendinize bir hedef koyun , hedefsiz insan , başsız olur.
edit : gevezenin veda hikayeleri kitabından alıntıdır.
eğer başarılı olursa , bunu yapan ilk kadın olacaktı. adı florence chadwick olan bu yüzücü , manş denizini her iki yönde geçen ilk kadındı. o sabah, su, vücudunu uyuşturacak kadar soğuktu ve sis o kadar yoğundu ki , beraberindeki tekneleri güçlükle seçebiliyor du.
milyonlarca insan televizyonları dan onu izliyordu. köpekbalıkları ve dondurucu soğuğun etkisini hiçe sayarak , on beş saat boyunca yüzdü, yakındaki bir teknede bulunan annesi ve antrenörü , karaya çok yaklaştıklarını ve devam etmesini söyleseler de o, kendisini sudan çıkarmalarını istedi. azimli yüzücü, california kıyılarına yarım mil kala sudan çıkışını şöyle açıkladı " karayı görebilseydim , başarabilirdim.
vazgeçmesinin nedeni ne yorgunluk , ne de soğuktu : tek neden, sis yüzünden karayı görememek ti. bu hayatın bir gerçeğiydi ; çünkü , bir şeyi başarabilmek için ortada gözle görülür bir hedef olmalıydı.....
sevgili gençler , sevgili dostlar başarmak için , kendinize bir hedef koyun , hedefsiz insan , başsız olur.
edit : gevezenin veda hikayeleri kitabından alıntıdır.
devamını gör...
280.
zamanı kavramayı beceremiyorsanız kendinizden bir şey beklemeyin.. insanlardan medet ummayın.. zamanı hissedemiyorsanız boşuna ağlamayın.. hayat çok zor demeyin.. çünkü zamanı kavrayamayan bir insan yaşadığını anlayamaz.. ne için var olduğunu bilemez ve nasıl yok olacağını da.. zaman saatle ölçülmez.. zaman birimleri rakamları veya sayıları göstermez.. zaman evrendir.. evren ise sizin beyninizde dolaşan bir yer.. siz ne olarak görmek isterseniz size onu gösterir.. bu yüzden düşüncelerinizi hafife alıp her şeyi düşünmeyin.. zamanı hissetmeden kendinizden bir şey beklemeyin..
devamını gör...
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30
31
32
33
34
35
36
37
38
39
40
41
42
43
44
45
46
47
48
49
50
51
52
53
54
55
56
57
58
59
60
61
62
63
64
65
66
67
68
69
70
71
72
73
74
75
76
77
78
79
80
81
82
83
84
85
86
87
88
89
90
91
92
93
94
95
96
97
98
99
100
101
102
103
104
105
106
107
108
109
110
111
112
113
114
115
116
117
118
119
120
121
122
123
124
125
126
127
128
129
130
131
132
133
134
135
136
137
138
139
140
141
142
143
144
145
146
147
148
149
150
151
152
153
154
155
156
157
158
159
160
161
162
163
164
165
166
167
168
169
170
171
172
173
174
175
176
177
178
179
180
181
182
183
184
185
186
187
188
189
190
191
192
193
194
195
196
197
198
199
200
201
202
203
204
205
206
207
208
209
210
211
212
213
214
215
216
217
218
219
220
221
222
223
224
225
226
227
228
229
230
231
232
233
234
235
236
237
238
239
240
241
242
243
244
245
246
247
248
249
250
251
252
253
254
255
256
257
258
259
260
261
262
263
264
265
266
267
"normal sözlük yazarlarının karalama defteri" ile benzer başlıklar
karalama
4