normal sözlük yazarlarının karalama defteri
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30
31
32
33
34
35
36
37
38
39
40
41
42
43
44
45
46
47
48
49
50
51
52
53
54
55
56
57
58
59
60
61
62
63
64
65
66
67
68
69
70
71
72
73
74
75
76
77
78
79
80
81
82
83
84
85
86
87
88
89
90
91
92
93
94
95
96
97
98
99
100
101
102
103
104
105
106
107
108
109
110
111
112
113
114
115
116
117
118
119
120
121
122
123
124
125
126
127
128
129
130
131
132
133
134
135
136
137
138
139
140
141
142
143
144
145
146
147
148
149
150
151
152
153
154
155
156
157
158
159
160
161
162
163
164
165
166
167
168
169
170
171
172
173
174
175
176
177
178
179
180
181
182
183
184
185
186
187
188
189
190
191
192
193
194
195
196
197
198
199
200
201
202
203
204
205
206
207
208
209
210
211
212
213
214
215
216
217
218
219
220
221
222
223
224
225
226
227
228
229
230
231
232
233
234
235
236
237
238
239
240
241
242
243
244
245
246
247
248
249
250
251
252
başlık "makedonyalı" tarafından 08.11.2020 16:43 tarihinde açılmıştır.
681.
en sevdiğin şiir?
onu anlattığım
onun beğendiği
anlaşılmıyor musun?
bazen belki de çoğu zaman
birlikte anlaşamamak
anlaşamamakta uzlaşmak
çözeriz merak etme
az gittik uz gittik
uzlaştık yani
hadi gel biraz daha gidelim
bu yol nereye çıkıyor
biliyor musun
ben de bilmiyorum boşver
bilen baksın şu falımıza*
yok yok bakmasın
inanmam ben öyle şeylere
akıl, bilim dururken
fal da neymiş
sen kahveden haber ver
içimdeydi istanbul
bir sesti
bir histi
usulca çağırıyordu
sakin dinliyordum
sessiz
ankara'nın sizi çağırdığı oldu mu hiç?
tamam tamam senin yerin ayrı kızma hemen.*
onu anlattığım
onun beğendiği
anlaşılmıyor musun?
bazen belki de çoğu zaman
birlikte anlaşamamak
anlaşamamakta uzlaşmak
çözeriz merak etme
az gittik uz gittik
uzlaştık yani
hadi gel biraz daha gidelim
bu yol nereye çıkıyor
biliyor musun
ben de bilmiyorum boşver
bilen baksın şu falımıza*
yok yok bakmasın
inanmam ben öyle şeylere
akıl, bilim dururken
fal da neymiş
sen kahveden haber ver
içimdeydi istanbul
bir sesti
bir histi
usulca çağırıyordu
sakin dinliyordum
sessiz
ankara'nın sizi çağırdığı oldu mu hiç?
tamam tamam senin yerin ayrı kızma hemen.*
devamını gör...
682.
günleri saymayı bıraktım artık, aslında sana yazmayı da bırakmam gerekiyor sanki. başucu eserlerim sadece sen olmuş, içerim de sen dışarım da sen, çok garip aslında hayatım bu.
biliyorum dönmeyeceksin ama o zaman benim bu inadım ne o halde? niye günde 1500 kere profiline bakıyorum? niye bomboş oldum ben böyle?
biliyor musun, aslında sen ve / veya sensizlik dışında gayet iyiyim, şu son bir senenin belki de en iyi zamanlarındayım. hani bir bıraksalar parmaklarımı toprağa sokar dünyayı sallarım, o derece iyiyim.
ama şu yarım kalmışlığıma söz geçiremiyorum, kalk dur yürü komutlarını kabul etmiyor kafam, öyle bir tuhaf hal. şimdi burada olsaydın, bana bir kahve yapaydın çoktan çözerdim ben her şeyi ama naparsın?
merak ediyorum sadece seni, iyi haberler aldığını duyabilsem belki bu kadar laf etmem dönmem kelimene ama şu arada kalmışlık var ya ah işte o mahvediyor beni?
bugün de böyle, izmir 39,ben kudretten sana yanık, kediler tok, hasret baki.
şarkı yok bu akşam, öyle işte?
biliyorum dönmeyeceksin ama o zaman benim bu inadım ne o halde? niye günde 1500 kere profiline bakıyorum? niye bomboş oldum ben böyle?
biliyor musun, aslında sen ve / veya sensizlik dışında gayet iyiyim, şu son bir senenin belki de en iyi zamanlarındayım. hani bir bıraksalar parmaklarımı toprağa sokar dünyayı sallarım, o derece iyiyim.
ama şu yarım kalmışlığıma söz geçiremiyorum, kalk dur yürü komutlarını kabul etmiyor kafam, öyle bir tuhaf hal. şimdi burada olsaydın, bana bir kahve yapaydın çoktan çözerdim ben her şeyi ama naparsın?
merak ediyorum sadece seni, iyi haberler aldığını duyabilsem belki bu kadar laf etmem dönmem kelimene ama şu arada kalmışlık var ya ah işte o mahvediyor beni?
bugün de böyle, izmir 39,ben kudretten sana yanık, kediler tok, hasret baki.
şarkı yok bu akşam, öyle işte?
devamını gör...
683.
kilometrelerce yol.
kilometrelerce müzik.
zamanı durdurmaya yetmiyor oysa melodiler.
ve gözler takılıyor bir beyaz spor ayakkabısına.
ve gözler takılıyor bir demir parçasına.
ve kapaklar iniyor kirpiklerin ardından.
küskün olamıyoruz hayata.
izin vermiyor.
nefes alıp vermemiz izin vermiyor bu oyunu bozmaya.
ufak bir kağıda bunları karaladığında gün ağarmak üzereydi. masanın üzerinde akşamdan kalan kahve bardaklarının lekelerine bakıyor bir yandan da yazıyordu. bir kedi geçti, bir köpek havladı.
oldukça sıkılan bu insanı kim canlandıracaktı.
kendi kelimelerinden bile uzaklaşmış... kurtaracak benzeri insan var mıydı?
bir ıstakoz, bir kaplumbağa, bir balık…
göreceğini görmüştü.
şimdi sahile gitme zamanıydı.
dalgalarla konuşma vakti.
su dinlerdi.
su dururdu.
su dalgalanırdı.
kilometrelerce müzik.
zamanı durdurmaya yetmiyor oysa melodiler.
ve gözler takılıyor bir beyaz spor ayakkabısına.
ve gözler takılıyor bir demir parçasına.
ve kapaklar iniyor kirpiklerin ardından.
küskün olamıyoruz hayata.
izin vermiyor.
nefes alıp vermemiz izin vermiyor bu oyunu bozmaya.
ufak bir kağıda bunları karaladığında gün ağarmak üzereydi. masanın üzerinde akşamdan kalan kahve bardaklarının lekelerine bakıyor bir yandan da yazıyordu. bir kedi geçti, bir köpek havladı.
oldukça sıkılan bu insanı kim canlandıracaktı.
kendi kelimelerinden bile uzaklaşmış... kurtaracak benzeri insan var mıydı?
bir ıstakoz, bir kaplumbağa, bir balık…
göreceğini görmüştü.
şimdi sahile gitme zamanıydı.
dalgalarla konuşma vakti.
su dinlerdi.
su dururdu.
su dalgalanırdı.
devamını gör...
684.
döndün, sana kahve yapayım dedin ama yapmadın.
midem bulanıyor dedim, sana churchill yapayım dedin yapmadın.
nasıl dönmek bu kadın?
biliyorum, domuz gibi biliyorum asgari müştereklerde döndüğünü de ne biliym işte?
bakma sen bana, allahın sarhoşu diye adım çıkmış, hakkını veriyorum elimden geldiğince.
peki ne yapacağım ben şimdi?
diyelim ki sana izmiri, urlayı, urlalıyı anlatacağım, içine hiç mi duygu koymayacağım?
diyelim sadece bir renk hakkında bir saat çene çalacağım ama o rengi sende yaşamayacak mıyım?
hiç mi yok doktor?
öyle bir köşeye sıkıştım ki anlatamam.
bu yazdıklarım da hakkımda "ben seni üzüyorum, en iyisi ben tamamen gideyim" kapsamında khk gibi kullanılacak onu da biliyorum.
sadece bir arşipel uzatmak istemiştim sana, buraya gelmek, bunları yaşamak ve yaşatmak için değildi o tanımına cevap yazmam..
melek mosso / kedi.
kim özledi beni?
ayrı bir şarkının sorusu muydu o?
ve sen niye bu kadar güzelken, ve sen hâlâ bu kadar güzelken ben ne yapacağım?
bana hep doktor dediler, her yerde.
ilacımı bulamıyorum şimdi, bi el atsan?
daha neyin olayım......?
midem bulanıyor dedim, sana churchill yapayım dedin yapmadın.
nasıl dönmek bu kadın?
biliyorum, domuz gibi biliyorum asgari müştereklerde döndüğünü de ne biliym işte?
bakma sen bana, allahın sarhoşu diye adım çıkmış, hakkını veriyorum elimden geldiğince.
peki ne yapacağım ben şimdi?
diyelim ki sana izmiri, urlayı, urlalıyı anlatacağım, içine hiç mi duygu koymayacağım?
diyelim sadece bir renk hakkında bir saat çene çalacağım ama o rengi sende yaşamayacak mıyım?
hiç mi yok doktor?
öyle bir köşeye sıkıştım ki anlatamam.
bu yazdıklarım da hakkımda "ben seni üzüyorum, en iyisi ben tamamen gideyim" kapsamında khk gibi kullanılacak onu da biliyorum.
sadece bir arşipel uzatmak istemiştim sana, buraya gelmek, bunları yaşamak ve yaşatmak için değildi o tanımına cevap yazmam..
melek mosso / kedi.
kim özledi beni?
ayrı bir şarkının sorusu muydu o?
ve sen niye bu kadar güzelken, ve sen hâlâ bu kadar güzelken ben ne yapacağım?
bana hep doktor dediler, her yerde.
ilacımı bulamıyorum şimdi, bi el atsan?
daha neyin olayım......?
devamını gör...
685.
yani şurada biraz olsun eğlencelim, gülümseyelim isteyen biriyim. hep de bu çaba içinde oldum.
tabiki yeri geldi kızmışımdır yeri geldi üzülmüşümdür. ama kimseye gönül koymak yakışmaz. burası en nihayetinde sanal bir ortam, bir kişiyle tanışma fırsatım oldu, iyi ki de olmuş. ben çok mutlu oldum. kendisi de olmuştur inşallah.
velhasıl kelam, her yazarın bir nickaltı var.
gönlü bol insanlar sayesinde yazarların da bir anlığına gülümsemesine vesile oluyor.
bugün de uzun süre sonra benim başlığım canlandı. keşke de canlanmasaydı.
yani gerçekten zoruma gitti yazılan.
40 yaşıma yaklaştığım şu zamanda ilk defa böyle bir can acıtıcı cümlelere maruz kaldım.
ama yine de buradaki kimseye gönül koyamam, bu yakışmaz.
dolayısıyla herkesin canı sağolsun diyorum. insanları da anlamak lazımdır. herkes stres içinde.
ben herkesten razıyım, inşallah bende de razı olur yazarlar.
sevgi ve saygılarımla...
tabiki yeri geldi kızmışımdır yeri geldi üzülmüşümdür. ama kimseye gönül koymak yakışmaz. burası en nihayetinde sanal bir ortam, bir kişiyle tanışma fırsatım oldu, iyi ki de olmuş. ben çok mutlu oldum. kendisi de olmuştur inşallah.
velhasıl kelam, her yazarın bir nickaltı var.
gönlü bol insanlar sayesinde yazarların da bir anlığına gülümsemesine vesile oluyor.
bugün de uzun süre sonra benim başlığım canlandı. keşke de canlanmasaydı.
yani gerçekten zoruma gitti yazılan.
40 yaşıma yaklaştığım şu zamanda ilk defa böyle bir can acıtıcı cümlelere maruz kaldım.
ama yine de buradaki kimseye gönül koyamam, bu yakışmaz.
dolayısıyla herkesin canı sağolsun diyorum. insanları da anlamak lazımdır. herkes stres içinde.
ben herkesten razıyım, inşallah bende de razı olur yazarlar.
sevgi ve saygılarımla...
devamını gör...
686.
dağların yürümesi değildi mesele. daha büyük bir felaketti. bir çift ışıklı ayakkabı. kıyamet dediğimiz şey o kadar da görkemli olmayacak çünkü herkes kendi kişisel kıyametinden sorumlu.
devamını gör...
687.
ellerinde valizleri düşmüştü yollara. terminali gördüğünde içinde kocaman bir boşluk hissetti. otobüsten kan ter içinde indi. kavurucu bir sıcak vardı ilçede. yürümeye başladı. yürüdükçe vücudunun uyuşmaya başladığını hissetti. sıcak havayı hiç sevmezdi. bu sıcak nereden çıkmıştı böyle. galiba baygınlık geçirecekti. karşıdan ona doğru gelen, siyah elbiseli, çok şık siyah bir şapkası olan bir kadın gördü. kadının bir elinde şemsiye bir elinde ise yelpaze vardı. elbisesi yerde sürünüyordu. yüzü bembeyazdı. teninin beyazlığı kara gözlerini iyice belirginleştiriyordu. kadına, pardon hükümet konağı nerede acaba biliyor musunuz diye sordu. kadının suratında hiçbir mimik olmadığını fark etti. robot gibi hareket ediyordu. kadının tarifine bire bir uyduğundan emin olmasına rağmen binayı bulamadı.
başka birine daha sormaya karar verdi. bu sefer karşısına genç bir adam çıktı. adam bu sıcakta üzerine ceket giymişti. adamı o şekilde görünce, eridi bitti. zorlanarak da olsa hükümet konağının yerini sorabildi. üzerindeki giysiler terden ıslanmıştı. durduramıyordu terini. genç adamın söylediğine göre şu an çıktığı yokuşun hemen başındaydı bina. yokuşu çıktığında binanın olmadığını gördü. artık korkmaya başlamıştı. burası neresiydi, bu sıcak nereden çıkmıştı? hemen yanı başındaki ağacın gölgesinde oturdu. o şekilde ne kadar vakit geçirdiğinin bile farkında değildi. bir süre sonra kaymakamlık binasının hemen karşısında durduğunu fark etti.
müftü ile görüşme ayarlamıştı. epey geç kalmıştı bu görüşmeye. tarihi ve bakımsız bir binaydı. etrafında pek yapılaşma yoktu. müftülük en üst kattaydı. merdivenleri çıkmaya başladı. yukarı çıktıkça iyice ısınıyordu vücudu. dermanı kalmamıştı hiç. müftünün odasına zor bela girmeyi başardı. müftü sen de kimsin dedi. çok sıcak diye cevap verdi yusuf. evet dedi müftü buralar birkaç gündür epey sıcak. alnındaki teri silerken, yeni atanan imam olduğunu söyledi.
-saatlerdir bekliyordum seni. nerde kaldın? al bakalım görevlendirme yazını. hayırlı uğurlu olsun honki ponki köyünde çalışacaksın.
-şaşkın bir şekilde zar zor teşekkür ederek odadan çıktı.
dışarı çıktığında havanın kararmaya başladığını gördü. sıcaklık biraz olsun azalmıştı. bir insan görünceye kadar yürüdü. gördüğü ilk kişiye honki ponki köyüne nasıl gideceğini sordu. zayıf kır saçlı adam bilmiyordu köyü. bilse zaten çok şaşıracaktı yusuf. tekrar terminale gitmeye karar verdi. zor da olsa buldu terminali. orada bıyıklı şişman bir adam yardımcı olmaya çalıştı, genç imama. imam duydukları karşısında şok olmuştu. taksi bile gitmiyordu bu yere. şişman adam bıyıkları ile oynarken, bir süre düşündü. sonra, sabah tekrar uğra bir şeyler yapmaya çalışacağım dedi. başka hiç kimse yoktu terminalde. nereye gideceğini hiç bilmiyordu.
tekrar yürümeye başladı. sessizlik ve karanlıktan başka bir şey yoktu ortalıkta. ne kadar süredir yürüdüğünün, nereye doğru gittiğinin hiç farkında değildi. birden önüne at arabaları çıktı. bu arabaların burada ne işi var diye düşünürken, birisinin nereye gitmek istiyorsun diye sorduğunu işitti. uzun kır saçlı, esmer tenli zayıf bir arabacıydı soruyu soran. honki ponki köyüne gitmek istiyorum dedi yusuf. atla hemen, yolumuz uzun.
-neden gitmek istiyorsun oraya?
-ben imamım, oraya görevlendirildim.
başka bir konuşma geçmedi aralarında. imam derin bir uykuya daldı. uyandığında hava aydınlanmıştı. köye varmışlardı. arabacı muhtarın evini tarif etti.
şiddetli bir rüzgar karşılamıştı imamı. terk edilmiş evlerin damlarını uçurmaya niyetliydi rüzgar. havaya kalkan tozdan ortalık görünmez olmuştu. yusuf bir köşeye sinerek öylece kaldı. rüzgar bittiğinde muhtarın evine doğru yürüdü. muhtarın evi olduğunu sandığı, evin kapısında durdu. kırmızıya boyalı kapı, biraz ittirseniz açılacak gibi duruyordu. kapıya yavaşça vurdu. kapı kendiliğinden aralandı. koşar adımlarla, bir adamın yaklaştığını gördü. yüzünde şaşkın bir ifade olan uzun sakallı adam, sen de kimsin nereden çıktın böyle diye sordu. ben imamım, bu köye tayinim çıktı diye cevap verdi yusuf. adam sarıldı imama ve kendinden epey küçük hocanın elinden öpmeye çalıştı. yusuf elini kaçırdı. artık seninle birlikte üç kişiyiz hocam dedi, mutlu bir şekilde. adam gülümsemesini durduramıyordu. imam beyninden vurulmuşa dönmüştü. terk edilmiş bir köyde iki kişiye mi imamlık yapacaktı. birden sıcak basmıştı, kendini kötü hisseden yusuf, olduğu yere yığıldı.
annesinin sesiyle uyanan yusuf, yastığının ıslanmış olduğunu fark etti. tüm bedeni ter içindeydi. gördüğü bu kabus yüzünden uzun bir süre kendine gelemedi.
başka birine daha sormaya karar verdi. bu sefer karşısına genç bir adam çıktı. adam bu sıcakta üzerine ceket giymişti. adamı o şekilde görünce, eridi bitti. zorlanarak da olsa hükümet konağının yerini sorabildi. üzerindeki giysiler terden ıslanmıştı. durduramıyordu terini. genç adamın söylediğine göre şu an çıktığı yokuşun hemen başındaydı bina. yokuşu çıktığında binanın olmadığını gördü. artık korkmaya başlamıştı. burası neresiydi, bu sıcak nereden çıkmıştı? hemen yanı başındaki ağacın gölgesinde oturdu. o şekilde ne kadar vakit geçirdiğinin bile farkında değildi. bir süre sonra kaymakamlık binasının hemen karşısında durduğunu fark etti.
müftü ile görüşme ayarlamıştı. epey geç kalmıştı bu görüşmeye. tarihi ve bakımsız bir binaydı. etrafında pek yapılaşma yoktu. müftülük en üst kattaydı. merdivenleri çıkmaya başladı. yukarı çıktıkça iyice ısınıyordu vücudu. dermanı kalmamıştı hiç. müftünün odasına zor bela girmeyi başardı. müftü sen de kimsin dedi. çok sıcak diye cevap verdi yusuf. evet dedi müftü buralar birkaç gündür epey sıcak. alnındaki teri silerken, yeni atanan imam olduğunu söyledi.
-saatlerdir bekliyordum seni. nerde kaldın? al bakalım görevlendirme yazını. hayırlı uğurlu olsun honki ponki köyünde çalışacaksın.
-şaşkın bir şekilde zar zor teşekkür ederek odadan çıktı.
dışarı çıktığında havanın kararmaya başladığını gördü. sıcaklık biraz olsun azalmıştı. bir insan görünceye kadar yürüdü. gördüğü ilk kişiye honki ponki köyüne nasıl gideceğini sordu. zayıf kır saçlı adam bilmiyordu köyü. bilse zaten çok şaşıracaktı yusuf. tekrar terminale gitmeye karar verdi. zor da olsa buldu terminali. orada bıyıklı şişman bir adam yardımcı olmaya çalıştı, genç imama. imam duydukları karşısında şok olmuştu. taksi bile gitmiyordu bu yere. şişman adam bıyıkları ile oynarken, bir süre düşündü. sonra, sabah tekrar uğra bir şeyler yapmaya çalışacağım dedi. başka hiç kimse yoktu terminalde. nereye gideceğini hiç bilmiyordu.
tekrar yürümeye başladı. sessizlik ve karanlıktan başka bir şey yoktu ortalıkta. ne kadar süredir yürüdüğünün, nereye doğru gittiğinin hiç farkında değildi. birden önüne at arabaları çıktı. bu arabaların burada ne işi var diye düşünürken, birisinin nereye gitmek istiyorsun diye sorduğunu işitti. uzun kır saçlı, esmer tenli zayıf bir arabacıydı soruyu soran. honki ponki köyüne gitmek istiyorum dedi yusuf. atla hemen, yolumuz uzun.
-neden gitmek istiyorsun oraya?
-ben imamım, oraya görevlendirildim.
başka bir konuşma geçmedi aralarında. imam derin bir uykuya daldı. uyandığında hava aydınlanmıştı. köye varmışlardı. arabacı muhtarın evini tarif etti.
şiddetli bir rüzgar karşılamıştı imamı. terk edilmiş evlerin damlarını uçurmaya niyetliydi rüzgar. havaya kalkan tozdan ortalık görünmez olmuştu. yusuf bir köşeye sinerek öylece kaldı. rüzgar bittiğinde muhtarın evine doğru yürüdü. muhtarın evi olduğunu sandığı, evin kapısında durdu. kırmızıya boyalı kapı, biraz ittirseniz açılacak gibi duruyordu. kapıya yavaşça vurdu. kapı kendiliğinden aralandı. koşar adımlarla, bir adamın yaklaştığını gördü. yüzünde şaşkın bir ifade olan uzun sakallı adam, sen de kimsin nereden çıktın böyle diye sordu. ben imamım, bu köye tayinim çıktı diye cevap verdi yusuf. adam sarıldı imama ve kendinden epey küçük hocanın elinden öpmeye çalıştı. yusuf elini kaçırdı. artık seninle birlikte üç kişiyiz hocam dedi, mutlu bir şekilde. adam gülümsemesini durduramıyordu. imam beyninden vurulmuşa dönmüştü. terk edilmiş bir köyde iki kişiye mi imamlık yapacaktı. birden sıcak basmıştı, kendini kötü hisseden yusuf, olduğu yere yığıldı.
annesinin sesiyle uyanan yusuf, yastığının ıslanmış olduğunu fark etti. tüm bedeni ter içindeydi. gördüğü bu kabus yüzünden uzun bir süre kendine gelemedi.
devamını gör...
688.
kuşlar gidiyormuş
ben onların yalancısıyım
nereye, niçin giderler?
bilmiyorum, sormadım.
yapraklar düşüyormuş
ben sonbaharın yalancısıyım
nereye, niçin düşerler?
aklıma gelmedi işte, sormadım.
küçük kedi üşüyormuş
ben sonbaharın yalancısıyım
sıcak bir yuvası yok mu, neden üşür?
soramadım, bilmiyorum.
ha bir de ben çok seviyormuşum,
ben sonbaharın yalancısıyım.
nasıl, neden bu kadar çok seviyorum?
bilmiyorum, hiç bilmiyorum...
ben onların yalancısıyım
nereye, niçin giderler?
bilmiyorum, sormadım.
yapraklar düşüyormuş
ben sonbaharın yalancısıyım
nereye, niçin düşerler?
aklıma gelmedi işte, sormadım.
küçük kedi üşüyormuş
ben sonbaharın yalancısıyım
sıcak bir yuvası yok mu, neden üşür?
soramadım, bilmiyorum.
ha bir de ben çok seviyormuşum,
ben sonbaharın yalancısıyım.
nasıl, neden bu kadar çok seviyorum?
bilmiyorum, hiç bilmiyorum...
devamını gör...
689.
düşünün. bir iş için birileriyle toplanıp anlaşıyorsunuz, o iş için para harcıyorsunuz ve programınızı ayarlamaya çalışıyorsunuz. sonra başınıza gelen talihsiz bir kaza sebebiyle katılayamacağınız belli olunca çöp gibi bir kenara atılıyorsunuz. kelimenin tam anlamıyla berbat bir his.
devamını gör...
690.
derin solumak tutarken ellerimi,
hangisine nefes alsam
o tarafıdır ciğerimin güneyi..
tuvallerce resmini yaptığım renkler,
nasılsa doğurgan,
ve nasılsa anaç fırçasına.
kendim olduğumun akşamüstüsünde buldum,
kırmızımın tonunu.
solumu rüzgara verdim..sağımı dünyanın rahmine bıraktım aralığın bi perşembesinde.
_artık,
gazdaki lambanın taşları yoruluyor kırımlarında_
yeri değişti sanki saçlarımın,
yüzüm gözüm.. yeni yerinin kemiğinde.
bağışla,
bağışla beni..devasal dağlarda,
ulu ağaçları arar gibi baktı bi kere gözlerim sana..bağışla..
d.b
hangisine nefes alsam
o tarafıdır ciğerimin güneyi..
tuvallerce resmini yaptığım renkler,
nasılsa doğurgan,
ve nasılsa anaç fırçasına.
kendim olduğumun akşamüstüsünde buldum,
kırmızımın tonunu.
solumu rüzgara verdim..sağımı dünyanın rahmine bıraktım aralığın bi perşembesinde.
_artık,
gazdaki lambanın taşları yoruluyor kırımlarında_
yeri değişti sanki saçlarımın,
yüzüm gözüm.. yeni yerinin kemiğinde.
bağışla,
bağışla beni..devasal dağlarda,
ulu ağaçları arar gibi baktı bi kere gözlerim sana..bağışla..
d.b
devamını gör...
691.
bazen bir şeyler söylemek çok zor. literatürdeki milyonlarca kelimenin varlığına inat çok zor. çünkü bazen bir şeyleri anlatmak için hiçbiri yetmiyor. ne diğer sözler, ne de şuan söylediklerim. bazen istiyorsun ki kelimelerin yetemediği yerlerde biri fark etsin, birileri bir şeyleri dinlemeye ihtiyaç duymadan görsün. sonra kafanı kendinden kaldırıp insanlara bakınca görüyorsun herkesin kendilerinin içinde, en içinde başka bir gezegende barındığını. kimi zaman o gezegenlerden birine taşınmak istiyorsun çünkü seninki yörüngesinden çıkmış, toparlıyorsun içinde koşmaya yarar ne varsa ve sen koştukça görüyorsun aslında bir adım bile yaklaşamadığını taşınmaya. diyorsun galiba insan denenin en büyük laneti bu; aynı gezegende nefes alan milyarlarca insanın aslında milyarlarca gezegen oluşu. kafanı eğiyorsun, kendine. çünkü başka hiçbir şey yokmuş. kendinden başka hiçbir yere gidilmezmiş. yörüngesinden çıksa bile, yaşamak imkansızlaşsa bile gezegenine mecburmuşsun.
devamını gör...
692.
geçen günlerde bir arkadaşla oturmuş sohbet ediyoruz, konu mutluluğa geldi. "seni en çok ne mutlu eder?" diye sordu. kaldım öyle. sahi en çok ne mutlu eder beni?
biraz düşündüm bunu, mutluluğu, mutlu olmayı, gülümsemeyi. sonra ise gülümsememin saklı olduğu şeyleri. çok basitmiş aslında, düşünmeme bile gerek yokmuş.
anlamlı şarkılar mesela, anlamlı olduğu için hediye edilen şarkılar... şarkılarla konuşmayı seviyorum sanırım, o yüzden sevdiğim insanların bana şarkı hediye etmesi öyle mutlu ediyor ki beni, sebepsiz. hatta bu şarkıları biriktirip o kişiye özel playlist yaptığım zamanlar bile oluyor, şarkıları seviyorum, onları hediye edenleri daha çok.
şiirleri mesela, yazmak bir kenara dursun sırf "sen seversin" diye okunan 2 satır bile bütün günümün güzel geçmesini sağlıyor.
kitaplar sonra. eski, yaşlanmış, sayfalarına başka yürekler dokunmuş kitaplar. o yüzdendir sanırım bu sahaflara olan aşkım.
denizin kokusu mesela, kenarında edilen iki sohbet, mutlulukla bakan gözler ve kahve.
bir kedinin sırnaşarak benden beklediği sevgi. kucağıma gelip uzanmaları, onları beslediğimde gidip o mamaları yemeleri bile büyük bir mutluluk sebebi benim için.
son zamanlarda oldukça mutluyum, bak görüyor musun dediğim gibi nasıl da mutlu uyandım bugün *. sevmeyi seviyor ve sevdikçe de mutlu oluyormuşum aslında. formül bu kadar basitmiş. bence birçok kişide de durum pek farklı değildir. kim sevmez ki sevmeyi?
biraz düşündüm bunu, mutluluğu, mutlu olmayı, gülümsemeyi. sonra ise gülümsememin saklı olduğu şeyleri. çok basitmiş aslında, düşünmeme bile gerek yokmuş.
anlamlı şarkılar mesela, anlamlı olduğu için hediye edilen şarkılar... şarkılarla konuşmayı seviyorum sanırım, o yüzden sevdiğim insanların bana şarkı hediye etmesi öyle mutlu ediyor ki beni, sebepsiz. hatta bu şarkıları biriktirip o kişiye özel playlist yaptığım zamanlar bile oluyor, şarkıları seviyorum, onları hediye edenleri daha çok.
şiirleri mesela, yazmak bir kenara dursun sırf "sen seversin" diye okunan 2 satır bile bütün günümün güzel geçmesini sağlıyor.
kitaplar sonra. eski, yaşlanmış, sayfalarına başka yürekler dokunmuş kitaplar. o yüzdendir sanırım bu sahaflara olan aşkım.
denizin kokusu mesela, kenarında edilen iki sohbet, mutlulukla bakan gözler ve kahve.
bir kedinin sırnaşarak benden beklediği sevgi. kucağıma gelip uzanmaları, onları beslediğimde gidip o mamaları yemeleri bile büyük bir mutluluk sebebi benim için.
son zamanlarda oldukça mutluyum, bak görüyor musun dediğim gibi nasıl da mutlu uyandım bugün *. sevmeyi seviyor ve sevdikçe de mutlu oluyormuşum aslında. formül bu kadar basitmiş. bence birçok kişide de durum pek farklı değildir. kim sevmez ki sevmeyi?
devamını gör...
693.
şu hayatta en çok anlamak istediğim insan kendini açık açık anlatmamak için bin tane takla attı, bütün kötü ihtimalleri ve şüpheleri üstüme attı ve gitti.
bari kim olduğunu bilseydim, bari kimin olduğumu bilseydim.
bari kim olduğunu bilseydim, bari kimin olduğumu bilseydim.
devamını gör...
694.
içim çürüyor. keza dışım da. için için eriyorum, ölüyorum sanki. dışarıya hiçbir şey yansıtmamaya gayret ediyorum. bir hayatım yok. yani en azından ben yaşıyormuş gibi hissetmiyorum. 2 günde bir paket içtiğim sigara sayısı aniden günde bir pakete çıktı. keşke içtiğim sigaralar içimdeki sıkıntıyı ve öfkeyi alsa. almıyor. içimde öyle bir yük var ki. 60 kiloluk bir adamım içimde sanki bir ben daha taşıyorum. hiçbir amacım, gayem kalmadı hayata karşı. evden çıkacak bir sebebim yok. bazen ailemle konuşabilecek, boş yapabilecek bir konu dahi bulmakta zorlanıyorum. konuşmakta zorlanıyorum. dışarıdaki herhangi birisiyle muhattap olduğumda sözcükler diziliyor boğazıma. yalandan gülüyorum, yalandan bir şeylerle meşgul olmaya çalışıyorum. eskiye takılıp kalmak istemiyorum aslında ama bu yıl polislik sınavından 48 saniye değilde 50 saniye ile elendiğim an o sayaç aklımdan çıkmıyor. bu denli basit mi ya diyorum. yani 2 saniye ile birisi polis olabiliyor diğeri olamıyor. sahi neden takılıyorsam buna? çok adil bir dünyada yaşamadığımızı biliyorum. iş değil aslında mesele. çünkü işim olsa da yine bir şeyler olacak canımı sıkacak. belki o zaman da aldığım parayı kafama takacağım, patrona söveceğim falan. sanırım benim derdim yaşama devam edip etmeme konusu. inanç konusu çok önemli biliyor musun sayın yazar? çünkü hiçbir şeye karşı inancınız kalmayınca cidden içiniz boşalıyor. inanç ve umut daha doğrusu. bur sürecin içinde olmak, işleyen bir mekanizmanın dişlisi olmak en güzeli. ama olamıyorum. ve sadece bu durumdan yakınıyorum ve hiçbir şey yapmıyorum. bir şey yapma arzusu yok çünkü içimde. o denli yenilmiş/mağlup edilmiş hissediyorum ki. hayatımda bir gram iyi yönde bir şeyler olabileceğine dair inanç taşımıyorum. belki de beni bu karanlık tarafa iten şey de tam olarak budur. bilemiyorum. dışarıdan insanların hayatlarına bakıyorum. lan diyorum güzel yani. yani herkes iyi bir tek ben mi kötüyüm? bir tek ben mi yalnız/çaresiz/umutsuz/inançsız hissediyorum? var. evet var arkadaşlarımdan bir kaçı da benim gibi. hepimiz çıkmaya çalışıyoruz ama sanki daha da batıyoruz çıkmaya çalıştıkça. hani burnuna kadar balçığa batmadan önce bir nefes alırsınız ve saniyeler sonra öleceğinizi bilirsiniz ve o son nefes kadar hayatınızın kaldığı olur ya son düşünceniz. işte böyle hissediyorum. tam olarak bu. karalama defterini saçmalama defteri olarak kullandığım ve buraya kadar okuduysan bu denli negatif/olumsuz düşünceleri sana yansıttığım için üzgünüm sayın yazar. ben de isterdim güzel şeylerden bahsetmek ama ...
devamını gör...
695.
insanın her şeyden önce yanında rahat olacağı bir insana ihtiyacı var. konuşurken kelime seçmeyeceği, söylediği şeyleri yanlış anlaşılma kaygısıyla söylemeyeceği bir insana. iyi günlerin yanında, kötü günler gelse de sarılıp beraber aşabiliriz her şeyi diyebileceği bir insana.çünkü insan, kelime seçerek konuştuğu yerde rahat hissetmez kendini. çünkü insan, iyiyken iyi de kötü günlerimi yalnız mı geçiririm kaygısı duyduğu yerde mutlu hissetmez kendini. çünkü insan, zor gününde bir; “ben yanındayım” cümlesi duymak ister, hiçbir şey yapılmasa da.bakın, kesinlikle gelip birisi beni kurtarsın demeyiz sorunlar yaşarken. bir dost selamı, bir sevgili sarılması ararız. biz kendimiz hallederiz zaten. iyiyken herkes iyidir, insanın rengi karanlıkta belli olur arkadaşlar. işler yolundayken, sokaktan geçen insan da sarılır sana.
devamını gör...
696.
viski kola.
sakiniz bu akşam.
rüzgar var.
müzik var.
yazacak neredeyse hiçbir şey yok.
bir kadının ayağının ojelerinin yarım kalmışlığına ağıtlar var.
bacaklardaki hafif tüyler.
sahilde suların dalgalarında anlam aramalar.
arsız bir kedi.
ve… viski kola.
sakiniz bu akşam.
rüzgar var.
müzik var.
yazacak neredeyse hiçbir şey yok.
bir kadının ayağının ojelerinin yarım kalmışlığına ağıtlar var.
bacaklardaki hafif tüyler.
sahilde suların dalgalarında anlam aramalar.
arsız bir kedi.
ve… viski kola.
devamını gör...
697.
google enter, sabır nedir enter;
1. olacak ya da gelecek bir şeyi telaş göstermeden bekleme.
2. öfke doğuracak bir şey karşısında bile öfkelenmeme durumu.
bakayım kıyımda köşemde kırıntısı kalmış mı? nope.
göğüs sıkışması? not entered. ben yazayım, şiştim. nefes alınmıyor. canıma yetiyor, yeter, yetsin artık. narsist, 30 iq lu ebeveynlere rağmen şu yaşıma geldim. bir şekilde oldu. püh saygısız sudoku hiç öyle denir mi? neler denmedi de içimde kaldı bir bilsen… belki anlatırım bi’ ara.
şuan yine her an her şey olabilir.
ayak uçlarımdan saç diplerime kadar sinirliyim. tüm gün dinmedi öfkem. bir söz, bir boş bakış, beş yıl sonrasında hatırlamayacağım bir kaç saniyenin yirmidört saatimden çalışını izliyorum. sonrasında hayat akışımı; her an her şey olabilir. ben biriktirip taşan tiplerdenim. çok biriktim, tutamıyorum. bir şey yapmalıyım, nefes aldıracak bir şey. tabak çanak kırmak bana ne nefes aldırır, ne yirmidört saatimi geri verir, üstelik ortalığı toplamam için extradan iş çıkar ve ona harcanan zaman. yazık gerçekten. doldum, taşıyorum. usulca akardı gözlerimden böyle anlarda. şimdi kurumuş. güzel aslında. ağlamakta gereksiz enerji kaybı. nitekim yanaklarımızı pürüzsüzleştirmekten, dudaklarımızı ve gözlerimizi dolgunlaştırmaktan öteye geçemiyor. makyajsız da güzel olmak gibi. o da ayrı bi şans, baktığında.
lanet girsin ne anlatıyorum lan ben? hahah.
hayatımı alt üst etmeme bir kaç saat kalmış ben ne anlatıyorum? işi, gücü, kursunu, dersini, stajını ve tabi kafiyeli olsun diye sülalesini üzeyim. böyle hayatı bana reva görenleri de tabii.
her an her şey olabilir.
uyumayınca huysuzlaşan biriyim. çok değil ya altı saat uyuyacağım ve bu elimden alındığında ben snickers reklamında ki yakışıklı çocuğun sarışın ablaya dönüşmesi gibi tatsızlaşıyorum… şimdi bunu beşle çarp. hayır ya yüzüme değil, içinden. yüzüme çarpılan gerçekler ve başıma kakılan olması gerekenin adını iyilik yapmak sanılanlar yeterince tadımı kaçırdı zaten. bir de sen eklenme. manyak de geç, okuma hatta. zaman kaybettiriyorum sana. mühim bu. biliyorum uzaya çıkıp halay çekmeyeceksin. olsun yine de, kendinle değerlendir zamanını.
ben bana ayıramadığım zamana öfkeli değilim. bazen akmadığı, çokça taştığı için öfkeliyim. biraz denge, lütfen.
ne diyodum? tanımımın sloganı her an her şey olabilir olsun mu? olsun, yaptım oldu.
şimdi içimde bir yerlerde fısıldayanı dinleyeceğim ve bir yirmidört saatlik daha sabredeceğim. sonrası plan, organize işler, tepeyi taklaya çevirmece falan.
#dirensudoku
1. olacak ya da gelecek bir şeyi telaş göstermeden bekleme.
2. öfke doğuracak bir şey karşısında bile öfkelenmeme durumu.
bakayım kıyımda köşemde kırıntısı kalmış mı? nope.
göğüs sıkışması? not entered. ben yazayım, şiştim. nefes alınmıyor. canıma yetiyor, yeter, yetsin artık. narsist, 30 iq lu ebeveynlere rağmen şu yaşıma geldim. bir şekilde oldu. püh saygısız sudoku hiç öyle denir mi? neler denmedi de içimde kaldı bir bilsen… belki anlatırım bi’ ara.
şuan yine her an her şey olabilir.
ayak uçlarımdan saç diplerime kadar sinirliyim. tüm gün dinmedi öfkem. bir söz, bir boş bakış, beş yıl sonrasında hatırlamayacağım bir kaç saniyenin yirmidört saatimden çalışını izliyorum. sonrasında hayat akışımı; her an her şey olabilir. ben biriktirip taşan tiplerdenim. çok biriktim, tutamıyorum. bir şey yapmalıyım, nefes aldıracak bir şey. tabak çanak kırmak bana ne nefes aldırır, ne yirmidört saatimi geri verir, üstelik ortalığı toplamam için extradan iş çıkar ve ona harcanan zaman. yazık gerçekten. doldum, taşıyorum. usulca akardı gözlerimden böyle anlarda. şimdi kurumuş. güzel aslında. ağlamakta gereksiz enerji kaybı. nitekim yanaklarımızı pürüzsüzleştirmekten, dudaklarımızı ve gözlerimizi dolgunlaştırmaktan öteye geçemiyor. makyajsız da güzel olmak gibi. o da ayrı bi şans, baktığında.
lanet girsin ne anlatıyorum lan ben? hahah.
hayatımı alt üst etmeme bir kaç saat kalmış ben ne anlatıyorum? işi, gücü, kursunu, dersini, stajını ve tabi kafiyeli olsun diye sülalesini üzeyim. böyle hayatı bana reva görenleri de tabii.
her an her şey olabilir.
uyumayınca huysuzlaşan biriyim. çok değil ya altı saat uyuyacağım ve bu elimden alındığında ben snickers reklamında ki yakışıklı çocuğun sarışın ablaya dönüşmesi gibi tatsızlaşıyorum… şimdi bunu beşle çarp. hayır ya yüzüme değil, içinden. yüzüme çarpılan gerçekler ve başıma kakılan olması gerekenin adını iyilik yapmak sanılanlar yeterince tadımı kaçırdı zaten. bir de sen eklenme. manyak de geç, okuma hatta. zaman kaybettiriyorum sana. mühim bu. biliyorum uzaya çıkıp halay çekmeyeceksin. olsun yine de, kendinle değerlendir zamanını.
ben bana ayıramadığım zamana öfkeli değilim. bazen akmadığı, çokça taştığı için öfkeliyim. biraz denge, lütfen.
ne diyodum? tanımımın sloganı her an her şey olabilir olsun mu? olsun, yaptım oldu.
şimdi içimde bir yerlerde fısıldayanı dinleyeceğim ve bir yirmidört saatlik daha sabredeceğim. sonrası plan, organize işler, tepeyi taklaya çevirmece falan.
#dirensudoku
devamını gör...
698.
gece 02.25. kimbilir yazmayı bitirdiğimde yelkovan kaçı zorluyor olacak? biraz uzun yazacağım, okuyasınız yoksa hiç başlamayınız. buraya yazmayalı bir ayı geçmiş. hoş, geçtiğimiz hafta uzunca içimi döktüm de birkaç dakika sonra sessiz sedasız kaldırıverdim. yazdığım bir şeyin ilgi çekmek maksatlı yazılmış olduğunu düşünmesin diye sevgili yazarlar.*
biraz böyleyiz işte. başkalarının hisleri, başkalarının düşünceleri, başkalarının herhangi bir şeyleri bizi biz olmaktan alıkoyuyor. insanların beklentilerine kendimizi öylesine kaptırıyoruz ki biz kendimizden ne bekliyoruz, kendimiz için ne bekliyoruz, bunu unutuveriyoruz. birkaç yıl evvel bu minvalde bir twit attığımda o dönemler psikolojik olarak pek de iyi durumda olmayan bir arkadaşım, bu twiti okuduktan sonra günlerce kendisinin ne istediğini aradığını ancak bir türlü bulamadığını söylemişti. ben o twiti alelade bir şekilde attıktan sonra yatıp uyumuştum halbuki. bugün aklıma geldi ve düşündüm: dün birkaç arkadaşla modada ne de güzel vakit geçirmişiz. bugün üsküdarda farklı birkaç arkadaşla ne de uzun oturmuş zaman nasıl geçmiş anlamamışız. daha da düşündüm sonra. benimle sık konuşan, beni az buçuk tanıyan insanlardan daima duyduğum o söz öbekleri: “yine mi dışardasın? yine kimle takılıyosun? yine nerede sürtüyosun?”*
daima bir goygoy masasında yerim var* sevdiğim pek çok insan, beni sevdiğine inandığım pek çok insan, fena sayılmayan bir meslek, eh işte denilecek bir sosyal statü, yaşıyoruz, mutluyuz falan seviyoruz da hani yaşamayı. işte böyle şeyler. peki bu pembemsi, pembemtrak tablonun içerisinde ben neden sürekli biraz eksik, neden sürekli biraz doyumsuz, neden sürekli biraz melankolik hissediyorum? neden olur olmadık anlarda sürekli en kötü en gaddar en başarısız insan benmişim gibi hissediyorum?*
yoksa insan “tamamlanamayan bir varlık” diyenler kurşunu doğru yere mi isabet ettirmişler? eğer çizdiğim bu güzel tabloya rağmen dönüp dolaşıp kalbimi yoklayan ağrı için “ kanka boşver be insan tamamlanamayan bir varlıktır demişler, olur bunlar” derseniz bana ağır bir küfür ettiğinizi düşünürüm. nasılsa kimse yarası öyle kolay tanımlanabilsin istemez. öyle ya anlaşılmak isteriz de daima; derdimiz, tasamız, sızımız, ağrımız, yaramız öyle birkaç kelime ile ifade edilecek alelade bir mesele değildir, hep çetrefilli, en çetrefillidir. napayım benim için de böyle. bana bu kalbimin sıkışmasını iki cümleyle izah ederseniz buna darılırım. isteğim bir lejyoner hastalığı teşhisi de değil elbet, ağrım küçümsenmesin bana yeter.
burası artık konudan saparak ve bir hayli uzatarak geldiğimiz nokta. doğrusu bu kadar uzun yazmamın sebebi de buydu; varsın okunmasın, ben kendim için yazacağım. -bana kalırsa bu da bir aldatmaca, kendim için yazıyorsam neden günlüğüme yazmıyorum, yahut günlüğüm yoksa neden ismini karalama defteri koyduğum bir word dosyasına çiziktirmiyorum da buraya yazıyorum? demek siz de biraz okuyun diye niyetlenmişim, öyle ya kendi kendine nasıl yetsin insan?-* evet ne diyordum, iyi değilim. hayır mutlak iyi değilim. yahut mutlaka iyi değilim. sahi salvadore nasılım? sahi siz nasılsınız ruhi bey? iyiyim, iyiyim.
velhasılı bu uzun yazının özeti şu: görünüşü fena olmayan, orta halli, dümdüz, dışardan bakılınca asla görünmeyen bir düğüme sahip bir ipliğim ben. elinize ilk alışta da fark etmiyorsunuz. şöyle bir dokunmayla hissetmeniz dahi zor. iyice dokunmanız, temas etmeniz, elinizi şefkatle* şöyle bir gezdirmeniz gerekiyor. o zaman birden o düğüme temas edip oha bu nasıl olmuş böyle diye şaşırıyorsunuz. yani o kadar gizli saklı bir düğüm bu. diyorsunuz ki nasıl olmuş böyle? neden böyle? hangi böyle?*
işte benim bu gece yarım saattir meramımı arz etmeye çalıştığım mevzudaki bahis bundan başkası değildir. o dümdüz ipe* bazı geceler hışımla saldırıyor, o düğüme dokanıyor, neden böyle nasıl böyle hangi böyle diye hayıflanıyorum. hayıflandıkça buraya geliyor, buraya geldikçe kafa ütülüyorum.
insan tamamlanamayan varlık mıdır bilemem. sorduğu bazı soruların yanıtını asla bulamayan, asla bulamayacak olan ama bulamasa da sormaktan asla vazgeçemeyecek olan bir varlık var. ona insan dediklerini çok sonra öğrendim.
buraya kadar aralıksız okuyan yüce gönüllü bütün yazarlar, sorduğunuz sorulara doğru yanıtlar bulmanızı dilerim, daima.
biraz böyleyiz işte. başkalarının hisleri, başkalarının düşünceleri, başkalarının herhangi bir şeyleri bizi biz olmaktan alıkoyuyor. insanların beklentilerine kendimizi öylesine kaptırıyoruz ki biz kendimizden ne bekliyoruz, kendimiz için ne bekliyoruz, bunu unutuveriyoruz. birkaç yıl evvel bu minvalde bir twit attığımda o dönemler psikolojik olarak pek de iyi durumda olmayan bir arkadaşım, bu twiti okuduktan sonra günlerce kendisinin ne istediğini aradığını ancak bir türlü bulamadığını söylemişti. ben o twiti alelade bir şekilde attıktan sonra yatıp uyumuştum halbuki. bugün aklıma geldi ve düşündüm: dün birkaç arkadaşla modada ne de güzel vakit geçirmişiz. bugün üsküdarda farklı birkaç arkadaşla ne de uzun oturmuş zaman nasıl geçmiş anlamamışız. daha da düşündüm sonra. benimle sık konuşan, beni az buçuk tanıyan insanlardan daima duyduğum o söz öbekleri: “yine mi dışardasın? yine kimle takılıyosun? yine nerede sürtüyosun?”*
daima bir goygoy masasında yerim var* sevdiğim pek çok insan, beni sevdiğine inandığım pek çok insan, fena sayılmayan bir meslek, eh işte denilecek bir sosyal statü, yaşıyoruz, mutluyuz falan seviyoruz da hani yaşamayı. işte böyle şeyler. peki bu pembemsi, pembemtrak tablonun içerisinde ben neden sürekli biraz eksik, neden sürekli biraz doyumsuz, neden sürekli biraz melankolik hissediyorum? neden olur olmadık anlarda sürekli en kötü en gaddar en başarısız insan benmişim gibi hissediyorum?*
yoksa insan “tamamlanamayan bir varlık” diyenler kurşunu doğru yere mi isabet ettirmişler? eğer çizdiğim bu güzel tabloya rağmen dönüp dolaşıp kalbimi yoklayan ağrı için “ kanka boşver be insan tamamlanamayan bir varlıktır demişler, olur bunlar” derseniz bana ağır bir küfür ettiğinizi düşünürüm. nasılsa kimse yarası öyle kolay tanımlanabilsin istemez. öyle ya anlaşılmak isteriz de daima; derdimiz, tasamız, sızımız, ağrımız, yaramız öyle birkaç kelime ile ifade edilecek alelade bir mesele değildir, hep çetrefilli, en çetrefillidir. napayım benim için de böyle. bana bu kalbimin sıkışmasını iki cümleyle izah ederseniz buna darılırım. isteğim bir lejyoner hastalığı teşhisi de değil elbet, ağrım küçümsenmesin bana yeter.
burası artık konudan saparak ve bir hayli uzatarak geldiğimiz nokta. doğrusu bu kadar uzun yazmamın sebebi de buydu; varsın okunmasın, ben kendim için yazacağım. -bana kalırsa bu da bir aldatmaca, kendim için yazıyorsam neden günlüğüme yazmıyorum, yahut günlüğüm yoksa neden ismini karalama defteri koyduğum bir word dosyasına çiziktirmiyorum da buraya yazıyorum? demek siz de biraz okuyun diye niyetlenmişim, öyle ya kendi kendine nasıl yetsin insan?-* evet ne diyordum, iyi değilim. hayır mutlak iyi değilim. yahut mutlaka iyi değilim. sahi salvadore nasılım? sahi siz nasılsınız ruhi bey? iyiyim, iyiyim.
velhasılı bu uzun yazının özeti şu: görünüşü fena olmayan, orta halli, dümdüz, dışardan bakılınca asla görünmeyen bir düğüme sahip bir ipliğim ben. elinize ilk alışta da fark etmiyorsunuz. şöyle bir dokunmayla hissetmeniz dahi zor. iyice dokunmanız, temas etmeniz, elinizi şefkatle* şöyle bir gezdirmeniz gerekiyor. o zaman birden o düğüme temas edip oha bu nasıl olmuş böyle diye şaşırıyorsunuz. yani o kadar gizli saklı bir düğüm bu. diyorsunuz ki nasıl olmuş böyle? neden böyle? hangi böyle?*
işte benim bu gece yarım saattir meramımı arz etmeye çalıştığım mevzudaki bahis bundan başkası değildir. o dümdüz ipe* bazı geceler hışımla saldırıyor, o düğüme dokanıyor, neden böyle nasıl böyle hangi böyle diye hayıflanıyorum. hayıflandıkça buraya geliyor, buraya geldikçe kafa ütülüyorum.
insan tamamlanamayan varlık mıdır bilemem. sorduğu bazı soruların yanıtını asla bulamayan, asla bulamayacak olan ama bulamasa da sormaktan asla vazgeçemeyecek olan bir varlık var. ona insan dediklerini çok sonra öğrendim.
buraya kadar aralıksız okuyan yüce gönüllü bütün yazarlar, sorduğunuz sorulara doğru yanıtlar bulmanızı dilerim, daima.
devamını gör...
699.
yaşadığımdan başka bir dünyada yaşıyor içinde yaşadığım toplum.
akvaryumdaki balıkları doyurmak için gittim büroya. dönüşünde bütün arkadaşlarım şehri terk ettiği için yalnız başıma oturdum birahaneye. eski şiirler okudum kendimden, yavaş yavaş demlenirken. az evvel kutladı bir adam bayramımı. kimin bayramını kutladı deli, kulağımda - çarmıha gerilen tek kişi isa değildi ki diye devrimci safsatalar uğruna taşıdığım ama haliyle kimsenin bunu bilmediği - haç küpemi göre göre. ama temizim doğrusu, kimseyi öldürmedim üç dört gündür; sonuçta insan da bir hayvan türü.
birahanedeyim, arkada ibrahim tatlıses çalıyor. neden bu saatte benim için tatlı bu ses? hiçbir şey olmadı ama hiçbir şeyin olmaması melankoli için yetiyor bazen. yetiyor işte. kendi kendime konuşup dikkatleri çekmemek için, şuraya iş çıkışı çağıma saygın kıyafetlerle geldiğim günlerde meyhaneci adem amcanın bana saygı duymaya devam etmesi için, sesimi susturmak için, karalıyorum bunu. mayhoşum, bomboşum. yabancıyım, kendi topluluğumdan başkaca toplumlara.
akvaryumdaki balıkları doyurmak için gittim büroya. dönüşünde bütün arkadaşlarım şehri terk ettiği için yalnız başıma oturdum birahaneye. eski şiirler okudum kendimden, yavaş yavaş demlenirken. az evvel kutladı bir adam bayramımı. kimin bayramını kutladı deli, kulağımda - çarmıha gerilen tek kişi isa değildi ki diye devrimci safsatalar uğruna taşıdığım ama haliyle kimsenin bunu bilmediği - haç küpemi göre göre. ama temizim doğrusu, kimseyi öldürmedim üç dört gündür; sonuçta insan da bir hayvan türü.
birahanedeyim, arkada ibrahim tatlıses çalıyor. neden bu saatte benim için tatlı bu ses? hiçbir şey olmadı ama hiçbir şeyin olmaması melankoli için yetiyor bazen. yetiyor işte. kendi kendime konuşup dikkatleri çekmemek için, şuraya iş çıkışı çağıma saygın kıyafetlerle geldiğim günlerde meyhaneci adem amcanın bana saygı duymaya devam etmesi için, sesimi susturmak için, karalıyorum bunu. mayhoşum, bomboşum. yabancıyım, kendi topluluğumdan başkaca toplumlara.
devamını gör...
700.
bazen sadece yalnız olmak istersin, kendini yalanlarla avutmak. bazen güçlü olmak istersin, engelleri aşıp istediğini yapmak. bazen sadece ağlamak istersin, ağlayınca az da olsa rahatlamak..bazen küçük bir işaret beklersin, beklediğin zamanın geldiğine inanmak. bazen sırları açığa vurmak istersin, sırtındaki yükü azaltmaya çalışmak. bazen haykırmak istersin, içindekileri dışarı akıtmak ve bazen gülmek istersin, yalandan da olsa mutlu olmak.
devamını gör...
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30
31
32
33
34
35
36
37
38
39
40
41
42
43
44
45
46
47
48
49
50
51
52
53
54
55
56
57
58
59
60
61
62
63
64
65
66
67
68
69
70
71
72
73
74
75
76
77
78
79
80
81
82
83
84
85
86
87
88
89
90
91
92
93
94
95
96
97
98
99
100
101
102
103
104
105
106
107
108
109
110
111
112
113
114
115
116
117
118
119
120
121
122
123
124
125
126
127
128
129
130
131
132
133
134
135
136
137
138
139
140
141
142
143
144
145
146
147
148
149
150
151
152
153
154
155
156
157
158
159
160
161
162
163
164
165
166
167
168
169
170
171
172
173
174
175
176
177
178
179
180
181
182
183
184
185
186
187
188
189
190
191
192
193
194
195
196
197
198
199
200
201
202
203
204
205
206
207
208
209
210
211
212
213
214
215
216
217
218
219
220
221
222
223
224
225
226
227
228
229
230
231
232
233
234
235
236
237
238
239
240
241
242
243
244
245
246
247
248
249
250
251
252
"normal sözlük yazarlarının karalama defteri" ile benzer başlıklar
karalama
2