normal sözlük yazarlarının karalama defteri
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30
31
32
33
34
35
36
37
38
39
40
41
42
43
44
45
46
47
48
49
50
51
52
53
54
55
56
57
58
59
60
61
62
63
64
65
66
67
68
69
70
71
72
73
74
75
76
77
78
79
80
81
82
83
84
85
86
87
88
89
90
91
92
93
94
95
96
97
98
99
100
101
102
103
104
105
106
107
108
109
110
111
112
113
114
115
116
117
118
119
120
121
122
123
124
125
126
127
128
129
130
131
132
133
134
135
136
137
138
139
140
141
142
143
144
145
146
147
148
149
150
151
152
153
154
155
156
157
158
159
160
161
162
163
164
165
166
167
168
169
170
171
172
173
174
175
176
177
178
179
180
181
182
183
184
185
186
187
188
189
190
191
192
193
194
195
196
197
198
199
200
201
202
203
204
205
206
207
208
209
210
211
212
213
214
215
216
217
218
219
220
221
222
223
224
225
226
227
228
229
230
231
232
233
234
235
236
237
238
239
240
241
242
243
244
245
246
247
248
249
250
251
252
253
254
255
256
257
258
259
260
261
262
263
264
265
266
267
268
269
başlık "makedonyalı" tarafından 08.11.2020 16:43 tarihinde açılmıştır.
1241.
hiç kimseye ve hiç bir şeye yetmiyorum.
kimseyi mutlu edemiyorum, kimseye kendimi anlatmayı başaramıyorum. hayatımın her noktası tamamen başarısızlıkla dolu. hiç bir şeyi iyi yapamıyorum. her işi elime yüzüme bulaştırıyorum.
iyi değilim dediğimde iyi olmadığıma insanları inandırmayı dahi başaramıyorum.
iyi kalmayı da başaramıyorum zaten.
insanları mutlu etmeye, bu şekilde mutlu olmaya çalışırken bir çuval inciri berbat edip hem sevdiğim insanları hem kendimi üzüyorum.
çevremdeki insanların hepsi mi toksik insanlar yoksa ben miyim toksik olan bilmiyorum.
tek bildiğim kendim dahil kimseye iyi gelmiyorum.
sadece kaçıp gitmek istiyorum artık. kimsenin beni bilmediği, tanımadığı bir yerde tek başıma baştan başlamak istiyorum.
kimseyi mutlu edemiyorum, kimseye kendimi anlatmayı başaramıyorum. hayatımın her noktası tamamen başarısızlıkla dolu. hiç bir şeyi iyi yapamıyorum. her işi elime yüzüme bulaştırıyorum.
iyi değilim dediğimde iyi olmadığıma insanları inandırmayı dahi başaramıyorum.
iyi kalmayı da başaramıyorum zaten.
insanları mutlu etmeye, bu şekilde mutlu olmaya çalışırken bir çuval inciri berbat edip hem sevdiğim insanları hem kendimi üzüyorum.
çevremdeki insanların hepsi mi toksik insanlar yoksa ben miyim toksik olan bilmiyorum.
tek bildiğim kendim dahil kimseye iyi gelmiyorum.
sadece kaçıp gitmek istiyorum artık. kimsenin beni bilmediği, tanımadığı bir yerde tek başıma baştan başlamak istiyorum.
devamını gör...
1242.
her şey üst üste geldi, çok yoruldum artık. sırtımda yeterince yük yokmuş gibi bugün aldığım haber de yenilerini ekledi. kamburum çıktı artık sözlük, dik durmayı unuttum. ne zamana kadar böyle devam edecek? şu hayatta başıma iyi şeyler de gelecek mi? bir gün başımı yastığa koyduğumda içimden "güzel bir gündü." diye geçirebilecek miyim? saçımın her tarafı beyazlarla doldu, çok değilim lan daha yaşım 24 ama sanki ömrü hep fırtınalı geçmiş 70 yaşındaki adamın ağırlığı var içimde. yoruldum artık. sadece yoruldum...
devamını gör...
1243.
çok az zamanım kaldı! onlar gelmek üzereler!" diye söylendi, aurora. "çok az kaldı, tanrım çok az kaldı!"
çizdiği şeye göz gezdirirken "çok güzel oldu" dedi, aynı zamanda sol elinde tuttuğu kaleme baktı.
"çok güzel oldu, ama bunu yüzyıllar önce yapsaydım, hem inanca karşı gelmekten, hem de solak olmaktan dolayı diri diri yakılabilirdim..." diye düşündü.
dışarıdan gelen siren seslerini duyunca, dördüncü katta olan evinin balkonuna doğru koştu, balkonun kapısını açtı, adımını balkona atınca, üzerindeki ince tişörtünden dolayı hissettiği soğuk, onu kendine getirmişti. aşağıya baktığında onları gördü.
aşağıda 2 tane üzerinde kırmızı ve mavi ışıkları yanan alfa 157 vardı.
aurora, içerisinde gerçekten işini yapan polisin mi, yoksa sabahtan akşama kadar taranmış saçları ve dört fakirin karnını doyuracak kadar pahalı gözlükleriyle turist kadınları baştan çıkarmak için adeta elinden geleni yapan carabinierilerin mi olduğunu merak etti.
ama yüzüne yine o ilginç gülümsemesini yerleştirmişti.
bu gülüşü yüzünden ona aptal mona lisa diyorlardı, çünkü insanlar onun bir şeyi biliyormuş gibi gülümsediğini, ama hiçbir şey bilmediğini düşünürlerdi.
aurora, boş arabalara bakınca, hepsinin içeriye girdiğini düşündü.
1 dakika zamanının olduğunu hissetti...
son bir şeyi yaptığını unuttu...
"imzam!" diye tiz bir çığlık attı...
balkondan koşarak masanın üzerinde duran, saatlerdir çizdiği resmin yanına gitti.
sol eline aldığı kalemiyle, kendiyle özdeşleştirdiği imzasını atarken, bir anda kapı çaldı.
kalın bir ses, kapının arkasından ona bağırıyordu.
- aurora! aprire la porta! per favore!
"kapıyı aç aurora, lütfen!"
aurora, kapının arkasındaki insanların da duyabileceği bir kahkaha attı.
derin bir nefes aldı ve "rompere la porta, non andare da nessuna parte!" diye bağırdı.
"kapıyı kırın, bir yere gitmiyorum..."
kalın sesin sahibi, aurora'nın dediğini umursamamış bir şekilde tekrar bağırdı.
"tavola! non fargli del male!"
" tablo! ona zarar vermeyin!"
aurora, belki de 21.yüzyılda yapılacak en zor şeyi yapmıştı.
yaptığı, dünyanın en güvenli bankasından milyonlarca dolar çalmak kadar zor bir şeydi...
uffizi galerisinden, rafael'in kendi portresini çalmıştı, tabloya zarar vermemiş, onu yatak odasında saklamıştı.
aurora'nın babası, bir keresinde "italya'da dikkat çekmek istiyorsan, bir tablo çalmalısın..." demişti.
babası bunu espri olsun diye demiş, gülmüştü, fakat kızı dediklerini gerçeğe dökmüştü işte...
auroa, masanın üzerinde tiksinerek baktığı silahı eline aldı.
silahlardan nefret ederdi... çünkü babası, aurora liseye başladığı ilk yıl, sokakta vurularak öldürülmüş ve katili de asla bulunamamıştı.
babası, ünlü bir gazetenin siyasi köşe yazarlarından biriydi, dostundan çok düşmanı vardı...
silahı eline alan aurora, birkez daha silahın ağırlığına oldukça şaşırdı.
"bu kadarcık şey, nasıl oluyor da bir eşek kadar ağır olabiliyor!"
kapının kırılma sesiyle irkilen aurora, karşısında 5 polis memuru görünce dişlerini sıktı.
en öndeki, kalın sesli olan seyrek sarı saçları ve uzun boyuyla üniversitedeki, nefret ettiği öğretmenlerinden birini hatırlatınca, daha da dişlerini sıktı.
en öndeki adam, aurora'ya bir şey söylemek için ağzını açmıştı ki, aurora birden "bana dua edeceksiniz!" diye bağırdıktan sonra, silahı kafasına götürüp tetiği çekti.
aurora'nın tam karşısında duran, ne olduğunu bile anlayamayan polis memuru, öne doğru atıldı, ama çoktan kadının bedeni yere düşmüştü bile.
polis memurunun yüzü, karşısında duran, kısa boylu ve kısa kızıl saçlı kadının kanıyla kıpkırmızı olmuş, kulakları da küçük alanda ateşlenen silah yüzünden bir an sağır olmuştu....
kadının arkasındaki masada, kadının dağılan beyninden gelen kanla sırılsıklam olmuş bir kağıt parçası duruyordu.
polis memuru, kağıdı görünce ürperdi...
kadının çizdiği şey, elinde medusa'nın kesilmiş kafasını tutan perseus heykelinin tam tersiydi.
bu kez, medusa, perseus'un kesilmiş başını elinde tutuyordu.
çizdiği şeye göz gezdirirken "çok güzel oldu" dedi, aynı zamanda sol elinde tuttuğu kaleme baktı.
"çok güzel oldu, ama bunu yüzyıllar önce yapsaydım, hem inanca karşı gelmekten, hem de solak olmaktan dolayı diri diri yakılabilirdim..." diye düşündü.
dışarıdan gelen siren seslerini duyunca, dördüncü katta olan evinin balkonuna doğru koştu, balkonun kapısını açtı, adımını balkona atınca, üzerindeki ince tişörtünden dolayı hissettiği soğuk, onu kendine getirmişti. aşağıya baktığında onları gördü.
aşağıda 2 tane üzerinde kırmızı ve mavi ışıkları yanan alfa 157 vardı.
aurora, içerisinde gerçekten işini yapan polisin mi, yoksa sabahtan akşama kadar taranmış saçları ve dört fakirin karnını doyuracak kadar pahalı gözlükleriyle turist kadınları baştan çıkarmak için adeta elinden geleni yapan carabinierilerin mi olduğunu merak etti.
ama yüzüne yine o ilginç gülümsemesini yerleştirmişti.
bu gülüşü yüzünden ona aptal mona lisa diyorlardı, çünkü insanlar onun bir şeyi biliyormuş gibi gülümsediğini, ama hiçbir şey bilmediğini düşünürlerdi.
aurora, boş arabalara bakınca, hepsinin içeriye girdiğini düşündü.
1 dakika zamanının olduğunu hissetti...
son bir şeyi yaptığını unuttu...
"imzam!" diye tiz bir çığlık attı...
balkondan koşarak masanın üzerinde duran, saatlerdir çizdiği resmin yanına gitti.
sol eline aldığı kalemiyle, kendiyle özdeşleştirdiği imzasını atarken, bir anda kapı çaldı.
kalın bir ses, kapının arkasından ona bağırıyordu.
- aurora! aprire la porta! per favore!
"kapıyı aç aurora, lütfen!"
aurora, kapının arkasındaki insanların da duyabileceği bir kahkaha attı.
derin bir nefes aldı ve "rompere la porta, non andare da nessuna parte!" diye bağırdı.
"kapıyı kırın, bir yere gitmiyorum..."
kalın sesin sahibi, aurora'nın dediğini umursamamış bir şekilde tekrar bağırdı.
"tavola! non fargli del male!"
" tablo! ona zarar vermeyin!"
aurora, belki de 21.yüzyılda yapılacak en zor şeyi yapmıştı.
yaptığı, dünyanın en güvenli bankasından milyonlarca dolar çalmak kadar zor bir şeydi...
uffizi galerisinden, rafael'in kendi portresini çalmıştı, tabloya zarar vermemiş, onu yatak odasında saklamıştı.
aurora'nın babası, bir keresinde "italya'da dikkat çekmek istiyorsan, bir tablo çalmalısın..." demişti.
babası bunu espri olsun diye demiş, gülmüştü, fakat kızı dediklerini gerçeğe dökmüştü işte...
auroa, masanın üzerinde tiksinerek baktığı silahı eline aldı.
silahlardan nefret ederdi... çünkü babası, aurora liseye başladığı ilk yıl, sokakta vurularak öldürülmüş ve katili de asla bulunamamıştı.
babası, ünlü bir gazetenin siyasi köşe yazarlarından biriydi, dostundan çok düşmanı vardı...
silahı eline alan aurora, birkez daha silahın ağırlığına oldukça şaşırdı.
"bu kadarcık şey, nasıl oluyor da bir eşek kadar ağır olabiliyor!"
kapının kırılma sesiyle irkilen aurora, karşısında 5 polis memuru görünce dişlerini sıktı.
en öndeki, kalın sesli olan seyrek sarı saçları ve uzun boyuyla üniversitedeki, nefret ettiği öğretmenlerinden birini hatırlatınca, daha da dişlerini sıktı.
en öndeki adam, aurora'ya bir şey söylemek için ağzını açmıştı ki, aurora birden "bana dua edeceksiniz!" diye bağırdıktan sonra, silahı kafasına götürüp tetiği çekti.
aurora'nın tam karşısında duran, ne olduğunu bile anlayamayan polis memuru, öne doğru atıldı, ama çoktan kadının bedeni yere düşmüştü bile.
polis memurunun yüzü, karşısında duran, kısa boylu ve kısa kızıl saçlı kadının kanıyla kıpkırmızı olmuş, kulakları da küçük alanda ateşlenen silah yüzünden bir an sağır olmuştu....
kadının arkasındaki masada, kadının dağılan beyninden gelen kanla sırılsıklam olmuş bir kağıt parçası duruyordu.
polis memuru, kağıdı görünce ürperdi...
kadının çizdiği şey, elinde medusa'nın kesilmiş kafasını tutan perseus heykelinin tam tersiydi.
bu kez, medusa, perseus'un kesilmiş başını elinde tutuyordu.
devamını gör...
1244.
maddi dünyadaki kayıplarımız, zararlarımız, aldığımız hasarlar için hasar tespiti yaptırıp bizden neyin ne kadar gittiğini çözmek basit iş ama ruhsal dünyamızdaki hasarların hem farkına varmak çok zor, hem de hasar tespiti yapmak çok zor... keşke maddi dünya kadar kolay olabilseydi ama insanın, gerçekten kendini kaybetmesi diye bir şey var... mesela en son ne zaman "ben ne istiyorum, ben ne hissediyorum" diye sorduk? küçükken duyguları yok sayılmış olan çocuklar, büyüdüklerinde kendi duygularını yok sayıyor, hatta sadece duygularını değil, kendilerini bile yok sayıyorlar... öyle bir yok sayma ki başkalarının düşünceleri, onun kendi düşüncelerinden çok daha önemli hale geliyor... onların sesini yükselttikçe, onları dinleyip onlara göre hareket etmeyi alışkanlık haline getirdikçe içindeki sesi (kendini) duyamaz hale geliyor... zaten içindeki sesi kısması, kendi sezgilerine güvenmemesi öğretilmişti... şimdi o sesi o kadar kısmış bir haldeyse, o sesi duyabilmek çok zor... olur da hasbelkader duyarsa da söylediklerine katlanabilmek, hatta uygulayabilmek de büyük bir güç istiyor.. sonuçta yılların alışkanlığı var, hep başkalarını önceleyip kendini kaybetmek/unutmak... ama hiçbir şey için geç değil... nasıl ki bugün spor yapmaya ve sağlıklı beslenmeye başlarsam bir 6 ay sonra farkı görebileceksem, kendime zaman ayırıp kendimi bulmaya, yüreğimin sesini dinlemeye zaman ayırdıkça bir 6 ay sonra en azından ruhsal dünyamda biraz daha fark olacaktır... buna inanıyorum... hayat, biraz da kimi nereye nasıl koymakla alakalı.. kimin sözünü, ne kadar duyup duymamak, kimden ne kadar etkilenip etkilenmemek bizim elimizde... bazılarının sözleri çok yaralayıcı ise, o kişinin karakteriyle ilgili olmasının yanı sıra yüreğimizde de bir yara olduğuna da işaret olabilir.. yarası olan gocunur, herkes her şeyi söylüyor ama bu sözler beni niye bu kadar üzüyor diye kendime sorduğumda içimdeki yaralı çocuğun anılarının tetiklendiğini fark ettim.. o günlerin bittiğini, artık büyüdüğümüzü ve onun koruyucusu olduğumu ona kanıtlamak için çabalıyorum ve bir gün bana inandığında belki daha az tetiklenecek/yaralanacak ve kendini daha güvende ve özgür hissedecek... onun yüzünü güldürdükçe ben de daha çok gülecek ve hayatımı daha anlamlı kılacağım...
devamını gör...
1245.
bir masanın dört tarafına yerleştirilmiş bir sürü sandalyenin sahiplerinin, yani kalabalık bir ailenin, meydana getirdiği sabah kahvaltılarını, akşam yemeklerini çok merak ediyorum. düşünsenize bembeyaz bir örtü. üzerinde -eğer kahvaltıysa daha renkli ama düzenli bir renk skalasına sahip- kahvaltı takımları. sade ama hoş. muntazam. her şey olması gerektiği gibi. yöreye ait şeyler. reçeller, ballar, tereyağlar. sabah yapılan börek ya da zar zor mayaya gelip kabaran ama pişince yaşattığı tüm zorlukları unutturan, dumanı üstünde bir ekmek. haşlanmış yumurtalar, kuymaklar, dalından salatalıklar, domatesler, biberler… en büyüğünden en küçüğüne aile üyeleri. elden ele dolaşan sıcacık ekmek. camın soğukluğuna inat “ben sıcağım” mesajı veren tavşan kanı çay… her şeyi geçtim var olan konuşmalar kahvaltıdan da güzel. herkese söz var. kalabalık olunca ve herkes söz alınca masada oturma süresi sınırsız. saat akar ama insan saatin aktığını, akreple yelkovanın birbirini kovaladığını fark etmez. zaten bunlar önemsizdir. çünkü paylaşılan sevgi, zamandan büyük. kalbin sıcaklığı, sıcak ekmeğin arasında eriyen tereyağı kıvamında. gözlerde bitmez tükenmez bir mutluluğun olduğu bir masa…
çay kaşığının çay bardağına vuruşundaki çıkan ses birden fazla olunca insan yakında bir kilise var da kilisedekiler çana vuruyor zanneder, öyle kuvvetli, öylece içten bir masa…
bu masada herkes en komik, en güzel, en en en hoş anılarını anlatır. insanlar güler. masanın kuralı gülmek, güldürmek. keder askıya asılır, masaya öyle oturulur. samimi, yormayan bir masa
tabakta kalan son lokma için hiçbir şekilde kavga edilmeyen bir masa. çünkü her yemeğin son lokmasının bir sahibi var. son lokmalar da sahibini bulduktan sonra kahveler içilen ve insanların birbirine kırk yıl daha söz verdikleri bir masa…
böyle masalar var mı bilmiyorum. varsa bir gün o masada bir sandalyem olması için neler veririm anlatamam. sahi öyle bir masa varsa bana bir sandalye ayırır mısınız? beni güzel mutluluğunuza dahil eder misiniz? ama ben sıcak ekmeği koparamam, elim yanar. salatalıkla çilek reçeli yemeyi severim.
her şeyi geçtim en çok insanları güldürmeyi severim. masada hepinizi güldüreceğim. *
çay kaşığının çay bardağına vuruşundaki çıkan ses birden fazla olunca insan yakında bir kilise var da kilisedekiler çana vuruyor zanneder, öyle kuvvetli, öylece içten bir masa…
bu masada herkes en komik, en güzel, en en en hoş anılarını anlatır. insanlar güler. masanın kuralı gülmek, güldürmek. keder askıya asılır, masaya öyle oturulur. samimi, yormayan bir masa
tabakta kalan son lokma için hiçbir şekilde kavga edilmeyen bir masa. çünkü her yemeğin son lokmasının bir sahibi var. son lokmalar da sahibini bulduktan sonra kahveler içilen ve insanların birbirine kırk yıl daha söz verdikleri bir masa…
böyle masalar var mı bilmiyorum. varsa bir gün o masada bir sandalyem olması için neler veririm anlatamam. sahi öyle bir masa varsa bana bir sandalye ayırır mısınız? beni güzel mutluluğunuza dahil eder misiniz? ama ben sıcak ekmeği koparamam, elim yanar. salatalıkla çilek reçeli yemeyi severim.
her şeyi geçtim en çok insanları güldürmeyi severim. masada hepinizi güldüreceğim. *
devamını gör...
1246.
yine bir bahar günü
ama bu sefer hava kapalı
güneş yok
rüzgar da var
şu gelen beyaz bulutlar
baktıkça içini açan
rüzgarla dans eden,
dağıtsalar kara bulutları
ne zormuş seni görmek
kelimelere sığdırmak
imgelerde saklamak
sayın gökyüzü
benimle neden konuşuyorsun
biraz sussan mı?
yok efendim
senin sözünü dinlemem
sen beni dinle...
ama bu sefer hava kapalı
güneş yok
rüzgar da var
şu gelen beyaz bulutlar
baktıkça içini açan
rüzgarla dans eden,
dağıtsalar kara bulutları
ne zormuş seni görmek
kelimelere sığdırmak
imgelerde saklamak
sayın gökyüzü
benimle neden konuşuyorsun
biraz sussan mı?
yok efendim
senin sözünü dinlemem
sen beni dinle...
devamını gör...
1247.
sözüm meclisten dışarı dostlar, son günlerde kendimi hıyar gibi hissediyorum...
devamını gör...
1248.
sabah bir kaza atlattım ve haliyle heyheylerim tepemdeydi. merkür retrosu beni aşırı geriyor, o bitince de dolunay başlıycak. anlayacağın bombastik bir ay beni bekliyor.
neyse efendim… şuan yine öğretmen hakkında yazmak istiyor canım. dün iş yerinde yaşadığım stresler sonrası onunla yazıştığımda buluşmayı planladık bugün için. mesaj attım adam dönmüyor. iki buçuk saat kararsızlık kapladı içimi. yazsa da gitmeyecektim buluşmaya. ikinci date’imiz olacaktı. onca zaman yalnızlıktan sonra bu benim için aşırı zor, aşırı yüksek bi kademe. insanlar zor. ben sinirliyim, bende başkalarına göre zorum. insan ilişkileri karmaşık, hayat karmakarışık, ben zehirli sarmaşık.
mesajıma döndü çalıştığını ve geç yazdığı için özür diledi. yorgunsundur iptal edelim dedim. buluşalım dedi. iki cümleye tav olmadım tabi ki. suratım asık, hazırlanıyorum, kafamda daha başlamamış ilişkimizi başlattım, yaşadım, kavgalar, sevinçler ve hüzünler sonucu bitirdim. yine kafamda. bir yandan eyeliner çekiyorum, bir yandan ağlamamak için zor duruyorum. sonuçta az önce bir ayrılık yaşadım içimde.
gitmeyeceğim, mesaj atıp hasta hissettiğimi söyleyeceğim. telefonu elime aldım, anneme mesaj atıyorum, ben biraz gezeceğim, çocuklara iki saat bakar mısın? elim neden bana ihanet ediyor şimdi? aşk konusunu kafamda kapatmadım mı? niye böyle oldu şimdi? kendime saydırıyorum bir yandan kirpiklerim güzel oldu mu diye bakıyorum.
evden çıkıp, manevi abim olan cenk'in arka bahçesine mesaj atıyorum;
konuştuk, jezabel gibi gidiyorum ona.
vardım. o kadar güzel bakıyor ki, anlatılmaz, kaybolunur o masum gözlerde. artık iş arkadaşı olarak değil, arkadaşlıktan bir tık öte değil, flörtüymüşüm gibi konuşuyor benimle. çocuklarımın olması, onun dininden olmayışım, ondan yaşça küçük oluşumun onun açısından bir sorun olmadığını anlatıyor açık görüşüyle. bunların hepsi benim için çok değerli. kırmızı çizgilerime basmadan yürümesi kalbimi eritiyor yavaşça. karanlıktan korktuğumu bildiği için kalkalım demesi, biraz daha oturalım diye ısrar etmemesi benim için takdire şayan davranışlar. sanırım dünyanın en anlayışlı insanına sinirlenmiş, kırılmış, henüz başlamadığımız ilişkiye haksızlık etmişim bu öğlen sularında.
daha şık, güzel detaylar söylenildi, onları da kendi içimden bağrıma basacağım. tutamadıklarım, dolup taşanlar bugünün anısı olarak kendime not gibi burada dursun istedim.
benzin su gibi giden jezabel, seni çok iyi anlıyorum artık.
neyse efendim… şuan yine öğretmen hakkında yazmak istiyor canım. dün iş yerinde yaşadığım stresler sonrası onunla yazıştığımda buluşmayı planladık bugün için. mesaj attım adam dönmüyor. iki buçuk saat kararsızlık kapladı içimi. yazsa da gitmeyecektim buluşmaya. ikinci date’imiz olacaktı. onca zaman yalnızlıktan sonra bu benim için aşırı zor, aşırı yüksek bi kademe. insanlar zor. ben sinirliyim, bende başkalarına göre zorum. insan ilişkileri karmaşık, hayat karmakarışık, ben zehirli sarmaşık.
mesajıma döndü çalıştığını ve geç yazdığı için özür diledi. yorgunsundur iptal edelim dedim. buluşalım dedi. iki cümleye tav olmadım tabi ki. suratım asık, hazırlanıyorum, kafamda daha başlamamış ilişkimizi başlattım, yaşadım, kavgalar, sevinçler ve hüzünler sonucu bitirdim. yine kafamda. bir yandan eyeliner çekiyorum, bir yandan ağlamamak için zor duruyorum. sonuçta az önce bir ayrılık yaşadım içimde.
gitmeyeceğim, mesaj atıp hasta hissettiğimi söyleyeceğim. telefonu elime aldım, anneme mesaj atıyorum, ben biraz gezeceğim, çocuklara iki saat bakar mısın? elim neden bana ihanet ediyor şimdi? aşk konusunu kafamda kapatmadım mı? niye böyle oldu şimdi? kendime saydırıyorum bir yandan kirpiklerim güzel oldu mu diye bakıyorum.
evden çıkıp, manevi abim olan cenk'in arka bahçesine mesaj atıyorum;
konuştuk, jezabel gibi gidiyorum ona.
vardım. o kadar güzel bakıyor ki, anlatılmaz, kaybolunur o masum gözlerde. artık iş arkadaşı olarak değil, arkadaşlıktan bir tık öte değil, flörtüymüşüm gibi konuşuyor benimle. çocuklarımın olması, onun dininden olmayışım, ondan yaşça küçük oluşumun onun açısından bir sorun olmadığını anlatıyor açık görüşüyle. bunların hepsi benim için çok değerli. kırmızı çizgilerime basmadan yürümesi kalbimi eritiyor yavaşça. karanlıktan korktuğumu bildiği için kalkalım demesi, biraz daha oturalım diye ısrar etmemesi benim için takdire şayan davranışlar. sanırım dünyanın en anlayışlı insanına sinirlenmiş, kırılmış, henüz başlamadığımız ilişkiye haksızlık etmişim bu öğlen sularında.
daha şık, güzel detaylar söylenildi, onları da kendi içimden bağrıma basacağım. tutamadıklarım, dolup taşanlar bugünün anısı olarak kendime not gibi burada dursun istedim.
benzin su gibi giden jezabel, seni çok iyi anlıyorum artık.
devamını gör...
1249.
bugün gökyüzüne bakmışsın, gökyüzünü güzelleştirmişsin. bugün hayallerini, umudunu gökyüzüne asmışsın bütün renkleri gökyüzüne hediye etmişsin. siyahı kendine bırakmışsın. acı bir gülümseme peydah olmuş suratında ama bilmezsin ki en çok mutluluktan gülümsemek yakışır sana. bütün duyguları yasaklamış, acıyı kardeş bilmişsin, üzüntüyü yâr etmişsin, vazgeçmişsin sanki herşeyden. yıkılmışsın hemde beklemediğin zamanda. tam ayağa kalkacakken bırakmışlar elini. herkes "geçecek bunlar, bitecek hepsi" diyecekler biliyorum. sende farkındasın bir gün bitecek ama bunları duymak istemiyorsun. acıyı kalbinin tam ortasında hissetmek nasıldır bilirim. herşey bitmiştir diye düşüneceksin ama içten içe herşey yeniden başlayacak dersin kendine. acını çekmene izin vermeyecekler ama acını çekebildiğin kadar çek yoksa hep acır canın. kırık dökük bir kulübesin şuan. yıkılmışsın ama o kulübenin parçaları yeniden birleşecek. ama şimdi o yıkığın ortasında çek acını. ben her zaman yanındayım.
devamını gör...
1250.
bir tane deneyelim : o dört parmağı(rabia) g...tlerine sokacağız.. şimdi kimin için yazdım? belli değil di mi?rabia işareti yapan o dört parmakla mı girecek, yoksam çıkardıkları dört parmak g..tlerine mi girecek! bir çeşit sorunsal!
kimseyi karalamıyorum.. kızıl ile kara arasındaki fark geçen yüzyılda zaten ortaya çıktı..bu kadar karanlık düşüncelerin ağabeyi buralarda demek hala!
kimseyi karalamıyorum.. kızıl ile kara arasındaki fark geçen yüzyılda zaten ortaya çıktı..bu kadar karanlık düşüncelerin ağabeyi buralarda demek hala!
devamını gör...
1251.
üçüncüye gidiyorum benden günah gitti. sözlük çekeceğin var benden bu akşam.
devamını gör...
1252.
tepeden aşağı yuvarlanan kar topu gibi büyüyor yalnızlık. her gün doğan güneş ayni olsa da, pencereler temiz degilse iceri isik girmiyor. bezi alip silmek icin de bir neden bulamiyorsan karanlığa gömülüyor en parıltılı günler. ınsani hayatta tutan beklentileri bir bir eksilince beklemeye de tahammül kalmıyor. sonunu merak etmediğin filmi izlemek. ömürden bir gun daha eksilmiyor, gözünü acmak icin bir sebep olmayinca.
devamını gör...
1253.
olacak.
olamaz dediğin olacak.
hep olamaz dediklerin oldu.
senin değerini sen belirlersin.
sana yakışana sen karar verirsin.
hiçkimse değil, sen.
kafanın içinde bir evren var.
özgürsün, ufuğa kadar.
seni zincirleyen, kurallara oturtan yine sensin.
bugünü tekrar baştan yaşayamayacaksan, neden önceki günler için keşkelerin var?
olamaz dediğin olacak.
hep olamaz dediklerin oldu.
senin değerini sen belirlersin.
sana yakışana sen karar verirsin.
hiçkimse değil, sen.
kafanın içinde bir evren var.
özgürsün, ufuğa kadar.
seni zincirleyen, kurallara oturtan yine sensin.
bugünü tekrar baştan yaşayamayacaksan, neden önceki günler için keşkelerin var?
devamını gör...
1254.
baba yorgun, sonra karalarım.
tabii ölmezsek. zira karlayacak çok şey var, ama anlatacak derman, ruh, takat ve sabrım yok.
çünkü herkes "öyle mi, derde bak" triplerine giriyor ya da "takma kafaya" diyor. takmasam zaten dert olmayacak be kardeşim!
neyse, baba yorgun. dinginlik verecek insan evladı varsa ben onu dinleyebilirim ama.
tabii ölmezsek. zira karlayacak çok şey var, ama anlatacak derman, ruh, takat ve sabrım yok.
çünkü herkes "öyle mi, derde bak" triplerine giriyor ya da "takma kafaya" diyor. takmasam zaten dert olmayacak be kardeşim!
neyse, baba yorgun. dinginlik verecek insan evladı varsa ben onu dinleyebilirim ama.
devamını gör...
1255.
dün gece rüyamda tacize uğradığımı gördüm, sabah uyandığımda o kadar kötü ve korku dolu hissettim ki....
sonra geçmiş denizimde alabora oldu zihnim.. toparladım sonra, birkaç nefes egzersizi ile geçti. geçti ama hâlâ yankılanıyor zihnimde. bu aralar çok kötü rüyalar görüyorum. anlatamıyorum da kimseye. geçen gün de silahla vuruluyordum. sanırım zor günler kapıda ve ben yine tek başıma olacağım. koşullar çok daha zor oluyor öyle ama sorun yok. şimdi gözlerim uykuya teslim olurken, çiçek kokusunu hissettiğim rüyalar görmek ve saçlarımın okşanmasını istiyorum....
sonra geçmiş denizimde alabora oldu zihnim.. toparladım sonra, birkaç nefes egzersizi ile geçti. geçti ama hâlâ yankılanıyor zihnimde. bu aralar çok kötü rüyalar görüyorum. anlatamıyorum da kimseye. geçen gün de silahla vuruluyordum. sanırım zor günler kapıda ve ben yine tek başıma olacağım. koşullar çok daha zor oluyor öyle ama sorun yok. şimdi gözlerim uykuya teslim olurken, çiçek kokusunu hissettiğim rüyalar görmek ve saçlarımın okşanmasını istiyorum....
devamını gör...
1256.
imgelemeyi düşünüyorum imgeleme güzel şey, yarın hangi sebzeyi pişirsem sorunsalı şuracıkta, soyut dünyamı ihmal edişim su üstüne çıkıp iniyor bi ara, ne dönek çıktılar be dediğim hayal kıran insanlarım da şurda... sırayla bi gelseniz, düzene bi girseniz, düzelseniz...
devamını gör...
1257.
--koca dev kocaman sevgi--
iki gönül var idi;
biri kocaman devin kalbi,
biri ise minik cücenin yüreği...
koca dev cüceye aşık olur,onu hayatının merkezine koyar
cücenin bundan haberi yoktur lakin.
koca dev söyleyemezdi bunu ona ,
ya onu reddetseydi ya kocaman kalbi parçalansaydı...
korkardı öylece,söyleyemedi senelerce
korurdu onu, ancak bundan da haberi yoktu cücenin.
başına küçük bi şey dahi gelsin istemezdi.
severdi onu, çok severdi,kocaman kalbiyle , kocaman severdi...
dev de artık sevilmek istiyor, cüceyi istiyordu.
bi gün söyleyiverdi
meğer cüce de seviyomuş onu
minik yüreğiyle...
sevdiler birbirlerini
devin her geçen gün sevgisine sevgi katılıyordu
ya cücenin öyle miydi?
sevilmek çok güzeldi onun için
yanlız o devin onu sevişini sevmişti
devi değil ki
cüce; bi gün bırakıp gider koca devi,parçalanmış yüreğiyle...
dev bunu hak etmemişti oysaki
böyle mi olcaktı hep
öylece parçalanacak mıydı her şey
cücenin yüreğine ağır gelmişti kocaman sevgi.
taşıyamazdı bu kadar sevgiyi
oysa dev az sevseydi cüce hep sevecekti belki
ya da gidecekti şu anki gibi
fazla sevgi, fazla mıydı ki
olmaz mı öyle
devin kaybettiği seneleri vardı elinde
ve hala cüceye olan aşkı var dı kalbinde...
devler kadar sevme hiç bir zaman minik cüceyi,
çünkü hak etmez o, kocaman sevgiyi.
iki gönül var idi;
biri kocaman devin kalbi,
biri ise minik cücenin yüreği...
koca dev cüceye aşık olur,onu hayatının merkezine koyar
cücenin bundan haberi yoktur lakin.
koca dev söyleyemezdi bunu ona ,
ya onu reddetseydi ya kocaman kalbi parçalansaydı...
korkardı öylece,söyleyemedi senelerce
korurdu onu, ancak bundan da haberi yoktu cücenin.
başına küçük bi şey dahi gelsin istemezdi.
severdi onu, çok severdi,kocaman kalbiyle , kocaman severdi...
dev de artık sevilmek istiyor, cüceyi istiyordu.
bi gün söyleyiverdi
meğer cüce de seviyomuş onu
minik yüreğiyle...
sevdiler birbirlerini
devin her geçen gün sevgisine sevgi katılıyordu
ya cücenin öyle miydi?
sevilmek çok güzeldi onun için
yanlız o devin onu sevişini sevmişti
devi değil ki
cüce; bi gün bırakıp gider koca devi,parçalanmış yüreğiyle...
dev bunu hak etmemişti oysaki
böyle mi olcaktı hep
öylece parçalanacak mıydı her şey
cücenin yüreğine ağır gelmişti kocaman sevgi.
taşıyamazdı bu kadar sevgiyi
oysa dev az sevseydi cüce hep sevecekti belki
ya da gidecekti şu anki gibi
fazla sevgi, fazla mıydı ki
olmaz mı öyle
devin kaybettiği seneleri vardı elinde
ve hala cüceye olan aşkı var dı kalbinde...
devler kadar sevme hiç bir zaman minik cüceyi,
çünkü hak etmez o, kocaman sevgiyi.
devamını gör...
1258.
ölüler ve diğerleri
mezar boş
görmedim kimseyi
morgun altında gizli
gecenin zebanileri
ölüler ve diğerleri
geceler tehlikeli
şimdi arkanda hepsi
sesini çıkarma def et hepsini
mezar boş
görmedim kimseyi
morgun altında gizli
gecenin zebanileri
ölüler ve diğerleri
geceler tehlikeli
şimdi arkanda hepsi
sesini çıkarma def et hepsini
devamını gör...
1259.
bira şişesinin sonunda ki köpük gibi hissediyorum. bu ne lan içsen içilmez.. yenisi açmak istersin ama kıyamazsın kafan olmaamıştır daha.. aa bak bizim şarkı çıktı açalım artık derken. bi bakmışsın köpüğü içmişsin. işte öyle bir gece.
devamını gör...
1260.
ne karalayacak enerjim var, ne de karalatacak.
karalayınca da bir halt olmuyor. karaladığınla kalıyorsun o kadar. çözüm lazım artık, çözüm.
yormadan, yıpratmadan, sarsmadan, dengesizleşmeden, tutarlı olarak, makul olarak ve gerçek olarak.
ne haliniz varsa görün ulan, sizden bana ne çekesim var bunu okuyan herkese.
ne haliniz varsa görün.
karalayınca da bir halt olmuyor. karaladığınla kalıyorsun o kadar. çözüm lazım artık, çözüm.
yormadan, yıpratmadan, sarsmadan, dengesizleşmeden, tutarlı olarak, makul olarak ve gerçek olarak.
ne haliniz varsa görün ulan, sizden bana ne çekesim var bunu okuyan herkese.
ne haliniz varsa görün.
devamını gör...
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30
31
32
33
34
35
36
37
38
39
40
41
42
43
44
45
46
47
48
49
50
51
52
53
54
55
56
57
58
59
60
61
62
63
64
65
66
67
68
69
70
71
72
73
74
75
76
77
78
79
80
81
82
83
84
85
86
87
88
89
90
91
92
93
94
95
96
97
98
99
100
101
102
103
104
105
106
107
108
109
110
111
112
113
114
115
116
117
118
119
120
121
122
123
124
125
126
127
128
129
130
131
132
133
134
135
136
137
138
139
140
141
142
143
144
145
146
147
148
149
150
151
152
153
154
155
156
157
158
159
160
161
162
163
164
165
166
167
168
169
170
171
172
173
174
175
176
177
178
179
180
181
182
183
184
185
186
187
188
189
190
191
192
193
194
195
196
197
198
199
200
201
202
203
204
205
206
207
208
209
210
211
212
213
214
215
216
217
218
219
220
221
222
223
224
225
226
227
228
229
230
231
232
233
234
235
236
237
238
239
240
241
242
243
244
245
246
247
248
249
250
251
252
253
254
255
256
257
258
259
260
261
262
263
264
265
266
267
268
269
"normal sözlük yazarlarının karalama defteri" ile benzer başlıklar
karalama
2