4321.
kafamın kimseyle uyusmamasi ne acı...
devamını gör...
4322.
o malum başlangıç noktası hiçbir zaman referansım olmamıştı. sonrasında ne olmuştu, farkında bile değilim. hafızamdan silinip kuruyarak dökülmeye başladı içimde yosun tutmuş o küflü kabuklar. bir şey olmaz sandım önce, aldırış etmedim ama baktıkça altında başka türlü deriler, yüzler gördüm. bir kadın yüzü, çırılçıplak öylece bakıyordu, teni gece kadar mavi. gözlerindeki tek görüntü alev ve ateş rengi. aklından geçenleri okuyamıyordum, hızdan ve karanlık teninin yansımalarından ötürü. cesareti ve arsızlığı tasavvur edemeyeceğim cinstendi. sonra o çıplak kadının çekildiğini görmeye başladım. bana benzeyen fakat hiç de ben olmayan bir yüz daha çıktı ortaya. eli kolu bağlı bekleyen birinin yüzü. kimi bekliyor acaba demeye kalmadı, bir sureti beklediğini anlattı o da gözleriyle. nasıl biri, bir sureti bu denli teslimiyet içinde bekler diye düşündüm. aykırı duygular ve isyankar saatler olmalıydı belki sebebi. bir yabancı, gizli bir sunakta ikram edilen o bakışları hak edecek kadar güvenilir olamazdı asla. o kadına daha dikkatli bakmaya başladım. delici bakışlarını iyice idrak etmeye çalıştım ve gördüğüm, şiirlerin, şarkıların, öykülerin, oyunların, filmlerin ve tüm cümlelerin yetersiz kaldığı o hiçlik ve varoluş duygusuna yaklaşmaya çalıştığı oldu. bu zihin parlaklığı ve bulanıklığı kabul edilecek cinsten değildi, zira ortada birden fazla yap-boz varken uyumlu parça olmama ihtimali canını yakacak raddeye getirmişti onu. durması elzemdi, bu zincirleme kazaya çelme takması gerekti. okumaya çalıştığı kitapların ilk cümleleri anlamsız gelirdi yoksa. bu onun için ürkünç bir şeydi. kadının o hüzünlü gözlerinde, bir yabancının dizinin dibinde bir romanın ilk cümlelerini okumaya çalıştığı görülüyordu. bunların hepsi paralel bir dünyada bile var olamayacak kadar gerçek dışıydı halbuki. o kadın da çekildikten sonra sıradakine bakmaya cesaret edemeyip yüzümü çevirdim. ne o hüzünlü bakan kadını, ne de sonrasındakileri göremezdim. görmemeliydim. malum his benim için fazla dokunaklı, uzak, ihtimalsiz olmalıydı. haddimi aşmamalıydım. aşamazdım. dokundukça zamanım daraldı ve o kelimeler çoğaldı. uyum içindeki uyumsuzluklardan biri olma çabama son vermeliyim.
devamını gör...
4323.
karşınızdaki sapık degil, siz libidosuzun tekisiniz...
devamını gör...
4324.
aşırı doz gerçekçiymiş gibi takılıp kendi fikirlerini genel geçer doğrular gibi sunanları beynim salisesinde bloklayıp geri dönüşüm kutusuna atıyor geriye de kekremsi bir tat bırakıyor her seferinde.

insanların gerçekliklerinin ne kadar farklı olabileceğini hatırlayın bir şeyler yazmadan önce. en basitinden, kendi gerçekliğimin diğer kimsenin gerçekliğiyle en ufak bir ilgisi olmadığını görüyorum aşikar bir şekilde. şu davranışı yapıyorsun çünkü böyle hissediyorsun bil bunu, anla artık diyor mesela kocaman kocaman. e gel benim hayatımı yaşa, ne hissedip ne yapacağını bir de ben göreyim diyorum, günümüz dünyasında yaşanabilir potansiyel hayatları bir tek siz mi görüyorsunuz anlamıyorum.

hayat sizin umursamazlık seviyenizle paralel ilerleyen yaşam koşulları sunmuyor herkese. mevzu sadece maddi de değil bu arada, bu insanların doğuştan itibaren ailesi ve çevresiyle birlikte benimsediği yaşam tarzının getirdiği sınırlarla ilgili bir şey. bu sınırları aşmak, dikenli bir yola koşmak gibi mesela, bunu başkasının anlaması mümkün değil. öyle uzun uzun tavsiyeler verip insanları kendine getirmeye çalışmakla olmuyor yani bunlar.

dar lan dım.
ama geçti.
devamını gör...
4325.
sabırsızlıkla kapanmış olan kapının altından kaçmaya çabalayan o ince çizgi tavandaki lambadan gelmiyor; ışık bizdik. üzerinde kıyafetleri olmayan bir kadın hayal gücü için ne kadar da kısıtlayıcı. oysa ki sınırsız olmayı isteyenler değil miydik? normalleşme adına dökülen parçaların kaybolmasıyla belirip keşfe hazır bir hale gelen bu beden, inkar edilemez yaranın sızısıyla biraz daha başına buyruk davranmaya çoktan başlamıştı bile. beklenen an buydu. bütün şokların ardından durumun nasıl da hızla düzeldiğini görmüştün hayat boyu, o çok sevdiğin filmlerde ve kitaplarda. bu şokun üzerinden geçmesine izin vermiştim işte. kafamdaki kurgu, bize yazılan, bizi anlatan senaryo ile birebir örtüşmese de; kötüyü iyi oynayabilmek de bir meziyetti. ben dışında birinin kötü bir şeylerin merkezinde olmasına şaşırmamış değildim aslında. yaşadığın şeyin düşündüğün şey olmaktan çıkmasına üzülmüştüm. ortağım mıydın yoksa tek başına mı yüklenmeliydim bu suçu? ayaklarımın altında dünyayı döndürmeseydim eğer o yataktaki boynunu keskin dişlere bırakmaya hazır bekleyen savunmasız hayvanı asla göremeyecek miydim? belki zaman içindeki şehveti çoktan öldürürdü, kim bilir... gün ağarana dek hastalıklı bir alev denizine dönüşüp giderek daha fazla ısınan yatağın içerisinde yeni doğmuş bebekler gibi gözlerimiz ışığa kapalı, el yordamıyla yegane yaşam kaynağını bulmaya çalışıyorduk; beyaz kan, yaşamın sütü. bilinen ve kabul gören hareketlerimizin çok dışında bir dizi kasılmalarla aradığımız şeyin aslında hiçbir zaman orada olmayacağının farkına vardık sonunda. suretlerimizdeki acıyı işaret eden tahriş izleri her zamankinden de çok biz olamadığımızı gösteriyordu. hiçbir zaman gerçekten olamayacağımız şeyi. pencerede beliren aydınlığın kolları bizi yerde uzanmış bir cesedin etrafını tebeşirlerle çizer gibi sardığında, belirgin nefes alışlarımıza karşın ne kadar da cansız duruyorduk; ruhlarını tatile göndermiş iki kişi. yataktaki henüz dinmemiş sıcaklık ve güneşin tüm o yakıcılığına karşın hepsine ağır gelen tenindeki o soğukluk ile üşüyordum. kendimize geldiğimizde aynadaki bizin bizden daha uyumlu göründüğünü izledik dakikalarca. tebessüm ettiğimi anladığında sol yanımda beliren o çok sevdiğin çizgiyi bir kez daha görmek için yüzünü çevirip gözlerime baktığında bir şeylerin sonunun gelmiş olduğunu anlamamı istediğini fark etmem güç olmadı. içinden geçmeye çalıştığımız o daracık çember bizi özgür kılacağına iki yanı ayıran sonsuz esaret duvarını örmüştü. mesele içine girmek değil, içinde kabul edilmeyiş idi. kayıp neydi, hangimiz kaybedendi? yoksa farksız mıydık, tüm o denk olamayışlarımıza rağmen... pencerenin karşısında bizi izleyen yaşlı çınar ağacındaki turuncu kuş son kez öttü ve uçtu. bu susuş bize bir şeyler anlatır gibiydi: en ağır hatalarınla güçlenerek büyümeye devam et. yüzünün iki yanında kısacık kesilmiş saçların, parmağında aidiyet çemberi, hiç yaşlanmayan yeşil gözler ve nihayet kağıda dökülmüş öykülerinle yıllar sonra bu söylediklerimin haklılığına sevinmek sandığımdan daha güçlü bir yara olacaktı elbet.
devamını gör...
4326.
depremin yıl dönümü olması sebebiyle hayatını kaybedenlerin anısına ve sevdiğim birine ettiğim duanın kabul olması için kur'an okudum.
eminim ki rabbim benden çok şaşırmıştır bu hareketime. senelerdir cumaya bile gitmiyordum.

ne okuyacağımı hangi sureyi açacağımı bilmediğim için rastgele kitabı açtım. gözüme çarpan ilk ayette o kalpleri karanlıktan huzura erdirendir yazıyordu. duygulandım.
devamını gör...
4327.
karanlığın hükmünde olan kocaman kubbenin altındaki buz pistini yalnızca spot ışıklarından çıkan zayıf huzmeler aydınlatıyordu. ölüm sessizliği bürümüş bu yerdeki sessizliği bozan tek şey anastasia'nın pateninin buzda kayarken çıkardığı kulak tırmalıyıcı sesti. fakat bu ses onu rahatsız etmiyor bilakis huzur veriyordu.

anastasia, kuğu gibi zarif hareketlerle sanatını icra ediyor, buzun üzerinde bir kuş misali süzülüyordu. pateninin ardından bıraktığı kıvrımlı çizgiler koca pistin üzerinde bir daha aynısı yapılamayacak eşsiz desenler oluşturuyordu. gözlerini kapatarak ruhunun her zerresinde hissettiği bu zevki son bir hareketle taçlandırmak isteyerek havada muhteşem bir dönüş sergiledi ve bir yaprağın suya düşüşü gibi hafif bir şekilde buza geri kondu.
devamını gör...
4328.
adaletsiz dünya.
devamını gör...
4329.
iyi akşamlar sabri abi. o geçen perşembe yürümek için çıktım dışarıya.. yarım saat geçmiş, önüne gelince baktım kapı aralıktı heyecanlandım girdim hemen içeri, hırsızlar gelmiş olmalı kimseyi bulamayınca anladım. dikiş makinesi kalmıştı bir onu da almışlar.. ben dokunamadım hiç ama onlar almış götürmüşler.. oturdum dizlerimi karnıma çekip bir köşeye, yasladım kafamı duvara usta.. sonra hiç rüzgar yokken perde uçuştu bir anda, ruhunu ziyaret etmişim gibi hissettim. bazı anlar var usta, bazı anlar var insanın derisine kazınıyor. tek kibritle yangın çıkartıyor ormanında, ağlatıyor ağlatıyor dindirmiyor sabri usta.. ne dersin hani sen hep, titrek bir el tarafından şahdamara dayanmış tek hançer bazı anlar. evet, öyle. öyleydi. ruhumuz, yüreğimiz.. allah'a emanet usta, kırmızı karanfillerini sulamayı unutma evet, o en sondaki saksı.
devamını gör...
4330.
şu berbat edebiyat yapma huyunuzdan vazgeçin ya, çok kötü abi. cidden rezalet.

ruhmuş, ölümüşmüş, bıktık be.
devamını gör...
4331.
bütün o hengamenin ortasında var olmak için çabalayan ama çabanın nedenini anlayamayan bir benlik. onu tanımlayabilecek en kısa cümle bu olmalı. nedendir, niyedir bilmiyor. nedenleri bir bulsa güvenli kıta sahanlığından çıkıp nasıllara da yelken açacak belki. kendini fazla sevemiyor. seviyor da tanımıyor desek daha doğru. kendini sevmek kendini tanımakla eş midir ya da memnun olmak kendinden; tanımadığı kısımları karanlıkta bırakmakla mı oluyor? işe yaramayan artıklar karanlıkta bırakılınca yok mu oluyor, öyle mi sanılıyor? karanlık tarafta neler var merakı; yoklaması kendini bundan. sürekli yaşadığı gelgitler, kendinden memnuniyetsizliği, güvensizliği. kendine inancının olmaması hep yarı yolda kalmaktan, yarı yolda bırakmaktan her şeyi; ya da unutmaktan en korktuğu şeyi, hep unutuluyor olmaktan... ne zaman güvenmeye kalksa; her şey boşlukta asılı kalıyor, aynada görünmez oluyor ve gerçekliğini yitiriyor sanki. inandıkları sığınağı iken gün geliyor kapanı oluyor. sırtını dönüyor inandıklarına, yenileri çıkıyor karşısına. bir saklanıyor bir kaçıyor. kaçtığı yer sığınağı belki kendisi bile bilmiyor. içindeyken bilemiyor insan, anlayamıyor. oysa kendiyle uğraşmaktan vazgeçse görebilecek belki de birçok şeyi. ne kapan var ortada ne de sığınak; tam ortasında... neyin mi? her şeyin; tam da göbeğinde ve fakat hiç istemediği yerde. anlamı nedir tüm bu koşuşturmacaların? bir anlamı var mı, olmalı mı, yoksa kendini mi kandırıyor anlamı var diye? öyle çok şey bilmek istiyor ve bilemiyor ki. bilememenin verdiği azap hiç arayışa girmemenin rahatlığına değer mi? ya rahatlık ya fark edememezlik benliği ya da farkındalığın azabı... zaman zaman kendi yarattığı ve aradığını sandığı derinlikte boğuluyor. sığlar da derin geliyor artık. nasıl zorsa sığ olanda yürümek, boğulmak da en az o kadar zor. bir türlü boğulamıyor insan. ne yürüyebiliyor ne de boğulabiliyor; sadece çırpınıyor... karşı kıyıdan el uzatan birinin varlığını bilmek ne kadar güven verecekse de o kadar şüpheye düşürecek. o neden diğer tarafta? nasıl ulaşmış oraya? hep orada mıydı yoksa? orası sahiden var mıydı yani? her yer derin ve dalgalı bir su değil miydi ki? vuracağı bir yer yok sanıyordu halbuki, yersiz sanıyordu herkesi. yaşarken biri gelmiş tüm var sandıklarına yok demiş gibiydi. yok muydu gerçekten? var olduğunu sandığı şeyler neydi peki? bu yol uzun, derin de değil sığ da; ne sığınağa ihtiyacı var, ne de kapana. hepsi kendisi, hepsi kendinde; topraktan gelen ve toprağa gidende. yaşandığı kadar her şey; gerisi hep aynı işte. isimler ve zaman değişse de bilindik hikaye.
devamını gör...
4332.
- bugün yolda karşılaştığım ve fazla tanımadığım birini tam görmezlikten gelecekken o adi herif beni görmezlikten geldi.

- görücü usulü evlenme diye bir müessese çıkarmış olan toplumumuzun
koklayıcı usulü, tadıcı usulü ne bileyim işitici usulü evlenme müesseselerini hayata geçirmemiş olmaları size de garip gelmiyor mu?
(not: dokunucu usulü de var ama o direkt cinayet konusu olurdu bence toplumumuzda)

- haçtan korkmayan vampir tavuk
tanrının tavuklara, daha sonra çarmıha gerilecek bir peygamber göndermeyişi yüzünden korkmaz haçtan. tavuk karası da var ayrıca tabi. tam ortamlara akacak zamanda bir şey görmüyor, tabi haçı da. tüneyip duruyor.

- marketten bir paket kağıt mendil aldım. paketi açıp içinin boş olduğunu görünce market görevlisine "ne bu, paket boş" dedim. market görevlisi pakete baktı ve "enflasyonla mücadele kapsamında fiyatı aynı tutmak için kağıdı inceltmiş fabrika, incele incele bir şey yokmuş gibi görünüyor; siz paketten bir mendil alıyormuş gibi yapıp, burnunuzu siliyormuş gibi yapın" dedi. "ben gözlüklerimi silecektim" dedim. "o zaman da gözlüklerinizi siliyormuş gibi yapın" dedi.
dediğini yapıp gözlüklerimi taktım. şimdi etrafı görüyormuş gibi araba kullanıyorum

- two beer or not two beer--- shakesbeer

- "bir zamanlar kapından kovduğun fakir ama gururlu bir genç vardı" dedi adam yüzü pencereye dönük kendisini dinliyor gibi yapan ensesi kalına.
"o adam değişti artık" diye devam etti sözlerine
"o şimdi hala fakir ama gurursuz; ne iş olsa yaparım abüüüü"

- kundak bebeğini avuçlarınızın içinde sıkıştırıp hamur gibi döndürmeniz bebeğin boyunun büyümesine yaramıyor. bir de hamur tahtasında deneyin

- ayaklarınızda terlikle bir eşikten aşağı inerken iki terliğinizi aynı anda burnu aşağıda topuğu yukarıda olacak şekilde eşiğin kenarına dayayıp çıkartmaya kalkışırsanız düşer(miş)siniz.
devamını gör...
4333.
#2103418
az önce kendi tanımlarıma göz gezdirirken bu tanıma denk geldim. 2022de girmişim. şubat ayı ölüm ayı diye. depremi düşününce tekrar hak verdim. insan bir aydan, yılın normal görünen bir ayından nefret eder mi? ediyor işte. çok şey borçlusun bana şubat
devamını gör...
4334.
bu başlık up kalmalı, saçma başlıkların çoğunu engeller diye düşündüm
devamını gör...
4335.
içimden geçenlerin geçecekleri yollar, sanırım kapalı. yollarının açılmasını bekliyorum.
sadece duvarda asılı olan saat sesinin duyulduğu, bekleme salonunda gibiyim. belki sessizlik kendi sessizliğinden sıkılırsa, ortaya karışık gürültülü muhabbet atar diye beklentim var. kimbilir onunda içi doludur.
orta belki biraz ilerisi yaşta olmam sebebiyle gün içinde ben dışında takılıyorum. aynısından günler yaşıyorum. ne eksik ne fazla. "banada aynısından" ile başlayan cümleleri kullanmak istemiyorum.
etkisi fazla olan sıkıntıdan patlamam neticesinde cümlelerim herbir tarafa yayılmış durumdalar.
harflerimse tuz buz olmuş haldeler. arada olan kelimelerime oldu.
şimdilik bunlar.
devamını gör...
4336.
yaşamın getirdikleri kadar götürdükleri de bir hayli çok oluyor. bazen sığmıyor insanın içine bu kayıplar akıp gidiveriyor gözünden. yaşam denilen bu boş gürültüde anlamlı bir şeyler duymak değil mi amacımız? neden duyduklarımızla yetinmiyoruz o zaman? hep daha fazlası, daha iyisi daha çoğu, ne zamana kadar bu yarış ?
devamını gör...
4337.
muhtemelen her şey böyle sıradan, diğerlerinden pek de farksız olmayan bir günde başladı. kendimi hissedemediğim, etime kemiğime işleyen bir esriklik anında. evet evet böyle olmalı; eskimiş ve yorgun ruhlar gezerken misafir oldular boş buldukları beynimde. kuruyemiş çıtırtıları, yağlı yemek kokuları, çocukların sümüklü ağlayışları, çamaşır tutmayan bezgin plastik mandallar, karantinaya mahkum paslı objeler, gıcırdayan somya telleri, dans eden karınca sesleri, kutudaki hapsolmuşlar, panjur aralığından gülümseyen güneş, sağır uşaklar korosunun şarkıları, burun sızısı, kanayan dudak yaraları ve o ölü deriden farksız duvarların ardındaki gözleri bulmaya yeminli üç numaralı ağlak sonbahar kişisi... pek tabi ki anlamadın bunları da. her anlayış sandığın o aldanış anlarında şırıngasız zamanı içine çekince bir garip oluyorsun sıklıkla.

kendimi yakın hissettiğim iddiasız şeyleri severim. rahmetli kaktüsüm joelbob ya da gölgesinden beslenen bir ortanca çiçeği daha çekici... sıkılıyorum gösterişli şeylerden. sıkılmayı düşünmek bile sıkıyor beni fakat çekip gitmek gelmiyor içimden. hoş cesaretim isteğimden daha baskın gelse nereye gideceğim de belli değil ki!.. bugün hiç bakmak istemediğim haber satırlarında keskinliği ile bir etten daha fazlasını doğrayıp dilim dilim yapacak yeni bir şey var mıydı acaba? meraklı olduğuma bakma sen, belki göz ucuyla bakacağım günün sonunda. hayat, dengesizlik kipinin üstünde sallantıdaki bir cambaz gibi değil mi sence de? herkesin gözünde aynı iyi giyimli malum kişi olamasa da... dinlenmeye, dindirmeye çalışmalıyım; neyi dindireceksem artık!

çat kapı gelenler neden çat kapı gitmiyorlar? inatçı arsızlar neden çekilmesini bilmiyorlar? kötü kalpli çocuklara öykünen cani akıllar neden on binlerce ruh ağırlığını üzerlerinde taşıyıp bir türlü koltuklarından kalkmıyorlar? tek bir hayat üstünde şekillendiğime inanmak istiyorum. istiyorum da neden bir boyuttan diğerine seksek oynuyorum? ötekilerin mesai saatlerine sığdıramıyorum performansımı, çöktüğüm zamanlarda da düşmüyorlar yakamdan. beceri istiyor yaşamak. gündelik zekalar, pratik çözümler ve kişisel gelişimlerle kas yapıyorum da kas erimesiyle beraber ruhumun rendelenmesi kaçınılmaz kabus olarak duruyor karşımda; "boşveeeer, kasma kendini..." dedikçe birileri... maymundan değil de balıktan gelmiş olabilir miyiz? yüzmeyi niye becerebiliyoruz da daldan dala konamıyoruz mesela? doğumum ıslak, hüzünlerim ve sevişmelerim bir miktar yapışkan, sulu.... ya ölümüm? ölümümüz hep aynı toprağa çıkıyor nasıl olsa... balıktan korkan biri olarak çabucak atıyorum kafamdan bu düşünceleri!

cümlesine yabancı olduğum el için ağlayan yüreğim neden bu denli yorgun, içindeki hazineler ne zamandır kayıp? rutinin cazibesi gibi görünen gündeliklerim olmasa, bu arızlarımı nasıl saklardım bilmiyorum. ağır ağır kaçan akrep ile inatla peşinden koşan yelkovanın aşkı bitmiyor mesela. kavuşma anlarında kimileri dilek tutuyor; ben ise yıldızların kaymasını bekliyorum hâlâ... bir mecburiyet silahı varmış da beynime doğrulmuş sanki. vursana diyorum, eh hadi ne duruyorsun vursana! "ben yapamam bunu, yapamıyorum, sen yapabilsen bari..." oturup ağlayan ağır kurşuni cüceler var gibi geliyor bazen omuzlarımda; bize engel olan ve sakın yapma diye fısıldayan. önce sağa, sonra sola; tüm o ağır yüklerine selam verip devam ediyorum hayata. şimdi değil ama belki sonra...
devamını gör...
4338.
daha iyisini alma imkanımız olunca eski eşyaları nasıl atıyorsak, daha iyisi karşımıza çıkınca hayatımızdaki eski insanları da atıyoruz. fıtratımızda var.
devamını gör...
4339.
karalama defterimin üstünde takla attım boynum kırıldı
devamını gör...
4340.
…çünkü sen benim aşk hikayemsin; sen benim melodimin eksik notası, hayatımın büyük harfi ve noktasısın. çünkü ben:
“sana baktıkça güzelleştim.
çiçek oldum,
çocuk oldum,
aşık oldum.”
devamını gör...

bu başlığa tanım girmek için olabilirsiniz.

zaten üye iseniz giriş yapabilirsiniz.

"normal sözlük yazarlarının karalama defteri" ile benzer başlıklar

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim