1481.
bazen çıktığın yol artık bir yere varsın istersin, çünkü çok olmuştur artık yola çıkalı ama bir türlü bitmez ya hani o yol.
önceleri şu köşeyi de döneyim dersin, umut edersin, yürüdükçe yürürsün.
bir bakarsın böyle böyle artık epey gitmişsin ve geri dönmek için de son çıkışı kaçıralı çok olmuş.
karabasan gibi hani, boğazın yırtılır da kimse imdadına koşmaz gibi çaresiz bir haykırışa dönüşür sonra attığın her adım.
kaybolmaya yüz tutmuş bir umut, titrek bir mum ışığı ile kalakalmışlığına ve o koskoca yolda tek başına olmana şaşırırsın.
bu kadar görünmez olduğuna inanamazsın. bu kadar yok olduğuna...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...
1482.
karanlıklar içinde uyandım rüyama.
anahtarımı arıyorum.
bir yol kenarı… hemen yanımdaki binanın balkonlarına ilişiyor gözüm. üst katlardan birinde babam, yol’a bakıyor, ben babama… her saniye hızla arabalar geçiyor yanımdan, bir dal gibi sallanıyorum.
karanlıkta gördüğüm küçücük bir ışıltıyı anahtarım zannedip koşuyorum hemen oraya. ama yok, yok…
yolun alt tarafı binanın girişine çıkıyor.
bir şey var orada; bir hareketlilik, kıpır kıpır. köpek yavrusuna benzeyen sekiz minik hayvan, çok sevimli görünüyorlar. tuhaf görünüşlü çıplak ayaklı bir kadın şefkatle gülümsüyor onlara. üzerinde sıradan bir bez parçasından uydurulmuş kirli beyaz bir elbise...
ayaklarına dolanıyorlar kadının, bacaklarına tırmanıyorlar. açlıktan delirmiş gibiler.
kendini yerde buluyor kadın. üzerindeki elbiseyi parçalayıp göğüslerini emmeye başlıyorlar.
sekiz göğsü olur mu bir kadının? ve aç köpek yavruları parçalar mı emdiği memeyi?
köpek yavruları emdikçe çakallara dönüşüyor. artık sevimli değiller...
bitkin bir hâlde kendinden geçiyor kadın.
ne uzaklaştırabiliyorum onları, ne ayağa kaldırabiliyorum kadını. çok yanıyor canı, çok canım yanıyor…
sonra ne oluyor, kadın kendine geliyor ve ayağa kalkıyor, dimdik. her birini tek tek fırlatıyor üzerinden. doymak bilmeyen çakallar sivri dişleriyle hâlâ kadına saldırmaya devam ediyor bacaklarından.
kadının yüzünü şimdi görebiliyorum. bakışları buz gibi. artık acıyı ya da başka herhangi bir şeyi duymayan bir hâli var.
gözlerini ve yüzünü gördüğümde irkiliyorum.
o yürüyüp gidiyor karanlığın içine
anahtar?
göğsüm sekiz yerinden parçalanmış gibi uyandım kendimden…
devamını gör...
1483.
içimde bir gram bile vicdan kalmadı fakat son bir sevgi tohumu kaldı ve o tohumu yeşillendirip eski iyi halimi yakalamaya çalışıyorum. gücüm de kalmadı pek. her gün kendime yalvarıyorum o tohumu kurutma diye ama bu yeşerme için de yine başka bir şeyi bekliyorum. son bir çabam, umudum kaldı. o da olmazsa asla eskisi gibi olamayacağımdan korkuyorum.
devamını gör...
1484.
harala gürele itişip kakışmalar arasında kendime bir yol çizebildiysem ne mutlu bana. oysa bu cümle bile başlı başına bir aldatmaca. yol falan çizdiğimiz mi var? nerede kalemler? nerede kağıtlar? evet bir şekilde yaşla birlikte bir karakter otruyor ama….
yok lan size iç konuşmalarımı mı yazacağım. daha neler.
şimdi efendim. mesele şu.hayır kediler arası hiyerarşi mi var tüylere dayalı? tüyleri güzel kedilerin sıçtığı toprağın üzerini tek gözü kör, kısa tüylü kediler mi kapatıyor? şunu öğrendim. yok öyle bir şey. bizde de yok. o yüzden kimsenin bokunu kapatacağım diye uğraşmayın.
devamını gör...
1485.
kadınlar vardı;
uyumadan önce saçlarını fırçalayan,
kahvaltı çayını tek şekerli içen,
en sevdiği radyo programını bekleyen her sabah,
iki kadeh rakıyla çakırkeyf olup,
sigara kokusuyla öksürüğü tutan.
kadınlar vardı;
fanusta beslediği japon balıklarına isim koyan,
saksıda fesleğen yetiştirip,
papatya çayına gönül veren.
çamaşırları sabun tozuyla yıkayan,
gülüşü 4 mevsim bahar kokan kadınlar vardı.
vardı işte...
devamını gör...
1486.
aylar boyu yazdım da yazdım buralara. hayatımdan hiç çıkmamasını dilediğim insanlar girdi hayatıma, ömrümün sonuna kadar çıkamayacak olan belki de.

haftalardır ne girdim ne de bir şeyler yazdım buraya. bir şeyler eksik ve fazla. içime sinmeyen bir şeyler ve anılar var çokça. sonunda bugün uğrayayım dedim
bir buralara.

/sokaklara, kaldırım taşlarına,
ağaçların solgun yapraklarına,
susmuş ve kendi sesini dinleyen;
insanoğlunu bir lanetmişcesine izleyen denize,
hayranı olduğum mavi sulara.
aşkından yanıp tutuştuğum
kavrulup kül olduğum

bir deli ege rüzgarlarına
nice şeyler yazmak geliyor içimden.
sözcüklerim susmuyor,
kalemim duramıyor sevişmeden kağıdımla.
boy boy çocuklar veriyorlar sonra bana
yüzlerce güzel mısra ve birkaç yüz kelime daha.
baharlar mürekkeple süsleniyor
kışın, o beyaz karları
beyaz bembeyaz bir çarşaf misali ötüyor sözcüklerimi
çocuğunun üşümesinden korkan bir anne gibi.
destanlara ve lisanlara sığmayan aşkım,
baharın bir ağaç dalında
kırmızı mı kırmızı bir elma misali
sunulurken kalbime, ben yine
iradesinden aciz ve aşkına:
imkansızlıkların ihtişamına yenik düşmüş
bitik bir insan olarak el uzatıyorum o dala./
devamını gör...
1487.
bu hafta ve önümüzdeki hafta boyunca tek boş günüm bu gün. yoruldum biraz eve geldim ama eve gelene kadar ne hayaller kurdum işte film izleyeceğim işte yeni diziye başlayacağım okuduğum kitabı bitiricem sözde tabi.. bomboş yattım yemek yedim ve şuan odamda üstüme yorgan çekmiş slow çalma listemi de açmışım müzik dinleyerek sözlükte fink atıyorum, bu biraz can sıkıcı olsa da durumdan memnunum. genellikle de olur zaten böyle kendimi boşlukta hissedersem ne zaman bir şeyden kaçmak istersem ya uyurum yada müzik dinleyip bir şeyler okurum.
devamını gör...
1488.
istanbul adamı yoruyor be. mücadeleye devam, pes etmek yok deyip çıktım sokaklara. bol bol güzel kare yakaladım keşmekeş sokaklarda. arada gaza gelip "ulan istanbul, sen mi büyüksün ben mi?" diye atar gider yaptım, iyi geldi biraz. ben atar yaparken cüzdanı götürmüş şerefsizler. istanbul'un ben daha büyüğüm, sen kimsin deme şekli böyle galiba.
olsun.mücadeleye devam.
devamını gör...
1489.
iş lazım be sözlük. bi gaza gelip, bu ücra yere geldik ama, işte yok hınımnana.

çaycı da olsan, çay peygamberi de olsan hepi topu 10 ilan var anasını satayım.

para bi yana, boş boş oturmak içimi darladı be sözlük.
devamını gör...
1490.
özlemenin ne olduğu konusunda belli bir fikir beyan etmenin de gereksiz olduğunu düşünüyorum bu ara. çoğu zaman sabun köpüğüyken, bazı zamanlarsa iskenderun döneri benim için. ne kadar geç o kadar iyi, ne kadar sıcak o kadar iyi... ne kadar kaliteli o kadar iyi.
galiba özlenen hususunda, kaliteli bir insan olması gibi bir kibre de sahip bir bünyem olmasından dolayı, saçma bir sabun köpüğüne evriliyor özlem çoğu zaman bende... .
yok yok. açık olmadı bu tanım... yani özlediğim kişinin de kaliteli bir birey olması gerekiyor iskenderun dönerivari özleyebilmem için, yoksa hep sabun köpüğü, hep kayıp gidiyor his ellerimden.

gece vakti açlık ve özlem fikrinin bileşiminden meydana geldi bu saçma karalamalarım... zira resme yöneltsem, sarı bi hummer jeep, sarı greyderleri ve sarı ceketiyle bir sonbahar sabahı resmederdim onu sürreal. ben hariç kimse, tuvalde anlamazdı bir sarı hummer, bir sarı ceket ve bir sarı greyder olduğunu... anlaşılabileceği tek nokta, olsa olsa sabahın ilk ışıkları ve duman görüntüsü olurdu. zaten o dumanın da hummerdan mı yoksa sabah çiğinden mi geldiği de anlaşılmazdı...
ne sarı tarzıdır, ne de greyder lakin aklımın diplerinde böyle garip bir halin var ki namüsait, her pazar sabahı, o ormanda yolda kalıyorsun çaresiz... bense gece 2 buçuk iskenderun döneri gömmüşüm, mışıl mışıl uyuyorum..
sana iyi yolculuklar sabun köpüğüm...
devamını gör...
1491.
ölüm acısını pek tatmamış biri olarak bir zamanlar sıkça görüştüğüm, 44 yaşında, dünyalar tatlısı, bıcır bıcır bir kadının ölüm haberini aldım 2 gün önce. eski kocası öldürmüş. "televizyonda çıkan kadın cinayeti haberlerine üzülürdüm ama tanıdığım bir kadının böyle ölmesi beni çok sarstı." diyordum ki bir de baktım, bu saate kadar hiç hatırlamamışım onu. ateş düştüğü yeri yakıyormuş sahiden, onun 12 yaşındaki güzel kızını aklıma getirmedim bugün. işlerim olmasın, dışarı çıkmayayım, hayat devam etmesin mümkünse bugünlerde ve ben böyle suçlu hissetmeyeyim. özür dilerim meltem abla.
devamını gör...
1492.
ilk kayıt olduğum andan itibaren beni çok çelişkiye düşüren bir yer oldu burası. yeri geldi çok sevdim, yeri geldi hiç umursamadım, yeri geldi soğudum. şu anda da soğumuş olmama rağmen yazmaya devam ediyorsam sebebi yaşadığım bu çelişkili duygular. açıkçası burada daha ne kadar kalırım ya da kalırmıyım bilmiyorum. ama gidene kadar arada gelip uğramaya devam şimdilik
devamını gör...
1493.
durup düşünmek uyumak vaktinde
yükte hafif misin
pahada ağır
ne kadar az yer kapladığını görsen
şaşar kalırsın

-sevgili claudemon.
devamını gör...
1494.
neden?
bazen bir kelimeden daha fazlası. aynı zamanda bir sorudan da daha fazlası. kelime kısmını bırakıp soru kısmını incelersek içinden çıkamayacak kadar yorulduğumu fark ediyorum. bütün hafta boyunca zihnim o kadar yoğun ve karmaşıktı ki bir şey olacağını hissettim. hayvansı içgüdülerimde hiçbir zaman yanılmam. toz bulutu dağıldı. darmadağın. toz kavramını hiç sevmesem de şimdi, şu an bir toz zerresinden farksızım. boğazım düğüm düğüm. bir boğaz kaç kez düğümlenir? sayamayacağım kadar fazla. yarın en yakın arkadaşımın en mutlu günü. bu gece toplanıp bir şeyler yapılacak. açıkçası alabildiğimiz kadar alkolü alıp hunharca eğleneceğiz. ben, ortama ayak uydurmuş gibi yapacağım. bugün ilk defa yüzüme bir maske takıp dolaşacağım. mecburum buna. başka çarem yok.

umarım uzun zaman içmeyişin yan etkisi olarak içimde yaşadıklarımı dökülmem. dökülmeyi sevmem. kimse bilmesin. ben, benimle başa çıkmayı bilmeliyim. buna mecburum. sanırım beni en fazla yıkan da bu. dün birkaç kez gözüm doldu, ilk defa ağlamadım. tabii bi yere kadar. ağlamak, vücudun nafakası gibi bir şey olmalı. istediğini vermeliyim.

içip içip gebersem mesela... mantıklı. olabilir. çok bir beklentim yok zaten. içip içip gebermek mümkün mü? belki, uzun vadede. acı çekmeden ölüm yöntemlerini düşünüyorum. yok. hoş düşündüğüm ölüm yöntemleri, yaşadığım acıdan daha azını yaşatır eminim. neden acı duyuyorum bilmiyorum. biliyor gibiyim de sadece net cevaplar yok. bazen bildiklerimiz bizi daha çok mu acıtır ki? susuyorum.

ben iyiyim, ben iyiyim, ben iyiyim. iyi olmasını dilediğim, merak ettiğim -merak bu dünyada en çok üzerinde duyduğum duygu olmalı. en dorukta yaşadım. beraberinde telaş, huzursuzluk, belirsizlik, heyecan, umut geldi.- biri oldu. kendini ikinci plana attığında her şey daha iyi oluyor. kontrol mekanizması gelişmiş, takıntılı belki obsesif olan kişiler bu şekilde bi nebze rahatlıyor. hayır hayır rahat değilim. oldukça telaşlı, çokça huzursuz, fazlaca hüzünlüyüm. sapığım (adamın adı sapık kaldı) haklıydı sanırım. yüzüne bakınca hüzün görüyorum dediğinde gülmüştüm. onu gördüğümde "haklıymışsınız" diyeceğim. böylelikle olabilecekleri düşünmeden ilk kez ben laf atmış olacağım.

hüzün deyince aklımda şükrü erbaş'ın ömür hanımla güz konuşmaları canlanıyor. beni, bana anlatıyor sanki.

"hüznün bütün koşulları hazır."
nedenini bilmediğim bir keder akıyor damarlarımdan.
kalbimin üstünde binlerce bıçak ağzı...


özellikle şu kısım:
"başlamanın bir anlamı varsa bitişi göze almak, bitişin bir anlamı varsa başlangıcı olmak değil midir?"

başladım, başladık... böyle bitmesi gerekir miydi diye düşündürür.

"ve ben sonsuz bir düzlükte bir küçücük, bir silik nokta gibi eriyip gidiyorum."

"yaşama sevinci adına bir tutamağım kalmadı ömür hanım.
bir garip boşlukta çiviliyim günlerdir gözbebeklerimden."


benim de enerjim tükeniyor ömür hanım. ömür hanım, sizde de söze inanma gücü var mıdır? cümlelere inanma gücü, kelimelere inanma gücü, sese inanma gücü... sözü, sesi, cümleleri hatırladıkça tünelin ucundaki beyaz ışığı görmeye çalışıyorum. belirsizlik beni öldürecek ömür hanım.

"ezilmiş bir gül hüznü var yüreğimde."

kim kimi ne kadar anlayabilir ömür hanım? susmak yalnızlığın ana dilidir, ömür hanım, şiiridir, beni konuşmaya zorlama ne olur. sözün sularını tükettim ben, kaynağını kuruttum.
geriye bir büyük sessizlik kaldı yüreğimde, kalabalıklar, kalabalıklar kadar büyük...
yalnızım ömür hanım, geceler boyu akıp giden ırmaklar gibi karanlıklar içre, öyle yitik, öyle üzgün, yalnızım...


zihnimi toparlayamıyorum. odaklanamıyorum. zaman akıyor. yapmam gereken zibilyon tane iş varken ben gıdım gıdım tükeniyorum. bana kalmış şeylerle yaşayabildiğim kadar yaşayacağım. fazlasında gözüm yok.

söz bitti... üzgün, tedirgin, hüzünlü, garip, boynu bükük bir mevsim bu. ona yakışan gibi. ona yakışanı yapmalı...
devamını gör...
1495.
usul usul sevmek diye bir şey var mı?
ben seni taaa çok eskiden sevmeye başladım işte usul usul,
sen bilmezken,
ben de bilmezken...
biriktire biriktire,
hani eski zamanlarda şu kadar kupon diyordu gazeteler,
mega kuponlar veriyorlardı hatta arada gazete almayı unutanlar için,
ben seni biriktirmeyi hiç unutmadım biliyor musun?

hani bir de çok sevince bitmesin diye yavaş yavaş okuduğumuz kitaplar vardı,
canımız yana yana az okurduk onları,
tam da böyle belki işte tarifi...
çabuk bitme diye seni ömrüme yaydım ben belki de farkında olmadan,
bu yüzden kışın pişen mutfaklardan çıkmayan balık kokusu gibi ömrüme asılı kaldın belki de...
ne yaptımsa çıkmadı o koku.

leyla ile mecnun’da hiç de öyle bir insan olmayan yavuz’un eylül’e sorduğu gibi sen neden beni sevmedin ki?
biz ikimiz neden "biz" olamadık?

küçücüktüm ve sırf bu yüzden bile sevilebilirdim bence.
sevmenin boyutla alakası olamayacağını bilemeyecek kadar küçük!
oysa fiyat/fayda orantısı gerekiyordu çağımızda bir insanın başka bir insanı sevebilmesi için.
bense yanımda sen olmak koşuluyla nereye olsam orada tamamdım tüm göstergelerden bağımsız olarak.
yan yana güzel duracaktık biz çünkü,
hani beraber iyi giden müthiş ikililer gibi...

sahi neden?

artık sormuyorum biliyor musun?
artık bir önemi yok,
belki de eksik kalmalıydı bir şeyler tıpkı şu an gibi, tıpkı biz gibi..


olur o zaman... *
devamını gör...
1496.
1 saat önce oturarak farkında olmadan tarla faresi öldürdüm. vicdan azabı çekiyorum.
hayvan da hiç kipirdamadigina göre direkt üzerine yuklenmisim. yazık kalktıgımda fark ettim. hâlâ nefes alıyordu ama şoka girmiş gibiydi. düzelir deyip umursamadım. döndüğümde ölmüş olduğunu fark ettim. keşke kalp masajı yapsaydım. üzgünüm küçük ama koca yürekli dostum.
formata aykırı değilse maktulün fotoğrafı.
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
koca doğada sen nerden gelip buldun beni awk.
devamını gör...
1497.
ninova yolunda bir osmanlı melikesi.. bu nasıl?..
bu bir tayi zaman bu nasıl?
bu bir mekan şaşmazı...
bu nasıl?..
ninovalılarca üşümüş osmanlılarda dönüşmüş vel hasıl.
görünen köy neresi?. yol şaşmış. iz şaşmış kısrak koşmuş seğmen düşmüş... varmış hasıl. ninova yolunda bir osmanlı melikesi bu nasıl? haziruni enderuni birun ki bu kalbi nasır..
sengi alem ki nasıl? bengütaşlarca yontulmuş bu hazır...

buradan
devamını gör...
1498.
yine aynı şarkı çalıyor. hislerim bağlanmış tek bir şarkıya . aynı düşünceleri dillendiriyorum daima , bir fikrim yok benim çalıp çırpıyorum düşünceleri. bazen bir tutam ilgi için yırtıyorum kendimi. itiyorum herkesi sonra da zırlıyorum ,tek başımayım diye saatlerce aynama anlatıyorum kendimi. elimde daima bir silah patladı patlayacak fakat bir yanım hep yaşama muhtaç.
devamını gör...
1499.
yüksek bir yerden atlamaya kalkmayın. suyun derecesini kontrol etmek için parmağınızı yakmayın. hastane koridorlarında ben deliyim diye bağırmayın. gecenin bir körü olmadık rüyaların peşinden koşmayın. diksiyonu düzgün diye adam sanmayın. korku salan kişilerden uzak durun. iyilik peşindeki kişilerin niye iyilik yaptıklarını sorgulamayın. çıkarsız bir dünya olabileceği fikrine kapılmayın. çelişik cümlelerimi sorgulamayın. yine de canınız çok soru sormak istiyorsa çıkın bir kayığın tepesine ve denize balıklama atlayın. suyun dibinde gördüğünüz ahtapotlarla konuşmayın zira onlar çok sohbet canlısı varlıklar değil. tercih edilmiş yalnızlığın koca bir yalan olduğunu bilin ama yine de tercih edin.
devamını gör...
1500.
sen benim tarafımdan bir kez sevildin. tutup yüzüne sana aşığım dedim, küstah bir tavırla ... bu küstahlık sana değildi elbette: burnunu kaybetmiş bir kibir harikasının, nasıl olup da sana tutulduğunaydı..
özveriyle kabul ettim üstelik. özveriyle sevdim.

sen, benim tarafımdan bir kez sevildin.
sen de şaştın bu duruma. sen bile şaştın. sen benim tarafımdan bir kez sevildin. bir kez... ve bu bir, hayatının tüm sevilmelerine bedel olacaktı. çünkü bu his, bana bile yabancıydı. sabah çiğinde stadyumun önünden geçmek gibiydi. yolda karşına çıkan köpeklerin, soğuktan umursamaz büzüşüp, havlamaya dahi tembellik ettiği histi. pazartesi sabahı üşüyen ellerle okula koşmak gibiydi..
kıştı bu his. ne vakit düşünsem, kıştı.. ağır bi sis her yanı kaplamıştı.. yürüdükçe önünü görür, gördükçe yaklaşırdın.
sen benim tarafımdan bir kez sevildin. bir kez.. sana aşığım dedim yüzüne küstahça... kibrimden sıyrıldım, ben oldum. sonra kibrini fark ettim senin: onca zaman sonra...senin. sis perdelemeseydi göremez olur muydum hiç? bendeki kibir mıymış yaw? meğer alçak gönüllülük lafzını, ben kibir sanarmışım. sanarmışım da sanki ne yaparmışım?.. ancak ve ancak sendeki gururla tanışmışım, sendeki gurur ve kibirle... e kibir oymuş.. sadece o olsa iyi... e onca zaman safi orada dururmuş. meğer kibrin, hoyrat ve soğukmuş. sabah çiği de neymiş, sendeki kibrin yanında?.. .
sonra yürümüşüm. küstahça yürümüş ve ardıma bakmamışım.. sonra sonra sora sora sonunda yaz olmuş, sendeki kibir tat olmuş, lal olmuş, ama olmuş hatta hatta bir tımarhaneye düçar olmuş.. ...
gerisi öyle işte... sis yaza devrolmuş. sen tımara visal.
devamını gör...

bu başlığa tanım girmek için olabilirsiniz.

zaten üye iseniz giriş yapabilirsiniz.

"normal sözlük yazarlarının karalama defteri" ile benzer başlıklar

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim