801.
hangi dağın tepesine çıkıp haykırmam gerek içimden geçmişi gözyaşı ile uğurlamak için? hangi dağ bu yükü taşır kalbimden başka? çözüm değil dumanlanmak ama içimi hissetmemem için bunu yapmam gerek. ağlasam çocuk gibi günlerce ya da lâl olmaya devam mı etmeliyim? bilmiyorum.. ah belirsizlik.. müebbet yesem bu kadar sıkmaz canımı, çarmıha gerilsem bu kadar yanmaz canım.
titrek ellerim ve yorgun bedenim.. bende görünen tek şey bunlar, yangın yeri görüyor bana bakanlar. ama sabaha yine gülerek başlamak zorundayım değil mi? yanlış, ben içmeden kafası güzel olanlardanım. doğru, bitiğim.
devamını gör...
802.
"empati salonu"
bu gün ki konuğum: hayat kadını
sahi hangi hayat?
neden bu yola düştün diyen dudaklar'dan bezdim
bezdikçe; düşürdüm kollarıma, asıl istediklerini verdim.
önceleri;
içimde bir gürültü, aynı anda konuşmayın dedim size!
-bu bir yol değil yolların sonu olur.
-evet haklı yolların durakları da olur.
-ismi bile hayat kadını kimileri için hayasız kadın
sahi hangi hayat?
pastaya sigaraları dizip söndürdüğüm yaşlar mı?
merhaba, ücret peşin; merhaba sizde fena değilsiniz, hoşçakalın kendinizi unutturmayın; hoşçakalın görüşürüz. ağzıma sakız olmuş temenniler oysa ben kendim için bile dilek dilemem.
yataklar dinlenmek için değildir, rüya görmek için değildir bize göre. yataklar, para kazandırır ama gerçek adını bile unutturur.
ayşe, fatma, zeynep bu isimler neden fahişe ismi olmaz hiç düşündün mü?
isimlerinden bile ayırt etmek isterler kadınları.
anlayacağın, biz bu hayatın kadını hiç olmadık
gerçeğiyle en uyuşmayan tabirdir duyduğum: hayat kadını.
sahi hangi hayat?
devamını gör...
803.
öyle bir an gelir ki hayatın sizi nerde boşluğa bırakacağı belli olmaz. ne zaman öleceğinizi bilemezsiniz. kaybetmem dediğiniz çoğu şeyi bir bakmışsınız elleriniz boş bir şekilde uğurlamışsınız. zamanım yok dersiniz. erteleyip durursunuz. sonra bir bakmışsınız zaman sizin için de bitmiş.  o koca 24 saatte uyuyorsun yemek yiyorsun gülüyorsun yüzlerce kelime sarf ediyorsun... o 24 saat içinden sevdiklerinize 1-2 dakika olsa da zaman ayırın. yüzlerce kelimenin bir kaçını onlar için kullanın. gülüşleriniz onların gülüşüyle karşılık bulsun. geriye kalan pişmanlıklarınızla hiç bir şey yapılmaz. çektiğiniz o vicdan azabı yaşadığınız sürece yakanızı bırakmaz. o olmaz bu olmaz demeyin bir şekilde bir şeyler oluyor zaten. yeter ki siz zaman ayırmasını bilin. üzülmeyin üzmeyinde. hani demem o ki siz ya da sevdikleriniz bir avuç toprak olup gitmeden yapın. nasıl olsa hepimiz bir gün o toprakla buluşacağız...
devamını gör...
804.
ben yalnızım.
bu kendimce döşemeye çalıştığım odamda, sokakta yürürken, arabada hız limitini aşarken ve gecenin güzelliğinde kaybolurken.

ben yalnızım.
kulağımda ağlayan notaların sesleriyle, düşlerimdeki hayatta.

ben yalnızım.
samimiyetsizliğin vücut bulmuş insanlar arasında. her seni seviyorum diyen yaratıklar arasında ölmeye mahkûm bırakılmışım.

ben yalnızlığım.
kalbim dağlanmış, hayattan kopuk, krizler içinde.
devamını gör...
805.
bilinçaltının derinliğinde kayıp bir karanlık, karanlığı yarıp gökyüzüne ellerimizi uzatmış bir umut huzmesi görüyorum. kurtuluş diyorum kurtuluş budur. oysaki karanlıktan geldiğimi bir anlık unutmuş gibiyim. bir tarafım aydınlığa erse de karanlık hep içimde.
devamını gör...
806.
bugün hala içinde birilerine karşı hisler olduğunu farkettin. hala birilerinden nefret ediyorsun hala birilerini özlüyorsun hala birilerine kizginsin. bunun sana yük olduğunu farkettin bugün. artık ruhunu ve beynini bu hislerden arındırmalısın. biliyorsun. birilerine kızmak, onları affetmemek kimseye değil yalnızca sana zarar veriyor biliyorsun. böyle yaparak onları yük gibi omzunda taşıyorsun. yapma. bir an önce kurtul bu zehirli duygulardan. dinlen kendini, korkma. sen o duyguları bastırmaya çalıştıkça üzerine ağırlık olarak binecek. bırak yasa hepsini. özlüyor musun özle korkma, nefret mi ediyorsun et. ama sonra bırak. önce yaşa ki bu duyguları sonra akıp gitsin içinden. özgür bırak kendini. artık unutman gerek. nefretlerini sevgilerini özlemlerini... bunun için de önce bu duyguları yaşayıp sonra anında bırakman gerek. özgür olmak için önce onları özgür birakmalisin. biliyorum, görüyorum içindeki sızıyı. tuttugun sayısız göz yaşını, yuttugun hıçkırıklarını biliyorum. ama artık bunları aşmanın zamanı geldi. affet herkesi her şeyi. affet onu. ozlemen bir şeyi değiştirmeyecek. affet onu. affet kurtul. sana da yazık.
devamını gör...
807.
ölümle yaşam arasında sıkışmış gibiyim. ne yaşamın anlamı var ne ölümün faydası. hepsi tutunma çabası umuda.
devamını gör...
808.
uzunca bir zamanın ardında dün evime döndüm. kırk beş güne iki kayıp, iki de kutlama... canı yanan sevdiklerimle gözyaşını, düğün yapanlar ile kahkahayı paylaştım. hiç durup kendimi dinleme fıtsatı da yaşayamadım. evimin kapısından içeri girmemle kendi dünyama adım atmam ve huzuru hissetmem bir oldu. her şey yerli yerinde bıraktığım gibi...
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

çiçeklerime baktım sonra. susuzluktan biraz biraz canları çekilmiş ama hala ayaktalar, tutunmuşlar yaşama. dünden beri nazikçe suluyorum onları. biraz önce yerlerine kaldırmak için elime alınca şunu fark ettim. on yıldır bu konuda birçok deneyimim oldu, hepsi de hüsranla bitti. açınca eve güzellik katan kibar orkideler, mini mini menekşeler yetiştirmeyi denedim. ama olmadı.

bugün düşündüm belki de hayatta istediklerim ve yapabileceklerim/başarabileceklerim konusunda yok yere ısrar edip üzmüşüm kendimi. daha fazlası olsun derken yitirip gitmişim hem de zararlar vererek. artık büyüdüm. olduramadığım da olmayıversin artık gücümün yettiği, gönlümün sevdiği...
devamını gör...
809.
eve dönüş başladı. düşdük yine uzun bir yola, ve çalar aşık veysel.
uzun ince bir yoldayım gidiyorum gündüz gece, gündüz gece
vaayyyy
iki kapılı bir handa duruyorum gündüz gece, gündüz gece
vaaayyy
yine bir pencere tarafı, kafa camda göz ırakta arada gelip geçen ağır taşıtların sesi
akla gelir, sabahattin ali'nin sinop cezaevinde yazdığı, edip akbayram'in müthiş söylediği
aldırma gönül şarkısı

dışarıda deli dalgalar
gelip duvarları yalar
seni bu sesler oyalar
aldırma gönül aldırma
aldırma gönül aldırma
gönül aldırma
seni bu sesler oyalar
aldırma gönül aldırma
aldırma gönül aldırma

yaklaşıyoruz köprüye
bir körfezin üstünde
bakacak mıyım?
o küçük ilçe'ye
görür müyüm?
seni, seni

derken bozkırın tezenesi neşet ertaş'tan
neredesin sen...

şu garip halimden bilen, işveli nazlı
gönlüm hep seni arıyor, neredesin sen?
tatlı dillim, güler yüzlüm, ey ceylan gözlüm
gönlüm hep seni arıyor, neredesin sen, neredesin sen?
tatlı dillim, güler yüzlüm, ey ceylan gözlüm
gönlüm hep seni arıyor, neredesin sen, neredesin sen?

derken geliriz istanbul'a.
telefonda zor yazdım.
bunun içinse açın sezen aksu'nun istanbul şarkısını dinleyin.
devamını gör...
810.
hala söylemeye cesaretim olmayan, düşüncesi bile gözlerimin yaşarmasına neden olan o kelimeyi duymaktan çok korkuyorum.
umursamaz olduğumu sanırdım, ama her bu kelimeyi düşündüğümde mideme kocaman bir taş gibi oturan o pis histen kurtulamıyorum.
ne yapacağımı bilmiyor olmak bir yana, içimdeki karamsarlığı dışarı yansıtmamak için eksta çaba harcamam gerekiyor. sadece düşüncesi üç gün ağlamama sebep olabilecek o kelimeyi duyma ihtimalim gözümün önünde her geçen gün artıyor, büyüyor ve ben umurumda değilmiş gibi, her şey yolundaymış gibi davranmak zorundayım.
pek umudumun olmadığı şu dönemde bile umut vermek zorundayım. hayatımın en kötü ve en zor dönemi gözlerimin içine baka baka ben geliyorum derken sakin olup savaşmak zorundayım.
bundan bir çok şeyden kaçtığım gibi kaçamayacağımın farkındayım. kaçabilmeyi, arkama bile bakmadan koşa koşa kaçabilmeyi inan çok isterdim.
korktuğunu biliyorum, bende korkuyorum ama bunu sana belli edemem, korkmuyormuş gibi davranmam gerek, sen dağıldıkça benim toplamam gerek.
umarım korkularımız ve telaşlarımız boşunadır, umarım bu sadece bir kuruntudur.
devamını gör...
811.
...
ben o denizde bir damlaydım. denizin taşımaktan yorulduğu, dalgaların alıp kıyıya fırlattığı bir damla.

-yaşama yakın olduğun kadar yakınsın ölüme. korkma ve gülümse tıpkı yaşamın içinde gülümsediğin gibi çünkü ölüm bir son değil. bu sonsuz akışta, yaşam diyerek oynadığımız kurmaca bizim çok ötemizde ve tam da içimizde bir gerçeklik. ölüm’ü ondan soyutlayamayacağın gibi, yaşamı da soyutlayamazsın. o halde ikisi de gerçek ve ikisi de bir başlangıç ya da son değil.

yandığımın külü yağıyor karla karışık.
devamını gör...
812.
paralel evrenlere inanır mısınız? ben açıkçası pek bir tanık olmasam da inanırım-inanmak isterim. belki mutlu olduğum ya da insan kalabildiğim bir evren vardır. hayatım boyunca ki bu 27 yıllık bir zaman dilimine denk geliyor, mutlu olduğum bir an hatırlamıyorum. bir gün “birey kendisine yakın olan bireylerle istemese de birlikte olacaktır” tarzında bir cümle okumuştum. benim hayatım da sizin görmediğiniz – görmek istemediğiniz insanlarla tesadüfi bir şekilde bir araya gelmekle geçti. fahişeler, esrarkeşler, eşcinseller, hobolar, deliler, kaybedenler, defalarca intiharı deneyenler ve daha niceleri. sanırım bunun sosyolojideki adı “alt kültür” lakin emin olun takıldığım insanlar pek “alt kültür” teriminden haberdar değillerdi. bir gün öylesine kafam iyiydi ki her an her şeyi yapabilecek potansiyeldeydim. evet, birini öldürebilirdim ya da kendimi fazlasıyla yüksek, bulutlara yakın bir binanın tepesinden aşağıya doğru bırakabilirdim. bir an bir poşet gibi aşağıya süzüldüğümü düşündüm de harika bir sekans olmaz mıydı? yani gözünüzde canlandırınca fazla sanatsal bir görüntü gibi gelebilir size lakin muhtemelen asfalta yapışan bedenimi kazımaya gelen belediye işçileri ve itfaiyeciler için pek “sanatsal” olduğunu söyleyemeyiz. her neyse.. bir kadınla tanışmıştım, yaklaşık 40 yaşında ve yaşına göre fazlasıyla seksi duran bu kadın, eski sevgilisini kalbinden bıçaklamak suretiyle öldürmüş ve bir süre içerde yattıktan sonra sizin bildiğiniz adıyla “deli raporu” alarak bir şekilde yırtmıştı. ikimizin de kafasının “fazlasıyla iyi” olduğunu söyleyebilirim. ki bir sonraki kurbanı ben olabileceğim ve bunun karşılığında 1 ay bile hapis cezası almayacak bir kadınla merkez camii’ne karşı ot içmezdim. kafam iyi olmasaydı da içerdim belki, bilmiyorum. dudağının kenarına koyduğu cigaranın dumanını caminin minaresine doğru üfürürken bana “nedensiz cinayet işleyen kişiler, postmodernizmin mağdurlarıdır” dedi. ilk başta kafamın fazlasıyla iyi olmasından ötürü ya da o an kadının göğüslerine odaklanmam dolayısıyla ki ikincisi büyük ihtimal, kadının söylediğine fazla anlam yüklemedim, yüklemek istemedim. çünkü eminim ki o an o cümleye fazlasıyla anlam yükleseydim ben de postmodernizmin yeni kurbanı olmak ve kısa süreliğine de olsa insanların dikkatini çekebilmek adına birisini öldürebilirdim o gece. . .

devamı gelecek.
devamını gör...
813.
---------------------altay---------------------
tisserand---------kim--------------szalai
o.samuel---irfan-----gustavo----b.kapacak
--------------mesut----------pelkas----------
----------------------sørloth-----------------
devamını gör...
814.
kendini büyüttükçe yalnız kalıyorsun... devam et.
devamını gör...
815.
kötüyüm.

nasıl iyiyim diyebilirim ki? hayatın içinde yaşamaya çalıştıkça rüzgarda giden bir yaprak gibi oradan oraya savrulup duruyorum. bir yağmur damlasının pencereden usulca inişi, kar tanelerinin birleşip bir topa dönüştüğü gibi yuvarlanıyorum tepeden sanki. ne yaptığımı sorsalar neyi yapamadım ben derim. pişmanlıklarla, hayal kırıklarıyla, hüzünlerle geçen bir ömürden ne bekleyebilirim. varlığımın her gün santim santim azaldığı bu yerde bir ben fazla geliyorum insanlara. bir ben muhtacım sevgiye ve ilgiye. yakarıyorum herkese ve her şeye. ama duyan yok, gören yok, anlayabilen yok. bir sokakta yabancı yabancı geziyorum kimseye dokunmadan, kimseye yanaşmadan. kalabalıklar arasında yalnızlaşıyorum günden güne. ne kendime yetebiliyorum ne de bu yükü kaldırabiliyorum. her şey sanki beni boğuyor denizin sonsuzluğunda. bir bana güneş açmıyor, karanlıklar ruhumu basıyor. ışık nedir bilmiyorum. mutluluk nedir bilmiyorum. hayat nedir hiç bilmiyorum. ben kendimi bile bilmez olmuşum. ovada çiçekler açmış, kuşlar uçuyor, insanlar hayat derdine düşmüş yürüyor... bu yolculuk geçer elbet biliyorum ama geçmez yaralar almışım ben. geçmez oklar saplanmış yüreğime. geçmez hüzün kaplamış ruhum. sen ki beni anlat desem anlatabilir misin beni. ne kadar çok yara aldığımı. ne kadar çamurun içine battığımı. anlatamazsın biliyorum. çünkü ben de artık kendimi bana, beni bana anlatamıyorum. kelimeler kifayetsiz kalıyor. kelimeler bile beni anlatmaya yetmiyor. sonsuzluğu görüyorum. yakınlaştıkça yakınlaşıyorum. giderek dünyadan uzak bir ben oluyorum. ben benden vazgeçiyorum. ben beni kimseye anlatamıyorum...
devamını gör...
816.
türkan az ötemde uyudu, türkan kedinin adı. artık bir ad koymam lazımdı, basmane ortasında "gel kızım, kızım nerdesin" dediğimde çok daha fazla tuhaf bakışlara maruz kaldım günden güne. kulaklıkta levent yüksel aşk mümkün müdür hâlâ diye soruyor, "lan git ötede sor levent" diyorum, o beni duymuyor, sen de duymuyorsun, sen eşit levent yüksel diye bişi yok ama yanlış anlama.

şarkı değişti, göksel kıskanıyorum diyor şimdi, ben kimi kıskanmam gerektiğini bile bilmiyorum, sahi ; sen kimdin? beni alıp içinde uyuduğu o güzelim masalın içinden uyandırarak çıkaran sen kimdin?
niye girdin hayatıma ve niye çıktın?
daha en çok sevdiğin kokuyu bile bilmiyorum, daha en çok sevdiğin çiçeği bile bilmiyorum?
doğum gününü biliyorum allahtan, bakışlarını biliyorum, sesini biliyorum, biliyorum..

neden böyle oldu onu bilmiyorum bak, bi de bundan sonra nasıl olacak onu bilmiyorum.

türkan uyandı, odama dönmem lazım, midem bombok, sen yok.
ne güzel ağustos bu böyle?
teşekkür ederim.
devamını gör...
817.
beni anneannem büyüttü. annem ile babam memur olduğundan hep işte olurlardı. anneannem ile birlikte erkenden uyanır, annemleri yolculardım yaşlı gözlerimle. daha sonralarında alışmıştım tabii, eskisi kadar üzülmüyordum onları yolcu ederken. sanırım nedeni anneannemin bana "büyüyorsun, artık daha farklı oyunlar oynayacağız seninle" demesiydi. bunu ilk dediğinde dertlenmiş, oyuncak arabalarımı ve tek tük bebeklerimi bırakmak istememiştim. daha çok erkek oyuncağımın olması, abimden -aslında kuzenim- bana kalmasıydı. ablamdan bana kalan oyuncaklar daha azdı. sanırım annemle babamın o zamanlar durumu iyi değildi. neyse, öyle ya da böyle anneannem beni karşısına alıp yeni oyunları tanıtmaya başlamıştı. tanrının kırbacı attilla, ailemizin ilk kızı olmasıyla ilişkilendirdiği asya hun devleti, kreşe saçlarım açık gitmek istiyorum diye babama karşı çıktığım olay da kürşad ayaklanması olmuştu bana. böyle yapması ilgisini iyice ona vermemi sağlamıştı tabii. ne araba kalmıştı aklımda ne safinaz, derdim tasam istiklal marşı denilen şeyi anlamak olmuştu. "oku anneanne, hadi oku!" diye ısrar ederdim. anneannem bir şey anlamayacağımdan emindi fakat şimdiden böyle istekli olmamdan dolayı mutlu bir şekilde okurdu. e anlamazdım tabii ama büyüktüm ya ben artık... yanlış anlaşılmasın çocukluğumu yaşatmadılar gibi bir durum yok. tüm gün oturup bunlardan bahsetmiyordu tabii ki anneannem. hâlâ parka, en yakın arkadaşıma, komşulara gidiyor, resimler çiziyorduk.
günler geçti, ilk okuldan mezun oldum ve orta okula başladım. anneannem artık bizimle birlikte yaşamıyordu. burayı anlatmayacağım bile çünkü ondan ayrı kalmak benim için büyük bir travmaydı. abartıyor muyum bilmiyorum ama günümüz ergenleri -yani ben- nasıl aşk acısı çekiyorsa anneannemden ayrılınca on kat daha fazlasını yaşadığıma eminim. yani gayet normal bir durumdu bence bu kadar üzülmem. şu hayata geldiğim ilk andan beri her zaman benimleydi. ilk kelimelerimi, adımlarımı, hastalıklarımı... hepsini görmüş, hepsinde yanımda olmuştu. ilk çocukluk aşkımı bile ayarlamıştı bana yahu. ah, neyse zor zamanlardı yani. orta okula geçmiştim işte, ilk defa bu kadar detaylı "genel kültür ve tarih" görüyorduk. o zaman fark ettim ki benim temellerim çoktan atılmıştı. ben bunları biliyorum diye böbürlenmemiştim de, aksine daha da dikkatli dinler olmuştum. e babam da tarih öğretmeniydi benim, ilgim olmayacaktı da ne olacaktı? şimdi diyorum iyi ki de annemle babam çok çalışmaktan bana vakit ayıramamışlar. böyle deyince de pek bir dramatik oldu ama öyle değil gerçekten. şimdi kendisiyle karşılıklı oturup tarihin derinliklerine dalıp saatlerce çıkmıyoruz. anneannemle geçirdiğim o güzel zamanların hepsine özlem, anneanneme sonsuz minnet duyuyorum.
devamını gör...
818.
“dokunsalar ağlayacaktım, ama hiç dokunmuyorlar” denilen cümledeyim.

öyle yorgun öyle tükenmiş hissediyorum ki. oysa henüz baharındayım hayatın. bu mu? böyle mi dünya diyorum? herkes böyle kötü mü? bencil mi? insafsız mı? gibi gibi sorularla boğuşup duruyorum. kendime bir yol çizmeye çalıştıkça önüme ne buldular atıyorlar. taş, çamur, kötülük hatta iyilik bile koyuyorlar. inanıp gidememem için, engel koyabilmek için her şeyi deniyorlar. insan kötülük yapabilmek için önce iyilik yapıyormuş yeni öğrendim. evet, çok ciddiyim. yapıyorlar.
gitgide umudum tükeniyor.
bu çarkın bir parçası olmak istemiyorum. olmadan da nasıl yaşanabilir onu da bilmiyorum. eee nolacak şimdi böyle..
devamını gör...
819.
tam 1 ay sonra, hayatımın en az 3-4 senesini geçireceğim şehirin ismini öğreneceğim. bakalım hayatın benim için nasıl bir sürprizi var ?
devamını gör...
820.
kendimi sorguluyorum;
ıçine düştüğüm ikilem iyi miyim yoksa kötü mü
çoğunlukla kötü biriyim cevabını alıyorum gülebiliyorum milyonlar ağlarken sorumsuzca
ya da uykularım hiç kaçmıyor duyduğum onca olumsuzlukta ben bu kadar duygusuz muydum ?
yoksa neye hüzünlenecegini şaşıran yüreğim kısa devre mi yaptı?
belki ikisi de belki hiçbiri
ınsan olmak böyle bir şey belli ki
unutmak unutturmak unutulmak
ama ümitliyim kendimden ümitsizce
bir gün ben de uyuyamayacağım
tek bir mesele kaldığında
bir gün ben de ağlayacağım
milyonlar mutluyken tek bir kişi için
hatta kendim için
bencilce ağlayacağım
hüngür hüngür bağıra çağıra
çok var mı acaba o durağa?
devamını gör...

bu başlığa tanım girmek için olabilirsiniz.

zaten üye iseniz giriş yapabilirsiniz.

"normal sözlük yazarlarının karalama defteri" ile benzer başlıklar

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim