normal sözlük yazarlarının karalama defteri
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30
31
32
33
34
35
36
37
38
39
40
41
42
43
44
45
46
47
48
49
50
51
52
53
54
55
56
57
58
59
60
61
62
63
64
65
66
67
68
69
70
71
72
73
74
75
76
77
78
79
80
81
82
83
84
85
86
87
88
89
90
91
92
93
94
95
96
97
98
99
100
101
102
103
104
105
106
107
108
109
110
111
112
113
114
115
116
117
118
119
120
121
122
123
124
125
126
127
128
129
130
131
132
133
134
135
136
137
138
139
140
141
142
143
144
145
146
147
148
149
150
151
152
153
154
155
156
157
158
159
160
161
162
163
164
165
166
167
168
169
170
171
172
173
174
175
176
177
178
179
180
181
182
183
184
185
186
187
188
189
190
191
192
193
194
195
196
197
198
199
200
201
202
203
204
205
206
207
208
209
210
211
212
213
214
215
216
217
218
219
220
221
222
223
224
225
226
227
228
229
230
231
232
233
234
235
236
237
238
239
240
241
242
243
244
245
246
247
248
249
250
251
252
başlık "makedonyalı" tarafından 08.11.2020 16:43 tarihinde açılmıştır.
921.
başkalarını mutlu etmeye çaba sarf ettikçe hayat enerjinizin çekildiğini kendi kabuğunuzdaki yaralarının arttığını fark ettiniz mi? veya böyle bir çabanız varmı, oldumu. evet bu dünyanın en saçma en zor konularından bir tanesi. kendi iç mutluluğunuzu yiyip bitiren bir şey. sürekli kendinizden verdiğiniz bir şey. en sevdiğiniz insanlar tarafından bilerek ve isteyerek yıpratıldığınız ve bunun farkında olduğunuz bir konu. zor . vazgeçmeyin diyeceğim ama mümkün değil. bitiyorsunuz, ne kadar yaşayacağınızı bilmediğiniz bir durumda bu konu sizi bitiriyor.
devamını gör...
922.
nasılsın diyorum bana böyle sorular sorma diyo ne sorayım hayatım diyorum sen benimle konuşma diyo ben sana naptım ki diyorum geçen gün t.vaya binerken akbili biten kızın yerine basmıcaktın diyo delirdin mi diyorum yoo diyo ben şu an gayet normalim emin misin diyorum eminim diyo.
devamını gör...
923.
ölümden başkası yalan. nurlar içinde uyu melek kız seni çok seviyoruzz
devamını gör...
924.
meğer her şey benim çabam kadarmış. her şey benim savaşımla ayaktaymış, kimse yokken bile ben zihnimdeki siluetlerinden destek bulmuşum. meğer kimse beni görmemiş, duymamış, bilmemiş. oluşturduğum dünyam fanusun içindeymiş, vaveylalarımı sadece ben duyabiliyormuşum. ne acı.. meğer hayat benim umudum kadarmış, ölümse yaşattıkları acı kadar gerçek. hissedilir, dayanılmaz benim dünyam. sakın uzatmayın elinizi bundan sonra. orası zihnimin ütopyası değil, yaşadıklarımın oluşturduğu cehennem.
hangi cehennem bu kadar masum olabilir? hangi "meğer" bu kadar anlam taşıyabilir?
bakın, kalbimde ince bir sızı.. bileklerim pek güçsüzdür benim ama tüm bunlara iyi dayandı. heyhat, ne yiğitmişim ben!
gözlerim.. ağlamaktan görme yetisini kısmen kaybeden gözlerim.. bir zamanlar ne çocukça gülümserdi, çok parlaktı. "benim mi allah'ım bu aynada gördüğüm yüz?"
yabancılaşıyorum kendime, çok acı.. bir insan kendini nasıl tanıyamaz?
hadi patlat bir şarkı, yak bir sigara.. çünkü senin yolunun tek yoldaşı bunlar..
hangi cehennem bu kadar masum olabilir? hangi "meğer" bu kadar anlam taşıyabilir?
bakın, kalbimde ince bir sızı.. bileklerim pek güçsüzdür benim ama tüm bunlara iyi dayandı. heyhat, ne yiğitmişim ben!
gözlerim.. ağlamaktan görme yetisini kısmen kaybeden gözlerim.. bir zamanlar ne çocukça gülümserdi, çok parlaktı. "benim mi allah'ım bu aynada gördüğüm yüz?"
yabancılaşıyorum kendime, çok acı.. bir insan kendini nasıl tanıyamaz?
hadi patlat bir şarkı, yak bir sigara.. çünkü senin yolunun tek yoldaşı bunlar..
devamını gör...
925.
kokunu duyuyorum her yerde
hiç koklamadım oysa
bir kere bile
kollarının verdiği sıcaklık aklımda
ruhum hissetmeye hasret
bedenim alevler içinde
deniz kabukları ismini fısıldıyor
hepsi aklımı çelmek derdinde
bir kapı zilinde
bir film karakterinde
bekliyorum seni
gizlerin benimle
bir camın kenarında
ben hala beklemede...
hiç koklamadım oysa
bir kere bile
kollarının verdiği sıcaklık aklımda
ruhum hissetmeye hasret
bedenim alevler içinde
deniz kabukları ismini fısıldıyor
hepsi aklımı çelmek derdinde
bir kapı zilinde
bir film karakterinde
bekliyorum seni
gizlerin benimle
bir camın kenarında
ben hala beklemede...
devamını gör...
926.
6. hissim genelde iyi ve kuvvetlidir.
ama bazı zamanlar daha yoğun şekilde yaşarsınız bunu. demek istediğimi anca bunu derin hissedebilenler anlayacaktır.
dün gece kafamı yastığa koyduktan hemen sonra, kim olduğunu bilmediğim ama adımın anılmasını hissettiğimden dolayı da tanıdığım biri olduğunu kesinleştirdiğim biri/birileri tarafından ihtiyaç duyulduğumu anladım.
fakat şöyle bir detay vardı ki ;adımı anıp duran kişi ağlayıp yalvararak yapıyordu bunu. bu durum hiç hoş olmamakla birlikte; yardıma, konuşmaya, dertleşmeye hatta hatalı olsa bile ,pişman olsa bile bu kadar derin bir hüzne ve çaresizliğe düşmemeli bence kimse.
ha mutlaka benzer durumlara ben de düşmüşümdür.
ama bana yaşatılan o durumdan sorumlu olan ben değildim,o nedenle bana bunu yapan kişilerin yaptıklarının benzerlerini benim de aynı şekilde başkalarına yaşatmam kendi vicdan ve akıl suzgecimden geçemez. ve bu da kesinlikle beni bağlayan bir durumdur.
keşke o haykıran, acı çeken, adımı anan ve bilmiyorum hangi nedenle ama bana ihtiyaç duyan kişi keşke gelse ,adım atsa,konuşsa,denese, bakalım derdi ya da dertleri neymiş. ben de buraya böyle 6. hissimi ve bana yaşattıklarını dökülüyorum ama umarım o bana bir şekilde ulaşmaya çalışan ve adımı ağlayarak haykıran kişinin de hisleri kuvvetlidir de benim düşündüklerimi hissedebilir anlayabilir, kendi kendine kavrulacağına cesaret edip içini dökebilir ya da yardımına çare arayabilir.
ufacık bile olsa dermanın bendeyse elimden geleni yapmaya çalışırım her kim isen.. şifa bulmanı dilerim..
ama bazı zamanlar daha yoğun şekilde yaşarsınız bunu. demek istediğimi anca bunu derin hissedebilenler anlayacaktır.
dün gece kafamı yastığa koyduktan hemen sonra, kim olduğunu bilmediğim ama adımın anılmasını hissettiğimden dolayı da tanıdığım biri olduğunu kesinleştirdiğim biri/birileri tarafından ihtiyaç duyulduğumu anladım.
fakat şöyle bir detay vardı ki ;adımı anıp duran kişi ağlayıp yalvararak yapıyordu bunu. bu durum hiç hoş olmamakla birlikte; yardıma, konuşmaya, dertleşmeye hatta hatalı olsa bile ,pişman olsa bile bu kadar derin bir hüzne ve çaresizliğe düşmemeli bence kimse.
ha mutlaka benzer durumlara ben de düşmüşümdür.
ama bana yaşatılan o durumdan sorumlu olan ben değildim,o nedenle bana bunu yapan kişilerin yaptıklarının benzerlerini benim de aynı şekilde başkalarına yaşatmam kendi vicdan ve akıl suzgecimden geçemez. ve bu da kesinlikle beni bağlayan bir durumdur.
keşke o haykıran, acı çeken, adımı anan ve bilmiyorum hangi nedenle ama bana ihtiyaç duyan kişi keşke gelse ,adım atsa,konuşsa,denese, bakalım derdi ya da dertleri neymiş. ben de buraya böyle 6. hissimi ve bana yaşattıklarını dökülüyorum ama umarım o bana bir şekilde ulaşmaya çalışan ve adımı ağlayarak haykıran kişinin de hisleri kuvvetlidir de benim düşündüklerimi hissedebilir anlayabilir, kendi kendine kavrulacağına cesaret edip içini dökebilir ya da yardımına çare arayabilir.
ufacık bile olsa dermanın bendeyse elimden geleni yapmaya çalışırım her kim isen.. şifa bulmanı dilerim..
devamını gör...
927.
bugun benim dogum gunum.
ılk kez heyecanlanmadim, coskuyla beklemedim, belki surpriz bir cicek gelir, bir dost cikar gelir,kucaklasiriz ya da pasta uflerim diye hayal etmedim. omrumun ilk yarisi, tum 18 agustoslari heyecanla bekleyerek geçmişti oysa.
bugun uzulerek fark ettim ki, kendim icin hicbir isteğim kalmamis, umutlarım rafa kalkmis, kafam ses cekmez olmus ,dost meclislerinde hastaliktan, cocuklardan konusur olmusum seyahatler, asklar yerine... heyecanla beklediğim yaz tatillerine bile yuz çevirmişim. okul arkadaşlarım yaşlanmış, dolabımda renkli kiyafetlerim azalmis, sacimdaki toplam beyaz sayisi 11e yükselmiş.
uzuldum kendime, daha gecen sene pazarlik yapiyordum ben ilk 3-4 seneyi hatırlamıyorum, sonraki 10-15 sene de ailemin uydusu gibiyim, fikrim var ama hükmü yok diye. 17 sene eklensin uzatma olarak diyordum. ama sanki gerek kalmamis, bitirmisim kendim icin yasamayi.
simdi donebilseydim geriye, ne bedenimi, ne ruhumu ne de aklimi hor kullanmazdim diyorum kendime. sakin yasardim bir cok seyi... arkamdan kovalayan varmış gibi degil de tadini çıkara çıkara yasardim. kendi kendimin merhemi olmaya calismazdim. dinlenecek, siginacak bir liman bulurdum. hatalarimi madalya gibi boynuma dizmez, basarilarimi derin bir yara gibi saklamazdim....
ama donemedigime gore, aglayacak halim de yok heralde. iyi ki doğmuşum canim kendim. umarim ikinci yari daha kolay olur...
ılk kez heyecanlanmadim, coskuyla beklemedim, belki surpriz bir cicek gelir, bir dost cikar gelir,kucaklasiriz ya da pasta uflerim diye hayal etmedim. omrumun ilk yarisi, tum 18 agustoslari heyecanla bekleyerek geçmişti oysa.
bugun uzulerek fark ettim ki, kendim icin hicbir isteğim kalmamis, umutlarım rafa kalkmis, kafam ses cekmez olmus ,dost meclislerinde hastaliktan, cocuklardan konusur olmusum seyahatler, asklar yerine... heyecanla beklediğim yaz tatillerine bile yuz çevirmişim. okul arkadaşlarım yaşlanmış, dolabımda renkli kiyafetlerim azalmis, sacimdaki toplam beyaz sayisi 11e yükselmiş.
uzuldum kendime, daha gecen sene pazarlik yapiyordum ben ilk 3-4 seneyi hatırlamıyorum, sonraki 10-15 sene de ailemin uydusu gibiyim, fikrim var ama hükmü yok diye. 17 sene eklensin uzatma olarak diyordum. ama sanki gerek kalmamis, bitirmisim kendim icin yasamayi.
simdi donebilseydim geriye, ne bedenimi, ne ruhumu ne de aklimi hor kullanmazdim diyorum kendime. sakin yasardim bir cok seyi... arkamdan kovalayan varmış gibi degil de tadini çıkara çıkara yasardim. kendi kendimin merhemi olmaya calismazdim. dinlenecek, siginacak bir liman bulurdum. hatalarimi madalya gibi boynuma dizmez, basarilarimi derin bir yara gibi saklamazdim....
ama donemedigime gore, aglayacak halim de yok heralde. iyi ki doğmuşum canim kendim. umarim ikinci yari daha kolay olur...
devamını gör...
928.
bazı kaderler siyah sayfalarla verilmiştir kişiye. yazamaya kaleme bile hacet kalmamıştır.
böyle kaderlere sahip insanların çoğu şeye hakkı yoktur, olamazdır, olmamalıdır. nerede bir ışık, nerede bir güzellik varsa kaçar bu garibanlar. garibanların hiç hakkı yoktur ki. neden olsun ki ?
her şeyden kaçmak, herkesten kaçmak, karanlığa esir olmak, yalnızlığı kader olmak. garibanlar kaçarlar, hep kaçarlar. ta ki hak vaki buluncaya kadar. garibanlar bu dünyayı hiç ev olarak sahiplenmezler, zaten dünya da garibanları istemez.
bu dünyaya sığmayanlardır o garibanlar. kimsenin yanında yeri yoktur, kimse için bir adları yoktur.
hep olmuyordur, hep yoktur, hep maaleseftir garibanlar için...
böyle kaderlere sahip insanların çoğu şeye hakkı yoktur, olamazdır, olmamalıdır. nerede bir ışık, nerede bir güzellik varsa kaçar bu garibanlar. garibanların hiç hakkı yoktur ki. neden olsun ki ?
her şeyden kaçmak, herkesten kaçmak, karanlığa esir olmak, yalnızlığı kader olmak. garibanlar kaçarlar, hep kaçarlar. ta ki hak vaki buluncaya kadar. garibanlar bu dünyayı hiç ev olarak sahiplenmezler, zaten dünya da garibanları istemez.
bu dünyaya sığmayanlardır o garibanlar. kimsenin yanında yeri yoktur, kimse için bir adları yoktur.
hep olmuyordur, hep yoktur, hep maaleseftir garibanlar için...
devamını gör...
929.
bir derviş'in yalın ayak yürüdüğü yollarda ahenkle dans eden kaynak suyu'nun soğukluğunun ürpertisi. kendine getirir, içini titretir. bu yeni doğmuş bir insan evladının merhaba deyişidir hayata. mimoza çiceklerine dolanan kaderin dikenlere takılacağı, kanayacağını kestirememenin verdiği rahatlıkla gerilir. o an ki huzur. sadece o anlık. geriye dönüp tekrar tekrar hatırlanacak çiceklerden taç yapma sanatın.
bir çığlığın müziğe dönüştüğü doğa kucak açmış seni beklemekte. ona söyle yine geleceğim. kabul vahşiliğin altındaki anne şefkatin. derviş'in ermeye çalıştığı o yerlere basmadım. denkleşmekti niyetim huzurlu bir kalbe derken yolumdan sapmadım. anlat ona içimdeki fırtınaları,kimseyi basite almayan yüce ruha. bir toz tanesinin toprağa karışmasını bekleyen sıradanlıkta olmayanlara seslenirim. gittiğiniz o yollarda aydınlık kervanlara karışmanız dileğiyle..
bir çığlığın müziğe dönüştüğü doğa kucak açmış seni beklemekte. ona söyle yine geleceğim. kabul vahşiliğin altındaki anne şefkatin. derviş'in ermeye çalıştığı o yerlere basmadım. denkleşmekti niyetim huzurlu bir kalbe derken yolumdan sapmadım. anlat ona içimdeki fırtınaları,kimseyi basite almayan yüce ruha. bir toz tanesinin toprağa karışmasını bekleyen sıradanlıkta olmayanlara seslenirim. gittiğiniz o yollarda aydınlık kervanlara karışmanız dileğiyle..
devamını gör...
930.
931.
daha öncede çok zor dönemlerim oldu. kendi başıma bir şekilde yendim(öyle sanıyordum). girdiğim her savaşı o kadar mücadalenin hakkı bu olmamalıydı. ailem ile aram hiçbir zaman mükemmel olmadı. biz desteğe hazırır deyip daha sonra psikiyatrik ve ruhsal sorunlarımın teşhisinden sonra sana inanmıyoruz bu kadar hastalık bir arada olmaz deyip beni yalancı olarak değerlendirip destek olamayız tek başına hallet demeleri beni resmen ortadan ikiye ayırdı. dünden beri hayatı sorgulamaya başladım. ne için savaşacağım? kazansam bana ne katacak? böyle bir hayat için kendimi yormaya değecek mi?.. cevap bulamazsam bu hayatı terk etmek en iyi seçenek olacak.
devamını gör...
932.
kalabalık bir ortama girdiğimde eğer etkin olmam veya sürekli konuşmam gereken bir görevim yoksa, bekleme modunda kalmam gerekiyorsa kendim bile fark etmeden insanların hallerini gözlemliyorum. dıdısının dıdısı olarak mecburiyetten gittiğim akraba toplantılarında, hiçbir işe yaramayacağını bildiğim ve insanların sırf yasak savmak için katıldığı ve konuşmacıların da çıkıp içi dolu sözler söyler gibi yaptığı kurum toplantılarında, boş derslerde, bir yerde sıra beklerken, çarşıda pazarda bir şey satın alacakken örneğin. bu tür gözlemlerin en eğlencelisi de çarşı pazardayken oluyor, çünkü esnafından sucusuna her yaştan insanın, türlü çeşit rengin bir arada toplandığı nadir yerler pazarlar. en azından böyle bir ortamı gözlemlemiştim ömrümün erken dönemlerinde.
bir zamanlar ege'nin çok da büyük olmayan bir ilçesinde büyüme telaşı içindeyken ben, haftanın en büyük pazarının olduğu perşembe günleri okul sonrası eğer dersim filan yoksa annemle ıvır zıvır almaya sosyete pazarına giderdik, o zamanlar öyle mağazalar filan ancak bayramlık almak için gittiğimiz yerler olduğundan gündelik kıyafetlerimiz pazar işiydi. ama hakkını vermek gerekir, oraya gelen ürünler ihraç fazlası olduğundan hem güzel hem uygun fiyatlı olurdu. pazarın kurulduğu mahallede esnafın da ihya olduğu bir gündü o gün, ama sanırım tek bir esnaf hariç: dağınık amca. adını duyduğumda istemsizce gülmeye başladığım bir züccaciyeci, huysuz olduğu söylenen bir ihtiyar adam. her gidişimde hallerini izleyip içimden kıkırdadığım için benim gözümde bir tür halk ünlüsü. gerçek adının ne olduğunu bilmiyorum ama lakabını ve dillere destan dükkanının bilmeyen yoktur; yani dağınık amca'yı kime sorsanız gösterir. bu orta halli ilçedeki amcalar ya da teyzeler mutfağa/banyoya/eve dair herhangi bir alışveriş yapmak istediklerinde önce buraya gelirlerdi ben çocukken. ama öyle içeride gezindiklerini sanıyorsanız yanılıyorsunuz. büyükçe bir bakkal dükkanı boyundaki dükkanının içine eşyadan girilmezdi dağınık amca'nın. adıyla müsemma olduğundan dükkanın kapısından öteye geçebilmek bir tek onun yapabileceği işti. "o dükkanın kendi içinde bir düzeni var."dı ne de olsa. bu lafı yıllardır düstur edinmiş dağınık amca ne konuda hangi ürünü isterseniz isteyin eliyle koymuş gibi hemencecik buluverirdi. oldu ya bulamadıysa, size çarşıda şöyle bir tur atmanızı, varsa işinizi gücünüzü halledip dönüşte tekrar uğramanızı, o zaman siparişinizin hazır olacağını söylerdi. sahiden de sizi gördüğünde poşetinizi uzatır, aradığınız ürünle gönderirdi sizi.
genellikle ters bir adamdı, çocukluğumdan beri yüzünün güldüğünü görmedim desem yeridir hani. üstü başı da namıyla uyum içinde, dağınık beyaz saçları çılgın profesör edasındaydı. ama ciddiydi, bir şeyleri arayıp bulması bugünün arama motorlarına nispet eder gibi saniyeler sürse de ciddiyetinden taviz vermezdi. bu nedenle pazarlık yapmaya çekinirdiniz. gerçi fiyatları pazarlık yapmayı gerektirmeyecek kadar uygundu ya, başka bir yerde de o ürünleri bulmak güç olurdu. süpermarketlerle bir milyoncuların açıldığı ve perşembe pazarının şehir merkezinden biraz uzak bir yere taşındığı iki binli yıllarda bile insanlar kolay bulamadıkları ürünler için sık sık ziyaret ederdi dağınık amcayı. çünkü hiçbir dükkanda bulamadığınız teferruatlu bir ürünü ancak burada bulabilirdiniz. bir keresinde annemin tarihi eser sayılabilecek düdüklü tenceresi için lastik sormaya gitmiştik, biz söyler söylemez iki dakika içinde bulup getirince adamın karşısında esas duruşa geçip "saygılar dağınık amca!" demek için zor tutmuştum kendimi. sabahları dükkanının önüne kap kacak leğen ne varsa yayar, akşamları da her şeyi toplayıp teperdi dükkanın içine. öyle bir yerdi ki bu dükkan, benim gibi antin kuntin şeylere meraklı biri iseniz türkiye tarihinde ilk üretilen borcam'ı bile bulabilirdiniz burada.
bundan birkaç yıl önce çok yorulmuş olmalı ki sessiz sedasız kapatmış dükkanı, ne var ne yoksa boşaltmışlar. vefat mı etti diye düşündüm ama değilmiş. yorulduysa karmaşadan değildir diye düşündüm, belki başka bir şeydi onu hep bildiğimiz huysuz dağınık amca yapan, "benden bu kadar" demesine vesile olan. o dükkanın yerine çok alakasız bir şey açılmış, en son gittiğimde gördüğüm buydu. günlük hayatta karşılaştığımız nice ilginç karakter gibi, sadece ilçenin değil bölgenin de önemli bir değeri, farklı bir rengiydi dağınık amca. yaşıyorsa mutlu bir ömrü olsun. namını da hakikaten dağınık insanlar için kullanmak üzere ara sıra ödünç aldığımızı bilse bir kerecik güler miydi bilmiyorum ama onun hallerine bugün bile gülerken önemli bir şey anımsamama neden olduğu için müteşekkirim. herkesin hikayesi ayrı, herkesin hikayesi kendine özgü. insanların farklı hallerine tanık olurken eğer safi bir kötülük değilse sezdiğimiz, yargılamadan düşünmek doğru bir yaklaşım olacak. belki o zaman kendimize dair yargılarla başa çıkmayı da öğreniriz şu kısa ömürde.
bir zamanlar ege'nin çok da büyük olmayan bir ilçesinde büyüme telaşı içindeyken ben, haftanın en büyük pazarının olduğu perşembe günleri okul sonrası eğer dersim filan yoksa annemle ıvır zıvır almaya sosyete pazarına giderdik, o zamanlar öyle mağazalar filan ancak bayramlık almak için gittiğimiz yerler olduğundan gündelik kıyafetlerimiz pazar işiydi. ama hakkını vermek gerekir, oraya gelen ürünler ihraç fazlası olduğundan hem güzel hem uygun fiyatlı olurdu. pazarın kurulduğu mahallede esnafın da ihya olduğu bir gündü o gün, ama sanırım tek bir esnaf hariç: dağınık amca. adını duyduğumda istemsizce gülmeye başladığım bir züccaciyeci, huysuz olduğu söylenen bir ihtiyar adam. her gidişimde hallerini izleyip içimden kıkırdadığım için benim gözümde bir tür halk ünlüsü. gerçek adının ne olduğunu bilmiyorum ama lakabını ve dillere destan dükkanının bilmeyen yoktur; yani dağınık amca'yı kime sorsanız gösterir. bu orta halli ilçedeki amcalar ya da teyzeler mutfağa/banyoya/eve dair herhangi bir alışveriş yapmak istediklerinde önce buraya gelirlerdi ben çocukken. ama öyle içeride gezindiklerini sanıyorsanız yanılıyorsunuz. büyükçe bir bakkal dükkanı boyundaki dükkanının içine eşyadan girilmezdi dağınık amca'nın. adıyla müsemma olduğundan dükkanın kapısından öteye geçebilmek bir tek onun yapabileceği işti. "o dükkanın kendi içinde bir düzeni var."dı ne de olsa. bu lafı yıllardır düstur edinmiş dağınık amca ne konuda hangi ürünü isterseniz isteyin eliyle koymuş gibi hemencecik buluverirdi. oldu ya bulamadıysa, size çarşıda şöyle bir tur atmanızı, varsa işinizi gücünüzü halledip dönüşte tekrar uğramanızı, o zaman siparişinizin hazır olacağını söylerdi. sahiden de sizi gördüğünde poşetinizi uzatır, aradığınız ürünle gönderirdi sizi.
genellikle ters bir adamdı, çocukluğumdan beri yüzünün güldüğünü görmedim desem yeridir hani. üstü başı da namıyla uyum içinde, dağınık beyaz saçları çılgın profesör edasındaydı. ama ciddiydi, bir şeyleri arayıp bulması bugünün arama motorlarına nispet eder gibi saniyeler sürse de ciddiyetinden taviz vermezdi. bu nedenle pazarlık yapmaya çekinirdiniz. gerçi fiyatları pazarlık yapmayı gerektirmeyecek kadar uygundu ya, başka bir yerde de o ürünleri bulmak güç olurdu. süpermarketlerle bir milyoncuların açıldığı ve perşembe pazarının şehir merkezinden biraz uzak bir yere taşındığı iki binli yıllarda bile insanlar kolay bulamadıkları ürünler için sık sık ziyaret ederdi dağınık amcayı. çünkü hiçbir dükkanda bulamadığınız teferruatlu bir ürünü ancak burada bulabilirdiniz. bir keresinde annemin tarihi eser sayılabilecek düdüklü tenceresi için lastik sormaya gitmiştik, biz söyler söylemez iki dakika içinde bulup getirince adamın karşısında esas duruşa geçip "saygılar dağınık amca!" demek için zor tutmuştum kendimi. sabahları dükkanının önüne kap kacak leğen ne varsa yayar, akşamları da her şeyi toplayıp teperdi dükkanın içine. öyle bir yerdi ki bu dükkan, benim gibi antin kuntin şeylere meraklı biri iseniz türkiye tarihinde ilk üretilen borcam'ı bile bulabilirdiniz burada.
bundan birkaç yıl önce çok yorulmuş olmalı ki sessiz sedasız kapatmış dükkanı, ne var ne yoksa boşaltmışlar. vefat mı etti diye düşündüm ama değilmiş. yorulduysa karmaşadan değildir diye düşündüm, belki başka bir şeydi onu hep bildiğimiz huysuz dağınık amca yapan, "benden bu kadar" demesine vesile olan. o dükkanın yerine çok alakasız bir şey açılmış, en son gittiğimde gördüğüm buydu. günlük hayatta karşılaştığımız nice ilginç karakter gibi, sadece ilçenin değil bölgenin de önemli bir değeri, farklı bir rengiydi dağınık amca. yaşıyorsa mutlu bir ömrü olsun. namını da hakikaten dağınık insanlar için kullanmak üzere ara sıra ödünç aldığımızı bilse bir kerecik güler miydi bilmiyorum ama onun hallerine bugün bile gülerken önemli bir şey anımsamama neden olduğu için müteşekkirim. herkesin hikayesi ayrı, herkesin hikayesi kendine özgü. insanların farklı hallerine tanık olurken eğer safi bir kötülük değilse sezdiğimiz, yargılamadan düşünmek doğru bir yaklaşım olacak. belki o zaman kendimize dair yargılarla başa çıkmayı da öğreniriz şu kısa ömürde.
devamını gör...
933.
düşündüm de çalışmak boş iş gerçekten insanlar her türlü para bulup geçinebilir.
devamını gör...
934.
tanju okan urlam demişti zamanında, orijinal halini de bilirdim, kaset kartoteksinde beste anonim diyordu, ben gülüyordum.
ama tanju babanın yüzüne bişi diyemezdik, son zamanlarında çok sinirli olmuştu zaten, yakaladığı yerde tansu abiden hıncını çıkarıyordu, tamam efendi adamdı ama hastalık onu ruhen de mahvetmişti.
o zamanlar ibrahim daldal sağdı, hemşerimdi ibrahim amca, giritliydi, bir trafik kazasında eşini ve kızını kaybettiğinden beri hiç gülmemişti. daldalın kahvesi mekanı idi, ocağın yanında asılı duran eski takvimlerin, haritaların az ötesinde benim de bir çerçeve köşesine iliştirmiş ufaklık fotoğrafım vardı, yanımda babam.
seneler sonra ibrahim amcadan kız ister gibi istemiştim kahvesinin işletmesini, artık günde sabit müşterileri olan beş on kişiden fazlası gelmiyordu, iskeledeki fener gibi ibrahim amca da yaşlanmıştı, yanında çalışayım dedim, her ne dersem diyeyim tek bir şey diyordu, "buranın sahipleri çok, yurt dışındalar, ben istesem de bir şey yapamam."
sonra öldü ibrahim amca, kahvenin o eski rum yapısı günden güne çürüdü, sonra tadilat, sonra şıkır şıkır bir mekan.
niye anlatıyorum bunları bilmiyorum, belki bugün umudumun son kırıntısını tuborgda erken kaybettiğim için, belki o cennet bahçesi kıvamındaki kadın ile kaybettiklerimi beraber anmak için belki de sadece urlam şarkısının orijinal hali spotify'da karşıma çıktığı için.
neyse, tek kişilik şarkılar dardır, siz dinleyin bari, o artık duymayacak beni, son, finito, telos!
ama tanju babanın yüzüne bişi diyemezdik, son zamanlarında çok sinirli olmuştu zaten, yakaladığı yerde tansu abiden hıncını çıkarıyordu, tamam efendi adamdı ama hastalık onu ruhen de mahvetmişti.
o zamanlar ibrahim daldal sağdı, hemşerimdi ibrahim amca, giritliydi, bir trafik kazasında eşini ve kızını kaybettiğinden beri hiç gülmemişti. daldalın kahvesi mekanı idi, ocağın yanında asılı duran eski takvimlerin, haritaların az ötesinde benim de bir çerçeve köşesine iliştirmiş ufaklık fotoğrafım vardı, yanımda babam.
seneler sonra ibrahim amcadan kız ister gibi istemiştim kahvesinin işletmesini, artık günde sabit müşterileri olan beş on kişiden fazlası gelmiyordu, iskeledeki fener gibi ibrahim amca da yaşlanmıştı, yanında çalışayım dedim, her ne dersem diyeyim tek bir şey diyordu, "buranın sahipleri çok, yurt dışındalar, ben istesem de bir şey yapamam."
sonra öldü ibrahim amca, kahvenin o eski rum yapısı günden güne çürüdü, sonra tadilat, sonra şıkır şıkır bir mekan.
niye anlatıyorum bunları bilmiyorum, belki bugün umudumun son kırıntısını tuborgda erken kaybettiğim için, belki o cennet bahçesi kıvamındaki kadın ile kaybettiklerimi beraber anmak için belki de sadece urlam şarkısının orijinal hali spotify'da karşıma çıktığı için.
neyse, tek kişilik şarkılar dardır, siz dinleyin bari, o artık duymayacak beni, son, finito, telos!
devamını gör...
935.
geçmişim beynimde fırtınalar koparırken ben çaresizce bir korkuya teslimim. korkuyorum, çok. bedenim bu korku hissine tepki olarak titriyor. yaşamak istemezdim tüm bunları. her gece o korkuya teslim olmak istemezdim. kendimi sakinleştirmeye çalışıyorum ama telkinlerim yetersiz kalıyor. son 3 yıldır ara ara zihnimi bulandıran bu korku beni öldürüyor. yapmam lazım, bir şeyler yapıp bu korkuyu unutmam lazım. kendime kızıyorum, bağırıyorum, dövüyorum ama nafile. ben kimseye anlatamadığım bu korkuyla hep yüzleşiyorum. bir şeyler yapmam lazım, eğer o şeyi yaparsam bu his geçecek. çözümü olduğunu bilmeme rağmen korkuyorum. ben korkuyorum ve benim saçlarımı okşayıp sakinleştirecek kimse yok. aksine yaftalayan çok. korkuyorum, tek bildiğim bu. düşünmemek için, hissetmemek için biraz önce damağımda ilacımı erittim. uyku lazım, çokça uyku, sonsuz uyku. hissetmek istemiyorum bunu. çözümü olan bu şeye ulaşmam için daha zamanım var. güzel kızım, bahtı yaman kızım.. titrek ve ürkek olma, herkese gösterdiğin gücünü yeniden kullan.. yok yetmiyor, korkuyorum.. gözyaşlarım yine akmaya başladı.. ben çok korkuyorum.. kimden nasıl bir yardım isteyeceğimi de bilmiyorum..
devamını gör...
936.
kaos teorisindeki denge
sevgi ve nefretin 2 üvey kardeş olduğunu biliyoruz. bunlar aynı duygu kaynağından beslenen soyut kavramlardır. kaotik düzen içerisinde bu iki kelime muntazam uyumla çalışır. meşhur japon felsefesinde olduğu gibi, gibi zıtlıklar dengesindeki muhteşem düzendir. doğuştan (fıtraten) sevgi ve nefret kavramlarıyla kodlanmış olarak yaratılan insanoğlu, içindeki sevgiyi (aşkı) melekle özdeşleştirir ve onu sembolize eder. nefret ise iblisin kendisiyle özdeşleşmesi ve sembolik temsilcilerinden bir tanesidir.
her ikisini de beseleyen alt dinamikler ise şunlardır: ön yargı nefreti beslerken, son yargı sevgiyi besler. kibir nefreti beslerken, mütevazılık sevgiyi besler. bencillik nefreti beslerken, empati duygusu sevgiyi besler.
tahammülsüzlük nefreti beslerken, hoşgörü sevgiyi besler. menfaati gereği iyilik yapmak nefreti beslerken, karşılıksız vermek sevgiyi besler. kızgınlık ve öfke nefreti beslerken, sakinlik ve ağırbaşlılık sevgiyi besler. ezmek nefreti beslerken, acı çekmek dengeli bir biçimde sevgiyi besler.
allah’ın koyduğu sünnetullahta asla ve asla değimle şaşma olmamıştır ve olmayacaktır. dünya kaos teorisi ve prensiplerine uygun olarak hareket etmektedir. bizim bu kaotik düzendeki yerimizi bilmeliyiz. basitleşerek, basitleştirerek kaosu çözmeliyiz.
sevgi ve nefretin 2 üvey kardeş olduğunu biliyoruz. bunlar aynı duygu kaynağından beslenen soyut kavramlardır. kaotik düzen içerisinde bu iki kelime muntazam uyumla çalışır. meşhur japon felsefesinde olduğu gibi, gibi zıtlıklar dengesindeki muhteşem düzendir. doğuştan (fıtraten) sevgi ve nefret kavramlarıyla kodlanmış olarak yaratılan insanoğlu, içindeki sevgiyi (aşkı) melekle özdeşleştirir ve onu sembolize eder. nefret ise iblisin kendisiyle özdeşleşmesi ve sembolik temsilcilerinden bir tanesidir.
her ikisini de beseleyen alt dinamikler ise şunlardır: ön yargı nefreti beslerken, son yargı sevgiyi besler. kibir nefreti beslerken, mütevazılık sevgiyi besler. bencillik nefreti beslerken, empati duygusu sevgiyi besler.
tahammülsüzlük nefreti beslerken, hoşgörü sevgiyi besler. menfaati gereği iyilik yapmak nefreti beslerken, karşılıksız vermek sevgiyi besler. kızgınlık ve öfke nefreti beslerken, sakinlik ve ağırbaşlılık sevgiyi besler. ezmek nefreti beslerken, acı çekmek dengeli bir biçimde sevgiyi besler.
allah’ın koyduğu sünnetullahta asla ve asla değimle şaşma olmamıştır ve olmayacaktır. dünya kaos teorisi ve prensiplerine uygun olarak hareket etmektedir. bizim bu kaotik düzendeki yerimizi bilmeliyiz. basitleşerek, basitleştirerek kaosu çözmeliyiz.
devamını gör...
937.
gözlerimi kapattım. karanlık.
gözlerimi açtım. hâlâ karanlık. ilginç.
her tarafım karanlığa bulanmış sanki. gözlerim yorgun, kapanmak istiyor sonsuza denk. ama bir türlü başaramıyor. çünkü izin vermiyorum. istemiyorumdur belki de? kim bilir.
bugün sıradan bir gün değil, bunu ruhumun derinliklerinde hissediyorum ve biliyorum. bugünün sıradan olması imkansız. en azından benim için..
bugün hüzünle mutluluğun birleşimi gibi. bugün günlerden özlem. yaralarımın kanamasına izin verdiğim kutsal bir gün. özlem kokacağım baştan sona. ve biraz da kan, biraz da duman. düşüneceğim, geçmişe gideceğim. geri geleceğim sonra. özleyeceğim, çok özleyeceğim.
bugün özel bir gün, biliyorum.
burnumda bir koku var, hayatımda yalnızca bir kez soluduğum ama hiç unutamadığım bir koku. nasıl silinir hafızamdan bilmiyorum.
avuç içimde en çok da parmak uçlarımda dolanan bir doku var. hayali ama özledim.
saçlarımın ucuyla oynuyor biri, hatırlıyorum. sonra nedense saçımı çekiyor, canım acıdığı için ağlıyorum. bugün saçlarımın ucunu kestim.
bunların hiçbirini hatırlamak istemiyorum. ama unutmayı bilmiyorum. söylesenize nasıl unutulur kalbe kazınanlar? öğretmiyor kimse, kendi başıma da öğrenemiyorum. beceriksizim işte.
ama bugün düşünmek istemiyorum bunu, bugün özel bir gün. ışıkları kapattım her gece olduğu gibi. hiçbir ışığın bu kutsallığı bozmasını istemiyorum. bugünkü karanlık daha bir hoş. tıpkı gökyuzünün daha güzel olması gibi. her şey bugün daha bir güzel sanki. belki de bana öyle geliyordur. kim bilir.
bazen bazı şeyler öylesine çok sevilir, öylesine kaybedilir ve öylesine çok özlenir.
bazen gidersin, geri dönmek için.
bazen ölürsün, tekrar yaşayabilmek için.
bazen yanarsın, küllerinden yeniden doğmak için.
sonrası karanlık, daha çok karanlık..
gözlerimi açtım. hâlâ karanlık. ilginç.
her tarafım karanlığa bulanmış sanki. gözlerim yorgun, kapanmak istiyor sonsuza denk. ama bir türlü başaramıyor. çünkü izin vermiyorum. istemiyorumdur belki de? kim bilir.
bugün sıradan bir gün değil, bunu ruhumun derinliklerinde hissediyorum ve biliyorum. bugünün sıradan olması imkansız. en azından benim için..
bugün hüzünle mutluluğun birleşimi gibi. bugün günlerden özlem. yaralarımın kanamasına izin verdiğim kutsal bir gün. özlem kokacağım baştan sona. ve biraz da kan, biraz da duman. düşüneceğim, geçmişe gideceğim. geri geleceğim sonra. özleyeceğim, çok özleyeceğim.
bugün özel bir gün, biliyorum.
burnumda bir koku var, hayatımda yalnızca bir kez soluduğum ama hiç unutamadığım bir koku. nasıl silinir hafızamdan bilmiyorum.
avuç içimde en çok da parmak uçlarımda dolanan bir doku var. hayali ama özledim.
saçlarımın ucuyla oynuyor biri, hatırlıyorum. sonra nedense saçımı çekiyor, canım acıdığı için ağlıyorum. bugün saçlarımın ucunu kestim.
bunların hiçbirini hatırlamak istemiyorum. ama unutmayı bilmiyorum. söylesenize nasıl unutulur kalbe kazınanlar? öğretmiyor kimse, kendi başıma da öğrenemiyorum. beceriksizim işte.
ama bugün düşünmek istemiyorum bunu, bugün özel bir gün. ışıkları kapattım her gece olduğu gibi. hiçbir ışığın bu kutsallığı bozmasını istemiyorum. bugünkü karanlık daha bir hoş. tıpkı gökyuzünün daha güzel olması gibi. her şey bugün daha bir güzel sanki. belki de bana öyle geliyordur. kim bilir.
bazen bazı şeyler öylesine çok sevilir, öylesine kaybedilir ve öylesine çok özlenir.
bazen gidersin, geri dönmek için.
bazen ölürsün, tekrar yaşayabilmek için.
bazen yanarsın, küllerinden yeniden doğmak için.
sonrası karanlık, daha çok karanlık..
devamını gör...
938.
ve evet.. 1000008. kattayım. bir binanın çatı katı burası, korkuluksuz kenarlarda yürüyorum, rüzgar esiyor, yıldızlar düşüyor, aldırmıyorum. düşmeden ne kadar dengede durabilirsin. rüzgar fısıldıyor. "dont look back, dont look back, herşey gözlerinin önünde olup bitiyor." unutmamak için tekrar et, "her şey gözlerimin önünde oluyor". ve o an, rüzgar minicik elleriyle itiveriyor beni, düşüyor muyum? uçuyor muyum?.. aslında ne fark eder, çok güzel! everything happening front of my eyes.. zaten bir rüya olmalı, zaten rüyalarında düşersen uyanırsın yere çarpmadan.. o zaman tadını çıkar. "kimsin sen?" "ben herşeyim?" "herşey mi?" gülüyor.. "everything the butterfly.." göreceksin göreceksin, yine kozana döneceksin." tekrarladım. "yine kozama döneceğim.." düşüyorum, hala uyanmadım oysa.. 600079, 600078, 600077... daha erken, bu uzun bir yolculuk, zaman alır.. "zaman mı?" gülüyor.. "zaman nedir everything the butterfly?" zaman nedir? bilmiyorum geçen bir şey.. geçiyor işte.. "gördüğüm tek şey sensin geçen, 1000008 katlı bir binanın önünden 400132, 400131, 400130... zaman bu saydığın katlar olabilir mi?" "no not like that.. the time is, something else.. as fast as this.." "hmm enteresan bir yanılsama.. öyle hızlı düşüyorsun ki, kanatlarındaki pullar sökülüyor, ne de güzel renkleri.." "i have no wings.." "hmm öyleyse bunlar yıldız olmalı.." "who are you?" "i’m the butterfly." "where is everything?" "it’s gone it’s just me now.." "iyi, just you the butterfly.." 12500, 12499, 12498.. uyanmama çok az kaldı düşeceğim denizi görüyorum şimdiden, just me and the sea.. büyük süpriz, küçücük bir sandal bekliyor beni, tam üzerine düşüp ikimizi birden sulara gömüyorum, sular şıçrıyor yükseklere, 60. katta uyuyan birinin yüzüne damlıyor, şaşkın bakışlarla uyanıyor, yüzündeki damlacıkları silip, uykusuna geri dönüyor. deniz ikimizi de geri kusuyor yüzeye, ben ve sandal... öyle yoruldum ki düşerken, uyanmadığıma göre bu bir rüya da değil, sandal beni annem gibi sallıyor yavaş ve nazik, kolumun biri dışarıda denize değiyor, öyle yoruldum ki düşerken, içeri çekemiyorum, öylece kalıyorum.. "who are you?" "i’m the butterfly.." "where’s you?" "it’s gone, it’s just butterfly.." dışarıya sarkmış denize değen elimin altında bir şey hissediyorum, bebek bir balina.. mağrur ve huzurlu.. önce ürküyorum, sonra anlıyorum, janis joplin’in kayıp ruhu bu! eeeeek diye bağırıyor, “it’s all the same fucking day, man”, kuyruğunu suya vurup dalıyor derinlere tekrar, sular yüzüme çarpıyor, ama söylediği söz kadar değil.. "it’s all the same day", unutmamak için tekrarlıyorum, "it’s all the same.."
"who are you?" "nothing.." "what time is it?" "just now.." "what are you?" "this moment.."
"well done.. now start counting.. don’t look back.. 1000008, 1000007, 1000006...."
"who are you?" "nothing.." "what time is it?" "just now.." "what are you?" "this moment.."
"well done.. now start counting.. don’t look back.. 1000008, 1000007, 1000006...."
devamını gör...
939.
hani deriz ya hiç tadım yok hah işte tam öyleyim :/
devamını gör...
940.
tepsi kebabını çok severim.
devamını gör...
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30
31
32
33
34
35
36
37
38
39
40
41
42
43
44
45
46
47
48
49
50
51
52
53
54
55
56
57
58
59
60
61
62
63
64
65
66
67
68
69
70
71
72
73
74
75
76
77
78
79
80
81
82
83
84
85
86
87
88
89
90
91
92
93
94
95
96
97
98
99
100
101
102
103
104
105
106
107
108
109
110
111
112
113
114
115
116
117
118
119
120
121
122
123
124
125
126
127
128
129
130
131
132
133
134
135
136
137
138
139
140
141
142
143
144
145
146
147
148
149
150
151
152
153
154
155
156
157
158
159
160
161
162
163
164
165
166
167
168
169
170
171
172
173
174
175
176
177
178
179
180
181
182
183
184
185
186
187
188
189
190
191
192
193
194
195
196
197
198
199
200
201
202
203
204
205
206
207
208
209
210
211
212
213
214
215
216
217
218
219
220
221
222
223
224
225
226
227
228
229
230
231
232
233
234
235
236
237
238
239
240
241
242
243
244
245
246
247
248
249
250
251
252
"normal sözlük yazarlarının karalama defteri" ile benzer başlıklar
karalama
2